Habervs

Habervs

Teknoloji gelişir eşya değişir

Gelişen teknoloji bir yandan hayatı kolaylaştırırken, sahip olduğumuz her ürün bir yenisini de beraberinde getiriyor. Cep telefonu alan bluetooth kulaklığını ya da kılıfını, bilgisayar alan görüntülü sohbeti sağlayan kamerayı, dijital fotoğraf makinesi alan yüksek kapasiteli hafıza kartları ya da taşınabilir bellekleri de satın alıyor. Evdeki tüplü televizyonları tahtından eden plazma ya da LCD televizyonlara sahip olmak ise ses ve sinema sistemleri ya da DVD oynatıcıları almayı da neredeyse “şart” kılıyor. Teknoloji gelişti “gereksinim” arttı Gelişen teknoloji ile beraber hayatımızda yeni gereksinimler oluştu. Daha önceleri cep telefonuna bile ihtiyaç duymayan bizler, bugün onsuz sokağa çıkamaz olduk. Şimdilerde bu ihtiyaçlar öyle bir noktaya geldi ki evdeki eşyaları dahi yeni aldığımız teknolojik aletimize göre değiştiriyoruz. Eski tüplü televizyonların yerini alan plazmalar salonun başköşesinde duran televizyon sehpalarının pabucunu dama attı. Artık ya duvara monte ediyoruz televizyonumuzu ya da alçak, modern televizyon sehpamızı kullanıyoruz. Öyle ki, plazma TV alınca yanında sinema sistemi alma ihtiyacı duymamız işten bile değil. Tabii sinema sistemi kurulunca da film alma ihtiyacımız doğuyor. Bir başka “temel” ihtiyacımız cep telefonlarının gerektirdiği başlıca şeyler arasında; kılıfları ve bluetooth kulaklığı saymak mümkün. Son günlerde cep telefonları da yetmez oldu. Cep bilgisayarları hem telefon hem bilgisayar olarak bütün ihtiyaçlara cevap verdiği için telefonların tahtına oynuyor. Bu bilgisayarlarla e-postalarımızı cevaplayabildiğimiz gibi internete 3G hızında erişmemiz de sağlanıyor. CD, DVD derken taşınabilir hafıza kartları Bilgisayarın hayatımızda yarattığı gereksinimler ise saymakla bitmiyor. Önceleri internetten indirdiğimiz filmleri, müzikleri saklamak için boş CD ya da DVD’ye ihtiyaçduyarken, şimdilerde boş CD sadece korsan filmcilerin ihtiyacı haline geldi. Artık indirilen filmler ve mp3 formatındaki müzikler harici hafıza kartları veya bilgisayarların hafızalarında saklanıyor. Kamera ihtiyacı ise internet üzerinden karşımızdakiyle daha samimi bir görüşme yapabilmek için bilgisayar ihtiyacımıza ilave oluyor. Harici disk ihtiyacı da bilgisayarımızın hafızasını biraz olsun rahatlatabilmek ve veri taşıyabilmek için günlük hayatımızdaki yerini alıyor. Küçük, büyük ebatlardaki bu harici disklerin fiyatlarıda […]

İstanbul’un toprağına yargı koruması

İstanbul Çevre Düzeni Planı’yla yapılaşmaya açılmak istenen yaklaşık 8.240 hektarlık tarım arazisinin yok edilmesine, İstanbul 6. İdare Mahkemesi “dur” dedi. İstanbul Toprak Koruma Kurulu, geçtiğimiz yıl kuruldaki ZMO (Ziraat Mühendisleri Odası) ve TEMA temsilcilerinin karşı oylarına rağmen, İstanbul Büyükçekmece, Küçükçekmece, Çatalca, Tuzla ve Şile ilçelerinde bulunan toplam 8.240 hektar arazinin, 1/100.000 ölçekli Çevre Düzeni Planı ile tarım dışı amaçla kullanılmasına izin vermişti. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 1 Mayıs 2009‘da bu kararı onaylaması üzerine, ZMO tarafından iptal ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açıldı. Davayı gören İstanbul 6. İdare Mahkemesi, söz konusu alan için ilgili bakanlıklar tarafından değil, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Şile Belediyesi’nin talepleri üzerine İstanbul Valiliği ve Şile Kaymakamlığı tarafından kamu yararı kararı alınması ve alternatif alan araştırması yapılmamasının hukuka aykırı olduğu görüşüne vararak, 25 Ocak 2010 tarihinde yürütmeyi durdurdu. Toprak, orman ve su Tamamı verimli topraklardan oluşan ve bir bölümü de Büyükçekmece ve Ömerli İçme Suyu Havzası içerisinde kalan arazilerin, ormanlar ve meralar ile birlikte İstanbul’un akciğerlerini oluşturduğu belirtiliyor. Yürütmenin durdurulması kararının ardından bir açıklama yapan ZMO Genel Başkanı Dr. Gökhan Günaydın, kontrolsüz artan nüfusun su ihtiyacını karşılamak için ormanların tahrip edilmesi pahasına döşenen devasa borularla 180 kilometre uzaklıktaki Melen Çayı’ndan İstanbul’a su taşınmasına çalışılırken diğer yandan kentin içindeki mevcut su kaynaklarının da rant uğruna tahrip edilmek istenmesinin düşündürücü olduğunu söyledi. İstanbul’un kent yüzölçümünün sadece yüzde 28’ini oluşturan tarım arazilerinin kaybedilmesi halinde, telafisi mümkün olmayan bir noktaya varılacağını öne süren Günaydın, “İstanbul’da tarım arazileri üzerindeki çarpık ve yanlış kentleşmeden kaynaklanan, geçen yılki sel felaketinde, 31 yurttaşımızın hayatını kaybetmesinin acısı halen yüreklerdeyken, bu olaydan ders almayan kurumlar yeni facialara davetiye çıkarmak istemektedir. İstanbul Çevre Düzeni Planı bunun en canlı örneğidir” dedi. Belediye eliyle tahribat İstanbul Tarım İl Müdürlüğü’nün mutlak tarım arazisi raporu verdiği bir alanda ve Büyükçekmece Gölü su havzası içinde inşaatı halen devam etmekte olan KİPTAŞ’a da değinen Günaydın, […]

“Dönüşüm” sırası Balat’ta!

İstanbul’daki kentsel dönüşüm projeleri, proje kapsamına alınan bölgelerin sakinlerini ayağa kaldırıyor. Şimdi de Fener-Balat-Ayvansaray kentsel dönüşüm projesini protesto eden Balat halkı, FEBAYDER (Fener Balat Yardımlaşma Derneği) öncülüğünde biraraya geldi. Daha önce UNESCO ve Avrupa Birliği projeleriyle koruma altına alınan semtte Sulukule’ye benzer bir yıkım hazırlığı bölge halkını endileşendiriyor. FEBAYDER Başkanı Hasan Acar, Balat’ta gerçekleştirmesi planlanan kentsel dönüşüm projesi konusunda bazı gerçeklerin üstünün örtüldüğünü ı öne sürüyor. Eski bir Balatlı olan Beyhan Gürsoy ise kendisine ait iki binanın daha önce restore edildiğini, ancak Fatih Belediyesi’nin bu binaları da projeye dahil ettiğini söylüyor. Fener-Balat halkı, Çalık Grubu tarafından hayata geçirilecek projeyle ilgili tüm yasal haklarını arayıp projeyi durdurucaklarından ya da kendi istekleri doğrultusunda değiştiriceklerinden emin gözüküyor.

Kırmızı’nın Bilgili gençleri

Basında En İyiler Reklam Ödülleri ya da kısa ismiyle Kırmızı ödülleri, sahiplerine ulaştı. Sadece basın reklamlarına yönelik Türkiye’nin bu ilk yarışmasının yedinci yılında ödül alanlar önceki akşam Hilton Convention Center’da sahneye çıktı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklam Bölümü öğrencileri o sahnede önemli bir yer tuttu: Genç Kırmızı ödülünü Ayça Girgin ve Ece Özmen kazanırken, yine aynı bölümden Aksel Boyacıgil (Hakan Ergun’la birlikte) Hürriyet Özel Ödülü’ne uzandı. Yarışmaya 74 ajans 750 çalışmayla katıldı. Bu çalışmalar, reklamverenin faal olduğu sektörden reklamın hedef kitlesine, reklamın içeriği ve teknik yeterliliğinden, kullanıldığı mecraya kadar 32 farklı kategoride Kırmızı ödülü için mücadele etti. Ama katılım, ajanslardan gelen işlerle sınırlı değildi. Genç Kırmızı için yarışan üniversitelilerin ve Kırmızı Kalem Eğitimleri’nde yer alan öğrencilerin işleriyle toplam başvuru 1000’e yaklaşıyordu. Juri, 32 kategorinin 2’sinde ikişer çalışmaya birden Kırmızı ödülü verirken, 3 kategoride ise bu ödülü verecek çalışma saptamadı. Böylece, tüm birinciler arasından seçilen Kıpkırmızı’yla birlikte 32 Kırmızı verilmiş oldu.Ölüm teması ve masal Bilgi Üniversitesi öğrencileri Ayça Girgin ve Ece Özmen Genç Kırmızı ödülü için sektörün profesyonelleriyle değil, kendileri gibi reklamcılık eğitimi almakta olan öğrencilerle yarıştı. “Online” basın ilanı olarak belirlenen bu dala 183 çalışma başvuruda bulunmuştu. Bu çalışmalar, üniversite eğitmenleri ve danışmanlardan oluşan bir ön jüri tarafından değerlendirilmiş ve finale kalan 6 reklam Kırmızı jürisine iletilmişti. Girgin ve Özmen’in “real life real solutions” (gerçek hayat gerçek çözümler) dersinde ürettiği “Bir varmış bir yokmuş. İletişim kurmak için geç kalmayın” sloganlı basın ilanı ipi göğüsledi. Kuşaklar arasındaki iletişim sorununa ve bu nedenle kaybedilen zamanın geri gelmeyeceğine dikkat çekmek isteyen Girgin ve Özmen, ilanlarında, bir gencin yaşça kendisinden büyük birinin mezarı başındaki görüntüsünü kullandı. Ölüm temasını, yakınını kaybetmiş her insan üzerinde etkili olacağı ve kendi deyimleriyle “damara basacağı” için kullanmak istemiş ikili. Başta “genç ölüm” fikri üzerinde durmuş ancak bu kurgunun duyguları fazlaca istismar edeceğini düşünerek vazgeçmiş. İlanın sarsıcı mesajını “Bir varmış bir […]

Erzincan’daki deprem Ankara’yı salladı

Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in, İsmailağa ve Fetullah Gülen cemaatlerine yönelik yürüttüğü soruşturma nedeniyle önce hakkında dava açıldıktan sonra Ergenekon örgütü üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanması Ankara’yı karıştırdı. Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu (HSYK) Başsavcı Cihaner’i Ergenekon zanlısı olarak gözaltına aldırıp tutuklatan Erzurum Özel Yetkili Başsavcısı Osman Şanal’ın yetkilerini kaldırdı. Cihaner’in tutuklanmasını “resmi gündem” yaparak bugün toplanan HSYK, “CMK’nın 250/3. maddesindeki amir hükmün ihlal edilerek görev ve yetki aşımında bulunduğunu” tespit ederek, Şanal’la birlikte Erzurum Özel Yetkili Başsavcı Vekili Tarık Gür, Özel yetkili Cumhuriyet Savcıları Rasim Karakullukçu, Mehmet Yazıcı’nın da CMK’nin 250. maddesi kapsamındaki yetkilerini kaldırdı. Kurul, ayrıca 4 savcı ile arama ve gözaltı sırasında görev yapan polisler hakkında da suç duyurusunda bulundu. Dün Osman Şanal’ın öncülüğünde bir grup polis ve savcı nezaretinde adliyedeki ofisi ile evinde yapılan aramalardan sonra gözaltına alınarak Erzurum’a götürülen Cihaner, gece boyunca yapılan sorgusunun ardından bu sabah saatlerinde Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nce Ergenekon örgütü üyesi olduğu iddiasıyla tutuklanmıştı. Bakanlık Erzurum’a sahip çıktı Hakim ve Savcılar Kanunu’nun 9. Maddesi uyarınca hakkında yürütülecek hukuki işlemleri ve yargılamasını sadece Yargıtay’ın yapabileceği Başsavcı Cihaner’in hem gözaltına alınması hem de tutuklanması ise hukuk çevrelerince skandal olarak nitelendirildi. Adalet Bakanlığı’ndan yapılan ve Osman Şanal’ın uygulamasını eleştiren yorumlara tepki gösterilen açıklamada, Cihaner’in görev değil şahsi suçları nedeniyle soruşturulduğu ve Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) 250. Maddesinin de özel yetkili savcılara bu hakkı verdiği belirtildi. HSYK savcıların yetkilerini kaldırdı Ancak bugün, Erzincan’da yaşanan olalyarı gündemine alarak toplanan HSYK bakanlığın bu açıklamasına itibar etmedi. HSYK Başkanı Adalet Bakanı Sadullah Ergin’in mazeret bildirirek katılmadığı tohlantı Bakanlık Müsteşarı Ahmet Kahraman ile bakanın yerine yedek üye Çoşkun Öztürk’ün katılımıyla gerçekleştirildi. HSYK, Cihaner’e yönelik soruşturmada CMK’nın 250/3 maddesine göre, “Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay’da yargılanacak kişilere ilişkin soruşturmalarda özel yetkili savcıların görevli olmadığına” ilişkin hükmün Erzurum’daki savcılarca dikkate alınmadığı konusunda görüş birliğine vardı. Toplantıda Müsteşar Kahraman’ın karşı oyuna rağmen, 6 […]

Yüz yıl öncesinin yüzleri

İstanbul’un 20’nci yüzyıl başındaki görüntülerinden oluşan “Sular, Sokaklar, Suratlar” adlı film projesinin ilk gösterimi 17 Şubat 2010 tarihinde Santralistanbul’da gerçekleştirilecek.İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Nezih Erdoğan’nın yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlendiği belgesel videoda Hollanda Film Müzesi ve Avusturya Film Arşivi’nden alınan görüntülerle, eski İstanbul portresi günümüzün müziği ve sesleriyle tekrar hayat buluyor. Prof. Erdoğan, daha önceden de arşiv çalışmaları yaptığını fakat bunların görsele değil belgelere dayalı olduğunu belirterek: arşiv çalışmalarını başka çalışmalarla bir araya getirmek istediğini söylüyor:“Belirli bir süre sonra arşivler sadece küf ve naftalin kokan belgeler olarak kalıyor. ‘Geçmişte olan biten bir şeyle neden ilgileneyim?’ sorusuna yanıt vermemiz gerekiyor. Aslında bu çalışmayı yapma sebeplerimden biri de bu soruya cevap verme ihtiyacı hissetmem .” Eski İstanbul görüntülerini izleyen kişilerin, normalde kafasını çevirip bakmadığı yerlere, bu tarz çalışmalardan sonra daha dikkatli ve duyarlı bir bakış açısıyla bakılabileceğinin altını çizen Nezih Erdoğan, bunun insanlarda bir farkındalık yaratacağına inanıyor.Estetik bir anlatım olarak arşiv görüntülerinin çok işine yaradığını belirten Erdoğan, Avusturyalı yönetmen Gustav Deutsch’un arşivlerden yaptığı filmlerden etkilendiğini belirtiyor:“Bizim yaptığımız iş çok sanatsal olmasa da eski görüntülerle yeni sesleri bir araya getirmek açısından başarılı olduğunu düşünüyorum. Özellikle o dönemde yaşayan insanlar kendilerini kaydeden kamerayla yeni tanışmışlardı, kameraya bakışları ve davranışları çok enteresan.” Görüntülerin hiç birinde restorasyon olmadığının altını özellikle çizen Nezih Erdoğan, görüntüleri orjinal halleriyle kullandıklarını vurguluyor:“Arka plandaki lekelerin, çiziklerin, görüntüye daha fazla estetik kattığını düşünüyorum. Bu arada şunu da eklemek lazım; görüntülerin hepsi siyah-beyaz değil bazı yerleri renkli, eskiden filmler tint adı verilen bir teknikle boyanıyordu. bu yüzden videoyu izlerken koyu sarı ve mavi renkler göze çarpacak.” Bu çalışmanın seyirciler üzerinde nasıl bir etki bırakacağı konusuna, kendi üzerinden cevap veren Nezih Erdoğan, videoda yer alan fakat bugün aramızda olmayan insanların, o dönemdeki renkli yaşamlarının, izleyiciler üzerinde ölüm ve yaşam kavramlarını ön plana çıkartacağını düşünüyor. Projelerini, gösterime girebilecek her festivalde yayınlamak istediklerini, […]

Direniş Caddesi’nden kareler

Tekel İşçilerinin direnişinde iki ay geride kalırken çözüm hâlâ ortada yok. Başbakan'ın verdiği süre kısalıyor ama işçilerin kararlılığında da bir azalma görünmüyor. HaberVs "Direniş Caddesi"ni görüntüledi.

Sevgililer günü hediyesi

Bir 14 Şubat daha geldi çattı. Reklamlardan mağaza vitrinlerine kadar her yer kırmızı kalp ve eşyalarla doldu. Kimi “Anlat aşkını” diyor, kimi de elini sallayıp “Hayatım bir şey eksik değil mi?” diyor. Sanki vatandaşın her şeyi var da eksik olan tek şey pırlantasıymış gibi. “Bize hergün sevgililer günü, önemli olan sevgiyi göstermek” deseler de sevgiliye sunulacak imkanı kısıtlı olanlar bunun ezikliğini yaşıyor. Bazıları ise yapılan psikolojik baskıya dayanamayıp ödeyebileceğini sanıyor ve taksitle alıyor. Ancak ödeme günü geldiğinde bu yapay indirimler, zorlanan bütçeyi daha da zorluyor. Bunlara bir de mum ışığında ve keman eşliğinde yenen yemek eklenince kredi kartları daha da şişiyor. Normalde beş lira olan kırmızı gül bile bugün on liraya satılıyor. Tek gülün “ilk bakışta aşk” anlamına geldiği söyleniyor, hal böyle olunca da kimileri, sevgililerine ilk bakıştaki aşkını anlatmak isterken fırsatçıların kurbanı oluyor. Çeşitli dillerde “Seni seviyorum” yazan kalpli eşyalar ile üzerine istenen resmin basıldığı bardak ve kıyafetler de satışa sunuluyor. Normal zamanda çok az kişinin bu tarz hediyeler alıp sevgiliyi mutlu etmek aklına gelirken, iş sevgililer gününe gelince birçok kişi bu hediyeliklere adeta saldırıyor. Reklamlarda gördükleri mücevherlere özenenler “önemli olan hatırlamaktır” deyip sevgilisinin ona aldığı bir gülle de mutlu olabiliyor. Ancak bir liralık yevmiye zammı alan işçiler için beş liralık zamla on biraya satılan tek bir gül dahi lüks haline geliyor. Sonuçta 14 Şubat sevgiyi ve sevgiliyi hatırlatmaktan çok, çoğu insana borcu ve krizi hatırlatıyor. Bütçeye uygun bir hediye almak, yemeğe gidilemiyorsa evde yemek hazırlamak veya sevgiyi anlatacak bir mektup yazmak da alternatifler arasında yer alabilir. Tabii, krizin vurduğu, hediye alma heveslerinin kursaklarda kaldığı ve kredi kartı borçlarının giderek arttığı bir memlekette bunları yapacak istek kaldıysa… Eğer siz de borçlarınıza borç katmak ve bu tüketim oyununun bir oyuncusu olmak istemiyorsanız, ne almak istiyorsanız içinizden geldiğinde ve kazık yemeden alın. “Seni seviyorum” demek için ne bir güne ne de […]

Alexander McQueen

Henüz 40 yaşına gelmeden dört kere İngiltere’nin en başarılı tasarımcısı ödülünü aldı. Prens Charles’tan ünlü model Gisele Bunchen’e, Sex and The City’nin moda ikonu Sarah Jessica Parker’a kadar pek çok ismi giydirdi. Tasarımları dünyaca takip edilirken, sınır tanımaz, değişik ve enerjik olarak tanımlandı. Defilelerindeki değişik şovlarla da, ünlü model Kate Moss’un 3-D hologramını sahnede bir prizmaya hapsetmek veya modellerin sahnede kurtlarla beraber yürümesi gibi, yaratıcılığını her zaman ortaya koyup kendini meslektaşlarından ayırabildi. Koleksiyonlarında kullandığı kafatası onun sembolü haline geldi ve kendi içinde sakin sayılabilecek moda dünyasına yepyeni bir enerji getirdi. Instyledergisinin moda editörü Hal Rubenstein onu “olağanüstü bir yetenek ve aşırı bir karakter” olarak görmüştü. 21. yüzyılda moda dünyasını fethetmeyi amaçlayan ve büyük ölçüde de başaran bir moda ikonuydu. Alexander McQueen önceki gün hayatına son verdi. Sadece moda dünyasında değil, yaratıcılığın söz konusu olduğu her alanda örnek alınan gösterilen bir başarıya imza attı. McQueen’in 41 yıla sığdırdığı başarı öyküsü1969 yılında Londra’da bir taksi şoförünün altı çocuğunun en küçüğü olarak dünyaya gelen McQueen, ilk moda çizimini henüz üç yaşındayken bir kâğıt parçasına çizdiği elbise olduğunu söylüyor. O yıllarda kendi kız kardeşleri için kıyafet dikmeye başlayan McQueen 16 yaşındayken moda kariyerinin peşinde koşmak için okulu bıraktı. O zamanlar ailesinin kendisine çok karşı çıktığını söyleyen McQueen bu durumu Elledergisine verdiği bir röportajda , “Ailenin pembe kuzusuydum” sözleri ile anlatıyor. Daha sonra Londra’nın merkezinde bulunan ve erkekler için özel ve el işi kıyafetler üretmesiyle meşhur sokağı Savile Row’daki Anderson&Sheppard’da çırak olarak çalışmaya başladı. Burada geçirdiği yıllar elbise yapımındaki teknik stilini ve terzilik becerilerini geliştirebilmesi ve deneyim kazanması için büyük bir şans oldu. Savile Row’da geçirdiği süre içerisinde 16. yüzyıldan günümüze kadar kalıp kesiminde ustalaştı. Bu deneyimler ve yetenekler ileride kariyerini oluşturmasına büyük katkı sağladı. Koji Tatsuno ile bir süre çalıştıktan sonra Bono’nun kullandığı gözlükleri ile ünlenen modacı Romeo Gigli ile çalışmak için İtalya’ya taşındı. […]

Altyazıyı kim yazdı?

Büyük ilgi gören Lost, Prison Break, Fringe, Dextergibi diziler tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de önemli sayıda takipçiye sahip. Yeri geliyor yeni bölüm için insanlar saatlerini kurup sabah erkenden uyanıyor, yeri geliyor planlarını erteleyip dizinin yeni bölümü için ekrana kitleniyor. İşte bu döngünün içinde bir grup insan var ki, çoğu kez hiç karşılık beklemeden bu dizileri izlememize yardımcı oluyor. Onlar ne bu dizileri üreten dev prodüksiyon şirketlerinin içinde, ne de bu dizileri yayınlayan televizyon kanallarında, ne de internette dizileri –aslında korsan olarak– yayınlayan internet sitelerinde… Ama yaptıkları iş özellikle internetten indirerek bu dizileri ve filmleri seyreden yüzbinlerce kişinin işine yarıyor, hatta seyir zevkinin vazgeçilmez bir parçası haline geliyor. Sanal âlemde adlarına sıkça rastladığımız altyazı çevirmenlerinden bahsediyoruz. Yakın zamanda Lost‘un yeni sezonunun başlamasıyla birlikte sanal âlemde altyazı faaliyetleri yine hareket kazanmışa benziyor. Kimi siteler altyazı için kendi ekiplerini kurarken, kimi izleyiciler ise kendi beğendikleri çevirmen olmayınca yeni bölümü izlemiyorlar bile. Bazı izleyiciler hızlı bir şekilde altyazıya ulaşmak isterken, bir kısım izleyici ise hızdan çok kaliteli çevirilere önem veriyor. Altyazı çevirmenleri, çoğu kez karşılık beklemeden yaptıkları bu iş sonucunda zaman zaman eleştiriye de uğruyor. En çok çeviri yanlışları ve altyazının düzensizliği konusunda tepki görüyorlar. Eleştirilere rağmen “Bu işi yapan birileri olmasa ne yapardık’’ sorusu akla geliyor. Merak edilen bir başka konu ise dizi ve film keyfinin olmazsa olmazı altyazıları çeviren insanların bu işten maddi bir karşılık alıp almadıkları. Arkadaş sohbetlerinde ortaya çıkan bu soru bazen internet ortamındaki tartışmalara da taşıyor. HaberVsmikrofonunu sanal alem çevirmenlerine yöneltti. Bu işi neden yaptıklarını, eleştirilere nasıl yaklaştıklarını, sanal âlemde gelen ün hakkında ne düşündüklerini ve maddi kazançlarının olup olmadığını sordu. “Ünlendikçe, hatamızı bulmak için daha çok çaba harcıyorlar”eşekherif Maddi bir karşılık almıyorum. Bir ego tatmini söz konusu oluyor. Genel olarak “sebebi şudur” diyemem, ama insanlar e-posta gönderip “Teşekkür ederiz, iyi ki varsınız” dedikleri zaman, yaptığınız işten gurur […]

Dikkat banka var!

Tüketici örgütleri, bankaların potansiyel müşteri olarak gördükleri tüketicilerin haklarını çiğnedikleri ve mağduriyete yol açtıkları konusunda uyarıda bulunuyor. Herhangi bir talep olmadan yollanan kredi kartları, artırılan limitler, yüksek faiz oranları, mortgage tuzakları ve benzerlerinin pek çok kişiyi mağdur ettiğini belirten örgütler, bankaların bu tutumlarının maddi manevi büyük zararlara neden olduğu görüşünde. Tüketicilerin, başta krediler olmak üzere yasal haklara ilk olarak 2003 yılında, tüketici kanununun değişmesiyle kavuştuklarını, 2006 yılında çıkan 5464 sayılı Banka ve Kredi Kartları Yasası ile bu hakların biraz daha genişlediğini söyleyen Tüketici Örgütleri Federasyonu ve Tüketici Bilincini Geliştirme Derneği Genel Başkanı Fuat Engin, yasal düzenlemelerin ardından bankaların hukuk kurallarını ve yasaları ihlal ederek tüketicilerin haklarını elinden aldığını belirtiyor. 1930’lardan beri faiz, borçlar, kredi kartları gibi konuları düzenleyen kanunlarda açıkça yasak olmasına rağmen bankaların birleşik faiz alarak tüketicileri mağdur ettiğine değinen Engin, bankaların kredi sözleşmelerinin bir nüshasını müşterilere vermemesinin de yasaya aykırı olduğuna değiniyor. Bir diğer önemli konunun ise istem dışı kredi kartı çıkartılması ve limit artırımı olduğuna dikkat çeken Engin, bu konuda da bankaların yasaları ihlal ettiğini vurguluyor. Kredi kartlarını düzenleyen yasaya göre, ilk kez kredi kartı talebinde bulunan tüketiciye tanınacak limitin, müşterinin gelirinin ilk yıl 2 katını, ikinci yıl ise 4 katını aşmaması gerekiyor. Bir diğer maddeye göre ise, müşterilerin istediği kadar kredi kartı alabileceği ancak bu kredi kartlarının toplam limitinin bu sınırlar içinde kalması olması gerektiği belirtiliyor. Fuat Engin, bankaların kredi kartı ve limit konusunda, bu yasa maddelerine de aykırı davrandığını söylüyor. Hukukî çerçeveden bakıldığında, bankaların, tüketicilerin borçlarını katlayarak haksız kazanç sağlamasına yönelik bilinçli bir sömürü sistemi kurduğunu belirten Engin, kanunlara göre üç ayda bir kredi kartı faizlerini belirleyen Merkez Bankası ve BDDK’nın da (Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu) bu duruma kayıtsız kalarak bankalara cesaret verdiğini anlatıyor. 45 milyon kredi kartı kullanıcısının yüzde 25’inin sorun yaşadığına değinen Engin, kredi kartı sorunu yaşayan tüketicilerin bankaların kurduğu tuzakların farkında […]

Elhamdülillah Müslüman: Asia Connection

Rap müzik neyi çağrıştırır? Sözleri, müziğin tempo ve ritmine göre ve çoğu kez hızlı şekilde söylenen bu türün adı İngilizce’de “ağır eleştiri” anlamına gelir. New York’un arka sokaklarında doğan ve zamanla dünyaya sirayet eden müziğin, isminden de anlaşılacağı üzere dokundurması, en azından bir fiske atması olağandır. “Beyazların” hakim olduğu düzene eşitsizliğe, adaletsizliğe başkaldırır. Serttir. Yıkıcılığı “gangsta” tarzında olduğu gibi kimi zaman sokaktaki şiddete övgüye kadar gider. Gelgelelim her ülke gibi Türkiye de, kendi rap ve rap müzisyenlerini yarattı. İş, yukarıda saydığımız konulardan manevi hayatımıza kadar ilerledi. Örneğin, bu âlemin önemli isimlerinden Sagopa Kajmer (Yunus Özyavuz) protest çizgide devam ettirdiği müziğini son yıllarda İslami rap’a taşıyarak büyük bir değişim yaşamıştı. “Manevi duygular”la müzik yapan rapçilere son günlerde yeni bir isim daha eklendi. Radikaltakma isimli Gökhan Dönmez ve Şüphetakma isimli Emrah Sezek’in kurduğu Asia Connection, ilk albümü La Havle Meclisi’ni geçtiğimiz günlerde yayınladı. Bir yıl önce Radikal’in önerisiyle bir araya gelen iki rapçi, yaptıkları müziği İslamî rap olarak isimlendiriyor. “Bize gelen bela ve sıkıntıların Allah-ü Teala’nın takdiriyle olduğunu biliriz” ya da “kimi kalbinde iman taşır, kimindeyse şeytan var” gibi sözler, grubun 17 şarkılık albümünde benzerlerini sıkça gördüğümüz örnekler. Asia Connection’la HaberVs’nin müzisyen muhabiri Server Uraz görüştü. Bundan önceki çalışmalarınıza baktığımızda “manevi hayat”ın müziğinizde ön planda olmadığını görüyoruz. Müzik tarzınızı “İslamî rap” olarak belirlemenizin nedeni nedir? Şüphe: Bundan öncesini çocukluk olarak görüyorum. Küfürlü sert parçalar çocukluğumuzun esiriydi. Amerikan rap’inden ve büyüklerimizden böyle gördük. Şimdi maneviyata daha fazla yer verme sebebimiz şu: Ben zaten çocukluğumdan beri maneviyata çok düşkün bir insandım. Dilimden Allah kelimesi eksik olmaz, hep şükrederim. Bundan önce Aşk-ı Allah diye bir albüm yaptım, İslamî rap tarzındaydı. Kendi içimdekileri yazdım. Bir ara müziği bırakma kararı almıştım, bu süre içinde Radikal ile bir şarkı yaptık, kendimdeki değişimi fark ettim. Somut olaylardan, manevi olaylara yönelmeme olgunlaşma aşaması diyebilirim. Çocukluğumdan beri kendime “neredeyim, ne yapıyorum, […]

İstanbul’un ikinci modası

İstanbul Tekstil Konfeksiyon ve İhracatçılar Birliği (İTKİB) ve Moda Tasarımcıları Derneği tarafından ikincisi düzenlenen İstanbul Fashion Week (IFW) bugün santralistanbul’da başladı. Dünya Moda Haftaları takvimi ve anlayışı paralelinde gerçekleştirilecek etkinlik, Türk tekstil ve moda sektörünü biraraya getiriyor. İlki Ağustos 2009 yapılan İFW, gördüğü yoğun ilgi üzerine aradan bir yıl bile geçmeden tekrar düzenlendi. Dört gün boyunca devam edecek olan İFW’nin açılışını Dış Ticaretten Sorumlu Devlet Bakanı Zafer Çağlayan ve Hollywood’un ünlü aktristi Meg Ryan gerçekleştirdi. Basının yoğun ilgisine maruz kalan Meg Ryan, İstanbul’da olmaktan duyduğu mutluluğu dile getirerek Zafer Çağlayan’la birlikte açılış kurdelesini kesti. “Türk modasının ve tekstilinin dünyada yaratacağı farkındalık sayesinde ülkemizin tanıtımına, dolayısı ile ekonomisine de büyük katkı sağlayan Istanbul Fashion Week’e desteğimi sürdüreceğim” diyen Çağlayan, İstanbul’un çok önemli bir etkinliğe sahne olduğunu belirtti. Bu yıl da IFW ile tüm dünyanın dikkatini çekmek istediklerini ve bir hafta boyunca sürecek etkinliklerle koymuş oldukları hedefe kısa sürede ulaşacaklarını söyledi. Türk hazır giyim markaları ve moda tasarımcıları 2010-2011 Sanbahar-Kış koleksiyonlarını ünlü mankenler eşliğinde dört gün boyunca santralistanbul’da sergilemeye devam edecek.Haber: Kamera: Niso Esim, Mert Oynargül

Dikkat! Hayvan çıkabilir

HAYDODER (Her Şey Hayvan Dostlarımız İçin Derneği) ilk etkinliğini 31 Ocak Pazar günü, Kadıköy Rıhtım meydanında gerçekleştirdi. Yaklaşık 150 hayvansever, el ele tutuşarak temsili tel örgü yaptılar. Derneğin kurucu üyelerinden Aytek Felah ve Dernek Başkanı Sevilay Bilgin Akyürek otoyoldaki hayvan ölümlerinin engellenmesine yönelik bir basın açıklaması yaptı. HaberVs, 26 Ekim 2009’da yayınladığı haberde otoyoldaki hayvan ölümlerine dikkat çekmiş, konuyla ilgili kurum ve kişilerin görüşlerini almıştı (). HAYDODER o günlerde, Facebook’ta örgütlenmeye çalışan bir gruptu ve “Otoyoldaki Hayvan Ölümlerine Karşı Çözüm… Hedef 1 Milyon İmza” ismini taşıyordu. Ocak 2010’da grubun üye sayısı 120 bine ulaştı. Sayılarının 100 bine ulaşması durumunda grubun meydanlara çıkacağını dile getiren Aytek Felah, grup üyelerinin bir dernek çatısı altında toplanmasını sağladı ve Kadıköy’deki etkinlik, derneğin halka açık ilk toplantısı oldu.Haber: Niso Esim Kamera: Mert Oynargül

Şu meşhur ‘gişe sorunu’

Bir filmin ödül alma kriterleri nedir? Ya da, ödüle layık görülen filmler neden gişede başarıya ulaşmaz? Daha da genellersek, Türkiye’de sinemacıların ve halkın sinemadan beklentisi birbirine çok mu uzaktır? Tazeliğini yıllardır yitirmeyen bu ve benzeri soruları tekrar tekrar sormak için yeterince nedenimiz var. Çünkü Türkiye’de, başta en köklü ve önemli sinema festivalimiz Altın Portakal’da olmak üzere, ödüle layık görülen filmler çoğu zaman salonlarda ilgi görmüyor. Nitekim 2009’da gerçekleşen 46. festivalin “en iyi film” dahil 5 ödüllü filmi Bornova Bornova, Türkiye’de 11 bin 859 kişi tarafından izlendi. Diğer taraftan gişe rekorları kıran örnekler ise eleştirmenler tarafından kimi zaman “film” olarak bile görülmez. Ödülsüz Recep İvedik serisinin ilk iki filmi de 4 milyonun üzerinde seyirciye ulaşmıştı. Serinin üçüncü filminin gelecek hafta (12 Şubat) gösterime girecek ve büyük olasılıkla yine yüksek bir gişeye ulaşacak olmasıyla benzer tartışmalar yine gündeme gelecek. Ve yine büyük olasılıkla İvedik’in gişe başarısını, aynı kulvarda yarıştığı ticari filmler kadar Altın Portakal’da ödül alan filmlerin gişesiyle kıyaslayan haberler ve yorumlara tanıklık edeceğiz. HaberVs, Türk sinemasının “ödül ve gişe” ikilemini, sinema eleştirmenleri ve akademisyenlerle tartıştı. Festival filmleri, gişe filmleri 2008’de Altın Portakal jürisinde de yer alan Sinema Yazarı Sevin Okyay’a göre sinema izleyicisi “absürd eğlence”yi tercih ediyor: “İnsanlar tercihlerini sanatsal yönü daha düşük filmlerden yana kullanıyorlarsa bu konuda bizim yapabileceğimiz bir şey yok.” Yönetmen Burcu Aykar “kafa yormayı değil de sadece eğlendirmeyi amaçlayan” yapıya sahip fimlerin geniş kitlelere hitap ederek, yüksek gişe hedeflediğini söylüyor. Bu filmler, özellikleri ve dilleriyle festivaller için çok da geçerli olmayabiliyor. “Zaten amaçları sinema sanatını ileriye taşımak, sinema ve hayat üzerine düşünmek/düşündürmek değil genellikle. Para kazanmak ve ticaret yapmak” diyor Aykar. Festival katılımcısı (seyirci, yarışmacı, eleştirmen vs.) ise bir festival filminden herhangi bir popüler filmde gördüğünden fazlasını bekliyor. Bu yüzden de festivallerde ödül alan filmler gişede başarıyı yakalayamayabiliyor. Bir başka Sinema Eleştirmeni Engin Ertan seyircinin ve jüri […]

Belgeleriyle 12 Eylül’ün Bayrak Harekâtı

Taraf gazetesi 28-29 Ocak 2010 günü, 12 Eylül’ün kod adı olan Bayrak Harekatı belgelerinin “İlk kezTaraf’ta gün yüzüne çıkacağını” duyurdu. Gazete, Yazı İşleri Müdürü Yıldıray Oğur’un sıkıyönetim belgelerini incelediğini ve “12 Eylül’ün sararmış planları” yazı dizisinin 30 Ocak Cumartesi günü başlayacağını, “12 Eylül darbesinin hiç yayınlanmamış belgeleriTaraf’ta” başlığıyla,duyurdu. Oysa Bayrak Harekatı’nın belgeleri bundan tam 22 yıl 4 ay önce, haftalıkYeniGündem dergisinde yayınlanmıştı. 13 Eylül 1987 tarihli derginin kapağında şu spotlar yer alıyordu:“12 Eylül’de uygulanan gizli planı açıklıyoruz; Bayrak Harekatı – Yayınlanmamış belgeleriyle”12 Eylül darbesinden yalnızca 7 yıl sonra ve henüz darbenin lideri cumhurbaşkanlığı görevini sürdürürken Tuğrul Eryılmaz ve Nihat Tuna imzasıyla yayınlanan “Bayrak Harekatı” haberini virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz.*** 12 Eylül’de uygulanan gizli planı ilk kez açıklıyoruzBayrak harekatı(13-19 Eylül 1987 YeniGündem Dergisi) “17 Haziran günü, genişletilmiş sıkıyönetim ve Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılan tüm komutanlar biraraya geldiler. Artık herkesin fikri oluşmuştu. Bir an önce harekat düğmesine basılması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve ikinci Başkanı çağırdı. Ve harekat emrini uzattı,“Bütün ordu komutanlarına; Bayrak Planı ‘nın uygulamaya giriş günü 11 Temmuz, saati ise 04:00’dür.”Bayrak Planı özel kuryelerle dağıtılmaya başlandı. ”“8 Temmuz günü, Genelkurmay’•dan ikinci bir emir çıktı; Bayrak Planı uygulamadan kaldırılmıştır. Plan kolordulardan geri toplansın.”“9 Eylül Salı. Ordu komutanlarından kolordu komutanlarına yansıyan Bayrak Planı’nın uygulama aşamalan devreye girdi. Birlik komutanlan toplanarak ‘Türkiye’de 12 Eylül günü 04.00 ‘ten itibaren bütün ülkeye yayılacak biçimde sıkıyönetimin başlatılacağı, askerlerin hazırlanması gerektiği ve tüm komutanların 04:00’ten itibaren radyoyu dinlemeleri’ emri verildi.” M.Ali Birand’ın binlerce satan 12 Eylül kitabında adı sık sık bu bi­çimde geçen ve aslında 12 Eylül harekatının kod adı olan Bayrak Harekatı neydi, neleri içeriyordu? Bayrak Harekat Plam Eylül ayının başlarında ülkenin değişik yerlerindeki generaller, Çok Gizli olarak gönderilen Bayrak Harekat Planı’nın DURUM bölümünde şu değerlendirmeyi okuyorlardı:“a. Siyasi Durum:Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli ekonomik siyasi ve sosyal sorunlar yanında, her geçen gün hızını biraz […]

Apple’ın son harikası ne kadar harika?

Apple uzun süredir spekülasyonlar yaratan, dedikoduları basına sızan yeni cihazını 27 ocak günü basına tanıttı. Birçok kişinin heyecanla beklediği İpad, her zaman olduğu gibi yine Apple’ın CEO’su Steve Jobs tarafından tanıtıldı. Bazı kesimler tarafından bir devrim olarak görülürken, bazıları için hayal kırıklığı oldu. Birçok Apple hayranı, Ipad’in beklentilerinin çok altında olduğunu belirtiyor ve dört beden büyük İpod Touch’tan pek farkı olmadığını söylüyorlar. Hatta dalga geçmek için bu tanıtımı “İfail” olarak isimlendiriyorlar. Özellikle de İpad’in tanıtımını eleştirenlerin sayısı oldukça fazla. İphone gibi bir devrimden sonra Steve Jobs’un çıkıp da “Bakın İpad’de arka fonu istediğiniz gibi değiştirebiliyorsunuz, kendi resminizi koymanız bile mümkün” gibi bir tanıtım yapmasına garipseyenler fazla, pekçok kişi bu tanıtıma cevap olarak “benim en eski modellerden olan cep telefonum bile bunu yapabiliyor” şeklinde tepkilerini dalga ile karışık olarak dile getiriyorlar. İpad her ne kadar basın tarafından göklere çıkarılsa da, pek çok eksiği olduğu tanıtımı izleyen ve cihazı inceleyen dikkatli gözlerden kaçmıyor. Cnet’in yaptığı anket de bunu açıkça gösteriyor. Sitesinde İpad’i kesinlikle almayı düşünmeyenlerin oranı yüzde 50. Sayıya vurulduğunda daha tanıtımından 24 saat geçmeden bunu söyleyen kullanıcı sayısı 10 binin üzerinde. Flash ve Java desteği yok Cihazın iş için değil daha çok eğlence amacı güttüğünü söyleyenlerin sayısı da oldukça fazla, ilk bakışta göze çarpan eksikler ise şunlar, cihaz neredeyse her web sayfasında kullanılan Flash ve JAVA yazılımlarını desteklemiyor. Adobe’un açıklamasına göre dünyadaki bilgisayarların yaklaşık yüzde 90’ında Flash kullanılıyor ve ayrıca Adobe İphone OS için Flash desteğinin hazır olduğunu ve Apple’ın izin verdiği anda her cihazına yüklenebileceğini söylüyor ve hatta bunun garantisini de veriyor. İpad normal Apple bilgisayarlarda bulunan Mac OS X sistemini barındırmıyor. Bulundurduğu sistem Apple ve İphone’un klasik uygulamalarını desteklese de bir adım öteye gitmekte zorlanıyor. USB’siz bilgisayar olur mu? Bir başka önemli eleştri ise USB girişinin olmaması. Neredeyse piyasadaki tüm cihazlarda USB girişi bulunurken İpad’de bulunmaması onun asla bilgisayar […]

Hiç Türk hapishanesinde bulundun mu?

İsrail ve Türkiye arasında, iki hafta önce yaşanan “koltuk krizi” bizzat kriz yaratıcısının özür dilemesiyle aşıldı. Konu saçma sapan yerlere gitse de, krizin çıkış noktası İsrail’in Kurtlar Vadisi Pusu dizisindeki bir sahneden duyduğu rahatsızlıktı. Söz konusu sahnede Polat Alemdar, İsrail Büyükelçiliği’ne baskın yapıyor ve vurduğu kişinin kanı Davut yıldızına sıçrıyordu. Polat, “Burası yabancı bir ülke toprağı. Bu yaptığınız savaş suçudur” diyen İsrailli görevliye, “Hep siz mi savaş suçu işleyeceksiniz” cevabını veriyordu. İşin ilginç tarafı Türkiye’nin, tam da İsrail’in şikayetçi olduğu konudan mustarip ülkelerin başında gelmesiydi. Yakın zamana kadar İstanbul ve Anadolu’nun fon olarak kullanıldığı hemen tüm filmlerde Türkler, hâlâ fes giyen, çarşafla örtünen insanlar olarak yansıtıldı. Ermeni sorunu ve Kıbrıs meselesi, politik sinemanın sıklıkla başvurduğu temalardı. Türkiye’ye en büyük anti-propaganda golünü atan Geceyarısı Ekspresi’nin 1978’de gösterime girmesinden sonra imajımız daha da sertleşti. Hapishane denince neredeyse ilk akla gelen ülke Türkiye oldu. Bu film, dünyadaki Türk ve Türkiye imajına o kadar büyük bir etkide bulundu ki, bize eleştirel yaklaşan bir yapım gündeme geldiğinde “ikinci bir Geceyarısı Ekspresi olur mu” endişesi yaşandı. HaberVs, Türk imajında “delik açan” uluslararası yapımları derledi. Terörist Türkler Yedi sezon süren ve Türkiye televizyonlarında da gösterilen Amerikan aksiyon dizisi 24’te Türk terorist karakterlerinin bulunması, özellikle ABD’de yaşayan vatandaşlarımız arasında büyük rahatsızlık yaratmıştı. Türkiye`nin Washington Büyükelçisi Faruk Loğoğlu dizinin gösterildiği Fox TV yönetimine mektup yazarak, Türkiye’nin yanlış tanıtıldığını dile getirmişti. Üçüncü sezonunun yayınlandığı 2005’te yaşanan bu gelişmeler üzerine, dizinin yapımcısı ve başrol oyuncusu Kiefer Sutherland (Jack Bauer), ekranlardan “Amacımız kimseyi üzmek değil” açıklamasında bulunmuştu. Türk hapishanesi ve komedi Bir “sitcom” (durum komedisi) klasiği olan ve Türkiye’de de uzun yıllar gösterilen Seinfeldde Geceyarısı Ekspresi’ne binen yapımlar arasında yer almıştı. Dizinin baş karakteri Jerry Seinfeld, Costanza ile kredi kartı şifresi ve güvenlik konusunda tartışırken şöyle söylemişti: “Geceyarısı Ekspresi’ni hatırla. Türkiye’de bir hapishanedesin ve kurtulmak için tek şansın şifreni söylemek. Yine de […]

Türkler tenis maçı yazarsa…

). Kratzer’e göre “konu, tenis maçı izlemesini bilmeyen bir toplum oluşumuz”du. Marsel’in rakibi Gonzales maçtan sonra, tribünlerle ilgili memnuniyetini şöyle dile getirmişti: “Müsabaka bir Davis Kupası (milli maç) havasındaydı. Büyük keyif aldım. “ Kratzer, Marsel’in antrenörü Can Ünel’le de görüşmüştü. Ünel de yorumların abartılı olduğunu ve maçın büyük bir final havasında geçtiğini doğruluyordu.

Sigara bıraktırma yarışı kızışıyor

Kapalı alanlara getirilen sigara yasağının ardından, fiyatlara da zam getirilmesi tüketiciyi üzse de bir sektöre hareket katacağa benziyor. Tiryakinin yeni gündemi alternatif sigara bırakma yöntemleri. 19 Temmuz’la hayatımıza giren “Kapalı alanlarda sigara içme yasağı” tiryakiyi bir hayli zorlamıştı. Fakat yine de bazı tiryakiler “En kötüsü evimde içerim, hayatta bırakmam” diyorlardı. Zora düşen mekânlar ise, kepenk kapatmamak için alternatif çözümler bulmuş, yasağa ayak uydurulmuştu. Hatta infrared ve LPG’li ısıtıcı üreten şirketler de bundan paylarına düşeni almışlardı. Fakat son zamların ardından görülüyor ki, tiryaki bu sefer çok daha zor durumda. Devlet, bu ekonomik krizde faturayı sigara tiryakisinin sırtına yükledi bile. Aslında resmen insanların sigarayı bırakması istenirken diğer taraftan bütçe açıklarının sigara tiryakilerinin sırtından finanse edilmesi ayrı bir çelişki yaratıyor. Hal böyleyken, yasağın başında “hayatta bırakmam” diyenler bile artık kara kara ne yapacağını düşünüyor. Tabii bu soğuklarda kapı önlerinde titreye titreye sigara içmek zorunda olmaları da tiryakilerin yaşadığı zorlukların üzerine tuz biber ekiyor. Bugünlerde etrafımızda daha çok kişiden “bırakmak lazım, ama nasıl?” sorusunu duyuyoruz. Bu da bize infrared ısıtıcılardan sonra medikal sektörünün de yüzünün güleceğinin sinyallerini veriyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi Sağlık Aile ve Sosyal İlişkiler Komisyonu, yaklaşık 6 aydır yürürlükte olan yasakla, sigara tüketenlerin oranında yüzde 15’lik bir azalma olduğunu açıkladı geçenlerde. Konu ile ilgili görüştüğümüz Yedikule Göğüs Hastalıkları Hastanesi Hasta Hakları Sorumlusu Mehtap Çakıroğlu, kapalı alanlarda uygulanan yasağın ardından artış gösteren hasta sayısının, son zamla birlikte daha da yoğunlaştığını söylüyor. Karakılınç: “Eskiden 10 hasta sigarayı bırakmak için geliyorsa, bugün 20 hasta geliyor” diyor. Biorezonans ile vücuttaki nikotin frekanslarını silen Mia Plast adlı kurum da son durumdan memnun. Kurumun Halkla İlişkiler Sorumlusu Sevda Yılmaz, başvuran hasta sayısında, yasağın başladığı son 6 aylık dönem itibariyle yüzde 60’lık bir artış olduğunu belirtiyor. Psikoterapi ile sigarayı bıraktırmayı hedefleyen Allen Carr’s adlı kurumun eğitim koordinatörü Filiz Yaray da yasak ve zamla birlikte hasta sayısında bir artış […]