Habervs

Habervs

Sulukule için suç duyurusu

” haberinin görselleri de kanıt olarak sunuldu. Şöyle denildi: “06.05.2010 tarihinde Fatih Belediye Başkanlığı ve Toplu Konut İdaresi tarafından gerçekleştirilen “Temel Atma Töreni” sırasında gerek bölgede bulunanlar gerekse de basın mensupları tarafından kültürel mirasımızın önemli bir parçası olan İstanbul İli, Fatih ilçesi 2484 ada, 2489 ada, 2490 ada, 2492 ada, 2493 ada, 2492 ada, 2495 ada, 2497 ada, 2498 ada, 2499 ada, 2525 ada, 2524 adada bulunan arkelojik değeri bulunan materyallerin zarar gördüğüne tanık olmuşlar ve bu durum ekte sunulan fotoğraflarla belgelenmiştir.” Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, kameraların açık olmadığı bir anda, devam eden arkeolojik kazıyı “zulüm” olarak nitelemiş ve kazının yapıldığı alanda arkeolojik buluntuya ulaşılma ihtimalinin “sıfır” olduğunu söylemişti. HaberVs, Mustafa Demir’in alandan ayrılmasından sonra, inşaat demirleriyle gizlenmeye çalışılan buluntuları belgelemiş ve eserlerin, 18. yüzyılın ortasına tarihlenen Osmanlı su ishale hattı olduğunu öğrenmişti.

Söz konusu göbek olunca…

İstanbul halkı, Kabataş-Zeytinburnu tramvayını hınca hınç doldurdu. Halkı daha rahat ve daha çabuk Sultanahmet meydanına götürmek için Büyükşehir Belediyesi tramvayların sayısını da arttırdı, ancak bu bile yeterli olmadı. Ahırkapı’ya gitmeye çalışanlar tramvayları doldurdukları gibi sahil trafiğinin de kilitlenmesine sebep oldu. İnsanlar Sultanahmet Meydanı’nda toplanarak, Ahırkapı’ya doğru toplu gruplar halinde roman müzikleri ve şarkılarıyla yürüdüler. Çingenesinden, İngilizine, bebeğinden, gencine, yaşlısına kadar herkes festival alanındaydı. Kalabalık yolları ve tramvayı olduğu gibi festival alanını da kilitlemişti, alanda hareket etmek, bir yerden bir yere gitmek oldukça zordu. Kamerasını ve fotoğraf makinesini alan herkes unutulmaz görüntüler çekti. Yabancı turistlerin festivale ilgisi de had safhadaydı. Festivale katılan herkes gibi, onlar da hazırlanan yerlere dileklerini bağlamayı ihmal etmediler.Herkes roman kılığına büründü Elinde tefi, saçında çiçeği, ayağında eteği, ağzında sakızı, dudağında kırmızı ruju, yanağında kalemle boyanmış beni, tam takım giyinmişti genç kızlar. Davulcu, zurnacı çaldı genç kızlar roman havası ile eğlendi. Yemeniler yok sattı. Festival alanında onlarca davulcu, zurnacı, klarnetçi vardı. Her gruba yetecek kadar. En çok roman dansı oynayan da erkekler oldu. Herkes birlikte eğlendi. Her kesimden insan görmek mümkündü. Yerlerde oturmuş farklı farklı genç gruplar, aralarında elinde tefi, darbukasıyla dolaşan insanlar, yürüdükçe değişen müik sesleri. Ahırkapı’ya herkes Hıdrellez için gelmişti, ama herkes kendi havasında, kendi tarzında eğleniyordu. Böyle bir insan mozaiginin beraber olup eğlenmesi belki de bu şenliğin en güzel kısmıydı. Göbek atmak, halay çekmek, oynamak işin içine girdi mi sınıf ayrımı diye bir şey kalmıyor çünkü… Dilekler dilendi Ahırkapı Parkı, rengarenk dilek ağaçları, hatıra fotoğrafları çektireceğiniz panolar, dileğiniz ne kadar süre içerisinde olacağını gösteren tahta panolarla dolup taştı. Pek çok üniversitenin hazırladığı değişik fal oyunları, sizi Monalisa’nın kucağına konulmuş bebek, Marilyn Monroe, çingene ve hatta Picasso’nun bir tablosunun karesi yapacak şekilde yapılmış değişik maketlerin önünde fotoğraf çektirme kuyrukları oluştu. İlginç bir sahne de panoda yer alan iki kadın çingenenin kafasındaki boşluğa fotoğraf çektirmek için suratını […]

İlk tepki öğrenciden

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde yine bir ilk yaşandı. Öğrenciler, üniversitenin ahşap atölyesinde görevli Kadir Karabulak, Bülent Karaçeper ve Rıza Karaçeper’in işten çıkartılması üzerine öğlen saatlerinde Santral yerleşkesinde eylem gerçekleştirdi. Bilgi Üniversitesi çalışanları, geçtiğimiz aylarda Türkiye’deki vakıf üniversitelerinde bir ilke imza atarak sendikal örgütlenme yolunda önemli adımlar atmıştı. Eylemi gerçekleştiren öğrenciler bugün yaşanan işten çıkarmaların, üç çalışanın da sendikaya üye olması nedeniyle yapıldığını dile getiriyordu. Bu nedenle rektörlük binası önünde oturarak Rektör Halil Güven’le görüşmek istediler. Öğrenci Dekanı Şerafettin Düztepe, öğrencilerin belirleyeceği iki temsilcinin rektörle görüşebileceği bilgisini verdi. Yaklaşık 40 kadar öğrenci rektörlüğe toplu halde girme isteğinde ısrarcı olduğu için görüşme gerçekleşmedi. Üniversite yönetimi, konuyla ilgili bir açıklama bulunmadı. HaberVsmuhabirleri, konu hakkında bilgi alabilmek üzere üniversite yönetimine sözlü başvurdu. Ancak Rektör Halil Güven’in toplantıda olduğu cevabını alan muhabirlerin de, birinci ağızdan bilgi edinme şansı olmadı. Öğrencilerle görüşen bazı görevliler ahşap atölyesindeki işten çıkarmanın sendikalaşmayla değil, bu bölümün kâr etmemesine bağlı olduğunu söylese de, öğrenciler bu olayı üniversite yönetiminin sendikalaşmaya engel olma çabası olarak yorumluyor. Sendikalı sayısının çoğunluğa ulaşmaması için üniversite yönetiminin sendikalı işçi sayısını azaltmaya çalıştığını savunan öğrenciler, çıkarılan çalışanlar hepsinin sendikaya üye olduğunu belirtiyor. İki defa denediler Eyleme, kantinde düdük, ıslık ve içlerine taş koyduları pet şişeleri sallayarak başlayan eylemciler, rektörlük binasının önünde “Sendika artık engellenemez”, “Şirket değil üniversite” gibi sloganlar attılar ve rektörlüğün önüne bozuk para fırlattılar. Rektörün dışarı çıkmaması üzerine, “Öğrenciler, burada rektör nerede?” diye slogan atarak tekrar kantine döndüler ve sloganlar, düdükler eşliğinde halay çektiler. Eylemcilerden biri, “Atılan işçilerin hakkını korumak için buradayız. Şirket mantığını engellemeye çalışıyoruz” derken bir başka eylemci, atılan üç kişinin kişisel nedenlerle değil, sendikal örgütlenme nedeniyle işten çıkartılmasının dikkat çekici olduğunu vurguladı. Santralistanbul yerleşkesinde eğitim binalarını dolaşan öğrenciler E-1 binasının içine girerek eylemlerini sürdürürken binada ders yapan öğrenciler de sınıflardan çıkarak eylemcilere destek verdi. Daha sonra E-2 binasında aynı eylemi tekrarlayan eylemciler E-3 binasının […]

Sahibinden kelepir kitap

“Güler yüzle insanları bilgilendirmek” sloganıyla yola çıkan Kelepir Kitap çeşitli ve ucuz seçenekleriyle kitapseverlerle buluşuyor. İstiklâl Caddesi üzerindeki kitapçının Sahibi Serkan Özburun, ucuza kitap satarak hem korsan satışların önüne geçmeye çalıştıklarını hem de okuma alışkanlığını arttırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Aynı zamanda yazar, yayıncı editör ve çevrimenlik de yapan Özburun, Kelepir Kitap olarak genç ve kariyerinin başındaki yazarların okuyucularla ulaşmasına yardımcı oluyor.Kaktüs yayınlarının da sahibi olan Serkan Özburun burada imkanları doğrultusunda bir çok yazara şans tanıdıklarını belirtiyor. Yazarlık ve editörlük yaptığı için okuyucunun isteklerini çok iyi anladığını belirten Serkan Özburun diğer kitapçıların yüksek fiyatlara kitap satmasını da eleştiriyor. “ Buraya sadece kitapçı demek doğru olmaz biz bir kültür merkeziyiz” diyerek diğer kitapçılardan farkının altını çizen Serkan Özburun, Osmanlıca,Farsça ve Rusça dersler verdiklerini ve bunda her hangi bir kâr beklentilerinin olmadığını belirtiyor. Öte yandan Özburun “Kaybolan Meslekler”, adlı kitap serisini , belgesele dönüştürmenin en büyük hayallerinden biri olduğunu belirterek bu konuda çalışmalara başladığını dile getiriyor. Özburun, okuma alışkanlığının az olmasını siyasi yönetimlere bağlayarak, gerekli kültür politikaları izlenmediği sürece bu alışkanlığın artmayacağını söylüyor… Yazarların en büyük sıkıntısının, kendilerinden alınan lüks vergisi olduğunu savunan Özburun bu uygulamanın da değiştirilmesi gerektiğinin altını çizyor… Kelepir Kitap’tan kitap alan bazı müşteriler, ucuza kitap satışının korsan kitap satışlarının önüne geçeceğini düşünürken, bazıları ise yeni çıkan kitap fiyatlarının çok yüksek olmasından ötürü korsan kitap satışlarının süreceğini düşünüyor.

“Hayal-et” binalar yakında İstanbul’da!

Ayasofya’nın doğusunda 19. yüzyılda dev cüsseli bir Darülfünun yani üniversite binası olduğunu bilen var mı? Peki Taksim’deki Topçu Kışlası’nın nerede durduğunu ve nasıl bir yapı olduğunu?.. Ya Ayasofya ile yaşıt Polyeuktos Kilisesi günümüze kadar ulaşsaydı neler olurdu? Levent’te 1950’lerden 80’lere kadar gelen Squibb fabrikasının neden yıkıldığını hatırlayan var mı? Ya Yeşilköy’de Rusların diktiği Aya Stefanos anıtı bugüne kadar gelseydi? Anıt bugüne gelemediği gibi anıtın yıkımını belgeleyen “ilk Türk filmi” de bizlere ulaşamadı. Bu yapılar bugün birer hayalet olarak kentimizde dolaşıyor. Ama onların hayalet olması bizim onları hayal etmemize engel değil elbette. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından düzenlenen Çarşamba Buluşmaları’nın bu haftaki konusu, “İstanbul’da Tarihi Yıkım / Hayal-et Yapılar” oldu. Toplantıda, günümüzde artık var olmayan, farklı dönemlerden ve yıkım sebeplerinden seçilmiş 12 yapı ele alındı. İTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Turgut Saner danışmanlığında, mimarlar Cem Kozar ve Işıl Ünal’ın çalışmalarıyla gerekleştirilen proje, kentlilerde yıkıma karşı bir duyarlılık oluşturmayı hedefliyor.“Seçilen 12 yapı günümüze kadar gelseydi kent nasıl etkilenirdi?” sorusundan yola çıktıklarını söyleyen Cem Kozar, “Kentlerde yıkım her zaman gerçekleşen ve kaçınılmaz bir şey, ama yıkılanı unutmak kente yapılan en büyük ihanettir” diyor. “Hayal-et Yapılar” projesinde, M.S. 430’da II. Thedosius tarafından yapılan Antiochos (Adalet) Sarayı, 6. yüzyılın ilk çeyreğinde yapılan Pollyeuktos Kilisesi, günümüzde parçalarına hâlâ rastlanan Galata Surları, Fatih’te 1956’da yol yapımı nedeniyle yıkılan Çandarlı Hamamı, Sarayburnun’da alt yapısı hâlâ bulunan İncirli Köşk, yine yol genişletme çabalarından dolayı yıkılan Direklerarası, hiçbir kalıntısı bulunmayan Sadabad Sarayı, 1930’larda Taksim Gezi Parkı için yıkılan Taksim Kışlası, II. Mahmud zamanında yapılan Eski Çırağan Sarayı, 1934’te yanan Darülfünun, Yeşilköy’de bulunan Ayastefanos Anıtı ve 1980 sonrasında yıkılan Squibb İlaç Fabrikası bulunuyor. 12 yapının da kendine özgü bir hikâyesi olduğunu anlatan Kozar, bazılarının günümüzde otopark ve umumi tuvalet olarak kullanıldığını, hatta 1934’te yanan Darülfunun’un tuğlalarının gazete ilanıyla satışa sunulduğunu, yapılardan sadece Eski Çırağan Sarayı’nın yeniden yapılmak […]

Köprünün altında kalacak Garipçe

İstanbul’da üçüncü köprü tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Hangi gerekçe ve hangi somut fayda için yapılacağı tamamen belirsiz olan üçüncü köprü ve Kuzey Marmara otoyolunun geçiş güzergahı için seçilen nokta Avrupa yakasında Sarıyer’deki Garipçe köyü, Asya yakasında ise Poyrazköy oldu. Avrupa yakasında kalan son ormanlık arazilerin de yok edilmesi anlamına gelecek olan otoyol ve köprü aynı zamanda İstanbul’da kalan gerçek anlamdaki son balıkçı köylerinden biri olan Garipçe’yi de büyük ölçüde değiştirecek. HaberVs muhabiri Dila Özsoy, İstanbul’da kalan son huzurlu mekanlardan biri olan Garipçe Köyü’ne gitti, Garipçe’nin benzersiz ortamını, insanlarını, doğasını ve tarihini yazdı. Ormanlık yolda ilerlerken başka bir şehre gelmiş hissine kapılmaya başlıyorsunuz. Koç Üniversitesi’nin önünden geçip, yeşillikler içindeki yolu takip ederken sık döşenmiş tabelalar sizi köye getiriyor nihayetinde. İstanbul Boğazı’nın neredeyse en uç noktasında yer alan Garipçe Köyü girişinde eski bir tekne karşılıyor sizi. Daha ilk andan itibaren denizle iç içe yaşayan bir köye girdiğinizi anlatıyor size. Köy meydanına geldiğinizde sol tarafta köy kahvesini, sağ tarafınızda lokantaları görüyorsunuz. Az ilerde küçük bir köy bakkalı var. Çeşmeden su dolduran köy halkı sıraya girmiş bekliyor. Çocuklar balıkhanede, yakaladıkları balıkları ayıklıyorlar. Hala İstanbul’da olduğunuza inanmak güçleşiyor burada.Köyde yalnızca dört restoran var gündüzleri kahvaltı, akşamları balık satıyorlar. İçki satışı yok. Çünkü köy sakinleri içkili lokantaların buradaki huzuru kaçıracağını, sessizliği bozacağını düşünüyor. Her şeyin günlük tüketildiğini söylüyor dört seneden beri lokanta işletmeciliği yapan, Aydın Balık’ın sahibi Recep Serter. Doğal yaşamı bütünüyle koruyan Garipçe Köyü’nün İstanbul gibi çabuk gelişip değişen bir metropolde ayakta kalması şaşırtıyor insanı. Gelen ziyaretçilerin meraktan geldiğini söylüyor Balıkçılıkla uğraşan Abdülkadir Oğuz, bir yandan balık ağı tamir ederken, köyün adının nereden geldiğini anlatıyor:“Garip görmüşler burayı, küçük bir köy ya ondan Garipçe demişler…” Garipçe’de yaşayanların hepsi köyün yerlisi. Ancak bir kişi var ki yerlisi olmasa da buranın büyüsüne kapılıp ev almış. Ünlü sanatçı Erdal Özyağcılar, çekimlerden fırsat buldukça gelip kalıyor köydeki evine. Hafta […]

Yaz kızım, Türk Ceza Kanunu’nun…

Artık yeter, cidden yeter… Tamam, bizler hiçbir çılgının zincir vuramayacağı milletin çocuklarıyız ama sizler, ezelden beri hür değilsiniz, temiz değilsiniz. Siz sezonun sonlarına doğru işler kötüye gitmeye başlayınca federasyon ve hakemlere gider yapmak için barkovizyonlu basın toplantısı organizatörlüğüne soyunan yöneticiler, siz “Elimizde çok önemli kanıtlar var. Açıklarsak yer yerinden oynar”cılar, siz “Rikjkaard Adam değil”, “Şehir kırosu Fatih Terim”, “Yeniköy Kasabı Del Bosque”, “Bunak Aragones”, “Stajer Skibbe”, “Şenol Güneş’in karizması yok”çular… Ve siz, kibarlıktan söylenen “siz”i bile hak etmeyen sizler… En son icraatlarınız ise; Leo Franco’nun ve gıyabında Güney Amerikalı futbolcuların namusundan şüphe etmek, Bobo’yu penaltı atışını bilerek kaçırmakla itham etmek, Murat Şahin’i hedef gösterip adamla karşı karşıya gelince yine sizin deyiminizle “omurgasızlık” örneği sergileyip kıvırtmak oldu. Sizler ve sizin gibiler sayesinde ne yıldızlar çürüdü bu ülkede sudan sebepler yüzünden. Ne zevkli maçlar güme gitti hakkında tek satır güzelleme yapılamadan, aklınızdan geçen iğrenç komplo teorilerini aklınızda tutmayıp dillendirme cesaretini gösterdiğiniz için. Dil uzatmadığınız kimse kaldı mı haksız yere, üstüne kara çalmadığınız bir sezon geçti mi 50 senedir? Irkçılığın kralını siz yapmadınız mı? Danışıklı dövüş aslında sizin işiniz değil mi? Temiz futbol adına bir kere olsun elinizi suyun altına götürdünüz mü? Devre arasında soyunma odasında seks yaptığını itiraf eden George Best efsane olurken Ada’da, siz Arda’yı teknede kız arkadaşıyla öpüştü, sinema kapattı diye şımarık ilan ettiniz. Siz aslında ne Taçsız Kral Metin Oktay’ı, ne de koşmayan-mücadele etmeyen(!) Alex De Souza’yı hak ettiniz. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmanın ne demek olduğunu defalarca gösterdiniz bize. Elimizdeki, avucumuzdaki bir tutam futbol güzelliğini bile göremez olduk. Elalemin Barcelona’sına her maçında methiyeler düzerken Galatasaray – Bursaspor maçına ilişkin bir küçücük övgü cümlesi bile yazamaz olduk akıl tutulmalarınız, “Ya yatarsa”larınız yüzünden. Şimdi sizi mahkum ediyoruz yine size yıllarca katlanmak zorunda kalmış insanlar olarak… Türk Ceza Kanunu’nun bilmem kaçıncı maddesine göre futbol programlarından men cezasına, maç sonunda uzatılan […]

Bir zamanlar domuz gribi…

Domuz gribi tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de giderek büyüyen bir korkuya neden olmuştu. Küresel salgın uyarıları ve ardı ardına yaşanan ölümlerin ardından hastalığın tedavisi için aşı üretildiği açıklandı. Hükümeti olası bir salgına karşı gereken tedbiri alarak milyonlarca doz aşı sipariş etse de, bilim insanlarının farklı görüşleri ve ilacın olası riskleri nedeniyle dünyada olduğu gibi Türkiye’de de neredeyse hiç kimse aşılanmadı. Hatta hükümetler aldıkları aşıları satacak ülkelerin peşine bile düştü. 500’den az kişinin ölümünün domuz gribi nedeniyle olduğu açıklanan Türkiye’de korkmadan herkesin aşılanması gerektiği kampanyaları yapılsa da buna itibar eden pek çıkmadı. Dünya Sağlık Örgütü’nün direktifleri doğrultusunda tüm dünyada gerçekleşen aşı kampanyaları ve milyarlarca dolara varan aşı ve ilaç stoklarına rağmen “Yanlış yapıyorsunuz” diyen doktorlar tepkiyle karşılandı. Soğukların artacağı kış aylarında salgının ve dolayısıyla ölümlerin artacağı söylendi. Dünya Sağlık Örgütü, salgının başında 70 milyon ölüm olabileceğini öngörürken resmi açıklamalara göre domuz gribinden dünyada gerçekleşen toplam ölüm sayısı 15 binin altında kaldı. Düzmece hastalık iddiası Derken Avrupa Konseyi Sağlık Birimi Başkanı Wolfgang Wodarg’ın domuz gribi hastalığının bu işten milyarlarca dolar kar eden ilaç firmalarının bilinçli olarak abarttığı düzmece bir salgın olduğu iddiası geldi. Dünya kamuoyunu aylardır endişelendiren H1N1 virüsünün yol açtığı domuz gribine ilişkin yürütülen kampanyaların yüzyılın en büyük sağlık skandallarından biri olduğunu ileri süren Wodarg hastalığın abartılarak devletlerin büyük zarara uğratılmasında ilaç firmalarının rolünün araştırılması için soruşturma açılmasını da önerdi. Aynı zamanda doktor olan Wodarg’ın iddiasına göre 5 yıl önce başlayan kuş gribi salgınında kamuoyuna ekilen korku tohumlarıyla oluşturulan panik atmosferi hükümetlerin gribe karşı Tamiflu ilacı stoklamaya ve milyonlarca dozluk aşı kontratları yapmaya itti, böylece ilaç şirketleri büyük karlar elde etti. Wogard’ın iddialarına göre büyük ilaç firmaları, Dünya Sağlık Örgütü(WHO) ve diğer etkili sağlık kuruluşlarının içine kendi adamlarını yerleştirdi. Bilim insanlarını ve resmi görevlileri etki altına alan şirketler kamuoyunu alarma geçirip ilaç ve aşılarının satılmasını sağladılar. WHO, salgın tanımını genişleterek […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

An English philosopher at football stand

Stephen Mumford is the head of Humanities School at Nottingham University, U.K. He is a philosophy teacher with a PhD. From Leeds University entitled “Dispositions and Reductionism.” His teachings and research are focused on the philosophy of science and metaphysics. Five books he wrote on these subjects earned him the title of “youngest philosophy professor” in the U.K. But this introduction should not mislead the reader. He is by no means a long-haired, bearded, spectacled, and pensive philosopher. This is maybe due to his interest in football that goes back to his childhood years. Mumford was at Bilgi University these past days delivering a discourse entitled, “Should sports people be role models.” We had a chat with Stephen Mumford about his interest in football and how his interest in this game started. “In my view it’s the greatest game that was ever invented. Certainly from the spectators’ view. The spectator wants excitement, emotion; I think football has all the right ingredients. There are intense moments of excitement when a goal is scored. And often that goal can come from nowhere. Whereas as you look at a sports like rugby, the ball has to be carried over a line, so you see a player running and you know that he’s going to score. Whereas in football a goal can be shot from 30 yards outside within a space of seconds, a goal can come from nowhere. So I think that it has this intense feeling of excitement and also the number of scores is low and that also adds to it. Because, when your team scores the first goal in a game, for all you know that could be the winning goal. This is why I think it is superior to something like basketball, for instance. Where there is a score […]

Başkan Farsakoğlu’ndan Kınalıada cevapları

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran 19 Nisan sabahı Kıyı Kanunu’nu ihlal ettiği gerekçesiyle, bir önceki hafta ise birçok gecekondu tapusuz olduğu için Adalar Belediyesitarafından yıkıldı. HaberVskamerasına konuşan tesis yetkilileri, evraklarına bakılmadan, tebligat gönderilmeden işyerlerinin yıkıldığını iddia etmişlerdi. Yıkım sonrasında Adalar Belediyesi Başkanı’nın orada olduğunu ama hiç kimsenin görüşemediğini söyleyen işletme sahipleri, kendi seçtikleri bir kişinin kendilerine başkanlık yapmadığından yakınmışlardı. 22 Nisan günü, öğlen saatlerinde Kınalıada’dan gelen yaklaşık 25 gecekondu sahibi, Büyükada’daki Belediye binasında Başkan’la görüşmek istedi. Bunun üzerine meclis salonunda bir bilgilendirme toplantısı düzenlendi. Kanunu açıkça ihlal eden gecekondu sahiplerinin çoğu hatasının farkındaydı, çünkü hiçbirinin ruhsatı yoktu. Kınalıada sakinleri, kendi deyimleriyle “70 yıldır burada yaşamalarına rağmen”, evlerinin neden şimdi yıkıldığına anlam veremiyordu. Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu, herkese tebliğ gönderildiğini belirterek, gecekondu sahiplerine yıkım haberinin önceden verildiğini dile getiriyor. Buna rağmen yıkım esnasında gecekondularda yaşayan insanların evlerinin yıkılmadığını belirtiyor. Farsakoğlu, bazı yurttaşların üçer tane gecekondularının olduğuna, bunlardan birinde yaşayıp, ikisini kiraya verdiklerine dikkat çekerek böyle bir duruma müsade etmeyeceklerini vurguluyor. Farsakoğlu, gecekondudan başka barınacak yerleri olmayan insanların evlerinin yıkılmayacağını da özellikle belirtiyor. Mustafa Farsakoğlu, toplantıdan sonra HaberVs’nin, kaçak iskele, yıkılan tesisler ve gecekondular hakkındaki sorularını cevapladı. Başkan, adalardaki iskelelerin üzerinde sorumluluklarının olmadığını, tek yetkilinin İstanbul Büyükşehir Belediyesi olduğunu belirtti. Farsakoğlu, Büyükşehir Belediyesi’nin 1 Nisan tarihli “Kaçak iskeleye Adalar Belediyesi izin verdi” açıklamasına da tepkili: “Biz sadece Kooperatif İskelesi’nin üzerine geçici tente yapılmasına izin verdik ama onlar iskele yapımına müsaade ettiğimizi söylüyorlar!” Kıyıda tesisleri yıkılan işletmecilerin evraklarının olmasına rağmen, ne yazılı ne de sözlü tebliğ yapılmadan işyerlerinin yıkıldığına yönelik iddialarına ise Başkan Farsakoğlu, bu ruhsatları önceki yetkililerin gayri resmi yollarla verdiğini ve bu belgeleri düzenleyenler hakkında da hukuk mücadelesi başlatıcaklarını belirtirtiyor. Farsakoğlu, tesis sahipleri ve Kınalıada Muhtarı Hüseyin Şahin’in aksine, yazılı ve sözlü tebliğ yaptıklarını, hatta muhtara bile haber verdiklerini ifade ediyor. Farsakoğlu ayrıca bu yapıların gecekondu konumunda olması […]

Hepimiz 350

sitesinde “Daha önce Sakarya ile ilgili hiçbir şey bilmiyorduk. Ama Toplum Gönüllüleri Vakfı’ndan 350’yi aşkın kişi biraraya gelerek bu fotoğrafı oluşturdular…Sakarya’daki gençlerle çalışmalarımıza devam etmeyi dört gözle bekliyoruz…” mesajı yayınlanmıştı. Gelgelim Sakarya’daki katılımcılar sayıca Bilgi Üniversitesi’nden fazlaydı ve 350 için oturmaları yeterli gelmişti. Görünen o ki, 21 Nisan’da santral çimlerinde toplanan 25 kadar öğrencinin yatarak eylem yapmaktan başka şansı yoktu! Eylem saati geldiğinde ben de oradaydım. Ama görevim gereği, bu güzel bahar gününde çimlere sere serpe uzanmak gibi güçlükle yüzleşmek zorunda değildim! 350’ye, çayır çimene hakim bir eğitim binasının çatısından vaziyet ettim. Çünkü eylemin fotoğrafçısıydım ve o çayırda gerçek bir 350 görmek zorunda kişi de bendim. Çok şükür, uzaktan işaretleşerek bunu başardık. Eylemin “görünmez gücü” olmuştum! Aklıma, eylemden önce okuduğum bir makalede, Küresel Eylem Grubu (KEG) sözcüsü Nuran Yüce’nin, “Tüm gezegen felaketin eşiğinde. Ya iklim değişimini durduracağız ya da bildiğimiz yaşam sona erecek. Sadece insanlık için değil, tüm canlı yaşamının niteliği değişecek, canlı türleri yok olacak” sözleri geldi. İnsanlık kurtulacaksa çimlere otururuz, hatta gerekirse yatarız dahi! İklim değişikliğini böyle durdurabilmek çok daha güzel.

İskele yerinde, Kınalıada yerle bir

İstanbul Kınalıada’da üç plaj tesisi ve bir restoran, 19 Nisan sabahı kıyı kanununu ihlal ettiği gerekçesiyle yıkıldı. Belediye’nin yıkımları haber vermeden yaptığını iddia eden bu işletmeciler, uzun yıllardır hizmet veren tesislerinin ruhsatlı yapılar olduğunu savunuyor. Kınalıada’da Büyükşehir Belediyesi ve Adalar Belediyesi’ni karşı karşıya getiren “kaçak iskele” sorunu henüz çözülmemişken, adalılar dün sabah güne iş makinelerinin sesiyle uyandı. Yıkımda kullanılan iş makineleri adaya Heybeliada çıkartma gemisiyle getirildi. Ayazma mevkiindeki Kamo’s Beach, Kumluk mevkiindeki Kumluk Beach ve Ülker Plajı ve merkezdeki Teos Restoran, ilçe belediye ekiplerinin nezaretinde yıkıldı. Yıkım öncesinde ve sonrasında belediye yetkilerinin ilgisizliğinden yakınan işletmeciler, tesislerinin her türlü belgeye sahip olduğunu iddia ediyordu. HaberVskamerasına tapu senedini, işletme izini gösteren Ülker Plajı tesislerinin sahibi Ayla Aldemir tepkisini şu sözlerle dile getirdi: “Başkan yıkımdan sonra buraya geldi. Kendisine elimdeki belgeleri göstermeye çalıştım. Görevliler, beni başkanımın yanına yanaştırmadı. Benim seçtiğim başkanın yanına neden gidemiyorum”. 30 yıllık tesisinin bir tebligat bile göndermeden yerle bir edildiğini söyleyen Kumluk Beach’ın sahibi Fatih Bozbıyık “Madem kaçaktı, neden bu kadar yıl beklendi, neden ruhsat verildi” derken, binaları boşaltma şansı bile bulamadıklarını ve toplam zararının 3 milyon TL olduğunu söylüyordu. Kınalıada’da kaçak olduğu gerekçesiyle yıkılanlar sadece turizm amaçlı işletmeler değil. 16 Nisan’da gerçekleşen ilk yıkımlarda, gecekondu niteliğinde olduğu var sayılan 10’dan fazla evin de yıkılmış olduğu göze çarpıyor. Seslerini duyacak bir muhatab bulamamaktan yakınan Muhtar Hüseyin Şahin, mağdurların biraraya gelerek bir heyet oluşturduğunu ve haklarını yargı yoluyla arayacakları bilgisini veriyor. Adalar Belediyesi Başkanlığı, iddialarla ilgili görüşmek isteyen HaberVs muhabirlerine, haberin yayına girdiği saate kadar cevap vermedi. Belediye, geçtiğimiz ay gündeme gelen “kaçak iskele” inşasıyla ilgili olarak Büyükşehir Belediyesi’yle karşı karşıya gelmiş, her iki taraf, iznin diğeri tarafından verildiğini savunmuştu. Büyükşehir Belediyesi 1 Nisan’da yayınladığı basın açıklamasında, tartışma konusu iskelenin 15 Mart’ta tespit edildiğini ve yasal işlemlerin 15 gün içinde yapılması için Adalar Belediyesi’ne tebliğde bulunduğunu belirtmişti. Büyükşehir Belediyesi’nin tebligatta […]

Günter Grass: ‘Edebiyatın milliyeti olmaz’

Kültür Köprüleri sözcük anlamını biraz soyut bir yerde arıyormuş gibi gözükse de hiç değil. Yani en azından 83 yaşındaki Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass’ın önerisini duyduktan sonra: “Bana çok yakın olan bir konuya değinmek istiyorum. Almanya ve Polonya arasındaki ilişki her zaman karmaşık ve gergin bir ilişki olmuştur. Savaşlar esnasında yenenler, yendikleri ülkelerin sanatını genellikle yağmalar. Almanlar da bunu yaptı işgal ettikleri yerlerde. Sonra Almanya’yı yenenler Almanya’yı yağmaladı. Hatta “yağma sanatı” diye bir kavram gelişti. Tabii sonra uzun uzadıya müzakereler yapılmıştır, neler geri verilecek diye ama başarılı olmamıştır. Benim bir önerim vardı; Polonya sınırındaki Oder nehrinin kıyısındaki Frankfurt’ta bir köprü inşa edelim, her iki taraftan yağma edilen kültür değerlerini sergileyelim demiştim, Böylece bütün ulusal karmaşanın dışına çıkabileceğimizi düşünmüştüm…” Oder’de bunu yapamamışlar, Grass nedenlerini şöyle anlatıyor: “Komisyonlar birbirine giriyor, kime ne şekilde verilecek diye kavgalar sürüp gidiyor. Sınırları aşan değerler bunlar. Zapt edemezsiniz kültürü, edebiyatı… Sansüre rağmen sınırları aşar. Dolayısıyla bu tür köprüler sadece retorikten ibaret değildir.” Grass, ayrıca bu modelin Türkiye ve Kıbrıs arasında pekâlâ gerçekleşebileceğini söylüyor ve kültür dallarını ele alırken kavramlardaki ulusal iddianın değişmesi gerektiğini vurguluyor: “Alman edebiyatından değil Alman dilinde edebiyattan söz etmek doğru olur. Türk dilinde, Kürt dilinde edebiyat demek doğru olur. Bu ülkelerin zenginliğini gösterir.” “Köprülerin yüzyılı” 17 Nisan’da santralistanbul‘da gerçekleştirilen “Avrupa Birliği Kültür Köprüleri” panelinde Günter Grass’la Buket Uzuner, Elif Şafak, Mario Levi ve İsveçli yazar Asa Lind edebiyat ve kültür üzerine tartıştı. Bu yüzyılı “köprülerin yüzyılı” olarak tanımlayan Elif Şafak, edebiyatın köprü oluşturacağına inanıyor ve yazma sebebini şöyle açıklıyor: “Yazarken başkası olmaya çalışıyorum ki başkası (öteki) kalmasın.” Buket Uzuner ise konuya biraz fantastik yaklaşacağını belirterek “Edebi melekler gökte bekliyor. Onların açtığı yolu hiçbir siyasetçi açamaz” diyor ve ekliyor: “Bir romanın yapacağı propagandayı başka hiçbir şekilde yapamazsınız.” Üç anadilli (İspanyolca, Fransızca, Türkçe), İstanbullu yazar Mario Levide tam burada devreye giriyor: “Ben o köprüleri […]

Tarihi değiştiren maymun

Yunan ordularının Anadolu’da yenilmesinin ardından gerçekleştirdiği darbeyle Yunanistan’da yönetimi ele alan cunta, aralarında dört eski başbakan ile bir başkomutan bulunan altı kişiyi idam etmişti. Şimdi bu dava yeniden açılıyor. İstiklâl Savaşı’nın 9 Eylül 1922’de sona ermesinden sonra aynı yılın Ekim ayında Mudanya Ateşkes Antlaşması imzalanır. Ama İstanbul’un resmi kurtuluş günü olan 6 Ekim 1923’e kadar yaşanan olaylar pek bilinmez. Yunanistan’da “Küçük Asya yenilgisi”nin yol açtığı gelişmeler Türkiye’nin resmî tarihinde de yer almaz. Oysa, bu gelişmeleri Türkiye’nin yakın tarihinin bir bölümü oarak ele almak gerekiyor… 11 Ekim 1922’de Sakız Adası’ndaki iki Yunan albay Nikolaos Plastiras ve Stilyanos Gonatas darbe yaptıklarını ilan edip, Kral Konstantin’in tahttan çekilmesini ve yenilginin sorumlularının cezalandırılmasını isterler. Darbecilerin kurdurduğu özel Divan-ı Harp, “Altılar davası” olarak tarihe geçen yargılamadan sonra, üçü başbakan, ikisi bakan ve biri de Anadolu’da Yunan ordularının başkomutanı olmak üzere altı kişiyi idam cezasına çarptırır ve 15 Kasım 1922’de cezalar infaz edilir. Kurşuna dizilen başbakanlardan Petros Protopapadakis’in torunu 2 Ocak 2008’de Yunanistan Yüksek Mahkemesi Arios Pagos’a başvurarak yeni kanıtların ele geçtiğini ve büyükbabasının bir vatan haini olmadığını, dolayısıyla 1922’deki davanın yeniden açılması gerektiğini dile getirdi. Talep, önce ceza dairesinde ele alındı ve beş yargıçtan üçü davanın kabulu, ikisi de reddi yönünde oy kullandı. Ceza Dairesi savcısı dosyayı genel kurula havale etti ve kurul, Ocak ayında 88 yıllık davanın yeniden görülmesine karar verdi. “Ulusal Bölünme” ve “Büyük Felaket” “Altılar Davası” adıyla anılan bu hukuk olayının ayrıntılarına girmeden önce, bu davayla sonuçlanan ve “ulusal bölünme” diye anılan Yunanistan’daki tarihsel koşullara bir göz atmakta yarar var. “Ulusal Bölünme”nin başlangıcı, Duvel-i Muazzama yani, İngiltere, Fransa, Rusya ve İtalya’nın 1897 Türk-Yunan savaşından sonra Girit’i Osmanlı egemenliğinde, ama “özerk” bir devlet olarak yeniden yapılandırmalarına kadar uzanır. Adaya vali olarak Prens George atanır. Adanın önde gelen politikacılarından birisi de Elefterios Venizelos’tur. Venizelos ile prens ilkin ada halkını, daha sonra da tüm Yunanistan’ı […]

Hayat karartan Toz

“Zincirin bir ucunda çağın popüler giysisi blue jean ve ünlü markalar, diğer ucunda tozlu kayıtsız atölyelerde ölümcül bir hastalığa yakalanmış hasta ciğerli insanların bedenleri duruyor. Taşlanan kotlar daha pahalı satılırken ciğerlere yapışan tozlarla işçinin hayatı sönüyor. Çok kısa bir süre içinde.” Bu cümleler, aslında çoğu insanın “blue jean” giyerken hiç bilmediği bir sorunu anlatıyor. Petra Holzer, Selçuk Erzurumlu ve Ethem Özgüven’in yönetmenliğini yaptığı Tozisimli belgesel ise bu cümlelerle sorunu gözler önüne seriyor. Toz, kot kumlayan işçilerin yaşadıkları sıkıntıların yanısıra yakalandıkları sirkozis hastalığının hayatlarını nasıl ölümle kapladığını anlatıyor. Belgeselin yönetmenlerinden Ethem Özgüven, Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’nin bir belgesel isteğinde bulunduğunu, fakat o zamana kadar işçilerin sıkıntılarını hiç bilmediklerini söylüyor. Hazırladıkları belgeselle ve komitenin de çabalarıyla Türkiye’de uygulanan kot kumlama sisteminin Sağlık Bakanlığı tarafından kısa bir süre önce yasaklandığını hatırlatan Özgüven, “Uygulanan sistem ucuz maliyetli ve hızlı olduğu için tercih ediliyordu, ama artık insanların hayatları üzerinden edinilen kâr sona ermiş olacak” diyor. Çekimleri yaklaşık bir sene süren belgesel, 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde 17 Nisan Cumartesi saat16.00’daPera Müzesisinema salonunda izleyicileriyle buluşacak. Yukarıdaki ekrana tıklayarak filmden kısa bir bölüm izleyebilirsiniz.

Memet Fuat Ödülleri töreni

Yazar ve Yayıncı Memet Fuat, kendi ismiyle anılan ve bu yıl altıncı kez düzenlenen edebiyat ödüllerinin verildiği törende hatırlandı. Memet Fuat Eleştiri/İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri ve ikincisi düzenlenen Memet Fuat Genç Şiir Ödülü’nün kazananları 30 Mart’ta açıklanmıştı. Bu ödüller, 19 Aralık 2002’de hayatını kaybeden Fuat hakkındaki belgesel gösterimi ve söyleşinin ardından sahiplerine verildi. Tören, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santray yerleşkesinde gerçekleşti. Cevat Çapan, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı, Nilüfer Kuyaş ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın verdiği 5 bin TL’lik eleştiri/inceleme ödülünü bu sene ilk kez iki yazar arasında paylaştırdı.Bu ödülün ilk sahibi “Ecinniler’in Gölgesinde” adlı eseri ile Yeşim Dinçer oldu. İ. Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde ya da Manzaralar’da ‘Yiten’: Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adlı yüksek lisans teziyle bu kategoride ödüllendirilen diğer araştırmacıydı. Adam Yayınları’nın 5 bin TL’lik deneme ödülünü, “Tepedeki Yabancı” adlı kitabıyla Şavkar Altınel kazandı. Yayıncılık Ödülü’ne, öncü kitaplar yayımlamakta gösterdikleri süreklilik nedeniyle; Sel Yayıncılık değer görülürken, bu yıl ikinci defa verilen Memet Fuat Genç Şiir ödülünü, “Perdesiz” isimli dosyası ile Didem Gülçin Erdem kazandı. Tören, 2009 Haziran’ında geçirdiği uçak kazasında hayatını yitiren Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzik Bölümü Öğretim Görevlisi ve Arp Sanatçısı Fatma Ceren Necipoğlu anısına, öğrencisi Elif Güngör’ün sunduğu arp dinletisiyle başladı. Ardından Memet Fuat’ın torunu, Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü son sınıf öğrencisi Arda Bengü’nün hazırlanmasına katkıda bulunduğu 10 dakikalık kısa belgesel film ile usta yazarın yayıncı yönü vurgulandı. “Toplum dışı edebiyat” Dostları Metin Yasavul, Tuna Baltacıoğlu, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi ve Nazar Büyüm’ün anılarını anlattıkları bu kısa film gösterimi sırasında duygusal anlar yaşandı.Memet Fuat’ı hatırlarken ayrıntılar üzerinde duran, samimi ve yaptığı işi ciddiye alan bir insan olarak tanımlayan arkadaşları, kısa filmde onun edebiyat için duyduğu endişeyi dile getirdiği cümlesini yineliyordu: “Ben edebiyatın bu kadar toplum dışı hale geleceğini bilseydim, edebiyatla […]

Dertlerimizin yönetmeni Semih Kaplanoğlu

“Küçüklüğümden beri bu işi yapacağımı biliyordum” sözleriyle giriyor konuşmasına. “İzmir’in açıkhava sinemalarında bir gecede üç film izleyerek büyüdüm. Fransız Kültür Merkezi sayesinde de Yeni Dalga akımı olmak üzere neredeyse bütün Fransız filmlerini ‘hatim ettim’ söyledi. İstanbul’a geldikten sonra getir götür” işlerinden, kamera asistanlığına ve dizi senaristliğine kadar pek çok iş yaptım.” Semih Kaplanoğlu’nun “sıkıcı filmler” yapmasının nedeni çocukluğu mu? Yönetmenin Avrupa’nın en önemli sinema organizasyonlarından Berlin Film Festivali’nde, festivalin en önemli ödülü Altın Ayı’yı kazandığı filmi Bal bugün gösterime giriyor. Bilindiği üzere Bal, Kaplanoğlu’nun Yusuf isimli karakter üzerine yazıp yönettiği üçlemenin son filmi. Üçlemenin ilk filmi Yumurta, 2007 yılında Antalya Altın Portakal Film Festivali’nin en iyi filmi seçilmişti. Kaplanoğlu, üçlemenin ikinci filmi Süt’ü ise 2008’de çekmişti. İlk filmi, 2001’de gösterime giren ilk filmi Herkes Kendi Evinde’den beri benzer eleştiriler yapılıyor. Filmlerindeki sıkca kullandığı uzun planları sıkıcı bulunan Kaplanoğlu, 30 Mart’ta Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde yapılan söyleşinde bu eleştiriyi şöyle cevaplıyor: “Bizi kendimizden koparacak filmler yapmak, filmlerimden çıkınca ‘Oh ne güzel vakit geçirdik bütün dertlerimizi unuttuk’ denmesini istemiyorum. Hayır dertlerimiz var, belki sıkıcı bir iş yapıyorum ama seyirciyi dertlerine geri döndürmek istiyorum.” Kaplanoğlu’na göre herşeyin parçalandığı bir zamanda yaşıyoruz. Parçalıyoruz, parçalanıyoruz. “Ben bütüne inanıyorum” diyor yönetmen. “İnsan üzerine birşey yapıyorsak parçalamamamız gerekiyor. Çünkü uzun planların bizi gerçek zamana yaklaştırdığını düşünüyorum. Ayrıca bu tür sahneleri, filmlerimde zaman kavramını hissettirmek için de kullanıyorum.” Manevi gerçeklik Yönetmen, tarzı hakkında şu açıklamayı da yapıyor: “Oyunculardan aktörlük değil, kendilerini açmalarını isterim. Çünkü hepimizin duyguları hemen hemen aynı. Ve bu durumun insanları birbirine yaklaştıran birşey olduğunu farkettim. Duygular üzerinden filmler yapıyorum ve gerçekçiliği burada yakalıyorum.” Varoluşun sadece insanla anlaşılamayacağını düşünen Kaplanoğlu “sonsuz derecede büyük olanı, sonsuz derecede küçük olanla” anlatmaya çalıştığını söylüyor. Önemli olanın, duyuların ötesinde bildiğimiz ama tanımlayamadığımız yerlere dokunmak olduğunu ve zaten bunu sorgulayarak da sanata yaklaşmaya çalıştığını vurguluyor. “Filmi oluştururken bütün parçalar uyumlu […]