Yorum Analiz Görüş

Liderliğin normalleşmesi; Kılıçdaroğlu vakası

Yazan: Güventürk Görgülü

Yarın Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 33’üncü Olağan Kurultayı başlayacak ve eğer bir aksilik olmazsa, bu kurultaydan Kemal Kılıçdaroğlu partinin yeni genel başkanı olarak çıkacak. Bu, yalnız CHP için değil, Türkiye için de önemli bir değişim. Deniz Baykal’a kurulan komplonun faili kim olursa olsun, sonuçta ülke için bir dizi değişimin fitili ateşlendi ve bu ateşleme mekanizmasının durdurulması veya geri döndürülmesi artık çok zor. Önemli olan bu değişimin Türkiye için olumlu sonuçlara yol açması…

Kemal Kılıçdaroğlu kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değil. Milletvekilliği görevi sırasındaki çıkışları, takipçiliği, ince eleyip sık dokuyan tavrı ve daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sırasında CHP İl Başkanı Gürsel Tekin‘le birlikte sergilediği performans, CHP’nin gelecekteki lideri olacağı işaretlerini zaten veriyordu. Benzer şekilde Gürsel Tekin’i de kısa süre içinde partinin merkez yönetiminde göreceğimize ve kurulacak yeni ekibin önemli parçası olacağına kuşku yok.

Kılıçdaroğlu hakkındaki tartışmaların çoğu, dönüp dolaşıp liderlik vasıfları taşıyıp taşımadığına, partiyi toparlayacak karizmaya sahip olup olmadığına geliyor. Sessiz sakin, bağırıp çağırmayı sevmeyen, masaları yumruklamayan, bir söz vermeden önce iki kez düşünen, boş konuşmayı sevmeyen, çevresinde çıkarcı bir kalabalık oluşturmak istemeyen birinin insanları harekete geçiremeyeceği, kitleleri arkasından sürükleyemeyeceği, daha da önemlisi ülke kaderine yön veremeyeceği söyleniyor.

Ünlü İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori, demokratik kurumlar için de liderin önemli olduğuna vurgu yaparak; “Herhangi bir siyasal ve sosyal örgütün kabul görme derecesi, liderlerinin değerli ve yönetmeye yeterli sayılma derecesi ile aynıdır” der. Evet demokrasi içinde de liderlik önemlidir, ancak burada “liderlik” veya “önderlik” kavramıyla “otorite” kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger, “lider”i, “kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik nedeniyle itaat edilen kişi” olarak tarif eder. “Otorite” ise bundan farklı olarak “kendisine itaat edilmesi gerektiği toplulukça resmen tanınmış, içselleştirilmiş kişiler”dir. Duverger bu anlamda her otoritenin aslında “kurumsal” olduğunu söyler. Yine Duverger’ye göre bunun tek istisnası, topluluğun varlığının otoritenin varlığına bağlı olması durumudur. Yani çete, klik veya güruh gibi topluluklar, bir liderin çevresinde oluşur. Bu tür topluluklarda “otorite” varlık nedeni olan “lider”le özdeştir ve onun ortadan kalkmasıyla dağılır. Bu olgu daha çok Alman sosyolog ve siyaset bilimci Max Weber‘in “karizmatik otorite” tanımının altında değerlendirilebilir. Weber dünyada saf olarak bulunmasa da otorite kaynaklarının “geleneksel”, “karizmatik” ve “yasal-ussal” olarak üçe ayrılabileceğini söyler. Günümüz demokratik rejimlerinde otoritenin, yani siyasi parti başkanlığı veya başbakanlık gibi yöneticilik konumlarının meşruiyet kaynağı yasal-ussal düzenlemelerdir. Yani dernek, sendika, siyasi parti gibi topluluklarda ortaya çıkan liderler, bu hukuksal düzenlemelere göre -seçilerek- otorite haline gelirler.

Maurice Duverger, savaşlarda olduğu gibi siyaset yarışında da otokratik diktatoryal yapıların demokratik yapılara karşı -en azından kısa vadede- üstünlük sağlaması nedeniyle demokratik uygulamaları giderek zayflatacağını söyler. Bunun sonucunda en çoğulcu yapıya sahip, kurumsallaşmış siyasi partiler bile otoriterliği kopyalama eğilimine girerler. Liderler doğal olarak iktidarlarını koruma eğiliminde olduklarından, üyeler ise bu eğilimi engellemek şöyle dursun, liderleri putlaştırdıklarından, demokratik bir sistemin içinde demokratik olmayan yapılar ortaya çıkar. Otoriter ve olgarşik yapılar genellikle yazılı kuralların izni olmadan dolambaçlı yollarla gerçekleştirilir, demokratik formüllerin ve dekorların gerisinde otokratik iktidarlar kurulur.

İşte Duverger’nin anlattığı ve Türkiye’de pek de yabancı olmadığımız bu sözde demokratik, ama özde otokratik kurumsal yapıların en büyük itici gücünü veya yakıtını elbette “karizmatik liderler” oluşuruyor. Bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu gibi, doğal bir karizması olmayan, benmerkezcilikten uzak, “ben” değil “biz” üslubuyla konuşan, sürekli ona buna bağırıp çağırmayan, “fırça” atmayan, yüksekten bakmayan biriyle ilgili “acaba lider olabilir mi?” diye düşünülüyor.

Kemal Kılıçdaroğlu’nu, DİSK‘te uzman olarak çalıştığım dönemde işçinin emeğiyle kurulmuş SSK‘nın fonlarının hükümetler tarafından kuruluş amacı dışında kullanılmasına, sağlık ve sosyal güvenlik sisteminin çökertilmesine yüksek sesle karşı çıkan bir bürokrat olarak hatırlıyorum. Milletvekili olarak çeşitli dosyalar açıkladığında da Kılıçdaroğlu gibi birinin kulaktan dolma bilgiyle hareket etmeyeceğine, elinde sağlam belgeler olmadan konuşmayacağına emindim. Zaten gelişmeler de bu tahminimi doğruladı.

Kılıçdaroğlu alışıldığı gibi karizmasıyla otorite haline gelmeye ve otortesini sürdürmeye çalışan bir lider değil. Kendisine kayıtsız şartsız itaat edecek bir topluluğu yönetmek gibi bir derdi de yok gibi görünüyor. Tam tersi akıl ve yasalarla belirlenmiş bir otorite konumuna, yani başbakanlığa, iktidara, ülke yönetimine, partisini ve kendisine güvenenleri taşımak için çalışan bir lider portresi çiziyor, bundan sonra da çizecek gibi görünüyor. Bunu başarmak için gereken liderlik vasıflarıyla, yani Duverger’nin tanımladığı gibi “kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik nedeniyle” kitleleri pekala peşinden sürükleyebilecek bir siyasi figür.

Daha da önemlisi Kılıçdaroğlu bu özellikleriyle günümüz siyasetine damgasını vuran; neredeyse insanüstü özellikler atfedilen karizmatik-otokratik lider-otorite tiplemesinin karşısına, normal insani özelliklere sahip, entelektüel açıdan kendini geliştirmiş, alçakgönüllü bir insanın da lider olabileceğini gösteren bir örnek olarak dikiliyor. Bu açıdan Kılıçdaroğlu’nun Türkiye siyasetinde “liderliğin normalleşmesinin” de yolunu açacağını düşünüyorum.

Yorum yazın