Habervs

Habervs

Hem elde hem belde

Silah bulundurma yaşının düşürülmesini öngören yasa tasarısı herkesin gündeminde. Birkaç gündür gazete manşetlerinden duyurulan haberlere bakılırsa TBMM Silah Alt Komisyonu’nun, silah lobilerinin isteği doğrultusunda yasa tasarısında yaptığı değişiklikler sadece silah bulundurma yaşını 18’e düşürmekle kalmıyor. İsteyen 5 silah ruhsatı alabilip bu silahlardan ikisini de üstünde taşıyabilecek. Eski sabıkalılara da silah bulundurma izni veren tasarıyla silah bulundurmak ve taşıyabilmek için artık heyet raporu da gerekmiyor. Böylece silah ruhsatı isteyenlerin nörolojik, psikolojik ve fiziki rahatsızlığı olup olmadığına dair tam teşekküllü bir hastaneden almaları gereken altı kişilik heyet raporuna ilişkin hüküm de ortadan kaldırılmış oluyor. Konuyla ilgili sivil toplum örgütlerinin karşı çıkmasına rağmen silah lobileriyle ilgileri bulunduğu öne sürülen millettvekillerinin bu konuda yaptığı baskılar nedeniyle Silah Alt Komisyonu 4 Ağustos 2009’dan bu yana görüşülen tasarıda tartışma yaratan değişikliklere imza attı. Bulunması, satın alması en kolay silah olduğu için yaygın olarak kullanılan pompalı tüfek taşıma yaşının 18’e düşürülmesinden karlı çıkacaklar ise sadece silah üreticileri ve satıcıları olacak. Hürriyet gazetesinda konuyla ilgili bugün (13 Aralık 2010) Sefa Kaplan’ın imzasıyla yayımlanan habere göre Silah Üreticileri, Satıcıları ve Sevenleri Derneği (SÜSASD) Başkanı Cuma İçten tasarıyı neden desteklediğini, “İç savaş çıkarsa silah gerekir, Boşnaklar silahlanmış olsaydı Sırplar bu kadar kolay katliam yapabilir miydi?” diyerek açıkladı. 10 milyon silah varBireysel silahsızlanma için çalışan Umut Vakfı’nın 2009 istatistiklerine göre, son 10 yılda silah sayısı 10 kat artmış durumda. Türkiye’de, ortakama her 65 kişiden birinin silahı olduğu belirtilen istatistikleri göre ruhsatlı silah sayısı 2,5 milyon, ruhsatsız silah sayısı 7.5 milyon civarında. Ancak bu rakamların gerçek verileri yansıtmadığı ve silah sayısının çok daha fazla olduğu da vurgulanan bir gerçek çünkü Emniyet Genel Müdürlüğü’nün (EGM) verilerine göreyse Türkiye’deki ruhsatlı silah sayısı 601 bin’in biraz üzerinde. Yine EGM’nin istatistiklerine göre ateşli silahlarla işlenen suçların yüzde 75’i de ruhsatsız silahla işleniyor. Her yıl yarısı ateşli silahla işlenen cinayetlerde ortalama 3 bin kişi ölürken 12 bin […]

21. yüzyıl insanı arşivi: 100100

Yıllardır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği, bizim nasıl insanlar olduğumuzu düşünüyor acaba? Görünen o ki, bizi içlerine almaya pek niyetli değiller. Eğer öyle ise, bu yargıya nasıl vardılar? Ya kapıyı aşındıran bizler, Türkiyeliler, aralarına karışmayı umduğumuz yaşlı kıta insanı hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Onları tanıyor muyuz? Dünya kentlerini dolaşmaya hazırlanan İstanbul merkezli bir proje bu sorulara, ve belki de çok daha fazlasına, olumlu cevaplar vermemize yardım edebilir. Proje yürütücüleri amaçlarını “Toplumlar arasındaki kültürel önyargıların ortadan kalkması, kültürlerarası iletişimin sağlanması için birbirine komşu, iç içe yaşamalarına rağmen, birbirini hâlâ yeterince tanımayan insanları, aidiyeti ile değil, insan oluşlarını ön plana çıkararak tanıtmak” olarak açıklıyor. Bunun için fotoğrafın gücünden faydalanacaklar. Dünya vatandaşlarının, beyaz fon önünde tam boy fotoğrafını çekecek ve bu fotoğrafları dünya ülkelerinde dolaştırarak, birbirleriyle tanışmasını sağlamaya çalışacaklar. İddialı bir hedefleri var: 100 bin 100 insanı belgelemek. Bu iddia Yüz Bin Yüz (100100) Projesi’ne isim de vermiş. Bu sayıya 20 yılda ulaşmayı umuyorlar. Geride bıraktıkları beş yılda, çoğunluğu Türkiye’den 7 binden fazla “yüzü” arşivlerine eklemişler. 100 bin 100 sayısı, okunduğu zaman belki de insanı çağrıştırdığı için seçilmiş bir hedef ve isim. Yüz Bin Yüz, bu hedefin ne kadarına ulaşırsa ulaşın, 21. yüzyıl insanına dair en geniş arşivlerden birini yaratmış olacak. Proje ekibinin sözcüsü Herman Artunç “Çeşitlilik içinde birlik yaratmak lazım. Uzaya bile çıktık ama yüzyıllardır birlikte yaşamayı beceremiyoruz” diyor, geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde katıldığı söyleşide. “Her kesimden, her meslekten, her yaştan, her ülkeden insanların tam boy portrelerini yan yana sergileyerek yapmayı düşlüyoruz” diye ekliyor. Yüz Bin Yüz’ün, aynı günlerde Kadir Has Üniversitesi’nde açtığı İNSANBUL sergisi Artunç’un ne demek istediğini bize daha iyi anlatıyor. Rum Ortodoks patriğinin ve Ortaköy Camii imamının, TRT ve Agos gazetesi muhabirlerinin, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi çalışanları ve Sirkeci esnafının, Türkiye Paralimpik Olimpiyat Takımı oyuncularının ve Beyoğlu İtfaiyesi memurlarının tam boy fotoğraflarını aynı salonda, yan yana görebildiğimiz için… […]

Yolsuzluk barometresi

Şeffaflık Derneği, 9 Aralık Dünya Yolsuzlukla Mücadele Günü kapsamında, İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere yerleşkesinde düzenlediği panelde “Küresel Yolsuzluk Barometresi” isimli kamuoyu araştırmasının 2010 yılı sonuçlarını açıkladı. Uluslararası Şeffaflık Örgütü’nün (Transparency International/IT) 89 ülkede yürüttüğü araştırma, kamuoyunun, yolsuzluk hakkındaki algısını ve rüşvet verme deneyimlerini ele alıyor. Araştırma sonuçlarına göre Türkiye’de ankete katılanların yüzde 33’ü son bir yılda en az bir kuruma rüşvet vermiş. En çok rüşvet alan polis Barometre 89 ülkeden, 91.500 kişiyle yapılan mülakat sonuçlarına dayanıyor. Buna göre her 10 kişiden 6’sı son üç yılda yolsuzluğun arttığına inanıyor. Her 4 kişiden 1’i ise geçtiğimiz yıl rüşvet verdiğini söylüyor. Rapor, son 12 ayda en çok rüşvet alan kurumun emniyet kuvvetleri olduğunu belirtiyor. 2003’ten bugüne yürütülen araştırmalarla kıyaslandığında ise polis, rüşvet vakalarında en çok artış gösteren kesim olarak görülüyor. Ankete katılanlar, rüşvet ödeme nedeni olarak en çok “yetkili makamlarla çıkabilecek sorunlar”ı gerekçe gösteriyor. Kamuoyunda yolsuzluk algısının en fazla arttığı yerler ise yüzde 73 ile Avrupa ve yüzde 67 ile Kuzey Amerika. Araştırmanın Türkiye ayağında Şeffaflık Derneği’nin yaptığı anket çalışmasında, ülkemizde yolsuzluğun arttığına dair inanışın dünyaya paralel gittiği gözlemleniyor. Buna göre Türkiye halkının yüzde 57’si yolsuzluğun arttığını düşünüyor. Gümrük, eğitim kurumları, yargı, tapu hizmetleri, sağlık hizmetleri, polis, ruhsat ve izin veren kurumlar, vergi daireleri ve altyapı hizmetleri hakkındaki görüşlerin sorgulandığı araştırmaya göre; Türkiye’de yolsuzluk en fazla özel sektör, kamu ve eğitim kurumlarında yaşanıyor. Anketi cevaplayan deneklerin yüzde 33’ü, son bir yılda yukarıda sayılan 9 kurumdan en az birine rüşvet verdiğini ifade ediyor. Türkiye bu oranla dünyanın hemen tüm ülkelerini geride bırakıyor. Araştırmanın yapıldığı 89 ülkede bu oran ortalama yüzde 25 iken, Avrupa Birliği ülkelerinde yüzde 5 ve Türkiye’nin birlikte değerlendirmeye alındığı Batı Balkanlarda ise 19. Dernek, bu sonuçların Türkiye’deki yetkilileri alarma geçirmesi gerektiğinin altını çiziyor. Yolsuzluğa karşı telefonlarŞeffaflığa Çağrı Merkezi’yle iletişime geçen vatandaşlar gerektiğinde uzmanlar tarafından kanunlar ve idari düzenlemelere sahip oldukları haklar […]

TV frekans tahsisleri on ay içinde yapılacak

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde 6 Aralık’ta Televizyon Haberciliği ve Programcılığı Bölümü’nün (TVRP) “Tv Endüstrisinin Bileşenleri” dersine konuk olan Radyo Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) başkanı Davut Dursun, yıllardır gerçekleştirilemeyen frekans tahsislerinin önümüzdeki on ay içinde gerçekleştirileceğini açıkladı. Ayrıca İnternet yayıncılığının denetimiyle ilgili çalışmaların sürdüğünü ve önümüzdeki yıllarda internetin denetiminin de RTÜK’e geçebileceğini açıkladı. Dursun, Türkiye’de karasal yayın yapan televizyon kanallarının hiç birinin hala tahsis edilmiş bir frekans sahibi olmadığını belirterek bu kanallar hakkında “gecekondu” benzetmesi yaptı. “Bu adeta devletin bir otobanıdır, köprüsüdür. Bunu kullanıyorsan sahibi olan kamuya bedelini ödemelisin” diyen Dursun, frekans tahsislerinin bir türlü gerçekleştirilememesinin esas nedeninin son RTÜK’ün kurulduğu 1994’ten beri işbaşına gelen hükümetler olduğuna pek değinmeden sürecin bu kadar uzamasının nedenlerini anlattı:“2002’de RTÜK’ten alınan frekans planlama ve tahsis etme yetkisi Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’na (BTK) verilmişti. BTK bu planlamayı yapmış ve Haberleşme Yüksek Kurulu’na (HYK) sunmuştu. Fakat kuruldan onay gelmeyince plan, uygulamaya geçirilememişti. 2008’de telekominikasyon yasasının yenilenmesiyle yetki tekrar RTÜK’e devredildi. HYK, RTÜK’e ‘al bu planı uygula’ diyemeyeceği için frekanslar tahsis edilemedi.” Şu anda karasal yayınların kaçak yapılmasından dolayı birçok problemle karşılaşıldığına değinen Dursun, lisans süresinin 5 yıl gibi kısa bir zaman olmasını da sorunlardan biri olarak gördüklerini ve yeni yasa düzenlemesiyle bu süreyi 10 yıla çıkaracaklarını anlattı. Eğitime katkı olarak RTÜK’e aktarılan ayrılan yüzde 5 reklam gelir payının da yayıncılar için sıkıntı yarattığını; yeni düzenlemeyle bu oranı yüzde 3’e indireceklerini sözlerine ekledi. RTÜK başkanı Davut Dursun yabancı sermaye payının şu an yüzde 25 olduğunu, kalite ve rekabet amacıyla yeni yasada bu oranı yüzde 50’ye çıkarmak için çalışmalara devam ettiklerini açıkladı. Sayısal yayın ve internetin denetimi Sayısal yayınlarla ilgili sürecin dünyada çoktan başladığını ve Türkiye’nin de bu sürece bir an önce dahil olması gerektiğine dikkat çeken Dursun, yapılacak yeni yasal düzenlemelerle bu sürecin önünü açmayı planladıklarını ve tasarının yasalaşmasıyla 2014 veya 2015’te Türkiye’nin sayısal yayına geçmiş olacağını belirtti. […]

Yeşil sahaların kızıl futbolcusu

Türkiye futbol ligi geçtiğimiz sezon, yıllar sonra bir ilke daha sahne olmuştu. Trabzonspor’un yıllar önce kırdığı üç büyük hegomonyası Bursaspor’un şampiyonluk ipini göğüslemesiyle bir kez daha kırılmıştı. Geçmiş sezonun bir başka ilginçliği de yine Bursaspor’la, daha doğrusu Timsahlar’da top koşturan bir futbolcuyla ilgiliydi. İvan Ergiç’ten bahsediyoruz. Üç büyükler diye anılan klüplerdeki rakip ve taraftarlarının top tutuşu, sürüşü, şutları ya da topsuz oyundaki etkisiyle ve kendilerine attığı goller nedeniyle belki de öfkeyle andıkları İvan Ergiç’in ilginçliği ise Süper Ligin son şampiyonu Yeşil Bursa’nın “kızıl” futbolcusu olmasıydı. Hayatı, “Büyük paralar kazandığım doğru ama önemli olan o parayı nasıl harcadığım” diye yorumlayan, kariyeri boyunca bırakın kırmızıyı sadece 3 sarı kart gören, her futbolcunun hayalini süsleyen kırmızı spor arabalar yerine 2. el otomobil kullanan, “sistemin asalakları” olarak gördüğü menajerleri iş yaşamına sokmayan Marksist, filozof, devrimci, kitap kurdu gibi sıfatlarla anılan İvan Ergiç futbol sahalarının değil hayatın sol kanadından bir adam.Frankfurt Okulu mezunu futbolcu Bırakın futbol sahalarını, hayatın her alanında iki kelimeyi bir araya getiremeyenlerin çokça yer kapladığı bir dünyada kimilerinin bir anaokulu sandığı Frankfurt Okulu’ndan, Adorno’dan bahsedip Horkheimer’a göndermeler yapan Sartre, Camus, Heideger, Nietzsche okumaktan hiçbir zaman bıkmadığını anlatan felsefe meraklısı bir futbolcu. Ergiç’in saydıkları bir yana ilkokuldan sonra eline Cin Ali ayarında bile bir kitap almış Türkiyeli topçu var mıdır bilinmez. Ama memleketi Sırbıstan’ın en köklü gazetelerinden Politika’da endüstriyel futbol eleştirileri içeren yazılar da kaleme alan Ergiç, geçen Eylül ayındaki 5. Karaburun Bilim Kongresi’nde “Modern sporun felsefesi: Eleştirel bir yaklaşım” başlıklı bir sunum yapan bir düşün insanı aynı zamanda. Lafın kısası beynini ayaklarından daha çok çalıştıran ve futbol sahalarında ikisini birden kullanan nadir futbolculardan birisi.Şovenizm nedeniyle milli takımı bıraktı Geçtiğimiz sezon başında İsviçre’nin FC Basel takımından transfer edilen yıldız futbolcu, oldukça ilgi çekici bir geçmişe sahip. Şimdi Hırvatistan sınırlarında olan eski Yugoslavya’nın Sibenik kentinde 1981 yılında doğan Ergiç, futbola Belgrad’ın minik takımında başlar. […]

Mayın dedektörü fareler

Türkiye’de son yılların tartışma konularından biri de, topraklarına gömülü 1 milyondan fazla kara mayınının temizliği sorunu. Suriye sınırındaki mayınların temizlenmesine ilişkin yasa TBMM’de kabul edilse de, mayın temizlemenin yöntemleri, temizlenmiş arazinin ne yapılacağı ve bu işin neden İsrailli firmalara verildiği konusundaki tartışmalar nedeniyle bu hayati konu bir türlü hayata geçirilemedi. Türkiye’nin sınır boyları bir yana, 25 yıldan uzun zamandır süren savaş nedeniyle de hem PKK’nin hem de TSK’nin bölgede mayın kullandığı biliniyor. İşin kötüsü bu döşenenmayınlaran hiç birinin haritası da yok. Öyle ki boşaltılan 4 binin üzerindeki yerleşim birimi de mayınlandığı için köye dönüşlerin önündeki en büyük engellerden biri de bu. Maliyeti oldukça düşük, ortalama 2 dolar olmasına karşın bir mayının temizlenmesi için gereken para ise bin doları bulabiliyor. Neredeyse 100 yıllık bir ömre sahip olması nedeniyle de, temizlenmemişse eğer mayınlardan patlamadığı sürece kaçış yok. Fareden dedektörİlerleyen teknolojiye rağmen dünyanın en zor işlerinden biri olan mayın temizliğinde son yıllarda öne çıkan gelişme ise mayın bulan fareler. Yanlış okumadınız, evlerin davetsiz misafirleri olarak sevilmeseler de, hastalık da taşıyan pis hayvanlar olarak bilinse de, kara mayınları konusundaki en dertli ülkelerin bulunduğu Afrika’da son bir kaç yıldır eğitimli fareler, mayın tarlalarında görev yapıyorlar. Mozambik’te 20 yıldan uzun bir süredir yaşanan ve 1 milyondan fazla kişinin ölümüne neden olan iç savaş ve çatışmalarda neredeyse tüm ülkenin bir mayın tarlasına çevrilmesinden sonra, bu mayınların yüksek maliyetli temizlik işi için parası olmayan hükümet ülkede bol miktarda bulunan fareleri eğiterek mayın bulma uzmanı haline getirdi. 1 aylık olduktan sonra belli bir eğitimden geçirilen fareler salındıkları alanda koklayarak mayınların yerini tam olarak bulup hızla kazdıktan sonra imha edilmelerini sağlıyor. Bu tehlikeli görevi başarıyla yerine getiren farenin ödülü, maliyeti teknolojisiyle kıyaslanmayacak derecede ucuz olan muz ya da fıstık. Yöntem öyle başarılı oldu ki bahtı da kendi gibi kara olan Afrika’nın bir çok ülkesi mayın temizliğinde farelerden faydalanıyor. Kahraman FarelerMayın […]

ABD’den bakınca Türkiye böyle görünüyor

Açıklanan belgeler sadece yüzde 1 Daha önce ABD’nin Irak savaşı ile ilgili olarak yayınladığı gizli belgelerle dünyanın gündemine oturan ve son 2 gün içinde elindeki 250 bin belgenin, sadece yüzde birini açıklayan Wikileaks kurucusu Julian Paul Assange, ilkin gazeteciliği değiştirdi şimdi görünen o ki yeni bir dünyanın şekillenmesine de hayli katkı sunacak. ABD’nin şiddetle yayımlamamasını istediği ve yayımından önce de bir çok ülke dışişleri bakanlıklarından peşinen özür dilediği belgeler, 2004-210 yılı martına kadar yapılan 250 bin adet gizlilik niteliği taşıyan diplomatik yazışmalardan oluşuyor. WikiLeaks internet sitesinde yayımlanarak dünyanın gündemine oturan belgerin kaynağı olarak adı ilk öne çıkan isim, 23 yaşındaki Bradley Manning oldu. Manning “2007 yılından itibaren gizli bilgilere dışarı sızdırmak” suçlamasıyla tutuklu bulunuyor. Manning’in WikiLeaks’e sızdırdığı belirtilen son belgeler yüzünden 52 seneye varan hapis cezası alabileceği söyleniyor.Tümü ABD’li diplomatların kendi görüşlerinden ve kendi elde ettikleri bilgilerden oluşan belge ve yazışmalar kanıt niteliği taşımasa da iddia olarak değer taşıyor. Yayınlanan belgelerde israil’den Fransa’ya, Japonya’dan Brezilya’ya kadar 274 ülkenin İçişleri, Dışişleri, Bakanları ve Başbakanları hakkında izlenimler ve “diplomatik dedikodular” bulunuyor. Wikileaks’in yayınladıkları arasında Washington’dan sonra en çok Ankara kaynaklı belgeler bulunuyor. Washington’daki ABD Dışişleri Bakanlığı 8 bin 17 belgeye kaynaklık ederken, Ankara 7 bin 918 belgeye kaynaklık ediyor. Birçok belgeye kaynaklık eden diğer bazı başkentler ise Bağdat 6 bin 677, Amman 4 bin 312, Tel Aviv 3 bin 194, Kabil 2 bin 961 ve Beyrut 2 bin 368 oldu.250 bin belgenin ayıklanıp, önemli ve ilginç olanlarının kamuoyuna sunulması zahmetli ve bir o kadar da karmaşık bir uğraş. Zaten onca çok bilgi arasından hangisinin öne çıkarılacağını belirlemek de bir o kadar güç. O yüzden Türkiye ile ilgili iddiaların neler olduğunu bir arada bulabileceğiniz bir rehber haber olsun istedik.Erdoğan’ın İsviçre hesapları WikiLeaks’in yayınladığı belgeler arasında Türkiye ile ilgili en dikkat çekici olanı kuşkusuz ki ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman’ın AKP hükümetindeki yolsuzluk […]

Duble mi, tek mi?

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin Ümraniye’de Tavukçuyolu Caddesi’nde yaklaşık üç aydır uyguladığı yanlış trafik düzenlemesi, HaberVs’nin uyarısı üzerine değiştirildi. Tehlikenin nedeni caddenin girişindeki yaklaşık 300 metrelik bölümün tek yöne çevirilmesi, ancak sürücülerin bundan haberli olmamasıydı. Cadde çift yönlüyken kullanılan trafik levhaları üç ay boyunca kaldırılmadı, caddeye bağlanan sokaklara yeni duruma dair yeterli sayıda levha yerleştirilmedi ve ışıklar düzenlenmedi. HaberVs’nin geçtiğimiz hafta konuyu haberleştirirken, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne yaptığı başvuru sonrasında, cadde ve sokaklardaki tabelalar bir gün içinde değiştirildi. Ancak cadde esnafı, trafiği rahatlatmak amacıyla hayata geçirilen uygulamanın yarardan çok zarar getirdiği görüşünde.

Dünyanın en iddialı sektörü

İlginç kitaplar yayınlayan NTV yayınları, geçtiğimiz haftalarda portfolyosunu değişik bir kitapla süsledi: Bahisçinin El Kitabı. Kitabın tanıtım yazısında da vurgulandığı gibi “Falanca maça üst oynadım”, “Üç banko maçım var”, “Filanca maç kesin sürpriz biter” gibi diyaloglar günlük konuşma literatürümüze fazlasıyla girmiş durumda. Hal böyle olunca da sporcu ya da yorumcu olarak tanıdığımız kişilerin bahisçilere tüyolar verdiği ya da bahisten “para kazanmanın” inceliklerini anlattıkları kitap da raflarda yerini aldı. Kitabın yazarları bu tüyolardan yola çıkarak para kazandılar mı bilmiyoruz ama bilinen bir şey var ki o da bahis oyunlarının artık ciddi bir ekonomisi olan sektör haline geldiği. Endüstrileşen futbol, müşterileşen taraftar Mütevazı bir eğlence olarak doğup gelişen futbol, bugün milyonlarca insanı peşinden sürükeleyen milyarlarca dolarlık pazara sahip bir oyun haline geldi. Mahalledeki arsaların yerini ihtişamlı stadyumlar, takımların yerini artık birer şirkete dönüşen kulüpler, taraftarların yerini ise müşteriler aldı. Kısacası kapitalizmin elinden kaçamayan futbol da, küreselleşip 500 milyar dolarlık pazar hacmiyle devasa bir endüstriye dönüşerek muazzam bir kâr aracı haline geldi. Reklâm gelirleri, sponsorluk anlaşmaları, yayın ihaleleri ve nihayetinde bahis oyunlarıyla bu devasa sektörün pazar hacmi her geçen gün artıyor. Bazı futbol kulüplerinin bütçeleri yoksul ülkelerin bütçelerini bile aşıyor. En zengin 20 futbol kulübü 2009 yılı rakamlarına göre yaklaşık 4 milyar Euro gelir elde etti. Listenin tepesinde yer alan Real Madrid, Barcelona, Manchester United gibi kulüplerin yıllık gelirleri 400 milyon Euro civarında. Kulüplerin en önemli gelir kaynaklarından birini maç hâsılatları oluşturuyor. On binlerce kişilik stadyumları dolduran taraftarlar, tuttukları takımın kasasına milyonlarca lira akıtıyorlar. Örneğin Avrupa’nın en zengin 20 kulübü 2008-2009 sezonunda bilet satışlarını %3,5 artırarak 1 milyar avroluk gelir elde etti. Taraftarlar sadece bilet değil, takımlarının formalarını, kaşkollerini, şapkalarını da satın alarak kulüplerin büyük kazanç elde etmelerini sağlıyor. Örneğin, geçen sene Ronaldo’yu 94 milyon avroya transfer eden Real Madrid, 85 avrodan sattığı 1 milyon 200 bin formadan 102 milyon avro kazanmıştı.Futboldan bilardoya […]

Sermayenin yeşili de başörtülüyü mağdur ediyor

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı’nın (TESEV) hazırladığı “Başörtüsü Yasağı ve Ayrımcılık: Uzman Meslek Sahibi Başörtülü Kadınlar” adlı rapor, 9 Kasım’da yapılan bir toplantıyla açıklandı. Bilkent Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümü öğretim üyesi Dilek Cindioğlu tarafından kaleme alınan rapora göre; başörtülü kadınlar, gerek özel sektörde, gerekse kamusal alanda iş hayatına katılımlarında, yasağın olumsuz etkilerine maruz kalıyorlar. Özgeçmiş göndermek bile sorun3 şehirde, 79 uzman meslek sahibi başörtülü kadın ve 25 erkekle yapılan mülakatlar sonucu hazırlanan raporda; başörtülü kadınların iş hayatında nasıl sorunlara maruz kaldıkları, yapılan röportajlarla tek tek örneklendirilerek anlatılıyor. Buna göre başörtülü kadınlar, çalışma koşulları ve güvenceler bakımından kamusal alanda çalışmak isteseler de, şartlardan ötürü özel sektörde iş arıyorlar. Fakat bu da bir çözüm getirmiyor. Çünkü burada da daha işe alınma aşamasında sorunlar başlıyor. Cindioğlu bunu şöyle açıklıyor: “İşe alınırken mesleki sınavlarda başı açık resim gerekiyor. Yine başvuruda bulunurken CV’ye resim koymak gerekiyor. Kapalı resim koyduğunuzda bir çok yer sizi çağırmıyor. Resim koymayıp mülakata çağrıldığınızda ise ‘Tam istediğimiz gibi bir elemansınız, ama başörtüsü bizim için sıkıntı olur’ cevabı alınabiliyor.” Yeşil sermayede de rahat yokAslında rapora göre; özel sektör için başörtülü eleman çalıştırmak, bir avantaj bile olabiliyor. Burada patronlar, başörtülü kadınların, kolay kolay başka yerde iş imkânı bulamayacaklarını bildiklerinden, standartlardan çok daha düşük ücretler öneriyorlar. Görüşmecilerden Nadide Hanım, patronuna “Neden bu kadar düşük ücret veriyorsunuz? diye sorduğunda “Sizin alternatifiniz yok. Ben bu maaşı vermesem gidip dışarıda daha yüksek birşey bulamazsınız. Ama bu beylerde böyle değil” cevabını aldığını söylüyor. Ayşe Hanım patronların kimi zaman başörtülü kadın çalıştırmayı, sosyal sorumluk olarak gösterip vicdanlarını rahatlattıklarını, ayrıca bunun şirket müşterilerine olumlu bir vitrin oluşturduğunu söylüyor. Görüş bu şekilde olunca aynı eğitim seviyesinde olan iki elemandan başı açık olan daha avantajlı konuma geliyor. Görüşmecilerden mühendis Nadide Hanım kendisinin 800 ytl maaşla çalıştığını ama işe yeni başlayanların bile bin 500 lira aldıklarını belirtiyor. Çoğu şirket […]

‘Fantezi’ amaçlı yapay kızlık zarı!

İnternette yapay “kızlık zarı” satıldığını öğrendiğimde bir an duraksadım ve kendime ”en sonunda bunu da yaptılar” dedim. Bu kısa süren şaşkınlığım, namus cinayetlerinin aklıma gelmesiyle yerini üzüntüye bıraktı. Cinsiyetçiliğe dayalı namus anlayışı, bekâretin hala tabu olduğu ülkelerde ilginç ürünler ortaya çıkmasına neden oluyor. Seks yapmanın sadece erkeklerin tekelinde olduğunu düşünen, kadının seks yapma özgürlüğünü elinden alan geleneksel toplumlar, günümüzde hala sayıca fazla. Namus kavramı altında kadınları öldüren, onlara acı çektiren erkekler, bu zihniyeti yaratanlar ve destekleyenler değişmediği sürece daha çok yapay zarlar görmeye devam ederiz. Ürün, cinsel fantezi adı altında satılıyor ve yoğun ilgi görüyor. ”Normal bekâret zarının tüm özelliklerine sahip” mottosu ile satılan ürün, çok sayıda kadın tarafından satın alınıyor. Bu ticari ürünün en büyük özelliği ise altında derin bir acı, ölüm korkusu ve karanlık bir zihniyet taşıması. Ürünü Türkiye’de satan girişimcilerden biri olan B.B. ile ürünün hikâyesini konuştuk. Daha önce internet üzerinden başka ürünler satıyor muydunuz?Benim e-ticaret için ilk girişimim oldu. 2008 yılında şu an da faal olan sitemi kurdum. Müşterilerin istekleri üzerine 2 kere sitemi yeniledim. Çok kısa bir süre için de tekrar yenilenmeye ihtiyacı var. Değişen teknoloji de insanların da müşterilerin isteklerine cevap vermemiz gerekiyor. Yapay kızlık zarı satmak nereden aklınıza geldi, böyle bir ihtiyaç mı gördünüz?Daha önceleri de Çin ve Japonya üzerinden Türkiye’de bulunmayan ürünler getirtiyordum. Fakat girişimine cesaret edemedim. Yapay kızlık zarını gazetede gördüm. Firmayla anlaştıktan sonra Türkiye’de bu ürüne talep olacağını düşündüm. Türkiye’de ilk olarak arzını gerçekleştirdim. Ürün hakkında kullananların yorumları… *– memnunietimi yazmak içn sabrzlandm! kesinlikle çok inandırıcı oldu!!çk memnn kaldm.bi aksilik olck die ck heyecanlandm ama öyle basit ve inandrcydıki– çok teşekkür ediyorm aynı gün kargo geldi size de belirttm gibi o gün bana lazımdı hayatımı kurtardınız– bence çok güzel bi ürün erkek arkadaşım anlamadı bile, herkese tavsiye ediyorum.– arkadaşlar ben evleneceğim kişiyle yapıcam eger kan gelmezse beni öldürür yüzde yüz […]

Kadınlara yardım için “el kaldırdılar”

Kadın sığınma vakfı Mor Çatı, Otto Santral’de 8 Kasım’da ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerin açık arttırma ile satıldığı bir müzayede gecesi düzenledi. Esprileriyle satışa katkı sağlayan Cem Yılmaz ve en çok kostümü satın alan ünlü iş kadını Leyla Alaton, müzayedeye damgasını vurdu. Şiddet gören kadın ve çocuklara hukuki, sosyal ve psikolojik destek veren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı 20. yılında büyük bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Kadınlara ve çocuklara uygulanan her türlü şiddetin önlenmesi konusunda duyarlı davranan sanatçılar ve iş insanları Mor Çatı’ya destek vermek için Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul yerleşkesinde bulunan Otto Santral’de bir araya geldi. Ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerinin açık artırma ile satışa sunulduğu geceden elde edilen gelir, Mor Çatı’ya yeni bir sığınak kazandıracak. “Batı”da şiddet yok mu?Türkiye’de çok az sayıda sığınağın bulunduğuna dikkat çeken Mor Çatı psikologu Feride Yıldırım, “Bu yüzden böyle bir müzayede düzenledik” dedi. Gecenin sunuculuğunu yapan Meltem Cumbul, genelde doğu toplumunda kadına şiddetin olduğunu söyledi. Basın mensuplarının “Batıda yok mu?” sorusuna, ünlülerden bile şiddet görenlerin olduğunu söyleyen Cumbul, “Ama doğu toplumu aileye daha çok sahip çıkan bir toplum olmasına rağmen kadına daha çok şiddet var” şeklinde yanıt verdi. Müzayedede satılan kostümlerin ve tabloların fiyatları:Ajda Pekkan kostümü – 1250 TLConcha Buika kostümü – 1500 TLEmel Sayın – 1000 TLGönül Yazar – 1250Hülya Avşar – 2500 TLHülya Koçyiğit – 1750 TLLale Belkıs – 1250 TLMonica Molina – 1250 TLNilüfer – 2000 TLOrhan Gencebay’ın nota desenli kravatı – 2000 TLSezen Aksu – 1750 TLSezen Aksu – 1500 TLSezen Aksu – 1500 TLTarkan – 8250 TLTarkan – 3250 TLTuncer Kurtiz’in şapkası – 3000 TLTürkan Şoray – 3500 TLZühal Olcay – 1500 TLBeşiktaş – 1500 TLFenerbahçe – 2750 TLAlex’in 10 numaralı forması – 1000 TLArda Turan’ın 10 numaralı forması – 750 TLFenerbahçe Basketbol – 750 TLGalatasaray Basketbol – 750 TLFatma Girik portre – 5250 TLMustafa Ayaz tablosu – 4000 TLMustafa […]

Sabah’ın Etik Servisi’ne sorular

Sabah gazetesinin internet sayfalarında “Etik Servisi” adıyla ilginç bir bölüm var. Gazetenin Yazı İşleri Müdürü Barış Soydan tarafından hazırlanan sayfada okurların karşı karşıya kaldığı kimi durumlarda yaptıkları ya da yapacakları davranışların ahlaki olup olmadığına ilişkin sorular yanıtlanıyor. Bir nevi ahlaki Güzin Ablalık hizmeti yani. “Aman ne güzel bir hizmet” diye aklınızdan geçirebilirsiniz. Ancak yöneltilen soruları okuyunca insan bir garip hissediyor kendini. Garabet, sorulara verilen yanıtlardan ziyade soruların kendisinde. İnternet kullanılarak ulaşılabilen bir siteye girebilen, ortalama okuryazar zekasına sahip olsa da internet erişimi nedeniyle beyaz yakalı olduğunu düşünegeldimiz Türkiye halkının yönelttiği sorulardan bir kaçı şöyle: “Aldatmak etik mi?”, “Yasaklı olan YouTube’a çeşitli yöntemler kullanarak girmek etik mi?”, “Kuyruk bekleyen taksicinin müşteri seçmesi etik mi?”, “Eski sevgilinin başına gelenlere sevinmek etik mi?”… Türkiye’nin halleriPür hal-i mealimizi anlatan bu ve benzeri soruları daha fazla yazmak niyetinde değilim. Bu yazının yazılmasına vesile olan konu başka. “Uzmanı yanıtlıyor” denilen internet sayfasında 28 Ekim 2010 günü A.K. rumuzlu bir okur, “Üniformalı polislerin otobüslere ücretsiz binmesi etik mi?” diye bir soru sormuş. Uzman da yanıtlamış: “Rüşvet almıyor, işkence yapmıyorlar ya, alt tarafı otobüse bedava biniyorlar, ne var bunda? Gazetecilerin, kendilerini bedava ağırlayan şirketler hakkında haber yapması ne kadar etikse, polisin ücretsiz otobüse binmesi, bedava çorba içmesi de o kadar etik. Yani tabii ki etik değil! Şaka yapıyorum yahu, böyle bir şey nasıl etik olabilir ki!” Doğru ama eksik tespitlerSoydan yazının devamında, polisin kendisine şahsi çıkar sağlayanlar hakkında tarafsız, adil, objektif davranmasının mümkün olmadığını vurgulayarak dünyanın her tarafında bunun adının “çıkar çatışması” olduğunu da eklemiş. Otobüse bedava binen polisin o şoföre ceza kesmesi gerektiğinde elinin titreyeceğini vurgulamış. Doğru da söylemiş. Ama eksik. Soydan, polislerin çalışma koşullarından, ağır mesai saatlerinden ve yaptıkları işin yıpratıcılığından ya da amirlerinden işittiği haraketler ya da literatüre “mobbing” adıyla giren tacizlerinden ve en önemlisi aldığı ücretlerin yetersizliğinden de bahsetse, belki bu eksik bir nebze […]

Dinde zorlama yok, dersine var

Emirgan’daki Osman Saçmacı İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören, 7. sınıf öğrencisi R.’nin önümüzdeki birkaç senede alacağı notlar, ileride hangi lisede okuyacağını belirleyecek. Yapılan başarı puanlarının sadece küsuratıyla, yüzlerce kişinin elenebildiği bir sistemde, o da güzel bir puan yaparak iyi bir okula girmek istiyor. Fakat onun alacağı puanı etkileyecek derslerden biri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı olduğu halde verilen, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi. R. şimdi Alevi olmasına rağmen, puan kaybetmemek için harıl harıl Arapça dua ezberlemeye çalışıyor. AİHM, 2007’de verdiği kararda; “Türkiye’deki din kültürü ve ahlakı dersleri, demokratik bir toplumda verilen eğitimde olması gereken, objektiflik ve çoğulculuk, bunun yanı sıra öğrencilerin dine karşı sorgulayıcı bir bakış geliştirmeleri ölçütlerini karşılamamaktadır” demişti. Muafiyet çözüm değil ayrı bir sorunAnne B. (37) kızını din dersinden muaf tutmak için yargı yolunu seçmemiş. Haksız da sayılmaz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Başkanı Fevzi Gümüş sadece kendi derneklerinde, elliye yakın sonuçlanmış ya da sürmekte olan muafiyet davası olduğunu söylüyor. Bu davaların çok uzun sürdüğünü anlatan Gümüş, dava süresi boyunca çocuğun din dersi almaya devam ettiğini de hatırlatıyor. Fevzi Gümüş’ün dikkat çekmek istediği bir başka nokta da, çocuğun dersten muaf olmasının bir kazanım olmadığı. Gümüş, “Dava kazanılsa bile, çocuğun muaf olduğu, öğrenciler, öğretmenler ve yönetim tarafından biliniyor. Bu durumu herkes kendi kimliğine, kendi algısına göre değerlendiriyor” diyor. Muaf olan öğrencilerin, okulda dışlanma, lakap takma gibi sorunlarla karşılaştığını belirten Gümüş, bu yüzden ayrı bir psikolojik baskı altına girdiklerini belirtiyor. Baskıdan kaçmak için kimlik gizleniyorAnne B. de, hem uzun bir davanın, hem de muafiyetin, kızının arkadaşlarından farklıymış gibi hissetmesine neden olacağını düşünmüş. Ayrıca, kızının Alevi kimliği ön plana çıktığında, eğitim kadrosunun tepkisinin de değişmesinden korkmuş .”Bu konuda keskin düşünceleri olan Sünni öğretmenleri olabilir, notlarını da riske atmak istemedim” diyerek anlatıyor bu süreci. Kızının bir ders saati boyunca dışarda tek başına beklemesinin de onu üzeceğini düşünerek bu […]

Facebook’un sırları

Sosyal medya ve dijital pazarlama konusu Önceki gün gerçekleştirilen Webrazzi, Dijital Ekonomi ve Sosyal Medya Konferansı’nda enine boyuna tartışıldı. Konferansın konuklarından biri de Facebook Uluslararası iş Geliştirme Müdürü Christian Hernandez Gallardo’ydu. Gallardo konuşmasında, 3 Kasım çarşamba itibariyle dünyada 500 milyon, Türkiye’de toplam 23 milyon 129 bin 20 kişinin kullandığı en büyük sosyal ağ olan Facebook’un başarısıyla ilgili gerçekten çarpıcı ipuçları verdi. Christian Hernandez Gallardo, bundan bir kaç yıl önce Facebook’un dünyada 500 milyon kullanıcıya ulaşabileceğini kimsenin tahmin edemeyeceğini belirterek, geliştirdikleri araçlar kadar yerelleştirmenin de bu başarıda büyük önem taşıdığının altını çiziyor. Facebook için sosyal etkileşim ve gerçek kişilerin, gerçek kimliklerin önemli olduğunu, platformun bu iki temel ayak üzerine yükseldiğini anlatan Gallardo, Facebook’un yerelleştirme macerasını şu sözlerle anlatıyor.“Facebook’un Türkçe ve diğer dillere çevrilmesi konusu gündeme geldiğinde, bunun maliyeti milyon dolarlara ulaşıyordu. Ancak mühendisler, siteyi kullanıcıların kendi dillerine çevirmesi için bir araç geliştirmeyi önerdiler. Bu araçları koyduk ve Facebook Türkçeye çevrildi. Binlerce kişi çeviri yolladı, biz de bu çevirilere bakıp içlerinden doğrularını seçtik, en çok kişinin tercih ettiği çevirileri kullandık ve 24 saat içinde Facebook’u Türkçeye çevirdik. Bunu biz değil, siz yaptınız.” Facebook dünyası– Dünyada toplam 500 milyon kullanıcısı olan Facebook’ta her kullanıcının ortalama 130 arkadaşı var, ama bu sayı Türkiye’de ortalamanın üzerinde.– 500 milyon kişiden 250 milyonu her gün Facebook kullanıyor.– 500 milyon kullanıcı Facebook’ta toplam 900 milyondan fazla sayfa, grup, etkinlik gibi nesneyle ilgileniyor.– Facebook’ta ayda 30 milyar parça paylaşılıyor ve aktif kullanıcı başına ortalama 90 parça içerik üretiliyor.– Facebook’taki sosyal oyunları 200 milyon aktif kullanıcı oynuyor.– Facebook üzerinde saniyede 3 video paylaşılıyor ve ayda 55 milyon video yükleniyor. Türkiye’den yılda yüklenen video sayısı ise 94 milyon. Evet, Gallardo, kullanıcıların işin içine katılmasıyla Facebook’un dünyanın pek çok diline çevrildiğini ve bu yerelleştirme atağının 500 milyonluk kullanıcı başarısında önemli olduğunu söylüyor. Ancak “Facebook’un Türkiye’deki başarısının sırrı nedir?” diye sorulduğunda Gallardo bunun […]

Sokağın ritmi bu albümde

’a mail atarak doğrudan talep edebilirler. Gypsyhood’a dahil olan müzisyenlerBlacky [Kolombiya]Blacky, 49 yaşında bir müzisyen. 20 yıldır şehir merkezinde, doğaçlama rock, rap ve salsa çalıyor. Bu işi para kazanmak için yapıyor. Netty Rhodes [İngiltere]Netty 34 yaşında ve Londra metrosunda flüt çalıyor. İlahiyat, Din Bilimi lisansı sonrasında müzik masterı yapan Netty 17 ve 18. yüzyıl barok müziği icra ediyor. Çaldığı ensturmanla iligi insanların mantelitesini değiştirmek istiyor. Ekonomik olarak kocası tarafından desteklenen müzisyen para için değil evde sıkılmamak ve sosyalleşmek için çalıyor. LOU-d-CAGE [İtalya]Müzisyenler; Mauro Pambianchi (31), Gianni Bovenzi (36), Luca Stefonati (33)İtalya’nın Ferrara şehrinde yaşayan müzisyenlerin her birinin başka işleri var. Meslekleri kasap, müzik öğretmeni ve ilkokul öğretmeni olmasına rağmen bir arada olmak ve gerçekten sevdikleri için hafta sonları sokakta çalıyorlar. Geleneksel ensturmanlar ve alışılmadık fıçı gibi müzik aletleri kullanıyorlar. LOU-d-CAGE grubu 2005 İspanya uluslararası sokak müzisyenleri festivalinde ödül kazandılar. Strella Do Dia [Portekiz-Lizbon]Grup üyeleri, Ricardo Veira (26), Alexandra Gabnel (28), Gonçalo do Camo (27), Daniel Mangodo (29), Joco Neves (28). Kendilerini “üst sınıf” sokak çalgıcıları olarak adlandırıyorlar. Hepsinin ayrı işleri var. Grafik tasarımcısı ve fotoğrafçı… İyi arkadaşlar, sevdikleri işi yapmak ve birlikte olmak için genellikle yazları çalıyorlar. Fransua Cepero [Küba]Kuba’da Santa Maria del Mar şehrinde çalan müzisyenler çok Kübalı ve sosyalist bir söylemle “bilginin tecrübenin sosyalleşmesi ve Küba ritimlerini yaymak için çaldıklarını” söylüyor. Ama aynı zamanda para için de çalıyorlar. Geleneksel Küba müziği yapan grup Latin Amerika kökenli bir davul olan bongo ve marakas kullanıyorlar. Kemal Avcioglu [Almanya]Kemal Avcıoglu Amanya’nın Münih kentinde sokakta geleneksel Türk müziği icra ediyor. Kemal aynı zamanda çocuklara popüler müzik öğretiyor. “Almanya’da yaşayan bir Türk müzisyen, bir Kolombiya’lı tarafından yazılmış İngilizce bir şarkıyı söyledi bu proje çerçevesinde diyor” Daniel. Grup Kadıköy [Türkiye]Türkiye’de yaşıyan çingenelerden oluşan Grup Kadıköy, çeşitli ülkelerden müzisyenlerin oluşturduğu çingene kardeşliğin Türkiye ayağı. Arabesk, roman ve popüler müzik icra ediyorlar. Daniel onları ortaçağ Avrupa’sında […]

Bir Harvard dramı

Her gün farkında olmadan giriyoruz Google’a; arıyoruz, tarıyoruz, isimler çıkıyor karşımıza. Sonra Facebook’a düşüyor yolumuz. İstemeden. Bu sırada bir sekme de Twitter için açıyoruz, an be an yazmak için ne yaptığımızı çünkü o sırada yiyor içiyor oluyoruz, gülüyoruz, ağlıyoruz. O kadar sosyaliz yani, bunları yaşarken cep telefonu ya da bilgisayardan alamıyoruz kendimizi. Modumuza uygun müzik açıyoruz Fizy’den mesela ya da YouTube’da videousunu izliyoruz her ne kadar yasak da olsa. Sonra kendi blogumuzda derdimizi anlatıyoruz, ben burdayım, ben de varım demek için, paylaşmak için. Bütün bunların toplamına sosyal medya deniyor şimdilerde hatta okullarda dersleri bile veriliyor. Eskiden kulağa pek de manalı gelmezdi bu sosyal medya. Medya zaten sosyal olmaz mı? Bu yeni bir icat mı? Aynı eski zamanlarda, Facebook da saçmaydı. Klasik kız tavlama sitesiydi hatta. Bu klasik görünümlü akıllı site; benzer sitelerin eksiklerini, yanlışlarını kavrayıp, kullanıcı odaklı çözümlerle altı yıl içinde beş yüz milyona yakın kullanıcıyla dünya çapında en çok tıklanan yedinci site haline geldi. Aslında çok basit, yakın arkadaşın, uzak arkadaşın, şimdiki sevgilin, eski sevgilin, ilkokul öğretmenin, ortaokul sıra arkadaşın ve daha pek çok insan burnunun dibinde. Olay da bu zaten, herkesin hayatına erişebilir olmak, belki de fiziksel olarak yan yanayken bu kadar içli dışlı olamadığın insanların şu an yatak odalalarının neye benzediğini görebiliyor olmak, en son hangi partide sarhoş olduklarını ya da en son hangi ülkeyi gezdiklerini bilmek. Facebook böyle bir şey aslında. İnsanların en karşı koyamadıkları duyguları üzerine oynuyor; meraklarıyla. O ne yapmış, bu ne giymiş, yeni sevgili kimmiş?.. Seviyoruz da itiraf edelim. Ama yine de olmuyor on yıldır görmediğin arkadaşın ekleyince bir merhaba bile demiyorsun, demezsin çünkü desen tuhaf, iki yüzlülük. Samimiyetsiz de geliyor zaten, gelmez mi? Ben çok yaşıyorum tek başıma oturup sıkılırken bütün gün, bazen 500 arkadaşımın bir tanesi bile aramıyor. Bazen kapatıyorum tüm online hesaplarımı sonra bakıyorum ki arkadaşımın şifresini alıp girmişim, yine […]

İlk Kürtçe film festivali

Batman Belediyesi Kültür Müdürlüğü’nün düzenlediği, Yapım 13 Film Prodüksiyon işbirliği ile 12-13 Kasım 2010 tarihleri arasında gerçekleşecek olan Yılmaz Güney 1. Kürt Kısa Film Festivali için başvurular sona erdi. 40 yönetmene ait 43 adet filmi, yönetmen ve yapımcı Fatih Akın, yönetmen Özcan Alper, yönetmen Kazım Öz, yönetmen ve sinema eleştirmeni Ahmet Soner, yapımcı Suncem Koçer ve yazar Yavuz Ekinci değerlendirecek. Dereceye giren ilk 3 filme 5 bin, 3 bin ve 2 bin lira ödül verilecek. Bir de halk jürisi özel ödülü olacak. Kürt film festivali fikri Batman Belediyesi Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, 2009-2014 stratejik eylem planlarını hazırlarken Kürt kültür ve sanat çalışmalarını teşvik edici Kürt Tiyatro Günleri, Kürt Edebiyat Günleri ve Hasankeyf Kültür Sanat Festivali gibi etkinlikler yapıldığını belirtti. Sarıpınar, Kürt Kısa Film yarışması fikrinin de bu yaklaşımın bir sonucu olarak ortaya çıktığını söyledi. Batman’ın tutuklu bulunan belediye başkanı Nejdet Atalay da, “Bir coğrafyada yaşanılan bir hikayeyi, en iyi o coğrafyada konuşulan dil anlatır” diyerek genç Kürt sinamacıları cesaretlendirmeye yönelik bir festival olacağını vurguladı. Neden Yılmaz Güney? Yılmaz Güney’in Türk sineması ve Kürt halkı için büyük bir değer olduğunu belirten Ali Sarıpınar, “Alternatif sinema adına yola çıkan tüm genç sinemacılar birgün Yılmaz Güney gibi olmayı hayal ettikleri bilinen bir gerçektir” dedi. Sarıpınar, Batman Belediyesi’nin 2005 yılında açmış olduğu sinema salonunun adının Yılmaz Güney Sinema Salonu olduğunu söyleyerek, böylesi bir etkinliğin adının da Yılmaz Güney olması gerektiğini belirtti.Kürtçe diyalogların kullanımı zorunlu Festivale katılan filmlerin katılma şartları arasında “Kürtçe diyalogların kullanımı zorunludur. Kürtçe’nin yanında diğer bütün dillerin kullanımı da serbesttir” ibaresi yer alıyor. Türkçe, Kürtçe ve İngilizce altyazılı olacak filmlerin ödülleri 14 Kasım 2010 tarihinde verilecek. Kültür Müdürü Ali Sarıpınar, beklentilerinin üzerinde bir katılım olduğunu belirterek “Bu organizasyonun, Kürt sinemasının gelişmesine katkı sağlayarak önümüzdeki yıllarda uzun metrajlı filmlerin yer alacağı büyük bir organizasyona dönüşmesini diliyorum” dedi.

Avrupa! İster duuy, ister duyma sesimizi!

adreslerinden alınabilir) Belki hatırlayacaksınız 2007-2008 yıllarında Ankara Ticaret Odası da (ATO) vize konusundaki haksızlıklara dikkat çekmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB’de serbest dolaşımın çoktan kazanılmış bir hak olduğunu dile getirmişti. ATO açıklamasında bir vize için 40 belge istendiği, ayrıca parmak izi, biyometrik fotoğraf ve iris taraması dahil olmak üzere pek çok kişisel verinin talep edildiği, bunların üstüne de hatırı sayılır miktarda ücret alındığı ifade edilerek Türkiye’nin vize ve kotalar nedeniyle yılda 5 milyar dolarlık zarara uğradığı belirtiliyordu. Türkiye’nin AB ile ilişkisi neredeyse 50 yıla dayanıyor. Türkiye bu ilişkide gümrük birliği dahil yükümlülüklerinin pek çoğunu yerine getirdiği halde, sahip olduğu haklardan yeterince yararlanamıyor, yararlandırılmıyor. İşçisiyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla öğrencisiyle bedelini fazla fazla ödediğimiz gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olan dolaşım hakkının, hemen ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için tanınmasını istemek, bunun için en radikal önlemleri almak, Türkiye’deki ve 27 Avrupa ülkesindeki her hükümetin görevidir diye düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz ben çok seyahat meraklısı biri sayılmam. Bir yere bıraksanız otuz sene sonra dönüp aynı yarda bulacağınız insanlardan biriyim. Yani kendim için bir şey istemiyorum, ama eğer birileri “küreselleşme” diyorsa, “serbest rekabet” diyorsa, “insan hakları”, “özgürlükler”, “hukuk” diyorsa, bunun gereklerini de derhal yapmak zorunda. Aksi halde Almanya da, başka Avrupa ülkeleri de Ali Nesin Hoca’nın ve daha bir çok kişinin yokluğuna katlanmak zorunda kalır, benden söylemesi…

BTK’yı eleştirmek suç mu?

Serbest Telekomünikasyon İşletmecileri Derneği’nin (TELKODER) önderliğinde telefon ve internet erişiminin serbestleştirilmesi amacıyla geçtiğimiz temmuz ayında başlatılan “Fiili Teke Son” kampanyasının internet sitesi olan www.fiilitekelesonverelim.org, önceki hafta Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu’nun (BTK) kapatma tehdidiyle karşı karşıya kaldı. BTK kendisine yönelik eleştirel karikatürleri gerekçe göstererek, siteye barınma hizmeti veren Turknet’e uyarı yazısı gönderdi. Yazıda, “BTK’ya yönelik tahkir ifadeleri ve sembolleri içeren 9 farklı resim içeriği ile bu kapsamdaki ifade ve karikatür yayınına son verilmesi. Aksi taktirde mahkemeye başvurulacağı” belirtildi. Turknet’e, siteyle ilgili 5651 kanunu öne sürerek 15 Ekim’de gönderilen uyarı yazısının ardından, Turknet internet sitesinin barındırıcılığına devam etmeme kararı aldı ve kampanya sitesi internet sitesi başka bir barındırıcı olan DorukNet’e taşındı. Bir gün süren bu taşınma sürecinde, kampanyanın internet sitesine ulaşılamadı. “Anlaşılmaz ve kabul edilemez” İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr.Yaman Akdeniz, 5651 no’lu (İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun) kanunun 9’uncu maddesine atfen uyarının gönderilmiş olabileceğini, bu maddeye göre BTK’nın uyarı gönderip, ardından söz konusu içerik kaldırılmazsa mahkemeye gidebileceğini belirtiyor ve hemen arkasından ekliyor:“Bana sorarsanız BTK mahkemeye de gitse kazanması çok zor bir dava olur. O karikatürler hakaret ya da kişilik haklarını ihlâl edecek bir şey içermiyor. Bu bir politik söylemdir ve bu karikatürler hem Anayasa hem de Avrupa Insan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi çerçevesinde korunan içeriklerdendir.”Yaman Akdeniz, bu nedenle BTK’nın dolaylı yoldan sansür girişiminin anlaşılmaz ve kabul edilmez bir girişim olduğunu düşünüyor. “Kampanya ve içerikle alakamız yok” İnternet sitesinin eski yer sağlayıcısı olan Turknet ise söz konusu sitenin içeriğiyle hiç bir ilgilerinin bulunmadığını belirterek, bu site gibi yüzlerce siteye barınma hizmeti verdiklerini, bunun da diğer siteler gibi ticari bir anlaşma olduğunu ve ticari anlaşmanın sona erdiğini açıkladı. TELKODER öncülüğünde yürütülen “Fiili Tekele Son” kampanyası, internet ve telefon haberleşmesinde Türk Telekom ve TTNet’in fiili tekeline son verilerek sektörün rekabete […]