Habervs

Habervs

Neden blog yazıyoruz?

Bloglar, yani internet günlükleri hızla büyümeye devam ediyor. Aklımıza gelebilecek her konuda görüş ve bilgilerin yer aldığı milyonlarca bloga her gün binlerce yenisi ekleniyor. Blog yazarlığı günümüzde gazete-dergi yazarlığı gibi ayrı bir kategori haline gelmiş durumda ve bloglar neredeyse “bağımsız gazeteciliğin geleceği” olarak görülüyor. Dünyanın en büyük blog indeksleme ve arama motoru Technorati ’nin verilerine göre 2002-2009 arasında 66 ülkeden 1,2 milyonun üzerinde blog yazarı Technorati’ye üye olmuş. 81 ayrı dilde yazılan kayıtlı blog sayısı ise 133 milyonu aşıyor. Technorati, blogların oluşturduğu bu evrene “Blogosfer” adını veriyor. Blogosfere günde 900 bin yeni makale ekleniyor ve dünyada 346 milyon kişi blogları izliyor. Technorati’nin 2009’da gerçekleştirdiği araştırmaya göre blog yazarlarının yüzde 70’i bu işi kişisel tatmin için yaptığını söylüyor. Yazarlar buradaki başarılarını da günlük ziyaretçi sayısı, RSS abone sayısı, kendilerine verilen bağlantı sayısı veya yazılarına yapılan yorumların çokluğuna göre belirliyor. Blog yazarlarının değindiği konular ise kişisel düşünceler (yüzde 45), politika (yüzde 32) haberler (yüzde 30), bilgisayarlar (yüzde 28), iş yaşamı (yüzde 25) müzik, (yüzde 24) seyahat (yüzde 20), din ve ruhani konular (yüzde 19), bilim (yüzde 19), sinema (yüzde 19), çevre (yüzde 17), ekonomi (yüzde 16), sağlık (yüzde 16), televizyon (yüzde 16), ailevi olaylar (yüzde 14), sürdürülebilirlik (yüzde 10), spor (yüzde 10) ebeveynlik (yüzde 10), mali konular (yüzde 8), oyunlar (yüzde 8) ve ünlülerden (yüzde 7) oluşuyor. Üçte ikisi erkek olan blog yazarlarının yüzde 60’ı 18-44 yaş arasında ve yüzde 75’i de üniversite mezunu. Technorati araştırmasına katılan yazarlar “Neden yazıyorsunuz?” sorusuna da ağırlıklı olarak “internet ortamında fikirlerimi söylemek için” (yüzde 71) diye yanıt veriyor. Yüzde 68’i deneyimlerini paylaşmak, yüzde 49’u ise benzer düşüncedeki insanlarla bağlantı kurmak için blog yazıyor. Diğer nedenler ise şöyle sıralanıyor:Aile ve arkadaşlarla sürekli bağlantıda kalmak (yüzde 24), işim için yeni müşterilen edinmek (yüzde 24), medya sahibi olmak (yüzde 22), özgeçmişimi zenginleştirmek (yüzde 19), gelir sağlamak veya gelirimi artırmak […]

Fransa’da Türk olmak

Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. “Biraz para biriktirelim, döneriz” dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası. Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete. Kimi yasal, kimisi kaçak yolla 1970’lerde Fransa’ya giden Türklerin ortak öyküsü bu, özetle. “O insanların yaşamlarını izledim, gördüm, paylaştım” diyor serbest fotoğrafçı Ahmet Sel. Çünkü Sel de, fotoğrafladığı insanlardan biriydi. 1980’den sonra “hayatını kurtarmak için” siyasi göçmen olarak gitti Fransa’ya. Muhabirlik yaparak, ajanslarda ve televizyon kanallarında çalışarak kazandı hayatını. Kesintilerle 30 yıl kaldı bu ülkede. Ve yurda dönüşünde, gurbeti paylaştığı, çok şey öğrendiğini söylediği insanları “Demir Atanlar” sergisinde bir araya getirdi. Sergi’nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki ilk ayağı dün sona erdi. Ama kuruluşun İzmir’deki merkezinde 22 Mart’ta yeniden açılacak. “Avrupa’ya adapte olan baba yiğit” Fransa’da Türk olmanın, o ülkede yabancı olmaktan farkı yok Ahmet Sel’e göre. Srilankalı ya da Kolombiyalı olsanız da durum aynı. “Çünkü kendi memleketinde değilsin. Genelde bu toplumlar çok eski ve yerleşmiş toplumlar. Bu nedenle Avrupalı toplumlara tümüyle adapte olmak çok zor. Yani öyle bir baba yiğit yok. ‘Ben buraya tam adapte oldum, çok güzel yaşıyorum, herkes beni tamamen kendisi gibi saymaya başladı ve ben onlardan biriyim demek’ çok zor.Sel, “adaptasyon” konusunda ikinci, üçüncü kuşakların daha şanslı olduğunu söylüyor. “Çocuklar büyümeye, torunlar doğmaya ve yetişmeye başladığı zaman oranın eğitim sisteminden geçmiş oldukları ayrıca çaba sarf etmeleri gerekmiyor” diyor. Tabii bunun için kendi ailelerinden de özgürleşmeleri, evdeki baskıya direnmeleri gerektiğini dile getiriyor. Örneğin bazıları eşlerini sadece memleketteki köylerinden seçmek durumunda kalıyor. Çoğu, […]

Sarnıçta unutulan başkan

da, HaberVs’nin Fatih Belediyesi’nden edindiği bilgiyi doğruluyor. O zaman “Ek binanın altında tarihi bir sarnıç bulunuyor. Seçilirsem ilk işim belediye binasını yıkmak” diyen Er, “Belediyenin sonradan yapılan ek binası yıkılacak ve yeşil alan düzenlemesi gerçekleştirilecek” vaadinde bulunuyor. Eski başkan aynı söyleşide, sarnıç için rölöve, restitüsyon projeleri hazırlandığını, Koruma Kurulu’nun projeleri onayladığını hatta restorasyon projesinin ihalesinin de yapıldığını duyuruyor. Vatangazetesine verdiği röportajdan da anlaşılacağı gibi Eminönü Belediyesi’nin Fatih’e dahil edilmesinden sonra Nevzat Er, partisi AKP tarafından Fatih belediye başkanlığına aday gösterilmeyi beklemişti. Bu isteğini ve projelerini de basınla paylaşmış, ancak AKP tercihini, şimdiki başkan Mustafa Demir’den yana kullanmıştı. Belediyenin sitesindeki haberden anlaşıldığı kadarıyla Kadir Topbaş, bugün gerçekleşen törende de, yıkım ve restorasyon projelerini hazırladığını, kurula onaylattığını ve ihaleyi sonuçlandırdığını söyleyen Nevzat Er’in adını anmayı unuttu.

Pippa’ya Mektubum

Barış mesajı vermek amacıyla ülkesi İtalya’dan yola çıkan ve otostopla Orta Doğu’ya gitmeye çalışan Pippa Bacca’nın ölümünün ardından tam iki koca yıl geçmiş. Bu bize, ölümlerin ardından zamanın ne kadar pervasız ve hızlı geçtiğine dair minik bir kanıt. Bingöl Elmas bu hızlı geçişe “biraz yavaş”, son sürat hafıza kaybına “dur” demek isteyenlerden sadece biri. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Pippa’ya Mektubum filmi bunların bir tezahürü. Her bir çerçevesinde ayrı kadınlar, ayrı hikâyeler barındıran bu film Pippa’nın yolculuğunun sembolik bitişi için hazırlanmış. Film Pippa’nın öldürüldüğü Gebze’den başlayıp Suriye sınırında son buluyor. Bingöl Elmas (yönetmen, kameraman, oyuncu), erkeklerin en “erkek” olduğu boyuta, TIR şoförlerinin dünyasına elinde kamerası, siyah gelinliği ve arkasında onu takip eden ekip arkadaşları ile giriş yapıyor. En başlarda hâkim duygu ne tepki vereceğini bilememek olsa da konuştukça açılıyor şoförler. Pek çoğu onu siyah elbiseyle otoban kenarında gördüğünde hayat kadını sandığını itiraf ediyor. Otele gitmeyi teklif edenler de oluyor, bu otostopun çok tehlikeli olduğunu, “çocuk yapıp yuva kurması gerektiğini” söyleyenler de. “Ahlak” kelimesini ağzından düşürmeyen bizim gibi bir toplumun taşralarında aslında insanların ne kadar farklı yaşadığını, ahlak anlayışının kilometreden kilometreye değişebileceğini fark ettiriyor film. Ve en çok, en üzücü olarak da kadın hareketi, kadınların özgürleşmesi, mutluluğu, hakları adına daha kat edilecek uzun uzun yolların var olduğunu hissettiriyor. Hatay’daki köylü kadının kendisi ve kadınlar için sadece “bir bulut kadar özgür olmayı istediğini” yüzümüze çarpıyor. Pippa’ya yazılan mektup, kadın olmanın ve olduğun gibi kendini koruyarak hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu hissettiriyor iliklerinize kadar. Bingöl Elmas ekibiyle birlikte söyleşiye geldiğinde, bunun sembolik bir yolculuk ve devam olduğunun tekrar tekrar altını çiziyor: “Amacımız ‘Bakın bu yolculuk böyle de olabilirdi’ demek değildi. Pippa ve ben kesinlikle farklı koşullar içerisindeydik. O geldiği bu ülkenin diline de kültürüne de yabancıydı, yani minik bir tebessüm de onun yanlış algılanmasına sebep olabilirdi, ben insanlarla konuşarak ortamı yumuşatma olanağına sahiptim. […]

Diyarbakır’da Bursasporlu yabancı

2010 yılıydı… O dönem Türkiye’de, Bursaspor’da forma giyiyorum. Ülkenin bir ucundan bir ucuna deplasmana gitmiştik. Rakip Diyarbakırspor’du. …Tam hatırlamıyorum ama, ülkede durum bir hayli karışıktı. Bir nevi iç savaş durumu vardı sanırım. Kürt ve Türk halkı arasındaki gerilim futbola bile bulaşmıştı. Neyse, ligin ilk yarısında bizim taraftar Diyarbakırspor taraftarına yönelik bazı ırkçı tezahürat yapmışlar. Tabii ben anlamıyorum ne dediklerini. Biz de ikinci yarıda onların sahasında maç yapacağız ama havaalanına iner inmez polisler karşıladı bizim kafileyi ve kalacağımız otele onların eşliğinde sanki birer suçluymuş gibi gittik. Odamda uyumayı planlıyorum normal olarak ama imkan var mı? Cama doğru gitmemle, otelin hemen önünde patlayan havai fişekleri, otele doğru atılan taşları görmem ve tekrar yatağıma doğru yönelmem bir oldu. Ertesi gün maçın oynanacağı stada da yine iki polis otobüsüyle gittik. Ben de gerilmiştim ama pek de belli etmiyordum bizim çocuklara. Sahaya ısınmak için çıktığımız anla birlikte yoğun bir tezahüratla karşılaştık ama maçın başlamasına saniyeler kala Bulgar kalecimize kale arkasından taşlar atılmaya başlandı. Sonra hakem maçı başlattı. Stadı dolduran insanların gözlerindeki öfke 50 metreden bile fark ediliyordu adeta. Neden böyle öfke ve kin dolu olduklarını çözemedim normal olarak ama maç iyice çığrından çıkmaya başlamıştı. 15-16. dakikalardaydık… Bizimkilerden biri korner kullanmak için köşeye gelmişti. Hemen arkalarında duran emniyet görevlilerinin kalkanlarını aşan bir taş, yan hakemlerden birine isabet etti ve hakem yere yığıldı. Önce hakem dörtlüsü soyunma odasına gitti, sonrasında biz. Formalarımızı hızlıca çıkartıp eşofmanlarımızı giydik tekrar ve geldiğimiz gibi iki polis otobüsüne binip stattan çıkarıldık. Otobüsün camlarından içerisi gözükmüyordu ama etraftaki insanlar, bizim Bursasporlu futbolcular olduğumuzu, önümüzde bize eskortluk eden polis arabalarından anlamıştı. Oturduğum cama kocaman bir taş isabet etti ve cam tuzla buz oldu. Sonra kendimi koridora attım. Herkes otobüsün koridoruna sığmaya çalışıyordu. Aracın içindeki emniyet görevlisi, şöföre “Çabuk çabuk, daha hızlı sür” diye bağırıyordu. İlerlediğimiz her metrede onlarca taş fırlatıldı otobüse. Sanıyorum taşı atanlar […]

atv-Sabah’ta greve devam

Çalık Holding’e ait Turkuvaz Medya grubuna bağlı atv, Sabah gazetesi ve dergi çalışanı 10 gazeteci grev önlüklerini yeniden giydi. Gazetecilerin geçen yıl 13 Şubat’ta başlattıkları grev 16 Temmuz’da mahkeme tarafından durdurulmuştu. Ancak Yargıtay 9’uncu Hukuk Dairesi’nin, yapılan itirazı yerinde görerek yerel mahkemenin kararını bozması ve yerel mahkemenin de bu bozma kararına uyması üzerine İstanbul Balmumcu’daki atv-Sabah binasına bugün (4 Mart 2010) yeniden “Bu işyerinde grev vardır” pankartı asıldı. atv-Sabah grubunun TMSF’ye devredilmesi sonrasında sendikal örgütlülük çalışması yapan ve yetki çoğunluğuna da ulaşan gazeteciler işverenin tehditleriyle sendikadan istifa etmişti. Tahditlere aldırmayanlar ise çeşitli gerekçelerle işten çıkarılmıştı. Atılanların tümü açtıkları işe iade davasını da kazanmıştı.

‘Asrın projesi’ Marmaray’da kölelik

Marmaray projesi kapsamında gerçekleşen arkeolojik kazıların en büyük ve en önemli istasyonu Yenikapı hareketli bir gün yaşadı. Çalışma koşullarını düzeltilmesi ve işten çıkarılanların geri alınması talebiyle 49 gündür eylemde olan Marmaray işçileri İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadır Topbaş’ın alanı ziyareti sırasında şantiyeyi işgal etti. Başkan Kadir Topbaş, İstanbul Metrosu ve Marmaray arkeolojik kazılarının eş zamanlı devam ettiği Yenikapı’ya, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’yla İstanbul Büyükşehir Belediyesi arasında imzanalacak protokolün imza töreni için gelmişti. Bu protokolle alanda yapılan tüm çalışmaların bir master plan çerçevesinde sürmesi hedefleniyordu. Topbaş’ın ziyareti sırasında, aylardır maaş alamayan ve bu duruma itiraz ettikleri için bir kısmı daha önce işten çıkarılan işçiler de eylemde bulundu. Yaklaşık 40 işçi alana girerek şantiyeyi işgal etti. “Ölmek var dönmek yok”, “Gün gelecek devran dönecek, patronlar işçiye hesap verecek”, “Marmaray işçisi köle değildir” sloganları attı. İşçilerden Yüksel Topal kendini yakmak istese de arkadaşları ve polis tarafından engellendi. Topbaş eylem üzerine şantiyeden ayrıldı. Bu sırada alana, işçilere destek vermek isteyen Barış ve Demokrasi Partisi Milletvekili Sabahat Tuncel geldi. Tuncel’in işveren temsilcileriyle yaptığı görüşme sonrasında işçilerin taleplerinin değerlendirileceği sözü verilmesi üzerine işgal eylemi sona erdi. “Asrın projesi” olarak sunulan Marmaray projesinde, taşeron şirket Polat Deniz İnşaat’a bağlı çalışan ve 16 Ocak’tan bu yana eylemde olan işçiler yaklaşık iki aydır taleplerini devlet yetkililerine ve projeyi üstlenen firma yönetimine ilettiklerini ancak bir sonuç alamadıklarını dile getirdi. İşçilerden Rıfat Yeşilyurt, 49 gündür düzenli maaş alamadıklarını belirterek, SSK primlerinin eksik yatırıldığını bazı sosyal haklardan yararlandırılmadıklarını öne sürdü. Yeşilyurt, inşaat sahasında kullandıkları çizme, yelek ve kasket paralarının da işveren tarafından maaşlarından kesildiğini söyledi. Eyleme destek veren DİSK’e bağlı Tekstil-Sen Genel Sekreteri Beycan Taşkıran da 16 Ocak’tan bu yana Çalışma ve Ulaştırma Bakanlıkları ile DLH (Demiryolları, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü) ve ilgili şirketlerle görüştüklerini ancak sorunu çözmek için bir girişimde bulunmadıklarını söyledi.

Dersim’in yitik anıları

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Cemal Reşit Rey Salonu, Kültür ve Turizm Bakanlığının da katkılarıyla, 2 Mart Çarşamba akşamı “İki Tutam Saç: Dersim’in Kayıp Kızları” isimli belgeselin gösterimine ev sahipliği yaptı. Yönetmenliğini Nezahat Gündoğan’ın üstlendiği belgeseli oyuncu Jülide Kural seslendirdi. Müzikleri Mikail Aslan yaparken, Şevval Sam da kendi bestesini seslendirdi. Nezahat ve Kazım Gündoğan’ın bu belgesel için üç yıldır çalışıyordu. Gösterim öncesinde yazar ve yönetmen Sırrı Süreyya Önder, Dersim’de yaşananları değerlendirirken “Bu ülkede her şey olabilirsiniz. Bir tek kendiniz hariç. Bu ülkenin siyasi tarihi kendin olmamayı temellendirmiştir” dediği konuşmasını, “Bu acıların bir daha yaşanmaması dileğiyle ve o günlere olan hasretle” sözleriyle tamamladı. “Şimdi onlar konuşacak biz dinleyeceğiz” Ardından konuşmacı olarak kürsüye çıkan yönetmen Nezahat Gündoğan, Dersim’e ‘medeniyet götürme’ adına yola çıkan trenlerin birçok insanla doldurulup geri döndüğünü belirtti. 72 yıldır süren suskunluğun son bulacağına tanıklık edileceğinin altını çizen Gündoğan, sözlerini “Bugüne kadar onlar sustu. Ve yalnızca dinlediler. Şimdi onlar konuşacak biz dinleyeceğiz” diyerek bitirdi. Nezahat Gündoğan, 1937-38 yılları arasında Dersim yani günümüz Tunceli bölgesinde yaşanan olayları, ailelerinden kopartılıp rütbeli askerlere evlatlık olarak verilen çocukların gözünden beyaz perdeye aktarıyor. Belgesel, olayların birinci dereceden tanıkları olan amca torunları Huriye Aslan ve Fatma İçin’in ailelerinden alınışlarını, evlatlık verilmelerini ve yıllar sonra birbirlerini bulma hikâyelerini yalın bir dille anlatıyor. Tanıkların ağzından röportajlar eşliğinde ilerleyen belgeselde görsel malzemelere de başvuruluyor. Huriye Aslan ve Fatma İçin’in birbirlerini bulmalarına da vesile olan belgeselin sonunda halen kayıp olan ve birbirlerine ulaşamayan kişilerin de isimlerine yer veriliyor. Dram içinde dram Dersim’de yaşanan olayların ardından ailelerinden alınan çok sayıda çocuk, önce Elazığ’da toplanıp saçlarının kazıtılması ve kıyafetlerinin değiştirilmesinin ardından asker denetimi altındaki okullarda eğitim görüyorlar. Çocuklar daha sonra, “Türk kültürü” ile yetiştirilmeleri amacıyla Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yaşayan ailelere evlatlık veriliyor. Bu dönemde birbirlerinden koparılan amca torunlarından Huriye Aslan Samsun’a, Fatma İçin ise Malatya’da rütbeli askerlere evlatlık veriliyor. Aynı zamanda Fatma İçin’in erkek […]

Yılın eğitim yapısı Türkiye’de!

Mimar ve akademisyenler tarafından dünyanın en çok takip edilen internet sitesi ArchDaily, Mehmet Kütükçüoğlu ve Ertuğ Uçar’ın tasarladığı Yapı Kredi Bankacılık Akademisi’ni (YKB Akademi) yılın eğitim binası seçti. Gebze’deki bina 2009’da hizmete girmişti. Kütükçüoğlu ve Uçar, ArchDaily’nin 13 kategoride düzenlediği “yılın yapısı” yarışmasına eğitim dalında katıldı. YKB Akademi projesi bu dalda, tüm dünyadan 84 projeyle yarıştı. Sonuç, projeleri ArchDaily üzerinden oylayan katılımcıların tercihleriyle ortaya çıktı. Daha önce bu tür yarışmalara Türkiye’den katılım olmadığını dile getiren Kütükçüoğlu ve Uçar, Teğet Mimarlık’ın geçen yıl benzer bir yarışmaya katılmasından sonra Türk mimarların da bu alana ilgi duymaya başladığını söylüyor. İkili “ArchDaily’nin verdiği, internet üzerinden yapılan bir oylamayla gelen bir ödül. Yani bir nevi Erovizyon usulü. Bu bilgiyle değerlendirilmesi gerekir. Ancak yine de iki şeyin göstergesi sayılabilir. Birincisi, Türkiye’de de mimarlık faaliyetlerinin arttığı. İkisi de Türkiye ve İstanbul’a karşı ilginin çoğaldığı” diyor. Ödül alan YKB Akademi projesi ise, Yapı Kredi’ye ait Gebze’deki Bankacılık Üssü’ne ek olarak tasarlanmıştı. Kütükçüoğlu, akademiyi mimari açıdan değerlendirirken, “kendi karakterini ortaya koyan ama aynı anda eklemlendiği yapı grubuyla da ilişkili bir tasarımı” hedeflediklerini söylüyor. Akademisyen ve profesyonel mimarlar tarafından yönetilen ArchDaily portalı, Mart 2008’de yayına başladı. Dünyanın dört bir yanındaki mimarlara, kendi alanlarıyla ilgili en güncel ve detaylı bilgiyi ulaştırmayı hedefliyor. Site 2009’da dünyanın en çok takip edilen mimarlık sitesi oldu. “Yılın yapısı” yarışmasının kazanlarını, Building of the Year sayfasında bulabilirsiniz.

Çok mu şeffaflaştık yoksa baskı mı var?

iktidar tarafından Aydın Doğan’a böyle bir liste gittiğini anlatıyordu. Coşkun’un söylediğine göre verilen listede yazarların iktidarı destekleme oranları dahi yüzdeler halinde belirtiliyordu. İktidarın ve Başbakan Erdoğan’ın gazetelere ve gazete patronlarına yalnızca kürsüden yapılan konuşmalarla sınırlı bir etkide bulunup bulunmadığı elbette önümüzdeki yıllarda enine boyuna konuşulacak, tanıklar ve belgelerle yazılıp çizilecek. 2002 sonrasında medya mülkiyetinin yeni yapılanmasının tesadüf olup olmadığı da bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkacak. Ancak bugün için Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik bu açıklamalarının “demokrasi söylemi”yle ne kadar örtüştüğü, “ifade özgürlüğünü” geliştirip geliştirmediğini sorduğumuz akademisyenler ve gazeteciler, bu sorulara büyük ölçüde olumsuz yanıt veriyorlar. Başbakan’ın ağzından çıkanlar, kafasındaki özgürlük ve demokrasi modelinin evrensel ölçütlerle pek de uyuşmadığının bir göstergesi olarak yorumlanıyor. Gazeteci Ragıp Duran ve Kürşat Bumin, öğretim üyeleri İlter Turan, Halil Nalçaoğlu, Aslı Tunç ve Bülent Somay, Başbakan Tayyip Erdoğan’ın gazete patronlarına yönelik ısrarlı çıkışını HaberVsiçin değerlendirdi… “Başbakan işçi işveren ilişkisini feodal bir ilişki gibi algılıyor” Ragıp Duran Başbakan Erdoğan bu konuşmasıyla üç konudaki tutumunu net bir şekilde sergilemiş oldu: – Başbakan dünyaya, Türkiye’ye zenginler/patronlar gözüyle bakıyor: Para veriyorsunuz ‘adamlara’ benim istediğimi yaptıracaksınız bundan sonra! – Başbakan, medya işvereni ile köşe yazarı arasındaki ilişkiyi, özellikle de işveren-ücretli ilişkisini feodal çağdaki ya da daha eski dönemdeki ilişki gibi algılıyor: Ben efendiyim sen kölesin. Benim istediğimi ya da benim efendimin istediğini yazacaksın. -Nihayet Başbakan, demokrasi ve basın özgürlüğü kavramlarıyla ya henüz anakronizm nedeniyle tanışamamış ya da hoşlanmadığı kavramlarla yüzleşmek, onları uygulamak istemiyor. Başbakan’ın yaptığı bu açıklama, demokratik herhangi bir ülkede yapılsa, önce medya işverenleri,sonra tüm gazeteciler ve kuruluşları, ardından da bütün kamuoyu ve siyasi çevreler, demokrasi ve basın özgürlüğü açısından sert bir şekilde kınanır ve gerekli cevabı alır. “Başbakan yalnızca kendini tutamıyor” Kürşat Bumin Tayyip Erdoğan’nın bu çıkışı halkına karşı bir dürüstlük göstergesi veya medyaya yapılan baskının meşrulaştırılmasının ifadesi değildir. Yaptığı açıklama tamamen yapılan haberlere karşı kendisini tutamamasından kaynaklanmaktadır. Bunu baskı […]

‘Dereler ve kurbağalar çekilirse, insanlık sona kayar’

Kamuya ait kaynakların özelleştirilmelerinin yarattığı olumsuz sonuçlar üzerine yazdığı kitaplarla bilinen Tapu ve Kadastro eski Genel Müdür Yardımcısı, Yazar Orhan Özkaya, su kaynaklarının kullanım hakkının özel şirketlere devredilmek istenmesinin göl ve akarsuların yok edilmesi anlamına geldiğini söyledi. Türkiye’nin de imzaladığı Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi’ni hatırlatan Özkaya, “Günümüzde birçok yaban yaşam zenginliğini kaybeden Türkiye, kalanları da yok etme riskini hidroelektrik santrallerle (HES) üstlenmiş olacaktır” ifadelerine yer verdi. Özkaya aşağıdaki açıklamayı kaleme aldı: İnsanoğlunun acımasız ve ölçüsüz bilim dışı tutumu, doğa tanımaz yaklaşım cahilliği sonucu dün yanın ekolojik dengesi alt üst olmuş durumda. Sanayideki gelişmeler hiç çevreyi gözetmeden sürdürülürse, atıklar derelere boşaltılırsa insanoğlunun kılcal damarları sayılan dereler kurur ve içinde barındırdığı tüm doğal organizmaların arasında en önemli canlı olan kurbağalar da yaşamdan koparak dünyanın dengesinin bozulmasına neden olur. Toprağın en büyük beslenme kaynağı olan dereler, sanki onun saçları gibi capcanlı, bütün hücrelerine yayılarak yaşam verir. Teknolojik gelişmeler nedeniyle toprakta kullanılan kimyasal ürünler insanlığın geleceğini tehdit ettiği gibi, tarımın sözde yüksek verim uygulamasına yöneltilmesi, sanayi atıklarının derelere boşaltılması ve kurutulan dere yataklarının yapılaşmaya hoyratça açılması hızla bitirilmekte olan doğal yaşamın canlı organizmasız kalmasına ve bizi, büyük kuraklığı yaşamanın tanığı yapmaktadır. Tarihin en büyük kuraklığını yaşayan Avustralya, bütün topraklarından kimyasal tarım uygulamalarıyla dereleri çekilmiş Avrupa, ABD tarımının yüzde ellisinden fazlasını üreten California Eyaleti ve ABD, hiçbir kontrol olanağı bulunmadan her türlü kimyasalı toprağa boca ederek küreyi yok ediyor. Toprağın kılcal damarlarını oluşturan dereler ise, bu kirlenmeden nasibini alıyor. Derelerin en büyük yaşam kaynağının oluşmasına neden olan kur bağalar da yaşamdan çekilmekte ve doğal dengeleri de bozulmakta. Erkek kurbağaların dişi haline dönüşmelerine yol açmakta. Bu da uygulanan kimyasalların ne kadar genetik tehlikeler içerdiğinin ve insanlığı tehdit eder boyuta geldiğinin göstergesi. İşte ülkemizde son uygulamalarla gözden çıkarılma ya başlanan dereler üzerine HES’lerin kurulması ve derelerin 22, 49 yıllığına kiraya verilmesi insanın kanını dondurmaya yetiyor. Ancak bu durum […]

Borçlarımız mı? Alın!

Yunan aktivistler, Alman Focusdergisinin Yunanistan’daki mali krizi ve Avrupa Birliği’nden aldığı mali desteği hicveden kapağına yine aynı yöntemle cevap verdi. Focus, üretmeden tüketen Yunan halkını illüstre etmek için Yunanistan’ın kültür mirasından faydalanmıştı. Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY (Memleketim) dergisi de kapağını aynı temayla tasarladı. Haftalık 700 binlik tiraja sahip Almanya’nın üçüncü büyük haber dergisi Focus, 22 Şubat tarihli nüshasının kapağında foto montaja başvurmuş, antik Yunan kaynaklı Milo Venüsü heykelini orta parmağını kaldırırken resmetmişti. Kapakta “Avro ailesinin dolandırıcıları” başlığı kullanılmıştı. Bu yayın Yunan basınında büyük tepkiyle karşılandı. Ancak belki de en etkili tepki, Selanik’te yayınlanan O TOΠOE MOY dergisinden geldi. O TOΠOE MOY, 23 Şubat tarihli nüshasının kapağında Atina’daki Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen (Yunan mitolojisinde yarı insan, yarı keçi varlık) heykeline yer verdi. Dergi Satir’in cinsel organına gönderme yaparak “Borçlarımız mı? Alın!” başlığını kullandı. Devamında da “Ama önce borçlu olduğunuz savaş tazminatlarını ödeyin” alt başlığını tercih etti. Focus, makalesinde, Yunanistan’ın AB ülkelerine 300 milyar avroluk borcunu mikroskop altına almış, AB ülkelerinde bütçe açığının gayri safi yurtiçi hasılaya (GSYİH) oranı için belirlenen oranın yüzde 3 olmasına rağmen Yunanistan’ın yüzde 15’lere doğru gitmesini eleştirmişti. Makalede Yunan halkı yan gelip yatmak, tembellik yaparak dışarıdan gelen paralarla geçinmek ve AB’ye katkıda bulunmamakla itham edilmişti. Selanik merkezli gönüllü eylem grubunun karşılıksız dağıtılan yayın organı O TOΠOE MOY, internet sitesinde de yer alan bir mesajla Focusdergisi editörüne seslendi. “Dergimizin bu son sayısı ve Satir size, meslektaşlarınıza ve saygıdeğer derginize adanmıştır” dendi. Focus’un hakaretlerini kabul ettiği var sayılan Yunan halkı ve siyasetçileri de bu sert mesajda nasibini aldı. Focus’a adanan Satir Sayın Bay Helmut MarkwortFocusdergisi Genel Yayın Müdürü Derginizin kapağı bir zevksizlik ve kabalık ürünüdür. Paralarınız konusunda duyduğunuz kaygı, ülkemizin tarihine ve kültürüne hakaret etmek hakkını size vermez. Kültür, Sayın Bay Markwort, grubumuzun dergisinin kapağında görülmektedir. Kültür, Atina Arkeoloji Müzesinde bulunan bu Satir heykelidir. Umarım onu biliyorsunuz. Dergimizin […]

Türkiye’de curling

Garip bir oyun. 42 metrelik buzdan bir pist üzerinde beşer sporcuyla oynanıyor. Takımlar, iç içe üç halkadan oluşan 3,66 metre çapındaki hedeflere (bunlara “ev” deniyor) kendi taşlarını yerleştirmeye çalışıyor. Oyuncular, buz üstünde kayabilen bu taşları ellerindeki süpürgeler yardımıyla yönlendirmeye çalışıyor. Amaç, her evin merkezine rakip takımdan daha yakın taş bırakabilmek. Bu yapabilmek için taşın pist üstünde kat edeceği mesafeyi, ivmesini, dönüş hızını, sürtünmesini, diğer taşlara çarpıp çarpmayacağını hesaplamak gerekiyor, Bu haliyle fiziksel yeterlilikten ziyade taktiği ön plana çıkaran bir strateji oyununa benziyor. Zaten bu nedenle de “buz üstünde satranç” olarak nitelendiriliyor. Alternatif ancak salon ve malzeme gereksinimi nedeniyle “lüks” bir spor olarak ortaya çıkan “curling” (körling) dünyada giderek daha fazla ilgi uyandırıyor. Dün sona eren 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları bu ilginin hiç de azımsanmayacak düzeye çıktığını gösterdi. Özellikle 27 Şubat’ta sabaha karşı oynanan ve sadece bu sporun değil, olimpiyat tarihinin en heyecanlı finallerinden birine sahne olan Kanada-İsveç bayanlar karşılaşması sporseverlerin unutamayacağı çekişmeye sahne oldu. Oyunların favori takımı Kanada, iki defa maç sayısı kullanmasına ve maç uzatmaya gitmesine rağmen kendi hatalarıyla Altan madalyayı İsveç takımına verdi. (Olimpiyat oyunlarının en sürpriz gelişmelerinden biri olan bu haberi Türkiye basını da atlamadı! Altına sevinen İsveçli sporcuların dudak dudağa nasıl öpüştüğüne odaklandı.) Türkiye’de ilk curling atışı, oyuna dair malzemelerin geçtiğimiz ağustos ayında ulaşmasıyla yapıldı. Böylece, dışarından bakınca anlaması oldukça güç hatta esprilere neden olan bu oyuna dair Türkiye’deki resmi ilk şampiyona 16-17 Ocak’ta Erzurum ve 23-24 Ocak’ta Ankara’da gerçekleşti. Erzurum’dakipistin 2011 Üniversite Kış Oyunları’nda da kullanılacak olması, bu turnuvaya ayrı bir önem atfediyordu. HaberVs, curling “sporu”nu ve ülkemizdeki durumunu Türkiye Buz Pateni Federasyonu Curling Branş Sorumlusu Celal Cüneyt İşgör‘e sordu. Curling, Türkiye için çok yeni hatta yabancı bir dal. Bu spora ilginiz nerden geliyor?İnşaat mühendisiyim. Mesleğimle ilgili çalışmakla birlikte, senelerdir televizyondan ilgiyle takip ettiğim curling ile 2007 başında, 2011 Erzurum Üniversite Kış Oyunları’nın ülkemize verilmesinden […]

Hidroelektrik iştahı

Elektrik Üretim Anonim Şirketi’ne (EÜAŞ) ait satışa çıkarılan 52 hidroelektrik santrale toplam 615 teklif geldi. 88 teklif alan Kayaköy en çok talep gören santral olurken, 61 başvuru Kayadibi’ne, 75 başvuru da Bünyan ve Çamardı’na geldi. Kovada I. ve Kovada II. 15 başvuru alırken, Finike Turunçova 12 teklif aldı. Başbakanlık Özelleştirme İdaresi Başkanlığı (ÖİB), EÜAŞ’ye ait büyüklükleri 1 Megawatt’tan (MW) 60 MW’a kadar olan 52 hidroelektrik santralini (HES) “işletme hakkı verilmesi” yöntemiyle özelleştiriyor. İhaleye teklif verme süresi 19 Şubat’ta sona erdi. ÖİB’den yapılan açıklamada, 19 gruba ayrılan 52 adet EÜAŞ hidroelektrik santrali özelleştirme ihalelerine katılmak üzere toplam 615 teklif geldiği belirtildi. Rekor başvuru teklifinin yapıldığı özeleştirme ihalesinin bundan sonraki adımı, başvuru sahipleriyle yapılacak görüşmelerin ardından yapılacak olan açık arttırmayla sonuçlanacak. Hangi santrale ne kadar talep geldi 19 grupta satışa çıkan hidroelektrik santraller, bulundukları iller ve ihale öncesinde aldıkları talep sayısı şöyle: Kayaköy (Kütahya)…………………………………………………………………………88Bünyan, Pınarbaşı, Sızır ((Kayseri), Çamardı (Niğde)…………………..75Kayadibi (Bartın)……………………………………………………………………………61Bayburt, Çemişgezek (Tunceli), Girlevik (Erzincan)……………………..54Bozkır, Göksu (Konya), Ermenek (Karaman)………………………………..54Arpaçay-Telek (Kars), Kiti (Iğdır)……………………………………………………40Esendal (Artvin), Işıklar/Visera (Trabzon)…………………………………….30Anamur, Bozyazı, Mut-Derinçay, Silifke, Zeynel (İçel)…………………… 29Dere, İvriz (Kopya)………………………………………………………………………….27Çağ Çağ (Mardin), Otluca (Hakkari), Uludere (Şırnak)………………. 26Engil, Erciş, Hoşap-Zeyne, Koçköprü (Van)………………………………….25İznik Dereköy, İnegöl Cerrah, M.Kemalpaşa Suuçtu (Bursa)………..22Besni (Adıyaman) , Derme, Erkenek, Kernek (Malatya)……………….22Değirmendere, Karaçay (Osmaniye), Kuzuculu (Hatay)……………….20Koyulhisar (Sivas), Ladik-Büyükkızoğlu (Samsun)……………………… 15Kovada I, Kovada II (Isparta)…………………………………………………………15Turunçova-Finike (Antalya)……………………………………………………………12Haraklı-Hendek, Pazarköy-Akyazı (Sakarya), Bozüyük (Bilecik)… ….9Adilcevaz, Ahlat (Bitlis), Malazgirt, Varto-Sönmez (Muş)………………….9

Bilgi’nin enerjisi artacak

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin kampuslerinde bugünlerde taze bir rüzgar esiyor. Koridorlarda, kantinlerde sınıflarda yeşil bir şeyler gözünüze çarpıyor. Gözünüze çarpanlar hem renk olarak yeşil, hem de küresel ısınmaya karşı bir mesaj veriyor:“Bilgi’de bir ilk; yeşil elektrik!” Bilgi Üniversitesi’nin kampuslerinde artık “yeşil elektrik” kullanılıyor. Peki, bu elektrik nerede ve nasıl üretiliyor? Üniversite kampuslerine nasıl geliyor? Bu soruların yanıtlarını enerji alanında uzman bir isim olan ve Bilgi’deki enerjiyle ilgili projelerin bizzat sahibi olan Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof Dr. Halil Güven’den aldık. Prof. Güven ayrıca Türkiye’nin ilk enerji santrali olan Santralistanbul’da gerçekleştirilmesi düşünülen enerji projesi, kampus içinde inşâ edilmesi planlanan “Yaşil Ev” projesi ve Bilgi Üniversitesi’nde kurulması planlanan enerji sistemleri bölümüyle ilgili açıklamalar yaptı. Yeşil Elektrik nedir?Şimdi yeşil elektrik konusu Avrupa’da çok yaygın olan bir sistem. Konuya “Yeşil elektrik nedir?” diyerek girersek; üretilirken sıfır karbon salımı yapan her şey yeşil elektrik olarak adlandırılabilir. Örneğin siz buraya bir güneş filtresi (solar cell) koyarsanız ya da çatıya güneşten elektrik elde eden bir cihaz koyarsanız burada sıfır karbon salgısıyla elektrik üretmiş olursunuz. Aynı şey rüzgâr türbinleri için de geçerli. Veya barajlara (hidroelektrik santrallere) bakalım, siz orada yüklü miktarda su tutuyorsunuz sonra su hızla aşağı doğru aktığında bu suyun önüne bir pervane koyduğunuz takdirde bunu jeneratöre bağlandığında aynı işlem gerçekleşmiş oluyor, buna da yeşil elektrik diyoruz. Çünkü bunların bacaları yok ve çevreye karbon salgılamıyor. Avrupa’da kurum ya da birey olarak başvuru yaptığınızda evinizde ya da herhangi bir yerde yeşil elektrik tüketimi yapabiliyorsunuz. Böylelikle evinizde kullandığınız elektriği de sıfır karbon üreten bir üreticiden almış oluyorsunuz. Elektrik ya devlet tarafından ya da özel ve bağımsız üreticiler tarafından üretiliyor. Bu bağımsız üreticiler termik santraller de kurabilir, kojenerasyon da (kojenerasyon kısaca, enerjinin hem elektrik hem de ısı formlarında aynı sistemden beraberce üretilmesidir) kurabilir veya rüzgâr panelleri de kurabilir. Rüzgâr panelleri kurması durumunda üretici, elektriği isterse direkt bir antlaşma imzalayıp satabilir. Örneğin siz […]

Alkazar’da son matine

İstanbul ve Türkiye’nin en eski sinemalarından, Beyoğlu’nun sembol yapılarından Alkazarkapanıyor. İlk film gösterimini 1923’te yapan sinema, 28 Şubat Pazar günü gerçekleşecek son seansın ardından sessizliğe bürünecek. 1925’ten beri aynı ismi taşıyan Alkazar’ın müze ya da benzeri bir işlev üstlenmesi gündemde. Beyoğlu’nun sadece en eski değil, cephe süslemeleri ve heykelleriyle en güzel mimarilerinden birine sahip yapısının yeni sahibi Nizam Hışım. Beyoğlu Güzelleştirme ve Koruma Derneği başkanlığını da yürüten Hışım, son yıllarda bölgede yaptığı yatırımlarla göze çarpan bir işadamı. Lacoste, Gloria Jeans, Swatch ve Nike gibi markaların İstiklal Caddesi üzerindeki mağazalarının sahibi. 2007’da, 19. yüzyılda iş hanına çevrilen Voyvoda Caddesi’ndeki 700 yıllık Ceneviz Sarayı’nı (Palazzo del Comune) satın aldı ve otele çevirmek üzere restorasyona başladı. Alkazar’ı ise Kasım 2009’da sinemanın ortakları İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarından 7,5 milyon dolar karşılığında aldı. Nizam Hışım: “Tekrar sinema olabilir” Sinemanın yeni sahibinin, ticari faaliyetleriyle ön plana çıkan bir isim olması kültür sanat takipçilerini endişelendirebilir. Nizam Hışım HaberVs’ye yaptığı “Tek hayalimiz, kültür ve sanata ilgi duyan kurum ve kuruluşlarla ortak çalışmak” açıklamasıyla Alkazar’ın kültür işlevini devam ettirmesine dair niyetini ortaya koyuyor. Cine Salon Electra Tarih Vakfı’nın yayımladığı İstanbul Ansiklopedisi’ne göre 1918-1920 yıllarında inşa edildiği tahmin edilen Alkazar Sineması, ilk film gösterimini 1923’te gerçekleştirdi. İlk ismi Cine Salon Electra, ilk işletmecileri Safvet ve Naci beylerdi. Bugünkü ismini 1925’te aldı. Zaman içinde birkaç kez el ve işletmeci değiştirmesine rağmen işlevi hep aynı kaldı. Kasım 2009’da İşadamı Nizam Hışım tarafından alınmadan önce son sahipleri İsak Mizrahi, Necla Birsel ve İhsan Cengiz Yarımağan’ın mirasçılarıydı. Sinema 1930’lardan sonra kovboy ve korku filmleriyle özdeşleşti. 1950’lerde, Makseki Süvari, Zorro, Yüzbaşı Amerika gibi kahramanların seri filmleri ağırlık kazandı. 1960’larda Ayfer Feray’ın kendi adıyla kurduğu tiyatroya ev sahipliği yaptı. 1970’lerde seks filmlerinin gösterildiği bir mekan haline geldi. Aynı dönemde alt salonu birahane ve bilardo salonuna dönüştürüldü. Bu dönem 1994’te sona erdi […]

Grizu

Grizu’nun son kurbanı Balıkesir Odaköy’deki maden işçileri oldu. Dün akşam Şentaş Madencilik’e bağlı ocakta yaşanan patlama 13 işçinin ölümüne 18’inin de yaralanmasına yol açtı. Aynı madende 2006’da yine grizu birikmesinin neden olduğu patlama 17 işçinin hayatına mal olmuştu. İstatistikler madenlerde kaza sonucu en fazla ölümün grizu patlamaları nedeniyle meydana geldiğini söylüyor. Türkiye halkı da bu kelimeye hiç yabancı değil. Peki sadece Türkiye’de her yıl onlarca insanın ölüm nedeni olarak gösterilen “grizu”nun ne olduğunu biliyor muyuz? Sözlük anlamıyla grizu (ismi Fransızca’dan geliyor), kömür ocaklarında doğal sıcaklık ve basınçla ortaya çıkan bir gaz. Metan gazı ve havanın karışmasıyla oluşuyor. Yanıcı ve patlayıcı özelliğe sahip metan, kömürün ve onu çevreleyen kayaçların içinde sıkışmış halde bulunuyor. Kömür üretimi, bu gazın havayla karışmasına olanak verdiği için grizu oluşumuna da zemin hazırlıyor. İTÜ Maden Fakültesi Maden Mühendisliği öğretim üyesi Prof. Gündüz Ökten’in verdiği bilgiye göre grizunun, bulunduğu ortamdaki havanın içindeki oranı yüzde beş ile 14’e ulaştığında patlama tehlikesi yaratıyor. Patlamanın gerçekleşmesi için grizunun en az 650-700 derecelik bir ısı kaynağıyla temas etmesi gerekiyor. O ısı kaynağı da çoğu kez, kömür ocaklarındaki kayaçları parçalamak için kullanılan dinamitler oluyor. Açık ateş, fazla ısınan yüzeyler, sürtünme veya elektrik ile oluşan kıvılcımlar da patlamayı tetikleyebiliyor. Patlama olması için ayrıca, havanın içinde oksijen oranınında yüzde 12’ni üzerinde olması gerekiyor. Patlamanın şiddetini grizunun içindeki metan miktarı belirliyor. T.C. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın yayınladığı “Madenlerde Grizu Tehlikesi” isimli broşüre göre en güçlü patlama, maden havasının yüzde 9,5 metan ihtiva etmesiyle meydana geliyor. Yüzde 15’in üzerinde metan ihtiva eden ortamlar ise, yanıcı ve parlayıcı özellik taşıyor. Grizuya karşı önlem*• Öncelikle grizu gazı bulunan maden ocaklarında kullanılan elektrikli ekipman alev sızdırmaz olmalıdır. Çünkü havalandırması düzgün şekilde yapılan bir madende bile ani grizu salınımı sonucunda patlamalar olabildiği dünyada ve Türkiye’de daha önce görülmüştür.• Alınması gereken diğer bir önlem ise metan birikiminin önlenmesidir. Madenin doğal yollarla […]

Eyvah! 900 bin kişiye iş bulunacak

İktidar partisinin ekonomiyle ilgili bakanları ve milletvekilleri zaman zaman hazırladıkları raporlarla ortaya atılıp işsizliğe çözüm bulduklarını açıkladıklarında, gazeteler ve internet siteleri de sorgusuz sualsiz bu iddiaları manşetlerine taşıyorlar. Tabii bir bakıma hükümetten yapılan açıklamaları kamuoyuna yansıtmak habercilerin görevi sayılabilir. Ancak bu açıklamaları kamuoyuna yansıtmak kadar ortaya atılan iddiları sorgulamak da gazetecinin görevleri arasında olsa gerek. AKP Ekonomi İşleri Başkanlığı’ndan Bülent Gedikli ve Hasan Fehmi Kınay tarafından hazırlanarak 19-21 Şubat’taki Ulusal İstihdam Çalıştayı’na sunulan rapor da basında yankılanan işsizlikle ilgili son bomba oldu. “Türkiye’nin en önemli sorunu olan işsizliğe çözüm bulacağı” söylenen modelin basına yansıyan ayrıntıları kısaca şöyleydi: Toplamda 90 bin firmaya 45 milyar TL kredi kullandırılacak. Bu çerçevede 30 bin yeni firma kurulmasının önü açılacak. Faaliyeti devam eden 60 bin firmaya da ‘Kapasite artırımı’ şartı ile kredi olanağı tanınacak. Yeni kurulacak firmalara, kuruluş döneminde yatırım için 250 bin TL, işletme için de 250 bin TL olmak üzere toplam 500 bin TL kredi verilecek. Faaliyeti devam eden 60 bin işletmeye, mevcut üretim kapasitelerini artırmak üzere yaptıkları genişleme yatırımlarında kullanılmak üzere 500 bin TL’ye kadar kredi olanağı sağlanacak. Kullandırılan kredinin faizini KOSGEB üstlenecek, KOSGEB, girişimci firmayı derecelendirecek. Bu firma, anlaşmalı bankaya gidecek. Girişimci, bankaya KOSGEB’den aldığı derecelendirmeyi ve istihdam taahhütnamesini gösterecek. Teminat, Kredi Garanti Fonu’ndan karşılanacak. Firmalar, yeni işe alacakları personeli de İş-Kur aracılığıyla temin edecek, 50 bin TL tutarında her harcama, en az bir kişinin istihdamını sağlayacak, böylece toplamda 90 bin firmaya kullandırılacak 45 milyar TL, 900 bin kişiye iş imkanı sağlayacak… Hani şu aralar televizyonlarda bir banka reklamı gösteriliyor; bir çocuk, “Benim 2010’dan dileğim abimin iş bulmasıdır” diyerek anlatıyor ya aynı onun gibi… Bir yerlerden 45 milyar liralık kaynak bulunacak, firma başına 500 bin lira kredi verilecek, kişi başına 50 bin lira harcanarak 45 milyar lirayla 900 bin kişiye istihdam yaratılacak, böylece banka reklamındaki çocuğun abisi de 2010’da iş bulmuş […]

Balyoz planına balyoz gibi operasyon

Taraf Gazetesinin kamuoyunun gündemine taşıdığı “Balyoz Darbe Planı” ile ilgili yürütülen soruşturma kapsamında Ankara, İstanbul, İzmir ve Bursa’da bugün (22 şubat 2010) yapılan operasyonlarda aralarında eski kuvvet komutanlarının da bulunduğu emekli ve muvazzaf 49 asker gözaltına alındı. Ergenekon soruşturmasına kılavuzluk eden Darbe Günlükleri’nin yazarı eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek, aynı dönemin Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına, eski 1. Ordu Komutanlarından Orgeneral Çetin Doğan ve Ergun Saygun ile emekli Korgeneral Engin Alan, eski Güney Deniz Saha Komutanı Emekli Koramiral Lütfi Sancar, emekli Tuğgeneral Süha Tanyeli de 4’ü muvazzaf 21 general, 27 subay, 1 astsubay olmak üzere gözaltına alınan 49 kişinin arasında bulunuyor. Camilere saldırıları da içeren planlar Geçen aylarda Taraf Gazetesi’nde yayımlanan ve altında emekli Orgeneral Çetin Doğan’ın imzası olan Balyoz Eylem Planı ile ilgili haberler üzerine başlatılan soruşturmada belgelerde adı geçen askerlerden birçoğu gözaltına alındı. Taraf Gazatesi’ne bir bavul içerisinde götürülen yaklaşık 5 bin sayfalık belge, CD ve DVD’lerden oluştuğu öne sürülen Balyoz Güvenlik Harekat Planı’nda, 2002 sonunda başlayan ve 2003 Mart ayına kadar süren çalışmaların yer aldığı iddia edilmişti. Balyoz Güvenlik Harekat Planı’nda Çarşaf ve Sakal kodlu eylem planlarına göre, darbe ortamı yaratmak amacıyla Fatih ve Beyazıt camiilerinde bombalı saldırı düzenleneceği öne sürülmüştü. Bu belgeler arasında, “ıslak” yazışmalar, power point sunumlar ve orijinal antetli askeri CD’ler, dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan’ın, dönemin Harp Akademileri Komutanı Hava Orgeneral İbrahim Fırtına’nın ve dönemin Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek’in imzasını taşıyan harekat planlarının bulunduğu iddia edilmişti. Birinci Ordu Harekat Başkanı Kurmay Albay Süha Tanyeli’nin de darbe hazırlıklarının konuşulduğu toplantıda aldığı özel notlar, darbe planının konuşulduğu kapsamlı bir toplantının kesintisiz ses kayıtları ve planın icra aşamasına geçtiğini gösteren çok kapsamlı fişleme tutanakları da yer aldığı kaydedilmişti. Balyoz Güvenlik Harekat Planı’nda 133 subay ve 29 generalin adının geçtiği iddia edilmişti. Planda imzası bulunduğu iddia edilen Orgeneral Doğan, “TSK’da her […]