Genel

Bu okulda Marksizm var

Yazan: Çiçek İlengiz

Bilim Eğitim Estetik Kültür Sanat Araştırmaları Vakfı’na (BEKSAV) bağlı Nazım Hikmet Marksist Bilimler Akademisi yaklaşık 2 ay önce Türkiye’nin ilk Marksist Bilimler Akademisi olarak ders başı yaptı. Akademide öğrencilere felsefe, politik ekonomi, tarih, siyasal ve sosyal bilimler, kadın ve hukuk kürsülerinin yanı sıra Türkiye akademi dünyasında görmezden gelinen Kürdoloji gibi alternatif kürsülerden ders alma şansı da sunuluyor. Aynı zamanda Arapça, Kürtçe ve İngilizce dil atölyeleri de bulunan ve Sovyet eğitim sistemindeki emekçi üniversitelerine gönderme yaparak yetişkin eğitimine yönelen akademide işçiden öğrenciye, avukatan hemşireye dek çeşitli meslek ve yaş gruplarından öğrenciler ders görüyor. Kendisini burjuva eğitim sisteminin tam karşısında konumlayan akademide katkı payı adı altında ders başına cüzi miktarlarda ücret alınıyor.
Ekonomik krizin dayattığı koşullar içinde, Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde “neoliberal entelektüel terör” olarak adlandırdıkları varolan akademik hayata karşı bir alternatif olmayı hedefleyen akademinin kurucuları arasında İsmail Beşikçi, Mihri Belli, Naci Kutay, Korkut Boratav gibi tanıdık isimler de mevcut. Eğitim sonrasındaki sürecin örgütlenmesini sendikalar, siyasi parti, örgüt ve çeşitli organizasyonlara bırakan akademi, emekçi semtlerinde çeşitli organizasyonlar yapmak ve okulun İstanbul dışındaki illerde de faaliyete geçmesini sağlamak gibi alanlara yönelmiş durumda.
Tarih kürsüsünde Sosyalizm ve Devrimler Tarihi, kadın kürsüsünde Kadın Sorunu ve Sosyalizm dersleri veren Mukaddes Erdoğdu Çelik akademiye referans noktası olarak, gerçeğin bilgisini dünyaya açıklamış ilk eğitim sistemi olduğunu düşündüğü Sovyet sistemini gösteriyor. Hedeflerinin pratik etkinlikler içinde olan kesimlere akademik bir düzlem sunmak olduğunu belirten Çelik, bir akademi kurma projesinin yeni olmadığını fakat Marksizme olan ilginin arttığı bir dönemde projenin hız kazanarak bu aşamaya geldiğini söylüyor. Çelik sorularımızı yanıtladı:

Açılacak kürsüleri nasıl belirlediniz, ders verebilecek insanların uzmanlıkları üzerinden mi? Yoksa elzem gördüğünüz başlıklar çerçevesinde mi eğitmen kadrosunu toparladınız?

Öncelikle kürsüleri belirledik, sonra insanları toparladık. İstediğimiz başlıkların hepsini de açamadık. Buna karşın Kürdoloji ve Kadın gibi yenilikçi başlıklar altında ders vermeye başladık. Kadın konusu çerçevesinde BEKSAV’da yapmış olduğumuz atölye çalışmalarından bir adım öteye sıçradık. Politik partilerin farklı düzlemlerde gerçekleştirdiğini akademik alanda yapmak adına Kürdolojinin kurulmasını çok önemsedik. Çağrımıza Kürt Enstitüsünden olumlu yanıt geldi, bu alanı onlar üstlendiler. Bunun yanında, Hukuk baskı aracı ve direnme sahası olduğu için vazgeçilmez bir alandı. Bu alanda Ercan Kanar haftalık derslerine başladı.

Akademinin Türkiye’nin kendi tarihiyle yüzleşme sürecine girmesinin katkısı doğrultusunda oluşan olumlu akademik ortamdan beslenen bir proje olduğu söylenebilir mi?

Tam da bu süreci anlamaya dair Osman Özarslan’ın verdiği Resmi İdeoloji ve Kemalizm adında bir dersimiz var. Ragıp Zarakolu’nun verdiği Milliyetler ve Halklar dersi de böyle bir yüzleşme sürecinin parçası olarak görülebilir.

Sizin alanınız olan Kadın konusu için de tarihiyle barışmadan bahsetmek mümkün mü? Artık başörtüsü geriliminden uzaklaşıp daha önce yanyana gelmeyen kadın örgütlerinin de beraber çalışabildiğini görüyoruz…

Biz ideolojik olarak başörtüsüne dinin kadını köleleştirme aracı olarak baksak da başörtüsü takan genç kadınların eğitim alma hakkının engellenmesine de her zaman karşı durduk. Akademimizi arayıp türbanı kastederek, kılık kıyafet sınırlamanız var mı diye soranlar oldu. Herhangi bir sınırlamamız olmadığını, istenildiği gibi gelinebileceğini söyledik. İnsan hakları mücadelesinde Üzmez’i destekleyene dek Dilipak ile sık sık yanyana geliyorduk. Elini bize uzatmıyordu, bir şey demiyorduk. Ama Üzmez’i destekleyerek bütün bir kadın cinsinin en ağır şiddete maruz kalmasını meşrulaştırmaya çalışan bir tutum sergilediğinde bizim demokratik tutumumuz da sona erdi.

Peki bu bir daha yanyana gelinemeyeceği anlamına mı geliyor? Yoksa yanyana durulabilecek noktalarda bir araya gelen bir eylemlilik de mümkün mü? Bunun çeşitli örgütlerde yaygın bir tavır olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bunun da postmodern bir tavır olduğunu düşünüyorum. Sıkı örgütlerden kaçmanın
ya da bunu kuramamanın bir sonucu. İnsanlığın çektiği büyük sıkıntıların sebebi de bu. Eskiden proleteryanın bir partisi vardı. İnsanlar başlarını kaldırdıklarında bir sosyalizm ve proleterya bayrağı görüp coşkuyla koşup geliyordu. 50 senedir böyle bir pratik yok. İnsanlığın umutlarının kırılması için örgütlülüğün dağılması bir başlangıç noktasıdır.

Manifestonuzdaki söylem sizce de çok büyük laflardan oluşmuyor mu?

Durduğumuz yere bağlı. İnsanlığın özgürlük, adalet gibi taleplerinin çok yoğunlaştığı bu dönemde biz ortaya iddia sahibi olarak çıktık. İdeolojik duruşumuzla aydınlatma görevini üstleniyoruz. Burjuva dünyada pek çok okul var, Frankfurt okulu mesela. Bizimki de geleceğe doğru bir yürüyüş. Biz de burada Marksizm adına bir okul, bir duruş sunmak istiyoruz. İddialıyız, iddialı olmayan zaten bu yollara giremez.

Aldığınız tepkilerden biraz bahseder misiniz?

Genelde olumlu tepkiler alıyoruz. Özellikle kadın derneklerinin yoğun ilgisiyle karşılaştık. Kürdolojiye ilişkin bir kaç küfürlü telefon ve apartman sakinlerinin tepkileri dışında olumsuz durumlarla karşılaşmadık. Biz Marksizm adı meşrulaşsın diye az bedel ödemedik, burada da bu bedelin karşılığı olarak bu mevziyi yaşatacağız.

Yorum yazın