Ertan Önsel

Ertan Önsel

Konsollarla zamanda yolculuk

İlk oyun konsolu Magnavox Odyssey 1972 yılında piyasaya çıktığında büyük ilgi gördü. Bu ürün evde eğlence kültürüne yeni bir soluk getiren analog bir sistemdi. Odssey ilk olmuştu ama bu başarısı kısa soluklu olacak ve yerini Atari 2600 efsanesine bırakacaktı. 1977 yılında piyasaya sürülen Atari 2600, dünya çapında 30 milyondan fazla sattı. Ülkemizde “Karakutu” adıyla bilinen Atari, Pacman, Solaris, Battlezone gibi oyunları ile tozu dumana kattı. 2600’den sonra çıkardığı konsollarda aynı başarıyı sağlayamayan firma iflasın eşiğine geldi. Bugün tatlı bir hatıra olarak anımsanan Atari’nin bazı modelleri internette yüksek fiyatlara alıcı bulabiliyor. Büyük Kapışma: Nintendo Sega’ya Karşı Atari eski ihtişamını yitirirken birçok firma sırayla yeni konsollar piyasaya sundu. Nintendo, aynı adı taşıyan konsol ile 1983′de ve Sega da Master Systems adlı konsol ile 1986′da piyasaya girdi. Nintendo 60 milyonluk gibi büyük bir başarıya imza atarken Sega da Genesis modelinin 29 milyonluk satış rakamıyla buna cevap verdi. 1991’de Super Nintendo ile 49 milyon rakamını yakalayan firma Sega’yı alaşağı etti. Nintendo’ya karşı tutunmaya çalışan Sega , Saturn ve Dreamcast ile son bir hamle yapmış ama başarılı olamamıştı. Bu şirketler dışındaki Mattel 1980’de Intellevision ile, Coleco 1982’de ColecoVision ile NEC 1987’de TurboGrafx-16 ile ve Panasonic de 3DO Interactive Multiplayer ile 1993′de oyun konsolu üretse de sektörde tutunamayarak bugünkü bildiğimiz çalışma alanlarına yönlendi. Playstation ile gelen devrim 1994 yılında Sony Playstation’u piyasaya sürdüğünde kimse bu ürünün bir fenomen haline geleceğini öngörememişti. Gerek pazarlama stratejisi gerek de markanın gücü sayesinde dünya çapında 102 milyonluk bir rakama ulaşan Playstation, o güne kadar satılan bütün konsolların rakamının yarısına tek başına ulaştı. Bu donemde1996’da Nintendo bir ilki gerçekleştirererk 64 bitlik Nintendo 64 ‘u piyasaya sundu ama 32 bitlik olmasına rağmen oyun grafikleri ve kolay kullanımı ile Playstation’nın hızını kesemedi. Nintendo 64 her ne kadar istenilen satış rakamına ulaşamasa da işlemcisiyle kendinden sonra gelecek konsollara ilham kaynağı oldu. Mıcrosoft’tan Xbox sürprizi […]

Milyar dolarlık alışveriş trendi

Son günlerde posta kutunuza birbiri ardına indirimli ürün fırsatlarıyla ilgili mesajlar geliyor mu? Şu SPA’da şu tarihe kadar yüzde şu kadar indirim veya falanca restoranda şu tarihe kadar giderseniz şu kadar yerine bu kadar ödersiniz gibi mesajlar almaya başladıysanız siz de elektronik ticarette “sosyal alışveriş”, ”talep birleştirme”, “toplu satın alma” veya “grup tüketimi” olarak adlandırılabilecek trende dahil oldunuz demektir. Konunun dünyadaki örnekleri ve Türkiye’de yakın zamanda faaliyete geçen bir kaç site, e-ticarette grup tüketimi (Group buying) konseptinin kısa süre içinde popülerleşeceğini gösteriyor. Türkiye’de konunun ilk örneklerini Beraberalsak, Grupanya ve Markapon gibi siteler oluşturuyor. Bloglarda, forumlarda, facebook gibi sosyal ortamlarda sistemin yarattığı heyecan dozu hayli yüksek. Zira son bir kaç yıl içinde ortaya çıkan Groupon, LivingSocial, BuyWithMe gibi yabancı örnekler oldukça iştah açıcı görünüyor. CNN’de sosyal ağlar ve teknoloji üzerine yazılar yazan ve Mashable adlı popüler blogun kurucusu Pete Cashmore, 15 Nisan’da yazdığı “Milyar dolarlık trend” başlıklı makalede grup tüketimi sitelerinin iş hacminin yakında bir kaç milyar dolara yükseleceğini ve GroupOn gibi sitelerin değerinin hızla artacağını söylüyor… Aslında grup alımı veya talep birleştirme fikri elbette yeni bir fikir değil. Üstelik internetteki uygulaması da yeni değil. Hepimizin bildiği gibi talep birleştirerek hacim oluşturma ve böylece pazarlık gücü elde etme fikri, online ortamın icadından çok önceye dayanıyor. Klasik dünyada “Tüketici kooperatifi” olarak tanımlanan şirket modeli, halen ülkemizin yasalarında mevcut ve kullanılan bir sistem. Çok temel olarak, tüketicinin tek başına sahip olmadığı ve olamayacağı pazarlık gücünü, birleşerek elde etme prensibine dayanıyor. Aynı malı talep eden pek çok tüketici bir araya geldiğinde, toptancıdan veya çoğu zaman üreticinin kendisinden çok daha büyük bir indirim alınıyor ve böylece aracı kârı tüketiciler arasında bölüşülüyor. Zaten bu tür sistemler genellikle yüksek hacim nedeniyle üreticinin kârının bir kısmından feragat etmesi veya aracı kârının ortadan kaldırılması prensibiyle çalışıyor. İlk örneği battı Gelelim işin internetteki uygulamasına. Türün siber dünyadaki ilk örneğini 1999 […]

Danslı günler başladı

Üniversitelerarası Dans Festivali 16 Nisan Cuma akşamı Boğaziçi Üniversitesi’nin ev sahipliğinde başladı. On yıldır faaliyetine devam eden İstanbul Bilgi Üniversitesi Dans Grubu da festival katılımcıları arasındaydı. Her yıl düzenli olarak festivale hazırlanan Bilgi Dans Grubu’nun kuruluş amacını “Dans severleri aynı çatı altında buluşturmak” olarak tanımlayan ekip çalıştırıcılarından Samet Alyu, 1984 doğumlu ve sekiz yıldır dans ediyor. Bilgi Üniversitesi psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi olan Alyu, bir yandan üniversiteyi ziyarete gelen lise öğrencilerine tanıtım toplantıları düzenlerken, bir yandan dans ekibini festivale hazırlıyor. Ekibin bir diğer çalıştırıcısı Zeynep Çiftçili, Bilgi Medya ve İletişim Sistemleri’nden mezun, 1984 doğumlu dans eğitmeni; “Üniversiteye başladığım yıl dans kulübü tanıtımlarını gördüm. Katılmaya karar verdim ve mezun olmama rağmen hâlâ kopamadım” diyor ekibe katılma hikâyesini anlatırken. Çiftçili ve Alyu burada tanışıyorlar. Dans etmenin büyüsünden olsa gerek etkileniyorlar birbirlerinden ve o gün bugündür beraberliklerini sürdürürken aynı zamanda eğitmenlik yapıyorlar. Bilgi ekibi on beş kişiden oluşuyor. Ancak hepsi her koreografide yer almıyor. Üstelik cuma akşamı gerçekleştirilen gösteriye katılan beş çiftin hepsi Bilgi öğrencisi de değil. Kimi arkadaş tavsiyesiyle gelmiş, kimi yüksek lisans yaparken dansa gönül vermiş. 5 aydır dans eden Yıldız Teknik Üniversitesi öğrencisi Onur Yılmaz (21) “Arkadaşımın partneri gruptan ayrılmış. Bana katılıp katılamayacağımı sordu. Yani tesadüfen katıldım. Beni o heveslendirdi Bilgi dans ekibine katılmam için” diyor. Ekibin gözde isimlerinden Bilgi Uluslararası İlişkiler ikinci.sınıf öğrencisi Tanabay Tokgöz (20) ise, “Annem balerin, babam balet yani benim dansa tutkum doğuştan geliyor. Okulda da böyle bir kulüp olunca girmeden yapamazdım” sözleriyle anlatıyor hikâyesini. Kültür Üniversitesi elektronik bölümü mezunu Levent Ünsal (28) beş yıldır dans ediyor ve burada aldığı eğitimden memnun olduğunu söylüyor. 1991 doğumlusu da var 1975 doğumlusu da ama hepsi aralarında bir uyum yakalamışlar. Sahneye çıktıklarında harikalar yaratıyorlar. Görülmeye değer gösterilerini sergiliyorlar. Sanata destek vermek ve dansı tanıtmak amacıyla yapılan üniversitelerarası dans festivali, aralarında Haliç Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Kültür Üniversitesi gibi […]

Çınarın dibindeki hazine

İstanbul Ümraniye’de mahalle sakinlerinin çabalarıyla yayınlanan Çınardibi dergisi, üç yıldır kendi yağıyla kavruluyor. Özellikle çocukların katkısıyla hayat bulan dergi, “Yozlaşmaya karşı kültürü, yalnızlaşmaya karşı toplumsallaşmayı” amaç ediniyor. Dergi, bir grup gönüllünün bir araya gelmesiyle oluşan Çınardibi Kültür Merkezi çatısı altında yayınlanıyor. Mahalle inisiyatifi olarak çalışan Çınardibi Kültür Merkezi, dergi yayınının dışında kadınlara okuma yazma öğretmek, mahalle sakinlerini tiyatro ve sinemayla tanıştırmak, futbol, basketbol takımı kurmak, gitar, bağlama, ingilizce ve matematik kursları açmak gibi faaliyetlerde de bulunuyor. Kadınların toplum içindeki rolünün artırılması için çalışan dernek üyeleri, yola çıktıkları ilk zamanlarda önyargılarla karşılaştıklarını, çeşitli tepkiler aldıklarını, bazı öğretmenleri ve aileleri ikna etmek için çaba sarfettiklerini anlatıyorlar. Derginin çıkış amacının kendini ifade etme kanalı bulamayan sıradan insanlar için bir platform yaratmak olduğunu belirten gönüllüler, çocukların konuya büyüklerden daha fazla ilgi gösterdiklerini söylüyor. Derginin editörü Devrim Boran, bu projeyi hayata geçirmeden önce çok yoğun çalıştıklarını, ancak çocukların katılımını ve havesini görmenin her türlü yorgunluğa değdiğini ifade ediyor. . Kendi mahallesinde ortaya çıkıp tüm Ümraniye’ye yayılmaya başlayan Çınardibi dergisi, yok olmaya yüz tutmuş “mahalleli” kavramını korumaya çalışırken, çocukların sosyalleşmesi adınada önemli işler yapıyor.

Kapalı kapının arkası

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere yerleşkesinde bir “kapı sorunu” var: Eğitim binalarıyla servis durağı arasındaki kapı iki aydır kapalı.

Taksim’de 1 Mayıs marşı

1 Mayıs’ın kutlanması konusunda sendikalarla hükümet ve İstanbul valiliği arasında ortaya çıkan gerginlik geçen yıldan farklı olarak bu yıl Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs Marşı’nın söylenmesiyle sona erdi. Sabah 9:30 civarında DİSK genel merkezi’nden ayrılan işçiler ve KESK üyesi memurlar uzun süre Şişli Halaskargazi Caddesi üzerinde polis tarafından bekletildiler. Yan sokaklardan caddeye çıkmak isteyen gruplarla polis arasında çatışma uzun süre devam etti. Bu arada yine yan sokaklardan ana korteje katılmak isteyen gruplar da polisin sert müdahaleleriyle karşılaştı. Bu müdaheleler zaman zaman ortamın aşırı derecede gerilmesine neden oldu. Daha sonra Osmanbey’den Harbiye, Elmadağ ve Taksim yönüne yürüyüşe geçen DİSK ve KESK korteji çeşitli duraklamalarla Taksim’e ulaştı. İşçilerin buradaki bekleyişi sonrası polis barikatının açılmasıyla üç bin kişi civarındaki grup Taksim Meydanı'nı doldurdu. Böylece işçiler 1978 yılından bu yana 1 Mayıs’ta ilk kez Taksim Meydanı’na topluca ulaşmış oldu. Kazancı Yokuşu önünde toplanan kalabalık 1 Mayıs 1977’de gerçekleştirilen provokasyon sonucu hayatını kaybeden 36 kişiyi andı ve ardından yıllar sonra ilk kez Taksim Meydanı’nda 1 Mayıs marşı toplu olarak söylendi. Gösteride konuşan DİSK Başkanı Süleyman Çelebi ve KESK Başkanı Sami Evren bunun bir başlangıç olduğunu belirterek işçi sınıfının yoksulluk ve yolsuzluğa karşı mücadelesini sürdüreceklerini dile getirdiler. Konuşmalar sırasında Taksim Atatürk Anıtı çevresi bir şenlik alanı görünümündeydi. 13:30’da ise mitingin sona erdiği duyuruldu.

Karaca Ahmet’in gerçek mezarı

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karaca Ahmet Sultan gibi halk ozanı ve dervişlerin Anadolu’da, hatta kimi zaman Türkiye sınırları dışında onlarca türbesi ya da makamı (yeri) bulunuyor. Bu mekânların her biri yoğun ziyaret alırken, gerçek kabirlerin nerede olduğu tarihçiler tarafından da tartışılıyor. Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen ve adı, İstanbul’da kendi dergâhını kurduğu yere verilen Karaca Ahmet Sultan bu isimlerden biri. Karaca Ahmet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün geçtiğimiz ay yayınladığı Hüvelbaki adlı kitapla gündeme geldi. Kitapta, Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia ediliyor. Karacaahmet Sultan Derneği bu iddia üzerine 13 Şubat 2009’da bir basın duyurusu yayınlayarak bu iddianın “Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik” olduğunu savundu. Gazeteci Melih Aşık konuyu Milliyet’teki köşesine taşıdı. Aşık, Hüvelbaki’de Karaca Ahmet hakkındaki iddianın ispatlanamadığını ve kitabı hazırlayanların da bu konuda mahcup olduğunu dolaylı yoldan öğrendiğini yazıyordu. HaberVesaire, Karacaahmet Sultan Derneği başkanlarından, araştırmacı ve yazar Cemal Şener ile birden fazla türbe geleneğinin kaynağını ve Karaca Ahmet’in İstanbul’daki türbesi hakkındaki iddiaları konuştu. Gerçeği hangisi? Cemal Şener, mezar taşlarının kutsal olmasının ve mezarlıklara saygı duymanın İslam’dan çok Türk kültürüne ait bir öge olduğunu söylüyor. İslam’ın karşı olmasına rağmen bu tür geleneklerin halk arasında bin küsur yıldır yaşadığına değinen Şener, bunun o kişiye verilen önemle ilgili olduğunun altını çiziyor. Şener, Karaca Ahmet Sultan, Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını ise şöyle açıklıyor: “Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.” Türk coğrafyasının çok büyük oluşu Şener’e göre, aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka neden. “Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar […]

5 liraya karın doyar mı?

Hızlı kent yaşamı ve ağır iş koşulları İstanbul’da birçoğumuzu haftanın en az bir kaç günü, kimimizi de haftanın her günü dışarıda yemek yemeğe zorluyor. Oysa dışarıda karın doyurmak hem pahalı, hem de çok sağlıklı değil. Her gün fast food’la beslenenlerin hali ortada. O zaman imdadımıza hem cüzdanımızı hem de bünyemizi yormayacak, İstanbulluların geleneksel karın doyurma mekanları esnaf lokantaları yetişiyor. Bir tabak mantıyı 1 liraya yiyebileceğiniz, neredeyse evde yemek yapma maliyetine karnınızı doyurabileceğiniz mekanlar bunlar. Devamlı müşterileriyle sıcak bir atmosfer yaratan, öğretmeninden sanatçısına, öğrencisinden doktoruna herkesin kriz ortamında yeniden keşfettiği esnaf lokantaları giderek daha fazla ilgi görüyor. Tuzlusuyla tatlısıyla 4 çeşit yemeği 5 liraya yiyebileceğiniz, Taksim civarında temizliği ve yemek çeşitliliğiyle diğer lokantalara alternatif oluşturabilecek esnaf lokantalarını sizin için gezdik, denedik, müdavimlerle konuştuk. Umut Büfe (Küçük Bayram Sok. No.8 Beyoğlu) Mustafa Teker, Lokantacı; Yeni açtığımız için henüz pek fazla bir kazancımız yok. Sürümden kazanmayı düşünüyoruz. Malzemeyi ucuza satın aldığımız ve yemekleri kendimiz yaptığımız için diğer restoranlardan fiyat olarak daha ucuza satış yapabiliyoruz. Müşterilerimiz genellikle yakınlarda çalışan kişilerden oluşuyor. Fiyatlar; Kahvaltılar 3-4 TL arasında değişiyor; kahvaltı tabağında Beyaz peynir, kaşar peynir, karper, tereyağı, bal, zeytin, yumurta, sigara böreği ve 1 adet kıymalı börek bulunuyor. Akşam yemekleri ise ortalama 4-5 TL arasında değişiyor. Damak Tadı Et Lokantası (Beyoğlu) Zeki Kadri Zenginal, Lokantacı 17 senedir lokantacılık mesleğiyle uğraşıyorum. Önceleri Büfe işletmekteydim daha sonra lokantacılık sektörüne girdim. Lokantamızın hedefi uygun fiyatlarda halka hizmet verebilmek. Ürünlerimizi alırken ince eleyip sık dokuyoruz. Akraba olarak Beyoğlu’nda 5 lokantayız. Bu 5 lokanta ortaklaşa yapıyoruz alışverimizi ve bu sayede daha ucuza mal ediyoruz. Malum devir hesap devri. Günde ortalama 16 saat işimin başındayım, insanlar fiyatlar neden bu kadar düşük diye soruyorlar. Pirincin kilosu 2 lira yaklaşık bir kilo pirinçten 10-12 porsiyon pilav çıkıyor. Dolayısıyla 1 liraya pilavın porsiyonunu satıyoruz, bu fiyatı da normal buluyoruz. Bizim için önemli olan biz evimize […]

Anaç Barbie’nin fendi, seksi Bratz’i yendi

Leopar desenli kürkleri, file çorapları, platform topuklu ayakkabıları, abartılı makyaj ve takılarıyla seks kokan Bratz, 50 yıllık Barbie’nin mutlak saltanatına çok kısa zamanda son verdi. Fakat, devran döndü Bratz yolun sonuna geldi. Amerika’da Bratz’in üreticisi MGA firmasına, Barbie’nin üreticisi Mattel firmasının açtığı telif haklarıyla ilgili dava geçtiğimiz haftalarda sonuçlandı. Mattel, Bratz’in aslında kendi firmalarına ait bir fikir olduğu ve Bratz’in yaratıcısı Carter Bryant‘ın Mattel’de çalışırken bu fikri geliştirdiği gerekçesiyle dava açmıştı. Davada Mattel firması haklı bulundu ve Kaliforniya mahkemesi yargıcı Stephen Larson tarafından Bratz’in Noel tatili sonrasında satışının ve üretiminin durdurulması kararı alındı. Bu durum Barbie ile Bratz’in 4 yıldır süren hararetli çekişmelerine de son verdi. MGA temyize gideceğini açıklasa da şimdilik savaşın galibi Barbie gibi gözüküyor. Yeni nesil Barbie: Bratz Şirket sahipleri arasında bunlar yaşanırken, çocuklar arasında da kıyasıya bir Barbie-Bratz rekabeti yaşanıyor. Kimileri Barbie’yi daha güzel bulduğu için tercih ederken kimileri de Bratz’i daha eğlenceli bulduğunu söylüyor. Peki oyuncak bebeğe yeni bir boyut kazandıran “yeni nesil bebekler” yeni nesilleri nasıl etkiliyor? 1959 yılında tanıştığımız Barbie, yıllarca kız çocuklarının gözde oyuncağı oldu. Masum, güler yüzlü, yardımsever Barbie, kimi zaman gelinlikle kimi zaman prenses kıyafetiyle karşımıza çıktı. Tek hayat arkadaşı olan Ken’le düzeyli bir beraberlikleri vardı. Barbie resimli tüm ürünlerde kullanılan şeker pembesi ise masumiyetin, şirinliğin timsali oldu. Derken 2001 yılında “millenium bebeği” Bratz çıktı piyasaya. İngilizce’de “şımarıklar” anlamına gelen Bratz, dört ana karakterden oluşuyor. Çılgın, alışveriş, moda ve dans tutkunu kocaman kafalı, dolgun dudaklı bebekler alışılmışın dışında bir oyuncak imajı çiziyor. Çoğu yetişkinin cesaret edemediği kıyafetleri giyen, ağır makyaj yapan, kocaman takılar takan Bratzler, Barbie’lerin ardından tüm çocukların hayal dünyasında yepyeni bir sayfa açtı. Oyuncaklarının yanı sıra, yayınlanan çizgi filmlerinde de genelde Amerikan pop şarkılarında dans ederken gördüğümüz Bratz beraberinde okullarda aynı dans figürlerini taklit eden kız çocukları yarattı. Çok kültürlülüğü temsil eden oyuncak Bratz’in yarattığı yeni dünyanın en […]

İki Hrant, son kez

Video: Garabet Orunöz Hrant Dink’in son görüntülerinden biri 14 Haziran 2006’da, Garabet Orunöz tarafından kaydedildi. İlk kez HaberVesaire‘de yayınlanan bu amatör kaydın birden fazla anlamı var. Kaydın yapıldığı yer İstanbul Gedikpaşa’daki Ermeni Protestan Kilisesi Vakfı. Görüntüde yer alan insanlar ise, bu vakfa ait olan Tuzla Ermeni Çocuk Kampı’ndan (Kamp Armen) yetişenler ve aileleri. Hrant Dink bu kampın ilk çocuklarındandı. İnşaatın başladığı 1963’ten “azınlık vakıflarının mülk edinemeyeceği” gerekçesiyle arazinin ellerinden alındığı 1983’e kadar Tuzla’daydı. Bu 20 yılda, büyük çoğunluğu öksüz ya da yetim bin 500 çocuk Kamp Armen’in ekmeğini yedi. Video görüntülerini bizimle paylaşan Garabet Orunöz de o bin 500 çocuktan biri. Kamp Armen’in “çocukları” 14 Haziran 2006’da Gedikpaşa’da, okullarının kurucusu ve müdürü Hrant Küçükgüzelyan’ı görebilmek için toplandı. Küçükgüzelyan (çocuklarının taktığı isimle Baron), 12 Eylül’den sonra “Ermeni militan yetiştirme” gerekçesiyle yargılanmış ve hapis cezası almıştı. Küçükgüzelyan 8,5 ay sonra serbest kaldığında Türkiye’den ayrılmak durumunda kaldı ve Marsilya’ya yerleşti. Kampı, son üç yılında Hrant Dink idare etti. İşte Haziran 2006’daki bu buluşma da, Hrant Küçükgüzelyan’ın 25 yıl sonra Türkiye’ye ilk gelişinde nedeniyle gerçekleşti. Küçükgüzelyan gelmeden önce Dink’i aramış ve yetimhanedeki çocukları görmek istediğini söylemişti. Dink’in evinde yapılması düşünülen buluşma, katılımın artması üzerine Gedikpaşa’daki kiliseye alındı. Küçükgüzelyan İstanbul’da 17 gün geçirdi ve bu sürede Dink’in evinde kaldı. Küçükgüzelyan, Dink’in öldürülmesinden sonra kendisine ulaşan Star gazetesinden İnci Döntaş’a şunları söylemişti: “Hrant bana ‘Her zaman gel’ dedi. Hrant yaşasaydı yine gelirdim, şimdi kime geleceğim?” Bir daha gelmedi, gelemedi. Dink’in ölümünden dokuz ay sonra 6 Ekim 2007’de, 87 yaşında Marsilya’da hayata gözlerini yumdu ve orada defnedildi. Görüntüler Garabet Orunöz’ün kaydettiği ilk video Hrant Dink’in konuşmasıyla başlıyor. Dink, Kamp Armen’e Anadolu’dan getirilen ve tuvalet eğitimi olmayan çocukları eğitebilmek için Küçükgüzelyan’ın icat ettiği “kalem oyunu”nundan bahsediyor. (Garabet Orunöz’e göre Küçükgüzelyan bu oyunu, Silopi’den kampa getirilen çocukların bir türlü tuvaletin deliğini tutturamamaları ve etrafı kirletmeleri üzerine uydurmuş. Ama sadece […]

Bizim Afrikalılar

Amerika’da 4 Kasım 2008’de yapılan seçimler sonucunda ülke tarihinde ilk defa siyahi bir adayın başkanlık koltuğuna oturması tüm dünyada coşkuyla karşılandı. Afrika kökenli ABD vatandaşların bir zamanlar ten renginden dolayı çeşitli ayrımcılıklara maruz kaldığı ülkede siyah birinin ilk defa başkan seçilmesi Amerikan demokrasisinin başarısı olarak görülüyor. Amerika’ da bu gelişmeler yaşanırken Türkiye’ de bir zamanlar ataları bu topraklara çalıştırılmak üzere getirilen, siyah Türk vatandaşları, yani “Afro-Türkler’in varlığından pek çoğumuz haberdar değiliz. Tarih Vakfı ve Afrika Dayanışma, Kültür ve Yardımlaşma Derneği ile ortaklaşa yürütülen, Avrupa Birliği tarafından desteklenen “Sessiz Bir Geçmişten Sesler: Afrika Kökenli Türk Olmanın Dünü ve Bugünü Üzerine Bir Sözlü Tarih Çalışması” adlı proje Ağustos sonunda tamamlandı. Ekim 2007’de başlayan ve 11 ay süren proje kapsamında Batı Ege Bölgesi’nde Afrika kökenlilerin yoğun olarak yaşadığı İzmir, Aydın, Muğla ve Balıkesir şehirleri baz alınarak kentsel ve kırsal yerleşim alanlarındaki farklı yaş, cinsiyet ve meslek gruplarından toplam 100 kişiyle yaşam öyküsü görüşmesi yapıldı. Yapılan görüşmeler sonucunda farklı yaşam anlatılarının, köken ve geçmiş kurgusu, ekonomik ve toplusal yaşam gibi ana temalar çerçevesinde aralarındaki benzerlikler ve farklılıklar analiz edildi. İzmir’ de sözlü tarih atölyeleri düzenlenerek yapılan görüşmelere Afrikalılar Dayanışma, Kültür ve Yardımlaşma Derneği üyeleri ve diğer gönüllülerden oluşan toplam 30 kişi katıldı. Tarih Vakfı gerçekleştirdiği bu proje ile bir arada yaşayan farklı kültürler arasındaki eşitliği, barışı ve hoşgörüyü arttırmayı amaçlıyor. Proje Koordinatörü Gülay Kayacan, Afrikalılar Dayanışma, Kültür ve Yardımlaşma Derneği üyeleriyle birlikte yürütülen projeyle Türkiye’de yaşayan farklı toplumsal katmanlardaki Afrika kökenli yurttaşların bugünkü kültürel, toplumsal ve iktisadi konumlarını tarihsel bir perspektifle araştırıldığını belirterek, “Böylece bu alana ilişkin belgeye dayalı tarihçiliğin kaydetmediği anlatıları, söylenceleri, oyunları, ağıtları, yaşam öykülerini kaydetmek ve kaydedilen yaşam anlatılarını uluslararası bilimsel etik ve teknik standartlara uygun bir biçimde arşivlenmesi sağlanacak” dedi. Nereden geldiler? Tarih Vakfı’nın, Osmanlı’da kölelik ve köle ticaretine ilişkin Türkçe, İngilizce ve Fransızca kitap, dergi, ansiklopedi gibi her türlü […]