Memleketin yüzde 51’i işkencesever çıktı

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com “World Public Opinion (Dünya Kamuoyu) isimli program tarafından BM merkezinde açıklanan bir anket, Türkiye’de kamuoyunun yüzde 51’nin “gereken durumlarda” işkenceye onay verdiğini ortaya koydu. BM’de, 26 Haziran İşkence Mağdurlarına Destek Günü’nden önce düzenlenen basın toplantısında WPO tarafından 10 Ocak-6 Mayıs 2008 tarihleri arasında yapılan anket sonuçları açıklandı. Ankette, Türkiye’de teröristlere işkenceye belli bir oranda izin verilmesini düşünenlerin oranının 2 yılda yüzde 24’ten (2006) yüzde 51’e (2008) çıktığı belirtildi. Ankete katılan işkenceseverler gerekçelerini de, “Masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda teröristlere belli oranda işkence yapılabilir” diye açıkladı. İşkenceseverler Türkiye, Hindistan, Nijerya ve Tayland’da Maryland Üniversitesi Uluslararası Siyaset Davranışları Programına (PIPA) bağlı WPO’nun direktörü Steven Kull, anketin dünyanın 19 ülkesinde yapıldığını ve anket için 19 bin insana soru sorulduğunu söyledi. Kull, anketin yapıldığı 19 ülkenin 14’ünde ankete katılan kişilerin çoğunluğunun “işkencenin hiçbir durumda kesinlikle uygulanmaması gerektiğini” belirttiğini, ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 4 ülkede sonucun daha farklı olduğunu söyledi. Kull, “masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda” Hindistan, Nijerya, Türkiye ve Tayland’da ankete katılanların, teröristlere belli bir oranda işkence uygulanabileceği yönünde yanıtlar verdiğini söyledi. Ankete göre Hindistan’da bu oran yüzde 59, Nijerya’da yüzde 54, Türkiye’de yüzde 51 ve Tayland’da ise yüzde 44. Türkiye’de hiçbir koşul altında işkence yapılmaması gerekenlerin sayısının oranının ise yüzde 36 olduğu, bu oranın 2006 yılında yapılan ankette yüzde 62 olduğu belirtildi.Türkiye’de “genel olarak işkence uygulanabileceğini düşünenlerin” oranının ise yüzde 18 olduğu, bu oranın Çin ile birlikte en yüksek oran olduğu da belirtildi.Kull, Türkiye’de anketin nasıl yapıldığı ve kamuoyunda 2 yılda neden böyle büyük bir değişiklik olduğu konusunda neler düşündüğünün sorulması üzerine, anketin Türkiye’de Arı Vakfı-Infakto araştırma şirketi tarafından yapıldığını ve ankette temsili olarak seçilen 1000 kişiye soru sorulduğunu söyledi. “Türkler teröre tepki gösteriyor” Kendi fikrini açıkladığını belirten Kull, Türkiye’de son dönemde terör saldırılarının artmasının ve özellikle medyada teröristler tarafından öldürülen sivillerin büyük yer […]

İşkenceye değil işkenceciye tolerans

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Adalet ve Kalkınma Partisi’nin ilk iktidarını kazandığı 2002 seçimleri öncesinde Recep Tayyip Erdoğan seçim meydanlarında hepimizi, en azından insan hakları savunucularını oldukça heyecanlandıran bir sloganı ağzına pelesenk etmişti: “İşkenceye sıfır tolerans”. Böylece, Türkiye’nin insan hakları karnesinde hacimlice yer tutan işkenceyle, seçimleri kazanmasına kesin gözüyle bakılan müstakbel bir başbakanın ağzından mücadele sözü verilmiş oluyordu. İlk iktidarı döneminde AKP, yüzünü döndüğü Avrupa Birliği’ne üyelik için bir dizi demokratikleşme paketini kısa zamanda hayata geçirince de işkenceyle mücadele de büyük adımlar atılmış oluyordu. Ancak geçen zaman içinde AKP’nin Avrupa hedefinden uzaklaşmasıyla insan hakları ihlallerini önleme konusundaki kazanımların hepsi birer birer kaybedildi. Gözaltı merkezlerindeki işkence vakalarında kimi zaman gözlenen sayısal düşüş ve işkence yöntemleri açısından da daha vahşi uygulamalar terkedilmiş olsa da işkence ve cezasızlık yerli yerinde duruyordu. Reformlar genelgelerle uygulanamaz kılındı AKP’ye yönelik sindirme hareketleri ve provokasyon kokan bir takım saldırılarla Türkiye önemli siyasal ve sosyal krizlerin ve haliyle insan hakları gündemini meşgul eden olayların yaşandığı bir sürecin içine girdi. Yaşanan kaygı verici siyasal ve sosyal gelişmeler insan hakları duyarlılığında da ciddi bir deformasyona yol açtı. Yapılan her demokratikleşme yasası, hukuken genelgelerin yasaların üzerinde olamayacağı hükmüne karşın bir takım genelgelerle uygulanamaz kılındı. AB ile başlayan sıcak sürecin reformların önünün kesilmesiyle sona ermesi demokratikleşme kanallarını da tıkadı ve böylece başta yaşam hakkı, işkence yasağı, düşünce ve ifade özgürlüğü olmak üzere ciddi insan hakları ihlallerinde yeniden artış görülmeye başlandı.2006 yılına gelindiğinde insan hakları savunucularının, Türkiye’deki reform sürecinin AB ile müzakerelere bağlı bir ev ödevi olduğu ve demokratikleşme konusunda atılan adımların samimi olmadığına ilişkin eleştirilerinde haklı çıkaracak bir takım yasal düzenlemelere gidildi. PVSK işkenceye olanak sağlıyor İlkin 2006 Haziranında Terörle Mücadele Yasası’nda yapılan yeni düzenlemelerle terör tanımı genişletilerek hak ihlallerinin önü açılmış ifade özgürlüğünü tehdit eden ve işkence uygulamasına zemin hazırlayan bir yasal düzenleme hayatımıza girdi. İşkenceye karşı alınan tedbirler yönündeki kazanımların geriye alınması anlamına […]

Tehlikeli sulardayız kılavuzumuz da yok

Güventürk Görgülü Uluslararası Ekonomi Birliği (IEA) Başkanı Guillermo Calvo, bir dönemin yaygın görüşünün aksine henüz küresel krizler çağının kapanmadığını buna karşılık uluslararası ekonomik kuruluşların krizlerle başa çıkma yeteneğini kaybettiklerini söyledi. Türkiye Ekonomi Kurumu’nun Uluslararası Ekonomi Birliği ile birlikte düzenlediği 15’inci Dünya Ekonomi Kongresi İstanbul Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde başladı. Kongre’nin açılış konuşmasını yapan Calvo, “Küreselleşmenin Meydan Okuması” başlığı altında gerçekleştirilen kongrenin hazırlık çalışmalarına başladıkları 2005-20069 yıllarında durgun ve dengeye ulaşmış görünen sermaye piyasalarına bakarak pek çok iktisatçının çok iyimser öngörülerde bulunduğunu hatırlattı: “Uluslararası kurumlarda çalışan uzman iktisatçılar, zaman geçtikçe daha güçlü bir biçimde makro krizler döneminin kapandığı, gelişmekte olan ülkelerde ortaya çıkacak sorunların da mikro nitelik taşıdığını söylemeye başladılar.” Buna karşılık başka iktisatçıların bu görüşe katılmadığını, arka planda olup bitenlerin yeni bir finansal kriz dizisine neden olabileceği konusunda şüphe duyduklarını dile getiren Guillermo Calvo, pek çok çevrede oluşan iyimserlik havası nedeniyle finansal galaksinin merkezinde oluşan sarsıntının pek çok insanı hazırlıksız yakaladığını söyledi. Finansal krizin seyrinin pek çok kişide “kuzey”le “güney”in yer değiştirdiği izlenimi yarattığını ifade eden Calvo, bu tespiti yapabilmek için de henüz çok erken olduğunu ama bu olayların, başlayan Kongre’nin heyecanını artırdığını dile getirdi. Columbia Üniversitesi’nden Ronald Findlay’nin sunumuna da atıfta bulunan Calvo, değişim dönemlerinin insanlık için oluşturduğu ciddi tehditlere şu sözlerle dikkat çekti: “Felaketleri bir kenara bıraksak bile, büyük değişimlerin yaşandığı dönemler, saçma sapan düşüncelerin ortaya çıkması için de pek çok fırsat yaratır. İlkesiz insanlar da kendi dar görüşlülüklerini ya da yanlış algılamalarını ileri sürmek için bu durumdan yararlanır. Bu ortamda siyasal yapılar da sarsılır, hatta demokrasi çirkin yüzünü göstererek birliktelik yerine parçalanmayı öne çıkartabilir.” Guillermo Calvo küreselleşmenin, durumu daha da karmaşıklaştırdığını belirterek artık bilmediğimiz ve kararsız sularda seyrederken bize yardımcı olacak uluslararası kuruluşlardan da yoksun olduğumuzu vurguladı. Calvo’ya göre geçmişte uluslararası ekonomik sistemi ayakta tutan pek çok kuruluş bugün artık eskimiş ve sıradan likidite krizleriyle dahi başa […]

Duyduk duymadık demeyin! Bize zehir yediriyorlar

Nıvart Taşçı Rusya’nın, zirai kalıntı var diye Türkiye’den sebze ve meyve alımını durdurması, yıllık yaklaşık 500 milyon dolarlık bir ihracat gelirinden mahrum bırakacağı için bir kriz olarak algılandı. Hükümet seferber oldu, gazetelerin ekonomi sayfaları ısrarla takip etti. Nihayet Salı günü iki ülke mutabakata vardı ve sorun çözüldü. Fakat daha vahim bir sorun yine göz ardı edildi: Biz ne yiyoruz? Yurt içinde tükettiğimiz yaş sebze meyvede zirai kalıntı var mı? Hem de nasıl! Ziraat Mühendisleri Odası yönetim kurulu üyesi Özden Güngör’ün verdiği bilgiye göre, kanserojen etkiye sahip olduğu tespit edilmiş olan ve büyük oranda çevre kirliliği yaratan 137 kalem ilaç Türkiye’de hâlâ ruhsatlı şekilde satılıyor. Bunların 75’i zirai mücadele amacıyla kullanılan ilaçlar. AB ülkelerinin söz konusu ilaçların kullanıldığı ürünleri ithal etmeye yanaşmaması, ürünlerin iç piyasaya akmasıyla sonuçlanıyor. Evet, durum bu kadar vahim, ama seferber olan kimse yok. Tüketici de buna alışmış durumda; kıvırcık salatanın dış yapraklarını atın, çünkü ilaç kalıyor üzerlerinde veya domatesleri sirkeyle yıkayın gibi tavsiyelerle yetiniliyor. Bu alanda da esaslı bir denetim mekanizması yok ve kimse de talep etmiyor. Türkiye’den gıda malları alan ve kendi vatandaşlarının ne yiyeceğini düşünen ülkeler hariç. Kamu otoritesi, kendi halkı için bir şey yapmaya niyetli görünmüyor.Rusya tehdit edince Türkiye adım attı Nitekim, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın zirai ilaç denetimleri konusunda harekete geçmesi için de, Rusya’nın, gerekli hassasiyetin gösterilmemesi halinde yasağın kapsamını genişleteceğini ve Türkiye menşeli ürünlerin geçişine izin veren ülkelere ciddi yaptırımlar uygulayacağını bildirmesi gerekti. Bakanlığa bağlı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, Türkiye’de üretilen taze sebze ve meyveye zarar veren hastalıklara, zararlı ve yabancı otlara karşı kullanılan bitki koruma ürünlerinin “Zirai Mücadele Teknik Talimatları” doğrultusunda kullanılmasını sağlayacak bir taslak hazırladı. Buna göre, her üreticiye bir barkod verilecek. Üreticiler, gübre dâhil, üretimde kullandıkları her türlü ilaç ve kimyasalı, kullanım tarihleriyle birlikte deftere kaydedecek. Önceden, kimyasal ilaç kullanımı konusunda gönüllülük esasına göre yürütülen kayıt sistemi, tüm […]

Dünyanın bekleyecek 20 yılı yok

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com NASA’ya bağlı Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nün başkanı James Hansen 20 yıl önce, Amerikan Senatosu’nda öngörü ve cesaretin biraraya geldiği bir konuşma yapmıştı. Meteoroloji kayıtlarının alındığı tarihten beri görülen en şiddetli sıcaklıkların yaşandığı 1988’de, henüz kimsenin dile getirmediği gerçeği Hansen söylemeye çekinmedi. “Bütün veriler hava sıcaklıklarındaki artışın yüzde 99 insan faaliyetlerine bağlı olduğunu gösteriyor.”Yüz yıllık sıcaklık değişimlerini inceleyen Hansen, küresel ısınmanın boyutlarının, sera gazlarıyla neden sonuç ilişkisi kurulabilecek boyuta ulaştığını açıklamıştı. Konuşmanın üzerinden geçen 20 yılın 14’ünde sıcaklık ortalamaları 1988’i de geride bıraktı.James Hansen kaybedilen zamanın yarattığı öfkeyle, 23 Haziran 1988’deki konuşmasının yıldönümünde ABD Senatosu’na bir kere daha seslendi: “Fosil yakıtlarından enerji sağlayan şirketlerin yöneticileri eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarının farkındalar. Fikrimce, bu insanlar doğaya ve insanlara karşı suç işledikleri gerekçesiyle yargılanmalı.” Bu son şansımız Küresel iklim değişikliği konusunda dünyanın belki de en önemli bilim adamı Hansen, Pazartesi günü (23 Haziran) ABD Kongresi’ndeki konuşmasında, atmosferdeki sera gazlarının “tehlikeli düzey”i çoktan geçtiğini ve 1988 seviyesine geri dönmek gerektiğini belirtti. Dünya atmosferinin, kitlesel yokoluşlar, ekosistem çöküşü ve deniz seviyesinde dramatik yükselmeler olmaksızın, insanlardan kaynaklanan bu karbon dioksit (CO2) yüküyle ancak birkaç 10 yıl daha dayanabileceğini söyledi. “Eğer çok farklı bir yol tutmazsak kızaracağız. Bu son şansımız.”Küresel ısınmayı “saatli bombaya” benzeten Hansen, ABD’nin iklim değişimindeki payına uygun şekilde davranması gerektiğini, bunun için de kömür yakıtlı enerji tesislerinin derhal durdurulması, rüzgâr ve güneş enerjisine rekabet şansı verebilmek için elektrik dağıtımında enerji kaybını en aza indiren yeraltı kablolarının döşenmesi gerektiğini belirtti.Yeni başkanın, Kennedy’nin Ay’a gitme kararıyla eşdeğer bir inisiyatif almak zorunda olduğunu söyleyen Hansen’a göre, karbon vergisi sistemine geçmek şart. Yani, fosil yakıtlarının çevre ve sağlık üzerinde yarattığı olumsuz etkilerin bedelinin saptanması ve bu bedelin doğrudan halka yapılacak ödemeler şeklinde düzenlenmesi gerekiyor.“Kamu arazilerinden ve okyanus açıklarından çıkardıkları petrolü son damlasına kadar kâr etmek için kullanan fosil yakıtı üreticilerini durdurmalıyız. Bizi bu son damlalar kurtarmayacak. Fosil […]

Azize’nin başörtüsünü takmayan ABD gaflet uykusunda!

Mustafa Alp Dağıstanlı Azizah’nin durmadan başörtülü kadın kapaklarıyla eleştirilmesine karşılık, Muslim Girl fazla liberal olduğu için tepki topluyor. Başörtülü veya açık cıvıl cıvıl, kimi şuh Müslüman kızlarla dolu dergi. Mesela bir yandan “Ayın Müslüman Kızı”nı seçiyor, bir yandan da okurlarını Kurani ilkeler ve İslami değerler konusunda fikirlerini söylemeye, tartışmaya davet ediyor. Biraz daha dolu ve ciddi bir dergi istiyorsanız Elan’a bakmalısınız; zaten alt başlığı da “Rethink Islam” (İslam’ı yeniden düşün, anlamına). Monitor’ın haberine göre, okurlar nisbeten zengin olmasına rağmen sadece birkaç büyük ilanverenin ilgisini çekebilmiş bu kadın dergileri. Yine de birkaç gedik açılabilmiş; IKEA, Azizah’ye ilan veriyor, Fox televizyonu da Muslim Girl’e mesela. Kısaca, ABD’de Müslümanlar, her düzeyde kendilerini ve dinlerini anlatabilmek için çaba sarfediyor. Son örneklerden biri de Princeton Üniversitesi öğrencilerinin Mayıs başında çıkarmaya başladığı, İslami meseleleri ele alan 15 günlük Misbah dergisi. Kendilerini anlatma çabasıyla entegrasyon çabası atbaşı gidiyor. Çoğunluğunu Hıristiyanların oluşturduğu bir toplum içinde birarada yaşamanın yolunu arıyorlar. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’de, Hıristiyanların boğazları kesiliyor, yazı yazdı diye insanlar öldürülüyor ve yargılanıyor, başörtülü çocuklar okullara sokulmuyor, askerin içinde birileri “irtica gelmesin diye” darbe hazırlıkları yapıyor, Kayseri’de içki bulunmuyor, bilmemnerede Ramazan’da oruç tutmayan taciz ediliyor, Aleviler ikinci sınıf muamelesi görmekten şikayet ediyor, Kürtler varlıklarının yeterince temsil edilmemesinden yakınıyor… Ama tabii, medenniyyyetler ittifakını sağlayacak olan da biziz.

O.S. büyüdü, duruşmada gizlilik kalkıyor

Medyakronikinfo@medyakronik.com Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’i öldürdüğü iddiasıyla yargılanan O.S, 28 Haziran cumartesi günü 18 yaşını dolduracağı için, 7 Temmuzdaki duruşma basına ve izleyicilere açık olarak yapılacak. Üsküdar’daki Zeynep Kamil Kadın ve Çocuk Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesinde 1990 yılında dünyaya geldiği belirtilen ve Adli Tıp Kurumunca yapılan muayenesinde fizyonomik olarak nüfus kaydına uyumlu yaşlarda gözüken O.S, 28 Haziran Cumartesi günü 18 yaşını dolduruyor. Dink’in öldürülmesine ilişkin O.S’nin de aralarında bulunduğu 19 sanığın yargılamasını yapan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, 7 Temmuz Pazartesi günü yapılacak duruşmada, O.S 18 yaşından küçük olduğu için daha önce verilen “kapalı duruşma” kararını kaldıracak. Karar uyarınca önceki duruşmalara giremeyen basın mensupları ve izleyiciler, söz konusu duruşmayı izlemek için salona alınacak. Dava kapalı olduğu için önceki celselerde uygulanan “gizlilik kararı” da ortadan kalkarken, basın mensupları da sanıkların ifadelerini haber yapabilecek. Davaya ilişkin tensip tutanağını düzenleyen İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi, O.S’nin 18 yaşından küçük olması nedeniyle CMK’nın 185. maddesi uyarınca duruşmaların kapalı olarak yapılmasını kararlaştırmıştı. Davanın iddianamesinde, O.S’nin, “Hrant Dink’i öldürmek” suçundan 18 yaşından küçük olduğu da dikkate alınarak 18 ile 24 yıl arasında hapis cezasına çarptırılması, ayrıca “terör örgütüne üye olmak” ve “ruhsatsız silah taşımak” suçlarından da 8,5 ile 18 yıl arasında hapisle cezalandırılması talep ediliyor. O.S’nin bu suçlardan toplam 26,5 ile 42 yıl arasında hapsi talep edilen iddianamede, diğer 18 sanığın da 7,5 yıl ile ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası arasında hapisle cezalandırılması isteniyor.

Dink cinayetini eleştirmek sürgün nedeni

Ahmet Şık Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra, bir öğrencisinin konuyla ilgili sorusu üzerine, “Hiçbir insan düşüncesinden dolayı öldürülmeyi hak etmez” diyen öğretmen, hakkında açılan soruşturma sonunda Trabzon’a sürgün edildi. Soruşturmayı yürüten Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri, İzmir’in Selçuk ilçesindeki İMKB Anadolu Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapan Aysel Kılıç hakkında savcılığa da suç duyurusunda bulundu. Selçuk Cumhuriyet Başsavcılığı Kılıç hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 215 ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca, “suçu ve suçluyu övmek” iddiasıyla dava açtı. 21 yıllık öğretmen Kılıç’ın sürgün edilmesine ve hakkında dava açılmasına neden olan suçlamalar şöyle: “Ders dışına çıkarak Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını söylemek. Abdullah Öcalan’ın hapiste yaşam şartlarının kötü olduğunu ve koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini söylemek. Özdemir Sabancı’yı öldüren Fehriye Erdal’ın terörist olmadığını söylemek. Hrant Dink cinayeti nedeniyle Türk Milletini aşağılamak. Derse siyasi ideolojik gazete ve dergiler getirmek ve buna karşı çıkan öğrencilere düşük puan vererek cezalandırmak.” “Bir gazeteci öldürülmüş…” Kılıç’ın ve aynı zamanda Eğitim-Sen İzmir 1 Nolu Şubesi’nin de avukatı olan Nedim Değirmenci’nin verdiği bilgiye göre Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesinin ertesinde ders sırasında öğrencilerinden birinin, “Öğretmenim, yine bir gazeteci öldürülmüş” demesi üzerine O.E.Ö. isimli öğrenci de, “iyi ki gebermiş” dedi. Bunun üzerine öğretmen Kılıç da, “Bu şekilde konuşamazsın. Değil Hrant Dink hiçbir insan düşüncesinden dolayı öldürülmeyi hak etmez. Bir suçu varsa ancak buna yargı karar verebilir” diye uyardı. O.E.Ö.’nin, “Türklüğe hakaret eden her kim olursa olsun öldürülmeyi hak eder” diye karşılık vermesi üzerine Kılıç, “Bu konu dersimizi aşıyor” diyerek konuyu kapattı. Bir sonraki derste öğretmen Kılıç, Dink’in yargılanıp ceza almasına neden olan yazının geneli üzerinden değil belirli bir kısmının seçilerek yanlış neticeye varıldığını söyledi ve öğrencilerinin fikir beyan etmelerini isteyerek yazının tamamını sınıfta okudu.Şikayet dilekçesinde yok yok 2007 yılı Ocak ayında yaşanan ve herhangi bir şikâyet ve soruşturma konusu olmayan bu olay, 1 yıl sonra sözlü notu yüzünden çıkan bir tartışma […]

Dün “komünist”, bugün “Fethullahçı”

Alper Görmüşagormus@medyakronik.com Tarafgazetesinin yayımladığı “Genelkurmay Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” manşetinin haber olarak önemi meydanda; 20 Haziran tarihli yazım bunun üzerineydi.Ben, bu haberin Türk basınındaki geniş yansımasına baktığımda (üstelik Genelkurmay Başkanı gazetecilere “habere değil, haberi veren gazetenin finansörüne bakın” demişti), varlığı ve önemi nihayet kabul edilmiş bir gazete görüyorum. Taraf, cesur tavrıyla “vasatlık kırıcı” bir rol oynuyor Türk basınında.İkinci Dünya Savaşı’nın bitiminden komünist sistemlerin çöktüğü 1980’lerin sonuna kadar geçen süreyi ya da onun bir bölümünü yaşayanlar gayet iyi bilir: Eskiden birinin çanına ot tıkamak istediğinizde, onun “komünist” olduğunu söylemeniz yeterdi. 1989’dan sonra oradan ekmek yenilemeyeceğinin anlaşılmasından sonra “şeriatçılık” suçlaması girdi devreye. Bunun, insanda mizah duygusu yaratan tipik örneklerinden biri de eski Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’e ilişkindi. Hatırlayın, Özkök, 2004’te girişilen Sarıkız darbesini engellemeye çalıştığı için Sarıkız’cılar tarafından böyle suçlanmıştı. Keza, seçildiği günleri izleyen günlerde eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’den bile kuşkulanılmıştı. Emin Çölaşan’ın o günlerde kaleme aldığı anti-Sezer yazılarını görseniz, çok şaşırırdınız. Ahmet Altan’ın cevabı Günümüzün en etkili suçlaması ise “Fethullahçılık…” Nokta’nın yayınları nedeniyle o damgayı yemişlerdenim; fakat 1994’te de “Refahçı” olduğum için şerbetliyim ben (o zamanki suçum da genel yayın yönetmeni olduğum Aktüel’de Refah Partisi eki vermekti). Şimdi de Tarafyazarı olarak ucundan da olsa aynı suçlamayla karşı karşıyayım. Geçtiğimiz günlerde derginin genel yayın yönetmeni Ahmet Altan, “Gazetenin finansörüne bakın” diyen Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’a hepimiz adına güzel bir cevap verdi. Şöyle yazdı: “Türkiye’nin Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın yanına çağırdığı bazı gazetecilere bizim gazeteyle ilgili söylediği sözleri okudum dün sabah. ‘O gazetenin finansörüne bakın’ demiş. Gazeteciler baksınlar. Ama gazetecilerin bakması yetmez, bir genelkurmay başkanı bir gazetenin ‘finansöründen’ kuşkulanıyorsa emrindeki bütün istihbarat örgütleri de bakmalı. Orgeneral Büyükanıt da, bu gazete de toplumun önünde duruyor. Eğer herhangi biri, bu gazetenin o söyledikleri örgütlerle ‘gizli’ bir ilişkisini, ‘gizli’ bir para kaynağını ortaya çıkarırsa, belgesini değil sadece bunu düşündürecek bir ilişkisini göz önüne sererse, […]

Roisin Murphy, Shantel, Gogol Bordello ve santral…

Yazın ilk festivali Efes Pilsen One Love Festival 7, Santralistanbul’da festivalcilerin ayaklarını yerden kesti. 21-22 Haziran tarihlerinde gerçekleşen şenlikte eğlence gün boyu devam etti. İlk gün Bedük, Long Blondes, Hot Chip ve Roisin Murphy katılımcıları dansa doyururken; ikinci gün Baba Zula, Miss Platnum, Shantel& Bucovina Club Orcestar ve Gogol Bordello gypsy ruhu ve müziği ile Santralistanbul’u inletti. Bu büyük eğlenceden görüntüler haberimizde…İşvecan Özen Kamera:Erdem Özüer

Gazeteci figüran oldu

Nazlı Hazal Tetik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Eminönü Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından düzenlenen Babıali şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen medya konulu arama konferansında gazetecilğin günümüzde kar amaçlı bir ekonomik faaliyete dönüştüğü, bunun sonucunda da gazetecilerin de günü kurtarmaya yönelik birer figüran haline geldiği vurgulandı. Şenlik kapsamında 19 Haziran’da Çemberlitaş’ta bulunan Basın Müzesi’nde gerçekleştirilen “Medya Gerçeği: Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konferansa konuşmacı olarak Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şükran Soner, Birgün Gazetesi’nden Ahmet Tulgar konuşmacı olarak katıldı. 1984 yılında gazeteciliğe başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan basının ikitelli’ye taşınmadan önceki “Babıali dönemi”nde sendikanın güçlü varlığı nedeniyle medya patronlarına karşı gazetecilik faaliyetlerinin başarıyla savunulabildiğini anlattı. Arsan, dünyadaki ekonomik değişimin Türkiye’yi de değiştirdiğini, bunun sonucunda basın sektöründe gazetecilik örgütlerinin varlığının zayıfladığını, sonuçta da gazeteciliğin bundan zarar gördüğünü vurguladı. Reklamveren düzeltebilir mi? Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman da gazeteciliğin iki var oluş amacını, “halkı bilgilendirmek” ve “halkı manipüle etmek” olarak tanımladı. Medyanın iş adamlarının ve holdinglerin elinde olduğunu her bir gün yenisi eklenen Doğan, Çalık, Ciner vb. grupların medyayı tekelinde tuttuğunu belirterek, bu işadamlarının da yalnızca “kar maksimizasyonu” amacına hizmet ettiklerini söyledi. Cinman, mevcut sistemle ortaya çıkan kötü durumun ancak reklamverenlerin zorlamasıyla daha düzeyli bir yere çekilebileceğini kanısında olduğu anlattı. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken ise gazeteciliğin toplum ve etikle olan ilişkisine değindi. Var olan parametreler ve olması gerekenleri “insan dünya bilgi” çerçevesinde değerlendirerek iletişim fakültelerinin mercek altına alınması gerekliliğini, karar vericilerin yapmaları gerekenleri etik tabanlı hukuk kapsamında değerlendirmelerinin önemini vurguladı. Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncelikle 1980 sonrası Türkiyesi’ne panoramik bir bakış açısıyla yaklaşarak yozlaşmayı yine medya patronlarının sermaye hırsıyla değerlendirdi. Gazeteciliğin de küreselleştirici üç büyük güç olan “IMF, Dünya Ticaret Örgütü […]

Hayvan hakları için imza kampanyası

Medyakronikinfo@medyakronik.com Hayvan hakları savunucuları, hayvanlara kötü muamele, eziyetin yalnızca idari para cezalarıyla cezalandırılmamasını istiyor. Bu nedenle Hayvanları Koruma Kanunu’nun yasakladığı eylemlerin Ceza Yasası (TCK) kapsamına alınmasını da istiyorlar. Yaşam Hakkına Saygı Girişimi tarafından bu amaçla başlatılan kampanyaya verilen imza sayısı şu ana kadar 16 bini geçti. Kampanyaya internet üzerinden de imze verilebiliyor. AB uyum yasaları çerçevesinde çıkartılan “hayvanları koruma Yasası”nın hayvanları koruma amacına hizmet etmediği vurgulanan dilekçede, hayvanlara yönelik işkence, öldürme, tecavüz gibi olayların artarak sürdüğüne işaret ediliyor. Bu tür suçlar için Kabahatler Kanunu çerçevesinde yalnızca idari para cezası uygulandığı, bunun da caydırıcılıktan çok uzak olduğu belirtilen dilekçede 5199 sayılı yasaya caydırıcı yasalar eklenmesi için TBMM’ye çağrıda bulunuluyor. – Kampanya sitesi için tıklayın>>

“Ayağım kopsa bile oynamak istiyorum”

Gökhan Tan A Milli Futbol Takımı’nın, Almanya ile oynanacak yarı final karşılaşması öncesinde, kulübede oturacak futbolcusu bile kalmadığını yazmıştık iki gün önce. Haberin alt başlığında şu ifade yer alıyordu: “…bu kez sadece son dakikalarda değil, maç öncesinde de mucize gerekiyor. ‘Ayağı kopsa da oynayacak’ futbolcuların sahaya çıkabilmesi gibi.” Yarı finale mucizevi şekilde ulaşan milli takımın gerçekten de bu kez maç öncesinde de bir mucizeye ihtiyacı var. Bu mucize, bir mucizeye daha imza atabilecek sakat futbolcuların sahaya çıkabilecek ve takıma katkı sağlayabilecek düzeye gelebilmesi. Almanya maçında Türk Milli Takımı’nın kulübesinde, sağlık sorunu bulunmayan sadece üç futbolcu var. Bunların biri, takımın üçüncü kalecesi Tolga Zengin. Tolga, espirilere konu olduğu üzere orta saha ya da forvette oynayamayacağına göre, kale dışındaki mevkiler için sadece iki değişiklik şansımız var. Sakatlıklar “kağıt üstünde” Ancak elbette bu durum sadece kağıt üzerinde böyle. Turnuva boyunca sakatlanan (hatta turnuva da sakat gelen) ve bir daha sahaya çıkamayan futbolcuları kulübede ve hatta sahada göreceğiz. Fatih Terim, Türk futbolunun tarihinde ilk kez yakaladığı final oynama şansını kaybetmemesi için her türlü olasılığı düşünecek, sadece kendi değil futbolcular adına da risk alacaktır. Durumu belirsiz sakat oyuncular, Emre Belezoğlu ve Tümer Metin ihtiyaç durumunda oynayacaktır. Klişe deyimle, “Ayağı kopsa da oynayan” futbolcuları sahaya sürecektir. Servet Çetin’in dün, Vatan gazetesinden Tayfun Bayındır’a söyledikleri bu konuda ilk sinyali verdi. Şunları söylemiş Servet: “ Takımda bu kadar eksik varken Çarşamba akşamı ayağım kopsa da oynamak istiyorum. Ne yapıp edip sahaya çıkmayı düşlüyorum. Ama hocam ve doktorlar izin vermiyorlar. Futbol hayatımı tehlikeye atabiliceğimi söylüyorlar.” Vatan’daki haberde, önceki gün bir toplantı yapan doktorlar ve teknik heyetin, Servet’in oynama olasılığının çok az olduğunu belirtiliyor. İnsan hayatına verilen önem Haberde yer alan bir başka ayrıntı da dikkat çekici. Buna göre Türk Tabipler Birliği, Milli Takım doktorlarını arayarak Servet’i oynatmadıkları için teşekkür etmiş. “İnsan hayatına verdiğiniz önemden dolayı kutluyoruz” demiş. Tabipler Birliği, […]

Zaman hep suçlunun yanında

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü “Hayata Dönüş” operasyonu sonrasında, başka cezaevlerine yapılan nakiller sırasında mahkumlara kötü muamelede bulundukları için yargılanan jandarma görevlileri hakkında açılan dava zaman aşımından düştü. 2001 yılından bu yana süren davada aralarında gardiyan ve askerlerin bulunduğu bin 615 kişi hakkında dava açılmıştı. Gardiyanların “görevi kötüye kullanmak”, jandarmaların ise “kötü muamelede bulunmak” iddialarıyla suçlandığı davanın 5. yılında iddianameye 682 sanığın adının mükerrer yazıldığı ortaya çıkmıştı. Bu “yanlışlığın” anlaşılmasından sonra sanık sayısı 933’e düşmüş daha sonra da gardiyanların dosyası ayrılmıştı Beklenen oldu, zaman aşıldı Yıllardır çeşitli gerekçelerle uzatılan davanın mart ayında yapılan bir önceki duruşmasında da, daha önceki celsede alınan 4 ayrı ara kararın “mahkemenin iş yoğunluğu” nedeniyle yerine getirilememesi nedeniyle duruşma zaman aşımının dolduğu 23 Haziran tarihine ertelenmişti. Mahkeme heyetine zaman aşımı dolacağı uyarısı yapan ve gizlenen delilleri toplamak için mahkemeden yetki isteyen müdahil avukatlarının, 7 yıl süren dava boyunca görevini yapmayarak delilleri karartan görevliler hakkında suç duyurusunda bulunulmasını talep etmişti. İstanbul Eyüp 3. Asliye Ceza Mahkemesi’nde yaklaşık 8 yıldır süren davanın bugünkü (23 Haziran Pazartesi) duruşmasında hakimin, zaman aşımı gerekçesiyle davanın düştüğü kararını açıklayacağını söylemesi üzerine müdahil avukatlar salonu terk etti. Hakimin karar açıklayacağını söylemesi üzerine söz alan tutuklu ve hükümlülerin avukatları, “Avukatlık meslek kuralları ile kişisel hak ve onurumuz çerçevesinde duruşmayı terk ediyoruz” diyerek mahkeme salonundan çıktı. Avukatların çıkmasının ardından mahkeme heyeti 19 Haziran 2008’de zamanaşımı tarihinin dolduğuna hükmederek davanın düşürülmesine karar verdi. Mahkeme sonrasında müdahil avukatlar adil yargılama hakkının ihlal edildiği gerekçesiyle kararı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) götüreceklerini söyledi.“Hukuk kurallarının bittiği nokta” Mahkemenin kararını, “hukuk kurallarının bittiği nokta” diye tanımlayan müdahil avukatlardan Ömer Kavili, “Mahkeme, sanıkların sayısını ya da kim olduğunu bile bilmeden bir yargılamayı yürütüyor gibi göründü. Bu davada ne savcı, ne mahkeme, ne de avukatlar sanık sayısını bile net olarak bilemedi ve hala bilmiyor da. Sanıkların birçoğu mahkemeye […]

Gazeteler, internet sayfaları gibi “Taraf”sız kalamadı!

Alper GörmüşTaraf, 20 Haziran’da son zamanların en önemli haberini yayımladı. Gazetenin iddiasına göre, Eylül 2007’de Genelkurmay Başkanlığı’nda “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” başlığıyla bir plan hazırlanmıştı. Plan, yargı ve basının “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisine çekilmesini” ve daha bir dizi amacı öngörüyor, bu amaçla yapılması gerekenleri sıralıyordu. O gün öğle saatlerine doğru Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniyordu: “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır.” Bu, tıpkı, Nokta’nın Şubat 2007’de yayımladığı “Genelkurmay’ın Medya Andıcı” haberine karşı yapılan açıklamaya benziyordu: Evet, böyle bir taslak hazırlanmıştı fakat onaylanmamış ve uygulamaya konmamıştı. Ben, bunu da hatırlatarak, açıklamanın “yalanlama”dan ziyade bir “doğrulama” olduğunu, fakat Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ın internet sayfalarında bambaşka bir havanın egemen olduğunu yazmıştım. Şöyle demiştim:“Taraf gazetesi bugün Genelkurmay’da hazırlandığı iddiasıyla 11 sayfalık çok önemli bir belge yayımladı. Genelkurmay ‘ın ‘yalan’ demediği belgeler, bazı gazetelere göre yalanlanmıştı. (…) Öte yandan, Taraf, ‘belgelerin onaylanmış olduğundan’ söz etmiyordu. Bu durumda Taraf’ın haberi yalanlanmış mı olur? Bazı gazetelere göre evet!”O günkü yazımı, “yalanlama”dan CHP’nin bile tatmin olmadığını hatırlatarak şöyle bitirmiştim:“Bunlar ne güzel gazetecilikler böyle! Özü ‘merak’ ve ‘kuşku’ olan bir mesleğin ‘yalanlama olmayan bir yalanlama’dan bu kadar hızlı bir şekilde tatmin olup defteri kapaması olacak iş mi? Durun bakalım, belki CHP’den utanıp vazgeçilir bu tuhaflıktan. Belki yarın (21 Haziran) gazeteler, internet sayfalarından bambaşka bir havada çıkarlar.” Tarafsız kalmak giderek zorlaşıyor Ertesi gün gazetelere baktığımda, gerçekten de internet sitelerinden çok farklı bir yaklaşım gördüm. İnternet sitelerinde “yalanlama”yı öne çıkarıp, peşine de birkaç satırla haberi iliştiren gazetecilik ters çevrilmiş gibiydi. Haber, üstelik de Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Habere değil, haberi yazan gazetenin finansörüne bakın” yollu açıklamasına rağmen ön plandaydı; “yalanlama” ise pek inandırıcı bulunmamıştı. Vatan, “yalanlandı”dan vazgeçip, “Genelkurmay ise ‘onaylanmış bir evrak yoktur’ demekle yetindi”ye döndü. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile şöyle yazdı:“Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı okudum. […]

Rusya Hollanda’yı eledi ama…

Gökhan Tan Futbolun en önemli turnuvaları Dünya ve Avrupa şampiyonaları her seferinde, ferken favorilerin elenmesine sahne olur. Dün gece bu maçlardan birine daha tanık olduk. Grup maçlarında, “ölüm grubu”nun tüm takımlarını (Romanya, İtalya ve Fransa) farklı mağlup eden ve bu nedenle turnuvanın en büyük favorisi olarak gösterilen Hollanda, çeyrek finale güçlükle çıkan Rusya tarafından kupa dışına itildi. “Turnuva takımı” Rusya’nın çeyrek finale çıkması ve Hollanda’yı elemesi tam da bu türde bir turnuvada görmeye alışık olduğumuz bir durum. Avrupa Şampiyonası’ndaki ilk maçında, birkaç saat sonra yarı finale çıkmak için İtalya ile karşılacak olan İspanya’dan üç fark yedi. İkinci maçında, 2004’teki kupanın sahibi Yunanistan’ı tek golle geçti. Yükselişi, son grup maçında da devam etti ve baştan sona üstün götürdüğü İşveç karşılaşmasını 2-0 önde bitirdi. Kupa tarihine baktığımızda ise Hollanda gibi, turnuvalara farklı galibiyetlerle başlayan “erken favorileri”n değil, Rusya gibi ivmesini sonradan kazanan takımların daha başarılı olduğunu görüyoruz. Zaten Hollanda karşısında Rusya’nın en büyük avantajı da buydu. Katıldığı hemen her turnuvada, gurup maçlarında futbolu ve parlak sonuçlarıyla göze batan İspanya, bu ilk gruptaki “erken favori”lerin demirbaş bir örneği. İkinci gurubun demirbaşı ise Almanya elbette. Euro 2008’de Türkiye’nin, “arkadan gelme” kupasını Almanya’nın elinden aldığı söylenebilir. “Futbol, Almanya’nın kazandığı bir oyundur” Ancak yarı final öncesinde Türkiye’nin durumu, Hollanda karşındaki Rusya’dan büyük bir farklılık gösteriyor. Burada İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden Gary Lineker’in “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir oyundur” sözünü hatırlayalım. Lineker elbette bu lafı, Almanya’nın turnuva performansını göz önüne alarak söylemişti. Futbolu biraz olsun takip eden her insan, Almanya’nın sürünerek geldiği tüm büyük turnuvalarda final ya da yarı final oynadığını bilir. İşte bu yüzden de Almanya için her zaman “turnuva takımı” benzetmesi yapılır. Almanya, hemen her turnuvada aynı performansı gösteriyor. Oysa Türkiye, oynadığı dört maçı, toplamda sadece 9 dakika önde götürerek yarı finale çıktı. Yani, Ekşi […]

Genelkurmay’dan daha Genelkurmay’cı gazeteler

Alper Görmüş “TSK’NIN ACİL EYLEM PLANI / Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, siyasete ve sivil hayata müdahale etmek için geniş kapsamlı bir ‘eylem planı’ hazırladığı ortaya çıktı. Planın amacı, ‘Kamuoyunu TSK’nın hassasiyet gösterdiği konularda’ yönlendirmek ve harekete geçirmek / Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlıkları tamamlanan ve Eylül 2007’de yürürlüğe konan ‘Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı’ uyarınca, kamuoyunu, ‘irticacı haraketlerin sorumlusu’ olarak görülen hükümete; ‘milli devlete karşı’ olarak nitelenen yeni anayasa paketine; ‘terörist’ olarak adlandırılan DTP’ye karşı TSK’nın görüşleri doğrultusunda yönlendirmek ve ‘topluma öncü olma’ rolünü sürdürmek için bir dizi karar alındı.” Taraf’ın birinci sayfanın tamamını, içerde de iki tam sayfayı kaplayan haberi işte bu başlık ve sunuşla duyuruldu okurlara… Birinci sayfada, 11 sayfalık eylem planının en önemli unsurları da şöyle formüle edilmişti:“1. Yargıçlar ordu çizgisine çekilecek… Genelkurmay Başkanlığı’nın eylem planı, ‘üst yargı organı başkanlarının TSK ile aynı paralelde hareket etmelerini sağlamayı’ amaçlıyor. “2. Gazeteciler kullanılacak… Taraf’ın elindeki Genelkurmay belgesine göre, basın mensupları ve medya kanalları düzenli temasla yönlendirilecek ve yandaş kılınacak. “3. TSK muhalifleri yıpratılacak… Genelkurmay Bilgi Destek Planı, ‘Bazı sanatçı ve yazarların desteklenmesi ve ön plana çıkarılması, TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinenlerin yıpratılması hedef alınacaktır’ diyor. “4. Kanaat önderleri yönlendirilecek… Çizelgenin 12. maddesinde TSK’yı yıpratma kampanyasının etkisiz kılınması için kanaat önderlerinin yönlendirilerek kullanılması öngörülüyor. Belge, bu ‘kanaat önderlerinin masraflarının doğrudan veya dolaylı olarak karşılanması gerektiğini’ belirtiyor. “5. DTP’nin terörist olarak görüldüğü vurgulanacak… Eylem planında DTP’nin kendi ifadeleri ve davranışları nedeniyle TSK tarafından terörist olarak görüldüğünün ve muhatap kabul edilmediğinin kamuoyuna ilan edileceğini kayda geçiriyor. “6. Kürt bölgesi silahla rahatsız edilecek… Çizelgede, ‘teröre sağlanan desteğin bedelsiz kalmayacağını bölge halkına hissettirmek için sıklıkla arama, operasyon düzenleneceği, Irak’ın Türkiye sınırında yaşayan sivillerin ağır silahlarla vurulacağı yazıyor.”Genelkurmay ne dedi? Haberin bugünkü (20 Haziran) Taraf’ta yayımlanmasından sonra, öğle saatlerinde Genelkurmay’dan şu açıklama yapıldı (tam metin): “Bir günlük gazetenin 20 Haziran 2008 tarihli baskısında, Genelkurmay Başkanlığına […]

Dünya Bankası beni niye öptü?

Nıvart Taşçı Dünya Bankası, sanayi altyapısını çevreyle uyumlu teknolojilerle değiştirmek isteyen ülkelere “iklim kredileri” dağıtmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin son 25 yılına “yapısal uyum politikalarıyla” damgasını vuran Dünya Bankası’nın kredileri, Kyoto Protokolü’nün bitiş tarihi olan 2012 sonrasını ve gelişmekte olan ülkeleri hedef alıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren iklim sorunun çözümünde yer almanın kaçınılmazlığını anlayan ve kısa bir süre önce Kyoto Protokolü’ne taraf olacağını açıklayan Türkiye de artık konuyla ilgili müzakerelerin bir parçası olacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenli aralıklarla gerçekleştirilen Taraflar Konferansı’ndan sınırlı sayıda ülkenin devlet başkanlarını bir araya getiren üst düzey zirvelere kadar, tüm görüşmelerin ana gündem maddesini Kyoto Protokolü’ne alternatif olacak anlaşmanın koşulları ve iklim kredileri oluşturuyor. Bu görüşmeler kimi zaman doğrudan emisyon hedeflerinin tartışıldığı teknik bir çerçevede ilerlerken, bazen de 13 Haziran’da sona eren son UNFCCC toplantısında olduğu gibi, emisyon kısıtlamalarının ekonomik alt yapısının adeta dayatıldığı bir taraflar savaşına dönüşüyor. Gelişmekte olan ülkelerin, Dünya Bankası kapsamında oluşturulacak “iklim fonları” sayesinde sanayileşmiş ülkelerin iklim yatırımı sömürgelerine dönüşmemek için verdiği sözlü mücadele, bu savaşın tipik bir örneği olacağa benziyor. Yeni protokolü ABD de imzalıyor Bugüne kadar Kyoto Protokolü’nü 180 ülke imzaladı. Protokolün ana amacı, fosil yakıtların kullanımından kaynaklanan ve sıcaklık artışlarına neden olan sera gazı emisyonunun azaltılmasını sağlamak. Protokol, emisyon salınımından en fazla sorumlu olan 37 ülke için, diğer 143 ülkeden daha büyük yükümlülükler getiriyor. Bu 37 ülkenin, 2008-2012 arasında sera gazı emisyonlarını 1990’daki düzeyinin yüzde 5.2 altına çekmesi gerekiyor. 2012’den sonra Kyoto’nun yerine geçecek yeni protokolün, Aralık 2009’da Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da imzalanması bekleniyor. Yeni anlaşmada, gelişmekte olan ülkeler de emisyon kısıtlama sorumluluğunu paylaşacak. Bu anlaşmaya atmosferdeki CO2 düzeylerinin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olmasına rağmen Kyoto’yu imzalamayan ABD de taraf olacak. Anlaşmanın koşulları henüz belirlenebilmiş değil fakat Kyoto’nun hedeflerine yaklaşmak konusunda en fazla çabayı gösteren AB ülkeleri şimdiden 2020 hedeflerinin emisyonları yüzde 20 azaltmak olduğunu açıkladılar. Diğer sanayileşmiş […]

Dünyadaki üç tabanca ve tüfekten ikisi sivillerin elinde

Ayçin Kırbaş Hıncal Uluç’un köşesine büyük bir kızgınlıkla taşıdığı silahlı şampiyonluk kutlamaları ve bundan zarar gören hatta ölen insanlar, eğer acil olarak önlemler alınmazsa pek bitecek gibi görünmüyor. Düşük kültürel düzey ve gelenekçi yapının bir sonucu olarak ortaya çıkan, futbol maçları sonrasında ve düğünlerde havaya silah sıkma alışkanlığı Türkiye ve Orta Doğu başta olmak üzere kuzey Afrika ve Asya coğrafyasında varlığını sürdürüyor. Ancak istatistikler bu gelenekler dışında kalan bölgelerde de bireysel silahlanmanın çok büyük bir sorun olduğunu gösteriyor. Verilere göre dünyadaki ateşli silahların yaklaşık üçte ikisi devletlerin veya güvenlik güçlerinin değil, bireylerin elinde bulunuyor. Bu durumda bireysel silahlanma eğilimi ya da alışkanlığı ortadan kaldırılmadan ateşli silahların her gün yanıbaşımızdaki insanların canının almaya devam edeceği de ortada. Devletlerin silahlanma yarışı Türkiye silah yarışında ilk 10 ülke arasında yer alıyor. “Uluslararası Barış Anlaşmaları Enstitüsü”nün hazırladığı raporda, dünyada askeri harcamaların son 10 yılda yüzde 37 arttığı açıklanıyor. Raporda, askeri harcamaların 2006 yılında 1 trilyon 204 milyar dolara ulaştığı ve harcamaları yapanların başında ABD’nin geldiği belirtiliyor. Rapora göre, Türkiye silah yarışında ilk 10 ülke arasında yer alıyor. “Dünyadaki askeri harcamaların, hükümetlerin sosyal alanlara daha fazla kaynak aktarmalarına olanak sağlayacak şekilde azalmasını” küçük bir ihtimal olarak gören raporda, “Askeri alana harcama yapan ülkeler savaşta olduğu sürece, dünyadaki askeri harcamalardaki artış eğiliminin tersine dönmesi beklenmiyor” deniliyor. Bireylerin silahlanma yarışı Ancak devletler kadar bireylerin de silahlanma yarışı içinde olması, dünyada silaha harcanan para miktarının düşürülmesini engelliyor. Uluslararası Küçük Silahlar Eylem Ağı (IANSA) verilerine göre siviller dünyadaki silahların yüzde 74’üne sahip. 2002’de yapılan küçük silahlarla ilgili araştırmaya göre, dünyada bulunan toplam 638.9 milyon silahın 378.3’ü (ortalama yüzde 59.2’si) sivillerin elindeydi bugün ise dünyadaki toplam 875 milyon ateşli silahın 650 milyonuna yani yüzde 74.3’üne siviller sahip bulunuyor. Bir başka deyişle siviller devletlerden daha hızlı silahlanıyor… Türkiye orta sıralarda Sivillerin elindeki silah adedinin toplam ateşli silahlara oranı sıralamasında Türkiye yüzde […]

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]