Nihat Kahveci: “Yorumculara kulak asmayın”

Yıldızlardan herhangi birinin üzerinde çok önceden yazıyor muydu bilinmez: “Nihat Kahveci adındaki çocuk günlerden bir gün başarılı bir futbolcu olacak. Top ayağına değdiği anda, milyonlarca insanın kalbindeki şapka beş kere uçup üç kere konacak.” İşçi bir babanın altı çocuğundan ortancası olarak İstanbul Esenler’de henüz top değil ama hayat-memat meseleleri peşinde koşarken o da bilmiyormuş. Beşiktaş’ta oynayacağını (1997), İspanya’nın Real Sociedad takımına 5 milyon Euro’ya transfer edileceğini (2001), Milli Takım’la dünya üçüncülüğü yaşayacağını (2002), İspanya’da yılın futbolcusu seçileceğini (2004), Villarreal CF ile La Liga ikinciliği yaşayacağını (2008) ve takımın en çok gol atan futbolcusu olacağını vesaire. Zaten futbola da 16 yaşında başlamış. Şans mı? Kader mi? Çok çalışmak mı? Zapturapt bir hayat mı? Fırsatları iyi görebilmek mi? Ona göre, hepsini al ve koy bir sepete. Çünkü yetenek bile tek başına beş para etmiyor bu devirde. Valencia’nın 170 bin nüfuslu Castellon kentinde “Hey Amigo!….”, şeklinde başlıyor cümlelerine. Gerisi tıkır tıkır geliyor. Sanki 1978 Giresun doğumlu değil de, 42 yıllık İspanyol gibi. Aksansız. Bukalemun gibi araziye uyum sağlamış. Amigo’nun kim olduğu duruma göre değişiyor. Paella servisi yapan garson, “Sen bir numarasın” diye omzuna vuran manav, bankta öpüşmelerine ara verip “İki değil de lütfen üç gol at” diye ricada bulunan sevgililer… Hepsiyle tek tek durup konuşuyor. O maçta topun neden öyle değil de böyle gittiğini anlatmaya gocunmuyor. Güneşi aynı güneş. Denizi aynı deniz. İşte bildiğin Akdeniz. Burada top oynamaya da, yaşamaya da bayılıyor. Mümkünse jübilesini de İspanya’da yapmak istiyor. “Tabii kader belli olmaz ama” Türkiye’ye dönmeye hiç mi hiç niyeti yok. Castellon’u Çeşme’nin sezon dışı boş hallerine benzetiyor. Artık İstanbul’un kendisine olmasa da trafiğine, kalabalığına ve kaotik ortamına tatillerde bile zor dayanıyor. Yeni doğan kızı Selin’i burada büyütmek istiyor. Katlana katlana arka cebe sığan şemsiye gibi. Derli toplu kompakt bir hayat. Evi Castellon’da, 2006’dan beri oynadığı Villarreal takımına adını veren kasabayla arası, arabayla 15 […]

Özel hastaneler sigortalıya yine kapanıyor

Medyakronik Özel hastaneler Sosyal Güvenlik Kurumu’ndan (SGK) sosyal güvencesi olan vatandaşlara hizmet vermeyi durduruyor. Maliye Bakanlığı’nın 1 Temmuz’da yürürlüğe giren yüzde 30’luk katkı payını sınırlandırmasıyla ilgili genelgesi bazı özel sağlık kuruluşlarının Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) ile sözleşmelerini fesh etmesine neden oldu. Fesh eden hastane kuruluşlarına göre yüzde 30’luk katkı payı birçok tedavinin masraflarını karşılamıyor. International Hospital, Amerikan Hastanesi, Mesa Hastanesi ve Bayındır Hastanesi gibi bazı ünlü sağlık kuruluşları sosyal sigortalı hasta kabul etmiyor. Hisar İntercontinental Hastanesi ve Acıbadem Sağlık Grubu gibi bazı kuruluşlar ise sosyal sigortalı hastalarını kaybetmemek için eski SSK katkı payları üzerinden hizmet vermeye devam ediyor. Bu arada kararını Henüz karar vermeyen hastaneler de randevuları 20 gün sonraya erteliyor. Güven Hastanesi, Memorial Hastanesi, Kent Hastanesi, Anadolu Sağlık Merkezi, Alman Hastanesi, Florence Nightingale karar veremeyen hastaneler arasında. Özel Hastaneler Ve Sağlık Kuruluşları Derneği (OHSAD) Genel Sekreteri Yaşar Yıldırım devletin hem muayene hem de tahliller için belirlediği 25–30 YTL’lik fiyatla hizmet vermelerinin mümkün olmadığını ve dünyanın hiç bir yerinde bedavaya sağlık hizmeti verilmediğini ifade ediyor. “Her hastane, yatırımına göre değişen oranlarda katkı payı istiyor. Serbest rekabette bu doğal.”diyor.Özel Hastaneler Derneği Başkanı Muharrem Usta ise, sistemi işlemez hale getirecek değişikliğin büyük bir kargaşa yaratacağını ve iki aya kadar pek çok özel hastanenin iflas noktasına geleceğini söylüyor.Hastaneler sorunun çözümü ve katkı payı düzenlemesinin yeniden gözden geçirilmesi için Sağlık Bakanlığı ve Sosyal Güvenlik Kurumu ile görüşmelere devam ediyor. 12 Temmuz’da sonuçlanması beklenen görüşmelerde hastane yöneticileri, işletmelerin maliyetlerinin farklı olduklarına ve katkı paylarının buna göre düzenlenmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Ayrıca, hastaneler arasında sınıflandırma yapılması gerektiğini ve buna göre de katkı paylarının belirlenmesi gerektiğini söylüyorlar. Katkı paylarının AKP’ye katkısı ne olacak? Hükümetin 2005 yılında “özel hastaneler herkese açıktır” söylemi ile sağlık sistemine getirdiği bu değişikliğin AKP’nin seçimlerde aldığı yüksek oyda büyük katkısı vardı. Şimdi ise bu yasa iptal edildi. Katkı payını kabul eden özel kuruluşların […]

Cezaevlerinde onlarca Kuddusi Okkır

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Ergenekon soruşturmasının zanlılarından Kuddusi Okkır’ın, cezaevinde kansere yakalanıp, hastalığı nedeniyle tahliye edilmesinden kısa süre sonra ölmesi ilgili ilgisiz herkesin tepkisini çekti. İnsan hakları savunucuları, zaten yıllardır uğraştıkları bu sorunu dillendirenlerin başında geliyordu. Gözaltında ya da cezaevinde tutulanların can güvenliğinden, bedensel ve ruhsal sağlığından devletin sorumlu olduğunu Okkır’ın ölümüyle beraber bir kez daha dile getirmekten kaçınmadılar. Neredeyse “Ergenekon yanlısı” ve “karşıtı” diye ikiye ayrılmış duruma gelen medyada, kendi meşreplerine göre verdiler konuyla ilgili haberleri. Özellikle Ergenekon soruşturmasını eleştiren yayınlara imza atan yazılı ve görsel medyada boy boy ve eleştirel haberler yayımlanırken, hükümet yanlısı duran yayın organları ise nesnel durmaya çalışır gibi görünse de habere hak ettiği ilgiyi göstermekten uzaktı. Cezaevinde ölümler yeni değil Cezaevlerindeki insan hakları ihlalleri ya da tutukluların sağlık problemleri, Okkır’ın ölümüyle gecikmiş ancak sahte bir ilgi uyandırarak bu konuyu gündeme taşıdı. Okkır’la benzer kaderi paylaşanlardan ilk akla gelenler Şemsettin Kurt ve Murat Dil’di. 2004’te üç aylık ömrü kaldığı söylenen tutuklu Şemsettin Kurt, “Çocuklarımın yanında ölmek istiyorum” diyerek tahliyesini istedi. Reddedildi. 2005 Şubat’ında tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldıktan iki ay sonra kanserden öldü. Murat Dil isimli tutuklu da karaciğer kanseri teşhisiyle Gebze Cezaevinde uzun süre tedavi edilmeden yaşadı. Adalet Bakanlığı ve Cumhurbaşkanlığı’na Ceza Muhakemeleri Kanunu’nun, “Sağlık koşulları nedeniyle tahliye edilmeyi” düzenleyen 399.maddesinden yararlanabilmek için yaptığı başvurusu kabul edildi. Ancak 9 Haziran 2000’de tahliye olan Murat Dil yaklaşık 1 ay sonra 6 Temmuz’da öldü. Medyanın görmedikleri Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) 2007 yılı değerlendirme raporuna göre cezaevlerindeki koşullar nedeniyle ölümü bekleyen ya da ciddi rahatsızlıkları olan 42 mahkûm bulunuyor. Kimisi aylarca tedavi edilmeden tutulduktan sonra “tutuksuz yargılanmak” üzere serbest kalsa da birçok mahkûm halen cezaevinde tutulmaya devam ediyor. Cezaevlerinde bulunan ve sağlık problemleri yaşayanlar ihtiyaç duyduğunda hekime ulaşamıyor. Hekime ulaştığında da gerekli tıbbi yardımı almakta ve sevklerde ciddi problemlerle karşılaşıyor. Kimisinin tedavisi engelleniyor, kimisi tıpkı Okkır gibi ölümü […]

Dördüncü saldırgan yakalandı

ABD Başkonsolosluğu önünde düzenlenen silahlı saldırı sonrası olay yerinden kaçan 4’üncü saldırganın yakalandığı açıklandı. Saldırıda kullanılan gri renkli 34 VS 7592 plakalı Ford Fiesta aracın saat 17:00 civarında Küçükçekmece’de bulunmasından sonra operasyonlarını genişleten polis ekipleri, saldırının yaşayan tek şüphelisini de yakaladı. İstanbul Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri saat 21:00 civarında zanlının yerini tesbit etti. Şüpheli gözaltına alındı. Zanlının ismi hakkında herhangi bir açıklama yapılmazken yakalanan kişi Adli Tıp Kurumu’nda sağlık kontrolünden geçirildi. Sağlık kontrolünden geçirilen zanlı daha sonra İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne getirildi. Sıcak gelişme üzerine İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ta Vatan Caddesi’nde bulunan Emniyet Genel Müdürlüğü’ne geldi. Zanlının Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgusunun başladığı belirtildi.

Massive Attack

Esra Söylemez Bazen ya siyah vardır ya beyaz. Sorular göreceli de olsa kesin cevaplardır bunlar. Örneğin; Massive Attack’ı ya seversiniz ya sevmezsiniz. “Fena değil” diyen birine hiç rastlamadım. Grubun en büyük özelliği de bu belki, hep uçlarda yer almaları. Bir kez dinlenince bağımlılık yapan cinsten. Sabahın bir vakti günün ilk kahvesiyle de iyi gider, uykuyla uyanıklık arasında kalınmışken de. Yağmura da güneşe de yakışan şarkıları var. Albümleri modunuzu belirleyen değil; modunuza göre en iyi gidenlerden oluşuyor. Hüzne de boğulabilirsiniz, neşeye de. Dedik ya, grup uçların grubu bu. Massive Attack, 80’lerin iyi gruplarından The Wild Bunch’ın dağılmasıyla, grup üyeleri Daddy G (Grant Marshall), Mushroom (Andrew Vowles) ve 3D (Robert Del Naja) tarafından 1987 yılında Bristol’de (İngiltere) kuruldu. Çok geçmeden bu ismi bu kentle bir anılacak olan müziğin öncüsü oldu. “Trip hop” denilen bu türün, Afrika ve Kuzey Amerika kökenli gençlerinin Amerika’da oluşturduğu alt kültürden doğan “hip hop” ve jazz’ın elektronikle bezenmiş hali “acid jazz”ın harmanlaması olduğu söylenebilir. Ancak çoğu kez bu türden de daha ağır, hatta kimi zaman depresif. Bir rock ya da jazz dinleyicisinin elektronik müzik hakkındaki önyargısını kırabilecek kadar sağlam bir müzik. Albümden önce single’larla çıktı dinleyicinin karşısına. 1990’da “Daydreaming”i yayınladı. İlk albümü “Blue Lines”ı 1991’de çıkardı. Bu albümdeki “Unfinished Sympathy” grubun ismini Britanya dışına taşımaya yeterli oldu. Şarkının videosu, grubun ilk solisti Shara Nelson’u Los Angeles sokaklarında yürürken, montajsız çekilmişti. Tek çekimlik müzik videolarının ilk örneğiydi. Gruba dışarıdan katkı sağlayan bir başka fenomen, Tricky’nin bu bestesi ünlü müzik dergisi DJ tarafından 2001 yılında, geçen yüzyılın en iyi dans müziği seçildi. Massive Attack denince pek çok insanın aklına ilk gelen “Unfinished Sympathy”dir hâlâ. 1994’de “Protection” ve 1998’de “Mezzanine” albümleri ile grubun şöhreti pekişti. Bugün de gelmiş geçmiş en iyi 100 albüm listelerinde yer alıyor Mezzazine. 1995’te Karmacoma, 1998’de “Angel” ve “Inertia Creeps” single’larını yayınladı. Mushroom’un gruptan ayrılması sonra da […]

Savaş sözcüklerinin sahte rahatlığı

Philip StephensFinancial Times(9 Eylül 2004) Politikanın dili genellikle zekice muhakemenin düşmanıdır. Basit sloganlar, aydınlatmak yerine karartır. 11 Eylül saldırılarından üç yıl, Beslan’da öğrencilere karşı yürütülen caniyane saldırıdan bir hafta sonra, terörizme karşı savaştan bahsettiklerinde politikacıların ne demek istediğini herkes biliyor. Ne kadar açık görünürse görünsün, bu deyim tehlikeli bir yanlış tanım, siyasi liderler için uygun bir kendini kandırma ve geri kalanımız için de sahte bir rahatlık kaynağıdır. Kafa karışıklığının bir kısmı terörizm kelimesinin bir düşmandan ziyade bir taktiği tanımlıyor olmasından kaynaklanıyor. Sorun, aslında, bu açık linguistik gevşeklikten daha derinlere gidiyor. Bir savaş ilanı, bunun tek meşru karşılık olduğu sonucuna götürüyor. Diğer bütün yollar denendi ve başarısız oldu; artık başka bir şey önermek taviz vermektir. Bu tanımlama, teröristler hep aynıdır, diye devam eder. İspanya’daki Eta, Batı Şeria’daki Hamas, Kuzey İrlanda’daki muhalif Cumhuriyetçiler, Keşmir’deki militanlar ve Kafkasya’daki Çeçen ayrılıkçılar – hepsi New York’un ikiz kulelerini yerle bir eden El Kaide mücahitleriyle (jihadists) aynı kefeye konulmalıdır. İyi ve kötü vardır ve arada da başka bir şey yoktur; dikkatli bir değerlendirme veya siyasi angajman için bir zemin yoktur. Bunun için Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Moskova’nın Çeçenistan’daki baskısını eleştirenleri Usame bin Ladin’i de hoş bir sohbet için Beyaz Saray’a davet edip taleplerini sormalarını ve sonra da bunları yerine getirmelerini önerebileceklerini söyledi: “Hiçkimsenin bize çocuk katilleriyle konuşmayı önermeye hakkı yok.” Putin, her an her yerde teröristlere önleyici (pre-emptive) saldırılar düzenleme hakkına sahip olduklarını ilan ederek Amerikan Başkanı George W. Bush’a katıldı. Bu noktada, düzenli birkaç okurumun klavyelerinin başına koşacağını tahmin ediyorum… Siz Avrupalılar terörizme karşı hep yumuşaksınız; New York ve Washington’a düzenlenenler gibi saldırılardan canınız yanmadı; prensip ve pragmatizm arasındaki farkı asla anlamadınız; ve tecrübeler bana daha da kötüsünü söylüyor. İmdi, eleştiriler beni boğmadan biraz daha açayım. Afganistan’daki El Kaide kamplarının imha edilmesi ve Taliban rejiminin uzaklaştırılması gerekliydi ve doğruydu. Bu ülkede yapılan hata, yeterli […]

Terörist kelimeler

Mustafa Alp Dağıstanlı Temmuz 2005’te Londra metrosundaki bombalı saldırılardan birkaç gün sonra, Daily Telegraph gazetesinde bir haber çıktı: BBC, haberlerinde “terörist” sıfatını kullanmıyordu. Ciddi İngiliz gazetelerinin çoğu da BBC’ninki gibi tavır aldı. Bir kamu kuruluşu olan BBC’nin bu tutumu Türkiye için neredeyse tamamen anlaşılmaz bir şey. Yıllardır PKK meselesiyle cebelleşen bu ülkede “terörist” denmeden bu konuyla ilgili yazılmış herhangi bir habere rastlamak neredeyse imkansız. Tam da o günlerde, Türkiye’deki bir terör olayı dolayısıyla Başbakan Tayyip Erdoğan’ın söyledikleri bu imkansızlığı gösteriyordu. Erdoğan, terör konusu her açıldığında tekrarladığı ve pek bir fikir barındırmayan, “benim teröristim kötü, senin teröristin iyi mantığı terkedilmelidir” nakaratından sonra, terörizme karşı ortak mücadele çağrısı yaptı ve lafı şuraya getirdi (Türkçe, tabii ki, Başbakan’a ait): “Aksi takdirde teröre mahkum olmuş, kurban olmuş ki son zamanlarda burada onu da açıklıyorum şimdi, dünyadaki iki önemli televizyon veya medya grubu BBC ve Reuters, her ikisinin Türkiye’deki PKK terör örgütünü bir milis olarak ilan etmesini kınıyorum ve lanetliyorum. Ve özellikle dünya medyasını bu noktada objektif bir bakış sergilemeye davet ediyorum. Eğer bu anlayış, bu şekilde devam ederse, bunu bilsinler ki bugün Türkiye’yi, bu ülkenin evladını vuran bu terör, yarın onları da vuracaktır. Ve onları da acıtacaktır. Bunu böyle bilsinler.” Erdoğan’ın “bilsinler” dediği şeyi bütün dünya, bu arada tabii BBC ve Reuters da biliyordu, fakat Erdoğan medyanın ne olduğuyla, olaylara nasıl baktığıyla, hangi ilkelerle hareket ettiğiyle ilgili pek bir şey bilmiyordu. Bunda onun kabahatinden daha fazla Türk medyasının suçu var. Türk medyasından aldığı eğitim ve terbiyeyle yetinen birinin kalması mukadderdir. Erdoğan’ın, “terör yarın onları da vuracaktır, acıtacaktır” dediği “onlar”dan biri olan İngilizleri bir hafta önce vurmuştu; yazının başında söylediğim gibi. BBC’nin Tayyip Erdoğan’a cevabı Bunun üzerine, BBC Dünya Servisi şefi Nigel Chapman’dan Erdoğan’a cevap geldi. BBC’nin “Editoryal Kılavuzu”nun “Terör” bölümünde yer alan ilkeleri tamı tamına yansıtan Chapman’ın cevabı şuydu: “Terörist kelimesinin kullanımı BBC’de yasak […]

Biz ayrı manşetlerin gazetecileriyiz!

Semih Sakainfo@medyakronik.com Dünkü saldırıyla ilgili haberlerin verilişi bakımından dünya medyası ile Türk medyası arasında hemen göze çarpan bir fark var. Türk medyasının neredeyse tamamı, eylemi gerçekleştirenleri “terörist” diye niteledi. Batı medyasının neredeyse tamamı ise “terörist” kelimesini kullanmayıp “saldırganlar” demeyi doğru buldu. Türk gazeteleri: Sabah: 5 yıl sonra El Kaide2003’te İstanbul’u kana bulayan El Kaide dün ABD Konsolosluğu’na saldırdı, 3 terörist ölü ele geçirildi. Vakit: Şer güçler işbaşındaZaten gerilim içindeki Türkiye’yi daha büyük bir kaosun içine sürüklemek isteyen mihraklar, dün sabah ABD Başkonsolosluğu’nun önündeki polis kulübesine saldırdı… Çatışmada 3 polisimiz şehit oldu, 3 terörist öldürüldü… Saldırganları olay yerine bırakan 4. kişi ve gri renkli Ford Focus marka araç aranıyor. BirGün: Ne olurdu içeri kaçsalardıİstanbul’da ABD Başkonsolosluğu’na saldırı düzenlendi. Amerikalı korumalar yüksek güvenlikli binaya kaçarken, yurttaşımız polisler çatışmaya girdi. Üç polis ve iç eylemci hayatını kaybetti. Cumhuriyet: İstanbul’da terörABD Konsolosluğuna yönelik saldırıda 3 polis şehit oldu. 3 saldırgan öldü. Polis, El Kaide üzerinde duruyor Milliyet: Kaleye baskınTürkiye’nin en iyi korunan binalarından biri olan ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na 3 tabanca ve 1 tüfekle saldırmaya kalkışan teröristler, gencecik 3 polisi şehit edip olay yerinde öldüler. Yeniçağ: Kanlı saldırı. 3 şehitİstanbul’daki konsolosluk basıldı ABD’li korumalar kaçtı. Girdiği çatışmada 3 şehit veren Türk polisi, teröristlerden 3’ünü öldürdü. Radikal: Amerikan ‘kale’sine tabancalı intihar saldırısıTürkiye’nin en iyi korunan binası ABD Başkonsolosluğu’na tabancalarla saldıran dört teröristin üçü öldü, biri aranıyor. Sokak sakinleri çatışmayı anbean izledi. Star: Konsolosluk önünde terörİstanbul yine alçakça bir terör saldırısına sahne oldu. ABD konsolosluğu önünde 3 polis memurunu şehit eden hainler, genç bir trafik polisinin kahramanlığı sayesinde ölü ele geçirildi. Saldırıda El Kaide şüphesi var. Yeni Şafak: Alçaklarİstanbul, 20 Kasım 2003’ün ardından El Kaide’nin yine kalleşçe bir saldırısına sahne oldu. ABD Konsolosluğu’na düzenlenen saldırıda 3 polis memurumuz şehit düştü Zaman: Kahraman polis oyunu bozduİstanbul’daki ABD Başkonsolosluğu terörün hedefi oldu. Bina önünde nöbet bekleyen üç polis şehit […]

Zirve fare doğurdu

Nıvart Taşçı Bugün (9 Temmuz) sona eren G8 zirvesinde, ne bilim adamlarının küresel ısınmayla mücadele çağrılarına, ne de açlık çeken insanların sayısına milyonları ekleyen gıda krizine dair elle tutulur bir çözüm üretildi. Her yıl üye ülkelerden birinin ev sahipliğini üstlendiği zirve bu yıl Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında gerçekleştirildi. İngiltere, Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Rusya ve ABD liderlerinin biraraya geldiği zirvede ana gündem maddelerini yoksulluk, gıda krizi ve petrol fiyatlarında yaşanan artış ile iklim değişimi oluşturdu. Sekizler Grubu’nun geçen yıllardaki toplantılarında da benzer konular görüşülmüş, fakat kısa vadede hayata geçirilebilecek bir karar alınamamıştı. Hokkaido’daki toplantının önceki zirvelerle benzer bir diğer tarafı ise sokaklara dökülen binlerce küreselleşme karşıtı protestocu, milyon dolarlar harcanan güvenlik önlemleri ve ülkeye girişi engellenen “şüpheliler” oldu. Görüşmelerin öncesindeki hafta sonu “Elitlerin zirvesini durdurun” sloganlarıyla başlayan protestoya katılan yaklaşık 3 bin eylemci, olası terör saldırılarına karşı sokakları tutmuş 21 bin güvenlik görevlisi ve polisle karşılaştı. Japonya’nın 283 milyon dolar harcadığı güvenlik önlemlerinin tutarı, geçen yıl Almanya’da gerçekleşen ve 186 milyon doları bulan G8 harcamalarını geride bıraktı. 2007’de Almanya’nın Baltık kıyısındaki Heiligendem bölgesinde gerçekleşen zirvede eylemciler güvenlik bölgesini aşmış, fakat toplantı mekânlarına sızmayı başaramamıştı. Bu seneyse aralarında gazetecilerin de bulunduğu onlarca kişi havaalanlarında saatlerce sorguya çekildi. Gerekçe göstermeden 24 saatten fazla alıkonulanlardan 23’ü 4-9 Temmuz arasında Hokkaido’da gerçekleştirilen alternatif bir zirvenin katılımcılarıydı. Uluslararası çiftçi örgütü La Via Campesina ve Nouminren Japon Çiftçi Aileleri Hareketi’nin düzenlediği, küçük çiftçileri biraraya getiren toplantı için Japonya’ya gelen Kore Kadın Çiftçiler Birliği üyesi 23 kişinin ülkeye girişine izin verilmedi. Japonya İmparatoru Yasuo Fukuda’ya gönderilen açık mektupta eylemlerdeki polis şiddetti ve ifade özgürlüğünü engellemeye yönelik kısıtlamalar eleştirildi. Milenyum hedefleri diğer milenyuma kaldı Toplantının kilometrelerce uzağında yaşananlar bir yana, zirvenin ana gündem maddesi yoksulluk ve gıda krizi olunca, açlık sorununun birinci elden muhatabı Afrika ülkeleri Pazartesi oturumlarının konukları olarak davet edildi. 2006’da İskoçya’da düzenlenen zirvede Afrika’ya […]

ABD Başkonsolosluğu önünde polislere saldırı

Medyakronikinfo@medyakronik.com ABD’nin İstinye’deki İstanbul Başkonsolosluğu önündeki polis noktasına yapılan saldırıda 3 polis öldü. Polislerin karşılık vermesi üzerine çıkan çatışmada saldırganlardan 3’ü öldürülürken, olay yerine geldikleri araçla kaçan bir saldırgan ise aranıyor. Pasaport kayıtlarından kısa süre önce Afganistan’a giriş çıkış yaptıkları belirlenen saldırganların El Kaide örgütü üyesi oldukları düşünülüyor. 3 polis 3 saldırgan öldü Kimlikleri henüz açıklanmayan 4 saldırgan bugün (9 Temmuz Çarşamba) sabah 10.30 sıralarında plakası belirlenemeyen bir otomobille İstinye’deki Kaplıcalar Sokak üzerinde bulunan ABD İstanbul Başkonsolosluğu’na geldi. Konsolosluk yakınlarındaki bir oto yıkamacıya araçlarını parkeden saldırganlardan 3’ü ellerinde otomatik silahlar ve bir pompalı tüfekle polis kulübesinin bulunduğu noktaya doğru yürümeye başladı. Yaklaşık 80 metre kadar yürüyen saldırganları fark eden polisler kurşungeçirmez camlı kulübeye girdi. Herhangi bir engelle karşılaşmayan saldırganlar ise polislerin bulunduğu kulübeye kadar gelip ateş etmeye başladı. Polislerin de karşılık vermesi üzerine çıkan çatışmaya olay yerinden geçmekte olan bir trafik ekibinde görevli polisler de katıldı. Yaklaşık 2 dakika süren çatışmada 3 polis memuru ile saldırganlardan 3’ü öldü. Diğer saldırgan olay yerine geldikleri araçla birlikte kaçmayı başardı. Saldırıda bir polis memuru ile Trafik Vakfı’nda görevli bir kişi de yaralandı. Olayın duyulması üzerine çok sayıda polis ekibi ve ambulans bölgeye sevkedildi. İlk yardım ekiplerinin gelmesinden sonra İstinye Devlet Hastanesi’ne kaldırılan yaralı polislerden ikisi yapılan tüm müdahalelerde rağmen kurtarılamadı. Hayati tehlikeleri bulunmayan kol ve omuzlarından yaralı birisi polis memuru 2 yaralı ise İstinye Devlet Hastanesi’nde tedavi altına alındı. Olay yerine sevkedilen çok sayıda polis ekibi kaçan saldırganın yakalanabilmesi için geniş çaplı aramalara başladı. MOBESE kameralarından da inceleme yapılırken, bölgede polis helikopterleri de keşif uçuşu yapıyor. Olay yerinde incelemelerde bulunan İstanbul Valisi Muammer Güler de gazeteciler yaptığı açıklamada saldırganların doğrudan vize kapısında görevli polislerin bulunduğu kulübeye saldırıda bulunduğunu söyledi. Polislerin karşılık vermesi üzerine çatışma çıktığını belirten Vali Güler, “3 polis memurumuz şehit verdik. Saldırıda bulunan 3 kişi olay yerinde öldürüldü. Olay yeri inceleme […]

Nihayet Ergenekon’un iddianamesi de oluyor

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon soruşturması savcısı Zekeriya Öz, son operasyonlarda gözaltına alındıktan sonra tutuklanmaları istemiyle çıkarıldıkları mahkemeden bırakılan zanlıların serbest kalmalarına itiraz etti. Zekeriya Öz 13. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sunduğu itiraz dilekçesinde Mustafa Balbay’ın da aralarında bulunduğu 9 zanlının yeniden tutuklanmasını talep etti. Tutuklanması istenenler arasında, son operasyonda gözaltına alındıktan sonra savcılıktan serbest bırakılan Erol Mütercimler bulunmuyor. Savcı Öz’ün talebinin kabul edilmesi halinde Mustafa Balbay, Barbaros Hayrettin Altıntaş, İlker Güven, Ufuk Büyükçelebi, Neriman Aydın, Tunç Akkoç, Murat Avar, Hamza Demir ve Siyami Yalçın tutuklanacak. Bu arada soruşturma kapsamında tutuklandıktan sonra Metris’e konulan emekli orgeneraller Hurşit Tolon ve Şener Eruygur ile Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de, çete ve terör suçlarından yargılananlar için inşa edilen Kandıra F Tipi Cezaevine nakledildi.İddianame nihayet açıklanıyor Soruşturmanın başlamasının üzerinden 1 yıldan uzun bir zaman geçmesine rağmen, bir türlü hazırlanamayan iddianamede hafta sonuna kadar açıklanıyor. Anadolu Ajansı’nın haberine göre başsavcılığa sunulması beklenen iddianamede son operasyonda tutuklanan ya da gözaltına alınan zanlılar yer almayacak. Emekli paşalar Tolon ve Eruygur’un da bulunduğu kişilerle ilgili ek iddianame hazırlanacak. Yazımı biten iddianamenin, halen Ulusal Yargı Ağı Projesi (UYAP) sistemine aktarılarak kayıt edilmesi işlemine devam ediliyor. Bu işlemin bitmesinin ardından tamamlanacak iddianamenin, önümüzdeki Cuma gününe kadar İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığına sunulacağı öğrenildi. Bitme aşamasına gelen iddianamede, aralarında emekli Tuğgeneral Veli Küçük, Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk ile İşçi Partisi Genel Başkanı (İP) Doğu Perinçek‘in de yer aldığı 48’i tutuklu 85 sanığın bulunduğu belirtildi. Toplam 40 bölümden oluşan ve 2500 sayfa olması beklenen iddianamenin 60 sayfasında sadece “Danıştay Saldırısı”nın ele alındığı belirtildi. İddianamede, ayrıca suikast sonucu öldürülen bazı kişilerin de adının geçtiği öğrenildi. 58 tutuklu var “Ergenekon Soruşturması” kapsamında, son olarak gözaltına alınan kişilerden önce, emekli Tuğgeneral Veli Küçük ve İP Genel Başkanı Doğu Perinçek ile Kuddusi Okkır’ın da bulunduğu 49 kişi tutuklanmıştı. Bu kişilerden sağlık sorunları nedeniyle tahliyesi kararlaştırılan Okkır, tedavi gördüğü Edirne’deki […]

Oramiral Örnek ısrarcı

Anadolu Ajansı Kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan “Darbe Günlükleri”nin sahibi emekli Oramiral Özden Örnek, avukatı aracılığıyla bir açıklama yaparak sözkonusu günlüklerin kendisine ait olmadığını söyledi. Örnek, avukatı Dicle Aras Örnek aracılığıyla yaptığı yazılı açıklamada 2007 Martında Nokta dergisinde yayımlanan haberi hatırlatara, “Günlüklerin bana ait olduğunu sadece Nokta Dergisi ve yazı dosyasını hazırlayan Alper Görmüş iddia etmektedir ve bugün birtakım medya da sadece bu iddialara dayanarak gerçek dışı yorumlar yapmakta ve kamuoyunu yanlış bilgilendirmektedir” dediSözkonusu haberi kaleme alan derginin eski Genel Yayın Yönetmeni Alper Görmüş ise, günlüğün Özden Örnek’in Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’ndaki bilgisayarından çıktığının tespit edildiğini belirterek, “Hakkımda beraatla sonuçlanan davayı temyize götürdük. Çünkü ben, ‘Bu günlükler gerçektir. Bana da bunu da mahkemede ispat hakkı verilmelidir’ diyorum. O nedenle davayı bir üst aşamaya taşıyoruz” dedi. Avukatından yazılı açıklama Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek, bugün (7 Temmuz 2008), avukatı Dicle Aras Örnek aracılığıyla yazılı açıklama yaptı. Açıklamada, son günlerde görsel ve yazılı basında şahsıyla ilgili doğru olmayan birtakım haber ve yorumların yapıldığını belirten Örnek, “2007 Mart ayında Nokta Dergisinde tarafıma ait olduğu ileri sürülen sözde günlüklere atfen bir yazı dosyası yayımlanmıştır. Söz konusu yazı dosyasının gerçeğe aykırı olduğu için kendisi tarafından derhal tekzip edildiğini, ayrıca yayındaki şahsına hakaret ve iftira içeren unsurlar şikayet sebebi yapılarak, kendisi tarafından Bakırköy Cumhuriyet Savcılığına ilgililer aleyhinde suç duyurusunda bulunulup, dava açılmıştır” dedi. “Günlükler bana ait değil” Davada, son günlerde iddia edilenin aksine, CD olarak da sunulan günlüklerin kendisine ait olduğunun kanıtlanmadığını öne süren Örnek, “Önemle vurgulamak isterim ki, yargılama devam ederken şüphelilerin talebi ile Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığına dahi sözde günlükler ile ilgili arşivlerinde kayıt bulunup bulunmadığı yazı ile sorulmuş ve ilgili kurumlarca sözde günlükler ile ilgili kayıtlarında hiçbir bilgi bulunmadığı cevaben mahkemeye bildirilmiştir. Yani günlüklerin bana ait olduğunu sadece Nokta dergisi ve yazı dosyasını hazırlayan Alper Görmüş iddia etmektedir ve bugün birtakım medya […]

Mahkeme değil sirk

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Agos gazetesi yayın yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesiyle ilgili davanın bugün yapılan 6. duruşmasında Coşkun İğci ilk kez dinlendi. İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen 8’i tutuklu 19 sanığın yargılandığı davada Yasin Hayal’in eski eniştesi ve cinayetin işlendiği dönemde jandarma muhbiri olarak görev yapan Coşkun İğci, davanın tanığı iken sanığı haline geldiğinden yakınıp eski ifadelerini tekrar etti. İğci, “Vatandaşlık görevimi yaptım Hayal’in bu işi yapmaması için çalıştım, baktım engelleyemeyeceğim jandarma kolluk birimine bildirdim. Bildirdikten sonra 1-1,5 ay silah alacağım diyerek Ekim 2006’ya kadar onu oyaladım. Ondan sonra hiç görüşmedim” dedi.Dink cinayetinin duruşması, tetikçi Ogün Samast’ın 18 yaşını doldurması nedeniyle ilk kez basına ve izleyicilere de açıldı. Basına açık ilk duruşmaya sanıkların “sululukları” damga vurdu. Kendi aralarında eğlenen sanıklardan Samast, “Cinayetten önce beni Jennifer Lopez aradı” derken, cinayetin kilit ismi Erhan Tuncel sevgilisinin İsrail Cumhurbaşkanı’nın kızı olduğunu söyledi. Yasin Hayal ise gazeteciler aracılığıyla Muhsin Yazıcıoğlu’na selam gönderdi. İğci suikastı jandarmanın bildiğini yine söyledi İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nde, Dink davasının ilk ‘açık’ duruşmasına tutuklu sanıklar Ogün Samast, Erhan Tuncel, Yasin Hayal, Zeynel Abidin Yavuz, Ersin Yolcu, Ahmet İskender, Mustafa Öztürk, Tuncay Uzundal ve tutuksuz yargılanan Coşkun İğci, Erbil Susaman, Veysel Toprak ve Salih Hacı Salihoğlu katıldı. Mahkeme karşısında ilk kez ifadesi alınan jandarma muhbiri İğci, Trabzon’da mahkemeye verdiği ifadeleri aynen tekrar etti. Sanıklardan bir tek Ahmet İskender’i tanıdığını belirten İğci, Yasin Hayal’in planladığı suikasttan haberdar olunca kendisini oyalamaya çalıştığını, engelleyemeyeceğini anlayınca da iki jandarmada istihbaratçısına durumu bildirdiğini anlattı. Jandarma istihbaratçılarını olaydan haberdar ettikten sonra Yasin Hayal ile Ekim 2006’dan itibaren görüşmediğini anlatan İğci, “Hrant Dink’in öldürüldüğünü duyunca şok oldum. ‘Eyvah Yasin bu işi yapmıştır’ dedim. Sonra Ogün Samast’ın ismini duyunca rahatladım. Olaylar aydınlığa kavuşunca Yasin’in de bu işin içinde olduğunu öğrendim” dedi. “Yasin bu olayı yapacak kişi değil” Mahkeme heyeti, duruşmada, Coşkun İğci”nin Trabzon Ağır Ceza Mahkemesi’nde talimatla alınan ifadesini […]

Amiral gemisi karaya oturdu

Mustafa Alp Dağıstanlı Hmmm! Yine birileri, “nesebi gayrısahih” Tarafgazetesine bir gizli belge/bilgi uçurmuş, di mi? Bilmeyenler için söyleyelim: Yeni bir darbe planı daha ortaya çıktı: “Kod adı Eldiven: Ergenekon’un üçüncü darbe planı.” Peki, acaba öbür gazetelere neden haber uçurmuyorlar? Memlekette birileri darbe planlıyor ve siz oralı olmuyorsanız, size neden göndersinler. İlgilenene gönderirler ve Taraf’ın yaptığı da bu: İlgilenmek. Bugünkü gazetelere bakınca durum gayet açık anlaşılıyor. Türk medyasının “amiral gemisi”, en iyi haber kaynağına sahip gazetesi Hürriyet mesela, Cumhuriyet’in Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın Avrasya TV’de Emin Çölaşan’a anlattığı şeylere (bayat “haber”) mal bulmuş mağribi gibi sarılıp dalga geçmeyi tercih etmiş: “Ne sorgu ama.” Bence Hürriyet, bu Ergenekon soruşturmasından dişe dokunur bir şey çıkmayacak olmasını kambura yatmış bekliyor. Sonra da “Yaa işte böyle, boşuna dalga geçmiyorduk biz. Ya sizin o atmasyonlarınız, gizli belgeleriniz ne oldu!” demeyi umuyor. Halbuki, bunu diyecek bir şansa sahip olması, zaten cehennemî kötülükte bir durumla karşı karşıya bırakır bu toplumu. Ama bu idrak noktasında değiller. Aynı grubun gazetelerinden Vatanda, bal tutan parmağını yalar misali, yine Balbay’ın laflarını kullanıp dalga geçiyor. Milliyetde Balbay’ın anlattıklarına manşetten takılmış. Fakat yine de, Milliyet(gayet küçük göstererek) ve Vatan(sürmanşete taşıyarak) iki orgeneralin Hurşit Tolon ve Şener Eruygur’un “Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni ortadan kaldırmak”la suçlandıklarını verdi. Aynı grubun gazetesi Radikalise bu bilgiyi sekiz sütuna manşet yapmış. Hükümete yakın gazeteler de zaten vermiş haberi. Sadece hükümete yakın gazeteler vermiş olsa bu haberi, diyeceğiz ki, sızdırmışlar! Ama öyle değil. Peki, o zaman medyanın amiral gemisi Hürriyet’te neden yok bu haber? Aslında, bu görmeme durumu hiç yeni değil ve sadece darbe haberleriyle de sınırlı değil. Medya, 2002 Kasımından beri, kimi korkularla veya avanta kapma arsızlığıyla AKP hükumetine yamanmayıp bir mesafe koysaydı arasına ve gazetecilik yapmayı tercih etseydi, şimdi Taraf’a aktığı gibi bir sürü bilgi onlara da akardı bu hükümetin yolsuzluklarıyla, soysuzluklarıyla ilgili. Aslında, durum bundan da kötü bence. Medyaya […]

Eldiven: Eruygur’un üçüncü darbe planı

Medyakronikinfo@medyakronik.com Taraf gazetesinde bugün (7 Temmuz 2008) yayımlanan, “Kod Adı Eldiven: Ergenekon’un üçüncü Darbe Planı” başlıklı haberde, son operasyonlarda tutuklanan emekli orgeneral Şener Eruygur’un ofisinde ele geçirildiği iddia edilen planlara yer verildi. “Ergenekon’un dört yıldızlı tutuklusundan emekli Orgeneral Eruygur’un başarısız Sarıkız ve Ayışığı darbe planlarından sonra Eldiven adlı üçüncü bir askeri müdahale planı daha hazırladığı anlaşıldı” denilen haber şöyle: Bugüne kadar, 2004 yılında adları Sarıkız ve Ayışığı olan iki darbe girişimi atlattığımızı biliyorduk. Meğer aynı dönemde üçüncü bir darbe girişimi daha atlatmışız. Ergenekon soruşturması kapsamında Emekli Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur’un ofisinde bulunan “Eldiven” adlı belge, üçüncü darbe girişimini tüm açıklığıyla ortaya koyuyor. Sarıkız ve Ayışığı’ndan farklı olarak “Eldiven”de bir şifre sistemi kullanmaya gerek duyulmamış. TSK’de uyumsuzluk Sarıkız ve Ayışığı’nın devamı olan yeni planın girişinde “TSK içinde darbe planlarını destekleme” bakımından uyumsuzluk olduğu belirtiliyor ve “bu uyumsuzluğu aşmak için yapılacaklar” art arda sıralanıyor. Kod adı “Eldiven” olan planın ana hedefi ‘TSK, Meclis, Bürokrasi ve yerel yönetimleri şekillendirmek’ olarak tanımlanıyor. Anayasa, kanunlar, tüzük, yönetmelikler ve “kırmızı kitabın” (Milli Güvenlik Siyaset Belgesi) yeniden hazırlanmasını içeren bu plan, “TSK merkezli halk” olarak tanımladığı bir hedefi de ortaya koyuyor. Deşifre olması durumunda, planın akim kalmaması için “idhar” (aşağılama) adı altında gerekli tedbirlerin alındığı vurgulanıyor. Hücre sistemi Planda tüm toplumsal kesimlerden insanların hücre sistemine göre örgütlenmesi hedefleniyor. Bu örgütlü kesimler kendilerine alan tahsis edilerek birbirleriyle irtibat halinde olmaksızın, neye hizmet ettiklerini bilmeden, deşifre olan unsurlarla ve esasen aynı işi yaptıklarını anlamadan faaliyet gösteriyorlar. Plan, “Dâhilî mutabakatın sağlanması,” “CMB (Cumhurbaşkanlığı) mutabakatının sağlanması,” “yıpratma,” “hazırlık ve geçiş,” “TSK Türk Halkı Projesi” olarak beş başlıktan oluşuyor. Planın içeriğinde kamuoyu oluşturmak amacıyla ne tür psikolojik harp taktiklerine başvurulacağı ve olaylar karşısında nelerin söyleneceği ana temalarıyla ortaya konuyor.İkna ve yaptırım “Eldiven”in ilk aşamasında yurt içinde dahili mutabakatın sağlanması hedefleniyor. Bu amaçla komuta kademesi içerisinde sürekli koordinasyon sağlanması, kurye kullanılması […]

Yeniden Kurulan Yaşamlar ve Mor Mühürler

Yeniden Kurulan Yaşamlar Müfide Pekin, Yeniden Kurulan Yaşamlar 1923 Türk-YunanZorunlu Nüfus Mübadelesi, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2005 Osmanlı döneminde bilindik bir politikanın sonucu olarak, yüzyıllar boyunca, kazanılan yeni topraklardaki halkların, imparatorluk ve Müslüman kültürle entegrasyonu amacıyla, insanlar Anadolu’nun birçok yerinden büyük gruplar halinde düzenli olarak göç ettirildi. Bu göçlere sürgünler dahil değil. Osmanlı’nın Balkanlar’daki topraklarının hakimiyetini sağlamlaştırmak ve merkezi güce ait kültürle yeni topraklardaki halkın birlikteliğinin sağlanması için Anadolu’nun birçok yerinden Balkanlar’a göç ettirdiği halk, çok değil, birkaç kuşak sonra, Cumhuriyet döneminde yine aynı sebeplerden dolayı geri çağrılıyordu. 9 Eylül 1922’de Kurtuluş Savaşı İzmir kıyılarında fiilen bitip 6 Ekim’de işgal orduları İstanbul’dan çekildiğinde, sıcak savaş bitmişti ve fakat sıcak savaş yerini Yunan ve Türk hükümetleri arasında uzun yıllar sürecek siyasal bir savaşa bırakmıştı. Bu siyasal savaşın da bir sonucu olarak 30 0cak 1930’da Yunanistan’la imzanan 19 maddelik mübadele protokolünün ardından yaklaşık iki milyon kişi yer değiştirdi. 7-8 Kasım 2003’te Lozan Mübadilleri Vakfı ve AEGEE Ankara Sensiyon ortaklığıyla “Türk-Yunan Sivil Diyaloğu” programı çerçevesinde “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve protokol”ün 80. yılı dolayısıyla iki günlük bir sempozyum düzenlendi. Sempozyum notlarının Müfide Pekin’in derlemeleriyle yayımlanabilir hale gelmesiyle birlikte, sempozyumun adı kitabın da adına dönüştü: Yeniden Kurulan Yaşamlar. Mor Mühürler Oya Baydar, Madrit’te Ölmek /Mirina Li Madrîdê, çev. Dilawer Zeraq, Lis yayınları, 2007 – Jaklin Çelik, İstasyonda Başladı Hayat/Jîyanê Li İstasyonê Dest Pê Kir, çev. Dilawer Zeraq, Lis yayınları, 2007 – Leyla Erbil, Üç Başlı Ejderha/Ejdehayê Sêserî, çev. Dilawer Zeraq, Lis yayınları, 2007 – Müge İplikçi, Yeni Kent Dedikoduları/Gelaciyên Bejarê Nû çev. Dilawer Zeraq, Lis yayınları, 2007. Sema Kaygusuz, Üşüyen/Efsirî, Dilawer Zeraq. Çev. Lal Laleş, Lis yayınları, 2007. Dünya siyasi anlayışı, geldiği nokta itibariyle gündelik hayatta yer edinen her objeye ve her ifade biçimine ‘kullanma zamanı’ geldiğinde siyasi bir anlam yükleyebiliyor. Türkçe dışındaki dillerin kullanımının, kıyafetlerden başlayıp selam verme şekline […]

Yoldaş Pançuni geri döndü

Barış Aydın Kuşatma hali devam ediyor ve biz, sekiz günden beri, savaş gereksinimleri doğrultusunda takviye ettiğimiz okul binasında mahsur durumdayız. Öğrenci Birliği Başkanı Garo’nun anası Sara da saflarımıza katıldı. Bu akıllı kocakarıyla el işaretleriyle anlaşmak gerekiyor, zira hepten sağır. Sara’nın katılımıyla hemen “Dzabılvar Bilinçli Kadınlar ÖNCÜ birliği”ni ve ona destek niteliğindeki “Dzabılvar Ermeni Kadınları FEDAKÂR Grubu”nu kurmaya giriştim. Bu sonuncu örgüt kesin bir ihtiyaç halini almıştı; zira birkaç günden beri mayasıldan kıvranıyordum ve fedakâr bir kadının bakımına ihtiyacım vardı. Yervant Odyan’ın 1911 ve 1914 yıllarında yazdığı üçlemenin ilk iki bölümünü kapsayan Yoldaş Pançuni nihayet yeni baskısı ile -küçük çaplı eklemelerle- tekrardan okurlarıyla buluştu. Aleksandr Saruhan’ın çizimleri tamamlanan Yoldaş Pançuni serisinin üçüncü bölümü her ne kadar Türkçe’ye çevrilmese de eldeki iki bölümdeki eleştiriler Ermenilere, Kürtlere ve Türklere yetecek boyuttadır. Yervant Odyan, Yoldaş Pançuni üzerinden dönemin siyasal yapısını, Kürt aşiretlerin Osmanlı ve yerel yönetimlerle kurduğu değişken anlayışı ve en önemlisi Ermeniler arasındaki ciddi politik ayrışmaları aktarıyor. Odyan’ın Pançuni’nin ağzından aktardığı İstanbul Ermenileri ile Anadolu Ermenileri arasındaki kültürel ve ekonomik farklılıkların yarattığı siyasal algılayışın günümüzde de sürdüğü söylenebilir. Sosyalist jargonla ifade edilen döneme ilişkin Odyan’ın temel eleştirisi Ermenilerin sosyalizmi algılayış biçimidir. Trabzonlu bir ailenin en küçük cocuğu olan Pançuni annesini doğumdan hemen sonra kaybetmiş ve bu sebeple anne sütü içememiştir, keçi sütü içerek büyümüştür. Bazı biyografi yazarları tarafından “boş kafalılığı” buna duruma bağlanıyor. Pançuni’nin bir yıl süreyle yoldaşlara yazdığı on iki mektup da “Sevgili yoldaşlar” diye başlayıp bir şekilde paraya ihtiyacı olduğunu belirten bir şekilde son bulur: posta geldi; mektuplar, gazeteler, talimatlar elime ulaştı; ancak paradan eser yok. Lütfen bu hayati konuya önem verin. Yoldaşlar uzun süre para yolamayınca Pançuni’nin üslubu da değişir: mütevazı çalışmalarım hakkında döşendiğiniz övgülere teşekkür ederim. Keşke onun yerine biraz para yollasaydınız. Manevi teşvikler fiziksel ihtiyaçları karşılayamaz; bu teknik bir gerçek. Pançuni gibi geveze, parasız, inatçı, kalıpçı biri o […]

Olağanüstü Hal ve Hukukun Antropolojik İşlevi

Giorgio Agamben, Olağanüstü Hal, Çeviren: Kemal Atakay, İstanbul: Varlık Yayınları, 2008. Agamben’in daha önce İstisna Hali başlığıyla Otonom Yayınları’ndan çıkmış olan kitabı bu kez Varlık Yayınları tarafından Olağanüstü Hal başlığıyla yayınlandı. Çevirisinde herhangi bir değişiklik olmayan bu kitap, Agamben’in son dönem siyaset felsefesi tartışmalarına damgasını vurmuş olağanüstü hal/istisna hali kavramsallaştırmasının kısa ama yoğun risalesi. Modern siyasetin kriz anlarında hukuku askıya alarak siyasetin de alanını ortadan kaldırması durumunu ifade eden istisna hali mefhumu hukuk ile siyasal yaşam arasında bir belirsizlik mıntıkası meydana getiriyor. İşte bu belirsizlik mıntıkası böyle bir sahada karar merciinin meşruiyetini nereden aldığı sorusunu beraberinde getiriyor. Bu eksende modern zamanlarda siyasal olarak hareket etmenin ne anlama geldiği sorusunun modern siyasal düzeni kavramak bakımından kilit soru olduğunu savunuyor Agamben. Nazi rejiminin hukukçusu olarak tanınan Carl Schmitt ve Walter Benjamin’in modern hukuk düzenine yönelik eleştiri ve yaklaşımlarından ilham alan Agamben, siyaseti, onu hukuksal müzakereye indirgeyen modern yaklaşıma alternatif olarak, sahih bir yaşama etkinliği haline getirmenin yol yordamlarını araştırıyor bu kitapta. Alain Supiot, Homo Juridicus, Hukukun Antropolojik İşlevi Üzerine Deneme, Çeviren: Bige Açımuz Ünal, Ankara: Dost Kitabevi Yayınları, 2008. Modern zamanların temel yönetim tekniği, yığınları sevk ve idarenin seküler membaı olan hukukun, şimdiki niteliklerinin yol açtığı arızalara dikkat çeken çalışmalar son yıllarda bir hayli arttı. Adaletin tesisinin artık hesaplanabilir birtakım rasyonel süreçler ve tekniklere indirgendiği modern hukuk düşüncesi, kaynağındaki mistik ve antropolojik işlevden bilimsellik uğruna kendini alabildiğine arındırmaya çabalıyor. Böylelikle hukuk, ortak yaşam idealinin cisimlendiği bir kurallar manzumesi olmaktan çıkıp, birbirinden kopuk modern bireylerin haklarının tedrici bir biçimde evrenselleştirilmesine çabalayan teknik bir uğraşı haline geldi. Alan Supiot’un bu çalışması hukuk düşüncesinin kaynağındaki mistik ve antropolojik işlevin yeniden kazandırılmasının insanlığın ortak yaşam ideali açısından hayatiyet arzettiğini ve bunun başarılamaması durumunda radikal bireyciliğin pençesinde bir yönetim teknolojisi olarak hukukun barbarlığa, Batı köktenciliğine ve medeniyetler çatışmasına giden kapıyı ardına kadar aralayacağına dikkat çekiyor. Kitap, yasağın […]

Bir “yanlışlık” olarak Cumhuriyet

Barış Aydın Kurucu elitin 85 yıllık iktidarının tehlikeye girdiği, yerleşik iktidar ilişkilerinin çözünmeye başladığı bilgisi, bugün neredeyse herkesin malumu haline geldi. Şimdiye kadar rejimin çeperinde mütereddit bir muhalefet yürüten, yer yer hükümet etme yetkisi de kazanan geniş kitleler, artık iktidarın tümüne, bütün unsurlarıyla talip oldu. Bundan kaynaklanan elenseleşmeler, güç gösterileri ve rakibine gözdağı vermeler şimdilerdeki siyasi gündemimizi meşgul eden vakalar. Özellikle 1960 askeri darbesi sonrasında kurumsallaşan ikili iktidar yapısının gölgesinde şimdiye kadar gemisini yürütebilen Türkiye, artık bunun mümkün olmadığı bir tarihsel evreye geldi. İktidar partisi ve ülkenin en büyük azınlığının meşru siyasal temsilcisi olan siyasi partiye açılan kapatma davalarının yanısıra, “Atatürk devrimlerinin toplumda bir travmaya yol açtığı” gibi açıklamalar gösteriyor ki, artık kılıçlar çekilmiştir. Aslına bakılırsa, ülkedeki kısır siyaset etme biçimlerinin ıslahı için bu türden bir hesaplaşma da gerekli. Cumhuriyet’in 85 yıllık tarihi üzerine eleştirel değerlendirilmelerin sayısı bir elin parmaklarını geçmeyecek denli kıttır. Bu netameli tarihsel sürece dönük soğukkanlı çıkarımlarda bulunmanın önü, kendini rejimin asli sahibi ve bekçisi ilan edenlerce neredeyse istikrarlı bir dirençle kesilmiş ve bu türden çabalar Cumhuriyet’in ve dolayısıyla Türkiye Devleti’nin manevi şahsiyetine yapılan “menfur saldırı”lar olarak addedilmiştir. Halen bile Cumhuriyet’in hilafına söz söylemek ciddi bir cesareti ve baskılara göğüs germe iradesini gerektiriyor. Öte yandan eleştirel tavırların hepsi, aralarında herhangi bir kategorik ayrım yapılmaksızın, kendini çağdaşlığa özgülemiş cumhuriyetperverler tarafından irticacılık olarak yaftalanıyor. Bugüne kadar yazdığı turizm ve otel rehberleriyle ve Şirince’deki pansiyonlarıyla tanınan Sevan Nişanyan yayın alemi açısından Etimoloji Sözlüğü ve Karl Marx’ın abidevi eseri Grundrisse’nin çevirmeni olarak biliniyordu. Nişanyan, esas itibariyle 1994’te yazmış olduğu ve geçen yıl kendi imkanlarıyla yayınladığı Yanlış Cumhuriyet, Atatürk ve Kemalizm Üzerine 51 Soru başlıklı kitabında, Cumhuriyet tarihine yönelik hayli spektaküler sorular üzerinden alternatif bir yaklaşım geliştirmeye çalışıyor. Yazarın kendi imkanlarıyla yayınladığı dönemde daha çok kapalı devre bir kesim tarafından tartışılan kitap, bugün Kırmızı Yayınları tarafından önceki baskısına nazaran neredeyse hiçbir değişikliğe […]