Z kuşağının önemli bir kesimi, ölümünden sonra, hakkında yalnızca birkaç cümleye maruz kaldığı bir isme dair hızlı ve sert yargılarda bulundu.
Onun ardından gelen taziye mesajları ise benzer biçimde tartışmaların odağına yerleşti. Geride, bağlamından koparılmış sözlerin ve hızla yaygınlaşan sloganların gölgesinde bir kamuoyu tepkisi kaldı.
3 Mayıs’ta hayatını kaybeden Sırrı Süreyya Önder için siyasetin hemen her kanadından, sanat ve edebiyat çevrelerinden, ülkenin vakur insanlarından taziye mesajları geldi. Meclis kürsüsünden mahpushaneye, sinema salonlarından barış masalarına uzanan bir hayat saygıyla anıldı.
Linç listeleri taziye mesajlarıyla yarıştı
Ama aynı gün sosyal medyada başka bir ses yükseldi. Taziye mesajları hedef gösterildi.
Siyasetçiler linç edildi, sanatçılar listelerle fişlendi. Önder’in sarf ettiği bazı cümleler bağlamından koparılıp dolaşıma sokuldu.

Önder, Maraş Katliamını protesto eden yürüyüşlere katıldığı için cezaevinde (1978)
Dezenformasyonun dozu, Erdem Atay’ın Veryansın TV’de kaleme aldığı “Ceren ile Alya! ‘Sırrı Abi’ haklıymış! ‘Eşit yurttaşlık’ istiyorum” başlıklı yazısının ardından daha da arttı. Sırrı Süreyya Önder’in kızı Ceren Önder Kandemir‘in ikinci eşi Yasin Cem Kandemir‘in kurucu ortağı olduğu mekanlar, Sırrı Süreyya’ya aitmiş gibi bir hava oluşturuldu.
Sosyal medyada; Sakaryalı, Galatasaray Lisesi ve Boğaziçi Üniversitesi mezunu olan Yasin Cem Kandemir’in, “örgüt” sayesinde İzmir’in sahil bölgelerine “çöktüğü” iddia edildi. Oysa bahsedilen mekanların açılış tarihi, Kandemir çiftinin evliliğinden yıllar öncesine dayanıyordu. Kısacası, iddialar asılsız olsa da; fişleme listeleri sadece tanınan isimlerle kalmadı, mekanlarla da devam etti.
Bazı kullanıcılar bu paylaşımları dolaşıma soktu ve milyonlarca kişi izledi. Böylece Z Kuşağı’nın büyük kısmı için Sırrı Süreyya, yalnızca birkaç cımbızlanmış cümleden ibaret hale geld
“Sırrı abi saçmalama. Ne işin var senin bu meselede…”
Taziye mesajı paylaşanlarsa, linç kültürüyle yüzleşti. Linçlerin hedefi olmaktan korkanlar, mesajlarının sonuna benzer cümleler ekledi:
“Fikirlerini bilmem ama…”
“Siyaseten aynı düşünmesek de…”
Ve sonra insanlar cenazesi için toplandı.
Binlerce insan bir araya geldi.
Herkes ağladı.
Yan yana yürüdü, sarılarak vedalaştı.
Türk bayrağına sarılmış bir DEM Partili, “Şehîd namirin” (Şehitler ölmez) sloganları ve tekbir sesleri eşliğinde uğurlandı.
Bu yazı, barışa benzeyen o kalabalığın gölgesinde durmayı seçiyor.
Sırrı Süreyya’nın kim olduğunu anlatmak değil niyeti, zaten bunu yapacak çok kişi, çok cümle, çok kelime olacak.
Bu metin, onun kim olmadığını hatırlatmaya çalışıyor.
“Ben bu cumhuriyetin ne hayrını görmüşüm?”
Sırrı Süreyya Önder’in şahsına münhasır şivesiyle akıllara kazınan bu cümle, ölümünden sonra en çok paylaşılan ama en çok çarpıtılan cümle oldu. Bağlamından koparıldı, tek başına servis edildi, ardından “cumhuriyet düşmanı” ilan edildi. Oysa bu söz, kişisel bir kırgınlık değil, toplumsal bir isyandı.
Sırrı Süreyya ne zaman konuşsa, kendisi için konuşmadı. Bu cümlede de yalnız kendini değil, dışlananları, yok sayılanları, her yürüyüşlerde cop yiyenleri, sesini duyuramayanları anlatıyordu. “Ben bu cumhuriyetin ne hayrını görmüşüm?” derken, Konya’daki yoksulu, Zonguldak’taki işçiyi, Diyarbakır’daki Kürt’ü kast ediyordu.
“Cumhuriyet sayesinde milletvekili oldun”
Ona hemen “Ama sen milletvekili oldun” diye yanıt verildi. Oysa onun milletvekilliği, bir imtiyaz değil, bir mücadele alanıydı.
“Cumhuriyet ≠ Demokrasi”
Konuşmanın tamamında Önder, yalnız rejimi değil, rejimin hangi hakları kimlere tanıdığı ve kimi yurttaş, kimi “öteki” ilan ettiği eleştiriliyordu. Gösteri hakkını kullanmak isteyenlere “istihbarat var” denilmesini sorguluyor, kutlama adı altında dayatılan ideolojik mitingleri reddediyordu.
Sistemin, yurttaşlığı eşit dağıtmadığını anlatıyordu.
Ona göre, cumhuriyet masum değil, eşit de değildi. Kimlikler bastırılmış, diller susturulmuş, yurttaşlık bir ayrıcalığa dönüşmüştü.

Onur Yürüyüşü’nde Sırrı Süreyya Önder
Bir kaç hafta önce Saraçhane’de yürüyen bazı gençler, Önder’i tam da bu cümlesiyle hedef aldı. Ne acı ki, o gençlerin uğruna gözaltına alındığı “yürüyüş hakkı” için Sırrı Süreyya yıllar önce aynı yerde duruyordu. Aynı baskıya, aynı polis şiddetine karşı konuşuyordu.
Konuşmasının devamında, Cumhuriyet Mitinglerinde yapılan polis müdahalesine tepki gösteriyor, şu cümleleriyle bir empati kapısı açmaya çalışıyordu:
“Ama bu da aslında Cumhuriyet’in bize yıllardır gösterdiği refleks. Yani savunduğunuz Cumhuriyet, size bunu yapıyor. Cumhuriyet bugüne kadar masum, saf bir rejim değildi ki. Kurulduğu günden bu yana farklı seslere karşı tahammülsüz bir yapılanma oldu.”
Kısacası, onun söylediği şey basitti:
Cumhuriyet, demokrasiyle aynı şey değildi.
“Siz bizi kentinize kabul etmezseniz…”
Sırrı Süreyya Önder’in en çok çarpıtılan cümlelerinden bir diğeri şuydu: “Siz bizi kentinize kabul etmezseniz, yarın kapınıza bir başçavuş gelecek ve başınız sağ olsun diyecek”
Bu tweet, 9 Mart 2014’te Muğla’nın Fethiye ilçesinde HDP ilçe binasının açılışına karşı düzenlenen, linç girişimine dönüşen bir protestonun ardından atıldı.
Bu cümle, yıllardır savaş çağrısı gibi sunuldu. Oysa Sırrı Süreyya, hayatı boyunca barıştan yana durmuş, işkenceden geçmiş, hapis yatmış ama yine de şiddetten medet ummamış biriydi. Sadece söylemleriyle değil, ömrüyle bunu kanıtlamış bir figürdü.
O gün binlerce kişi sosyal medyada örgütlenip HDP binasına yürüdü. Göstericiler camları kırdı, çatılardan kiremit attı, HDP tabelasını söktü ve yerine Türk bayrağı astı. “HDP’ye destek veriyor” diyerek bir pastaneye saldırıldı, gece boyunca çöp konteynerleri yakıldı, dükkanlar hedef alındı.
Tehdit değil, kehanet

HDP Binasına Saldırı, 2014
Önder’in söylediği şey, bu şiddetin nereye varacağını bilen birinin uyarısıydı. İşkencelerle büyümüş birinin uyarısı.
Aslında bu bir tehdit değil, bir kehanetti.
Barışı reddederseniz, savaşı kapınızda bulursunuz, diyordu Önder.
Ancak ölümünün ardından sıkça dolaşıma sokulan bu cümle, geçmişin bütününü dışarıda bırakan bir algıyla ele alındı.
Sırrı Süreyya Önder Kim Değildir?
Öncelikle Sırrı Süreyya Önder bir “terörist” değildir.
Bu cümleyle başlamak zorundayız. Çünkü ölümünden sonra sosyal medyada en çok yayılan, en çok inanılan, en çok ezberlenen yalan bu oldu.
Önder tam tersine, savaşın ortasında hep barış vurgusu yaptı.

Önder, Gezi olaylarında yaşamını yitirenlerin anısına çiçek bırakıyor. (2014)
Sırrı Süreyya Önder Cumhuriyet düşmanı da değildi…
Cumhuriyet’i kutsallaştırmadı, eleştirdi. Ama düşmanlık etmedi.
Eşit yurttaşlık talep etti, demokrasisiz bir cumhuriyetin eksikliğini anlattı.
Ve kimsenin bilmediği bir katkıda bulundu. 2024 yapımı Bir Cumhuriyet Şarkısı filminin senaryosunu yazdı. Cumhuriyet’in yüzüncü yılına, adının geçmediği bir eser bıraktı. Biz bunu ölümünden sonra, Özgür Özel’den öğrendik.
İdeolojik bir fanatik değildi…
Neredeyse tüm kesimlerle kendi dillerinde konuşabilen,
Allah vergisi bir arabulucuydu. Organik, doğal, kimseye yaranmaya çalışmayan ama herkesle konuşabilen bir müzakereciydi.
Bir etnik grubun temsilcisi değildi…
Sadece Kürtlerin değil, Türkmen bir ailenin çocuğu olarak bütün dışlananların sesi olmaya çalıştı. Kürt, Türk, Alevi, LGBTQ+, Ermeni, işçi, memur, öğrenci… Kimin sesi duyulmuyorsa onun yanında durdu.
Ben merkezci biri değildi…
Kamuoyunun dikkatini çeken pek çok meselede adı geçti, ancak çoğu zaman bireysel öne çıkışlardan çok toplumsal konulara odaklandı. Kendisini ismiyle değil, savunduğu düşüncelerle hatırlanmasını tercih ettiğini dile getirdi.
Son cezaevi sürecinden sonra, dönemin İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, kamuoyuna yansıyan bir açıklamasında ondan helallik istedi. Önder, bu çağrıya şöyle yanıt verdi:
“Helallik ne ki ya, benden yana kimin hakkı geçtiyse helal olsun. Benim şahsi bir derdim yoktur, olamaz. Hapishane arsızı olmuşuz zaten. Hapisler de memlekettendir. ”
Önder, söylemlerinde sık sık bireysel değil toplumsal meselelere odaklandı.
Son olarak, tek cümleyle tanımlanacak biri hiç değildi…
Ona dair ne yazsak, mutlaka bir yanını dışarıda bırakırız.
Her cümlesi başka bir dönemin, başka bir yaranın, başka bir yüzleşmenin içindeydi. Bir gün Meclis kürsüsünde, bir gün cezaevi kapısında; bir sabah bir annenin gözyaşında, bir akşam bir barış masasında otururdu.
Ölümünden bir ay önce vefat eden dostu Volkan Konak için yazdığı gibi:
Denizde kararti var bu giden Sırrı midur…
“Eceli saymazsak, bedeni o büyük yüreğine dar geliyordu. Şerefle girdi hayatımıza, şerefle yaşadı, şerefiyle tamamladı zamanını.”


Yorum yazın