Gündem Yaşam Yorum Analiz Görüş

Balkanlar’da tarih ve hafıza: Saraybosna’dan Srebrenitsa’ya

Yazan: Bahri Ak

Saraybosna’nın çok katmanlı kültürel dokusunda başlayan bir yolculuğun, Srebrenitsa’nın ağır travmalarıyla yüzleşmeye evrildiği bir hafıza anlatısı. Bu yazı; tarihin acı izlerini taşıyan bir coğrafyada, barışın ve adaletin sesini duyurmaya çalışan bir tanıklığın yansımasıdır.

- A +

Gece mesaisinin ardından sabaha karşı çıkılan bir yolculuk ve birkaç saatlik uçuşun ardından bulutların arasından süzülerek inilen o tanıdık coğrafya… Saraybosna’ya uçaktan ilk bakış, dağların arasına güvenle saklanmış bir şehri andırıyor. Burası ne tam anlamıyla alışıldık bir Avrupa başkenti ne de klasik bir Balkan kasabası; kendine has, tarihsel yükünün farkında olan mağrur bir kimliği var.

Havaalanından şehre geçerken Karadağ’dan dönen bir grup Türk gezginle ortak bir taksiyi paylaşmak, Balkan coğrafyasının o plansız ve samimi ruhuna hızlı bir giriş yapmamı sağlıyor. İstikamet belli: Başçarşı ve Eski Saraybosna,

Başçarşı’da bir flanör: Tarihin sıfır noktasında

Şehrin kalbi Başçarşı’ya adım attığınızda, Saraybosna sizi bir zaman kapsülünün içine çekiyor. 1551 yapımı Morića Han, eski bir kervansaray olarak Osmanlı ticaret ağının bu bölgedeki sosyolojik derinliğini hissettiriyor. Geleneksel sunumuyla Boşnak kahvesini yudumlarken ve ardından Gazi Hüsrev Bey Camii’nin avlusunda vakit geçirirken, şehrin sadece turistik bir dekor olmadığını; yaşayan, nefes alan bir kültürel sınır karakolu olduğunu anlıyorsunuz.

Bir sokakları adımlarken gazeteci refleksiyle Latin Köprüsü’ne varmak, aslında 20’nci yüzyılın kanlı tarihinin sıfır noktasında durmak demek. Arşidük Franz Ferdinand’ın suikasta uğradığı ve Birinci Dünya Savaşı’nın fitilini ateşleyen o kaldırım taşları, imparatorlukların çöküşüne giden yolun ne kadar sıradan bir sokak köşesinden başladığını acı bir şekilde hatırlatıyor.

Asıl mesele ertesi günkü rotaydı: Srebrenitsa. Avrupa’nın orta yerinde yakın tarihin en ağır travmasına sahne olan o bölgeyle yüzleşmek…

Srebrenitsa yolu: İki başkentin arasında kalan fay hattı

Ertesi sabah saat altıda, Mostar’ın turistik köprülerine değil, Srebrenitsa’nın ağır sessizliğine doğru yola çıkıyoruz. Küçük bir minibüste Amerikalı, İtalyan ve İngilizlerden oluşan çok uluslu bir grubuz. Ancak yolculuğun asıl anlatıcısı direksiyondaki şoförümüz. Kuşatma boyunca orduda savaşmış, abisini bir keskin nişancı ateşinde kaybetmiş eski bir asker. Onun anlattıklarıyla birlikte, camdan izlediğimiz o yeşil coğrafya bir anda eski direniş hatlarına ve hüzünlü bir savaş topografyasına dönüşüyor.

Yaklaşık üç saatlik bir yolculuğun ardından Sırbistan sınırındaki dağların tepesindeyiz. Srebrenitsa; Saraybosna’ya da Belgrad’a da neredeyse aynı mesafede, iki farklı dünyanın ortasında sıkışmış bir fay hattı.

Potoçari ve akü fabrikası: Kötülüğün organize hali

Srebrenitsa Soykırım Anıtı ve müzesine girdiğinizde sizi karşılayan şey, tarihin en gürültülü sessizliği. Eski BM Hollanda taburunun (Dutchbat) üssü olan ve bugün TİKA’nın katkılarıyla bir hafıza merkezine dönüştürülen o devasa eski akü fabrikası, insanlığın iflas belgesi gibi orada duruyor.

Barkovizyon gösteriminde akan görüntüler, farklı dilleri konuşan o küçük turist grubunu ortak bir sessizlikte ve gözyaşında birleştiriyor. Ancak asıl yüzleşme müzenin iç kısımlarında başlıyor. Toplu mezarlardan çıkarılan ayakkabılar, ceplerden çıkan kişisel eşyalar, yarım kalmış hayatların en somut kanıtları… Soğuk hangarların gri duvarlarında size bakan isimler ve yüzler, Sırp milliyetçiliğinin 1995 yazında uyguladığı organize şiddetin boyutlarını tüm çıplaklığıyla yüzünüze vuruyor.

Dışarı çıkıp Potoçari Anıt Mezarlığı’nın o sonsuz gibi görünen beyaz mezar taşlarının arasına girdiğinizde, bölgenin tipik sağanak yağmuru başlıyor. Beyaz taşlara vuran her damla, sanki geçmişin o ağır atmosferini daha da belirginleştiriyor. Burada yatan binlerce kurban, barışın sadece “savaşın yokluğu” değil, “adaletin tesis edilmesi” olduğunu dünyaya haykırmaya devam ediyor.

İki yüzlü şehir ve veda: Yaralı ama eğilmez

Dönüş yolunda araçtaki o derin sessizlik, Saraybosna’nın ışıkları görünene kadar devam ediyor. Şehre vardığımızda, acı dolu bir tarihi birlikte adımladığımız şoförümüzle vedalaşıyoruz. Gözlerinde hâlâ umudu ve sükuneti taşıyan o vakur duruş, aslında günümüz Bosna’sının da en net özeti: Yaralı ama eğilmez.

Marijin Dvor (Saraybosna)

Marijin Dvor (Saraybosna)

Akşam saatlerinde şehrin batı yakasına, yani Osmanlı dokusunun yerini Avusturya-Macaristan mimarisine bıraktığı modern Avrupa yüzüne geçiyorum. Viyana veya Budapeşte sokaklarını andıran geniş caddeler, ışıklı vitrinler ve modern binalar… Yüksek bir noktadan şehrin ışıklarına bakarken, Bosna’nın bu çok kültürlü, çok katmanlı ve her şeye rağmen yaşama tutunan o güçlü ruhunu daha iyi anlıyorum.

Saraybosna, hüzünle umudun iç içe geçtiği, tarihiyle yüzleşirken geleceğini inşa etmeye çalışan bir başkent. Bavulumu toplarken aklımdan geçen tek şey, bu coğrafyaya bir “elveda” değil, yeniden görüşmek üzere bir söz bırakmak oluyor.

Yorum yazın