Önce parayı görelim!

Derleme. Uğur Orakçı Almanya Stuttgart’taki Daimler Chrysler firmasının bir parçası Maybach-Motorenbau GmbH veya bilinen adıyla Maybach tarafından Mayıs 2005’te üretilen konsept coupe modeli olan Maybach Exelero, gelen yoğun talep üzerine satışa sunuldu. Batman’in filmlerinde kullandığı aracı Batmobile’ in gerçeği olacak kadar güçlü ve heybetli görünüşe sahip. alışılagelmiş süper otomobillerden çok farklı bir estetiğe sahip olan Exelero, dış görünüşüyle sürat teknelerini andırıyor. Otomobilin iç tasarımında 4 kapılı Maybach modellerinden esinlenilmiş, dış tasarımda da hafif bir Mercedes SLR etkisi görmek mümkün. 5 noktadan bağlantılı emniyet kemerlerine sahip, yarış koltuklarıyla donatılmış olan otomobilin vites konsolunda vites kolundan başka bir şey “görünmüyor… “ 5.9 metrelik spor araba… Aracın boyutları aslında bir spor otomobilden çok limuzini andırıyor. 5899 mm uzunluğu, 2140 mm genişliği ve 1390 mm yüksekliğe sahip otomobilin en etkileyici yeri olan motoru 5.9 litre hacimli ve çift turbo beslemeye sahip bir V12. Bu motor tam 700 beygir –yanlış okumadınız yazıyla; yediyüz beygir- güç ve 1020 nm tork üretiyor, aracın 2 bin 660 kg’lik inanılmaz ağırlığıyla rahatlıkla başedebilen motor, otomobili 4.4 saniyede 0’dan saatte 100 kilometre sürate ulaştırırken maksimum hızının 351 km/s olmasını sağlıyor. Önde 376 mm, arkada 355 mm çaplı karbon seramik fren diskleriyle donatılmış olan otomobilde 8 ve 4 pistonlu kaliperler ve 23 inç çaplı jantlar görev yapıyor. Aracı yolda tutmak için de Fulda firmasının sadece bu araç için ürettiği özel yapım lastikler kullanılıyor. Müşteriler gizli tutuluyor… Firma yetkilileri otomobile olan talepten memnun fakat aracın fiyatı ve müşterileri konusunda herhangi bir açıklama yapmaktan kaçınıyorlar. Firmanın uyguladığı gizlilik politikasının müşterileri koruma amaçlı olduğu belirtiliyor. Sadece aracı almaya karar veren kişilere fiyat bilgisi veriliyor.Randevu ile satış ofisine davet edilen alıcı, aracın rengine ve aksesuvarlarına, koltuklarda kullanılacak dikişlerin renginden, döşemede kullanılacak derinin kalitesine kadar her şeyi burada seçiyor. Testlerden geçemezse geri dönüşüme yollanıyor… Üretim süresi yaklaşık 8 ay olan otomobilin tamamen el yapımı olduğu ve […]

Likör Fabrikası ihalesi iptal edildi

Medyakronik İstanbul Mecidiyeköy’deki eski Likör Fabrikası arazisi satışı Toplu Konut İdaresi tarafından iptal edildi. İhaleye 30 Mayıs’ta tekrarlanacak. Toplu Konut İdaresi (TOKİ), 25 Nisan’da yapılan açık artırmanın tek katılımcısı Kiler Holding’in Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisi için teklif ettiği 295.7 milyon YTL’ye ‘hayır’ dedi. TOKİ, ‘ihaleye sadece tek firmanın katılmasından dolayı kamuoyunun vicdanının huzursuz olabileceği gerekçesiyle iptal kararı aldığını açıkladı. İhale 30 Mayıs’ta yenilecek. İptal kararının ardından bir açıklama yapan Kiler Holding Yönetim Kurulu Başkanı Nahit Kiler ise, Emlak Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı’nın (GYO), ihalenin iptaline yönelik vermiş olduğu karara sonuna kadar saygılı olduklarını belirterek, 30 Mayıs’ta yapılacak yeni açık artırmada tekrar yerlerini alacaklarını söyledi. Kiler Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı (GYO), 23 bin 711 metrekarelik arsa için 25 Nisan 2008 tarihinde düzenlenen ihalede 295.7 milyon YTL teklif vermişti. Kiler Grubu, Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisinde bir alışveriş merkezi ve rezidans inşa etmeyi planlıyordu. (Kaynak: AA)

Ermenistan’ın ‘kurtuluş yolu’

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com “Aramızda yaşı 80’i bulan ve yaşı kadar yer gezmiş gezginler vardı; danslarıyla, simalarıyla, kısaca tüm kültürüyle Ermenistan halkı, diğer 79 ülkeden daha fazla bizlere benziyordu.” Geçen hafta bir Türk turist kafilesi tarafından Ermenistan’a yapılan ilk gezinin katılımcılarından Ahmet Demirel, seyahat izlenimlerini böyle özetliyor. 1985’ten bu yana bir seyahat acentesi işleten Faruk Pekin rehberliğindeki 33 kişilik kafilenin Gürcistan üzerinden yaptıkları Ermenistan yolculuğu, hem yepyeni bir coğrafyaya, hem de Türkiye-Ermenistan ilişkilerini açmaza sokan sınır sorununun farklı boyutlarına uzanan bir ziyaret niteliği taşıyor.Dağlık Karabağ sorununun çözümsüzlüğü nedeniyle Türkiye, Ermenistan’la sınır kapılarını Nisan 1993’te kapatmıştı. 1994’te hava sahasının da kapatılmasıyla Türkiye-Ermenistan arası uçuşlar Türkiye’deki bir temsilci tarafından kiralanan Ermenistan uçaklarıyla gerçekleştiriliyordu. Söz konusu uçuşların organizasyonundan sorumlu Dikran Altun, 2000’lerin başından itibaren Dışişleri Bakanlığının konuyla ilgili tutumunu yumuşattığını, nitekim uçuşlarda artık Türk uçaklarının da kullanıldığını belirtiyor.Ermenistan ve Atlas hava yolları Erivan-İstanbul arasında haftada ikişer gün düzenli sefer yapıyor. Ama bu uçuşların yolcuları da daha çok bavul ticareti yapan Ermenistanlılardan, bir kısmı da turistik veya iş seyahati amacıyla yola çıkan Türkiyeli Ermenilerden oluşuyor. Bu seferlere son 3 yılda Erivan-Antalya arasında düzenlenen uçak seferleri de eklendi; elbette bu uçuşların büyük çoğunluğunu turistik amaçlı seyahatler oluşturuyor.Doğu Karadeniz’den Ermenistan’a yapılan yolcu otobüsü seferleri ise ancak Gürcistan üzerinden devam ediyor. Uçak yolculuğuna kıyasla daha hesaplı olması, bu güzergâhı bavul ticareti yapan Ermenistanlılar tarafından tercih edilir kılıyor.Hiçbir olumsuzluk yaşamadık Görünen tabloda turistik veya iş amaçlı Ermenistan seyahatlerinin Müslüman Türk vatandaşlar tarafından nadiren tercih edilir olduğunu ve seyahat acentelerinin bu yönde özel geziler düzenlemeyi tercih etmediklerini söylemek mümkün.Kendini bir ‘gezgin’ olarak niteleyen Faruk Pekin’in rehberliğindeki ekip de, seyahatlerini Gürcistan üzerinden gerçekleştirmiş. Ermenistan’da Soykırım Anıtı veya sınırları farklı çizilmiş haritalar gibi karşılaması zor sahneler de yaşadıklarını, fakat sınır polisi dâhil, insanlardan yana hiçbir sıkıntıyla karşılaşmadıklarını belirten Pekin’e göre Ermenistan’da en bariz ve görünür olan “halkın çektiği sıkıntı ve yokluk”.Pekin, yakın tarihin […]

Tüketici karamsar

Medyakronik Türkiye’nin kentsel alanında yaşayan, ekonomik olarak aktif ve çalışan nüfusun yaşam biçimlerinin ele alındığı Tüketici Trend Araştırması’nın 2008 birinci dönem sonuçları, tüketicilerin ekonomik gidişatla ilgili karamsar görüşlere sahip olduğunu ortaya koyuyor. İnterpromedya Araştırma Bölümü tarafından yapılan Tüketici Trend Araştırması, tüketicinin 2004’den beri ekonomik durumunda ilerleme kaydedemediğini gösteriyor. Önümüzdeki 2 yıl içerisinde de durumunun ve ülke ekonomisinin daha kötü olacağını öngören tüketiciler, açıklanan enflasyon oranlarına inanmıyor. Ayrıca tüketiciler bu gidişatın satın alma eylemini de olumsuz etkilediğini belirtiyor. Tüketici 4 yılda ilerleme kaydedemedi Araştırmaya göre, geçtiğimiz 4 yılda ailenin ekonomik durumu “değişmedi” diyenlerin oranı yüzde 34,2 olurken. ekonomik durumlarının 4 yıl önceye göre daha kötü olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 32,4’e ulaştı. Ankete katılanların sadece yüzde 9,7’lik kısmı “daha iyi oldu” görüşünü paylaştı. Şu an daha kötüye gidiyor diyenlerin oranı yüzde 8,8, “kötüydü daha iyi oldu” diyenlerin oranı ise yüzde 14,9 oldu. Görüşler başa baş Araştırma kapsamında sorulan “Önümüzdeki 2 yılda ailenin ekonomik durumunu en iyi anlatan ifade” için yüzde 33,9’luk bölüm daha kötü olacağına, yüzde 31,1’lik bölüm ise daha iyi olacağına inandığını belirtti. Bu iki zıt ifade için çok yakın oranların elde edildiği araştırmada, görüşülen kişilerin yüzde 23’ü ise değişmeyeceği yanıtını verdi. Yüzde 12’lik bölüm ise fikri olmadığını belirtti. Tüketici endişeli Ülke ekonomisinin gidişatı hakkında olumsuz görüşe sahip olan yüzde 70,4’lük kısmın yanı sıra yüzde 20,3’lük bölüm olumlu düşündüğünü belirtti. yüzde 9,3’lük kısmın ise ülke ekonomisi hakkında fikri yok. Ülke ekonomisinin şu anki durumu göz önüne alındığında satın alma davranışlarına yüzde 66,7 oranında olumsuz cevabı alınırken yüzde 19,6 oranında olumlu yanıt alındı. Geriye kalan yüzde 13,7’lik kısım ise satın almaları üzerinde ekonominin gidişatına ilişkin bir etki olup olmadığı konusunda fikri olmadığını belirtti. Enflasyon rakamlarına inanmıyoruz Satın alma eylemleri üzerindeki etki ve ülke ekonomisi hakkında olumsuz görüşün hakim olduğu araştırma sonuçlarında ayrıca açıklanan enflasyon rakamlarına inanma durumu da ele alındı. Enflasyon rakamlarına […]

Bir vicdani retçi diskuru: İnadına yaşatmak!

Zehra Kafkaslı İtalyan tiyatro yazarı, tragedyanın öncü isimlerinden sayılan Vittorio Alfieri’nin ünlü sözü anlamını, kuşkusuz, savaştan bahsedildiğinde bulur: “Cesaret ölmekle değil, yaşamakla ölçülür!”.Yıllardır, “Her Türk Asker Doğar”, “Asker-millet” vs. gibi sloganlarla ve “Emre İtaatsizlik”, “Emre İtaatsizlikte Israr”, “Halkı Askerlikten Soğutma” gibi kanunlarla erkekliğin, militarizmin ve bunlara paralel olarak da siyasi iktidarın mevcut yapısıyla sürekliliğinin sağlanmaya çalışıldığı cennet vatanımızda, yaşamanın ne çeşit bir cesaret istediğini anlamak çok güç değil. Tüm bu dayatmalara karşı durarak yaşamak… Vicdani ret ya da sivil itaatsizlikte sorunsal, ölmekten korkmakla değil, öldürmekten kaçınmakla ilgilidir. Savaş alanı, aslında bütün o çatışmanın sebebi olan siyasetten tam da arınılan yerdir. Taraflar karşı karşıya geldiklerinde bütün o “âli amaçların” ötesinde çok temel bir şey için savaşırlar: Hayatta kalmak. Ve hayatta kalmak için öldürmek zorunda kalırlar. Oysa bir siyasetin, stratejinin, çıkarın kazanması için kendi yaşamını ortaya koymak ve başka birinin yaşamına son vermek hiç de adil görünmüyor.Vicdani Ret tüm dünyada, insan öldürmemek, şiddete, tehdide, korkuya veya kan dökmeye ortak olmamak için, resmi ideolojiyle aynı fikirde olmadığı için, dini ya da daha geniş bir kavram olan vicdani sebeplerle askere gitmeyi reddetmek olarak tanımlanıyor. Bu ve benzeri “itaatsizlik” durumlarında kilit kavram vicdandır. Bütün bu ret ve kurala uymama, resmi kararı reddetme ya da zorlamaya karşı direnmenin temelinde, insanın özü ve belki tek cevheri olan “vicdan” yatar. Bu nedenle, kanuni ya da kanunsuz, vicdani nedenlerle herhangi bir resmi zorunluluğu yerine getirmeyi reddedenin karşısında durmak barbarlık değil de nedir? İşte bu vicdani direnişçiler, itaatsizler tam da bugün, 15 Mayıs’ta Dünya Vicdani Retçiler gününü kutluyorlar. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yapılan eylemlere Türkiyeli vicdani retçiler 17-18 ve 20 Mayıs tarihlerinde yapılacak panel, toplantı ve sokak tiyatrosu ekinlikleriyle katılacaklar. Vicdani retçiler 20 Mayıs’ta Pazar günü “Ölmiycez! Öldürmiycez! Kimsenin askeri olmıycaz!” sloganıyla Taksim Gezi Parkı’nda da toplanacak. Öldürmemek üzerine bir sorumluğun ilânı da denilebilecek olan “vicdani ret” kavramının ilk savunucusu, Türkiye’de […]

Başka bir dünya isteyenler tartışmaya devam ediyor

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Devrimci Sosyalist İşçi Partisi’nin (DSİP) ev sahipliğinde, çok geniş bir çevreden katılımcılarla düzenlenen “tartışmalı toplantılar dizisi” Marksizm 2008, 16-19 Mayıs’ta, Taksim Hill Oteli’nde yapılacak. Sabahat Tuncel, Ragıp Duran, Chris Harman, Ferhat Kentel, Ahmet İnsel, Tayfun Mater, Doğan Tarkan, Roni Margulies, Meltem Oral, Ömer Madra ve Etyen Mahçupyan gibi birçok önemli ismi ağırlayacak olan etkinlikte saatler süren uzun, bıktırıcı tartışmalar yok. Her konu 1 saat 15 dakika tartışılacak ve sunuş konuşmalarının ardından katılan herkes söz alabilecek. Cuma (16 Mayıs) saat 17:30’da Sabahat Tuncel ile Ahmet Yıldırım “Kürt sorununda çözümün neresindeyiz?”, saat 19:00’da Saruhan Oluç ve Şenol Karakaş “Seçimler ve olasılıklar: Mahalleden meclise” başlıkları altından konuşacak. Cumartesi (17 Mayıs) saat 10:30’da Stefan Bornost ile Talat Ahmet “Links Partei ve Respect: Avrupa’da yeni sol” konusunda, saat 12:15’te Eylem Çağdaş ile Canan Şahin “Cinsel ayrımcılık ve kapitalizm” konusunda, saat 14:00’de Ferhat Kentel ve Volkan Akyıldırım “Gündelik hayatta direniş”, saat 15:30’da Gül Dönmez ile Gökşen Şahin “Küresel ısınmayı durdur, dünyayı değiştir”, saat 17:00’de Murat Paker, Sinan Özbek ve Cengiz Alğan “Milliyetçilik ırkçılığa nasıl evrilir?”, saat 18:45’te Yıldıray Oğur ile Roni Margulies “Darbeye karşı acil demokrasi” konularında konuşacaklar. Pazar (18 Mayıs) ise “Politik İslam düzen için tehdit mi?” başlıklı konuyu Ayhan Bilgen, Talat Ahmet ile Yıldız Önen, saat 12:45’te “Devrimci partinin modası geçti mi?” başlıklı konuyu Funda Ata ile Meltem Oral, saat 14:00’de “Kemalizm, Stalinizm ve Türkiye solu” başlıklı konuyu Ayşe Hür ile Roni Margulies, saat 15:30’da “1968: Türkiye’de solun atılım yılları” konusunu Doğan Tarkan, saat 17:00’de “1968: Son büyük yangın” konusunu Chris Harman, saat 18:45’te “Emperyalizm, Ortadoğu ve savaş” başlıklı konuyu Ceyda Karan, Tayfun Mater ile Arife Köse tartışacaklar. Pazartesi (19 Mayıs) saat 10.30’da “İran Devrimi’nin dersleri”ni Erkin Erdoğan ile İrem Nur Aksu, saat 12:15’de “Medya nasıl ikna ediyor?”u Eray Özer, Ümit Kıvanç ile Ragıp Duran, saat 14:00’de “Yeni liberalizmin sonuna mı gelindi?” […]

68’in öğrencileri “o günler”i anlattı

Mustafa Kuleli “Türkiye’de 1968” başlığıyla dün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde (YTÜ) gerçekleştirilen panelde, 68 öğrenci hareketinden Ragıp Zarakolu, Gün Zileli, Veysi Sarısözen ve Ergun Aydınoğlu Türkiye ve Avrupa’daki 68 hareketini tartıştı. YTÜ Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü tarafından düzenlenen panele öğrencilerin ilgisi yoğun oldu.YTÜ Öğretim Görevlisi Ergun Aydınoğlu, 68’in özellikle Fransa ve Çekoslavakya’yı tamamen değiştirdiğini, bunun yanında Türkiye, İtalya, Almanya, Yugoslavya, Polonya ve Meksika gibi ülkelerde de çok derin izler bıraktığını söyledi. “Türkiye’de, 1968’de, ‘demokratik üniversite, demokratik ülke’ talebiyle yapılan kitlesel eylem ve işgaller ilk ve sondur” diyen Aydınoğlu, bugün 68’li kimliğinin bir statü haline gelmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.1968’de Türkiye’deki üniversitelerde yaşanan olayların, başlangıçta örgütlerin liderliği ve kontrolünde değil, isimsiz öğrencilerin kendiliğinden gelişen kitleselliğiyle yaşandığını belirten Gün Zileli, hareketin varolan Kemalist ideolojik hegemonyaya sırtını dayadığını ve bunun bir hata olduğunu söyledi. “68’de Batı’daki eylemlerde ulusal bayrak taşınmıyordu. Ama Türkiye’deki eylemlerde Türk bayrakları, Atatürk resimleri görüyorduk” diyen Zileli; Batı’daki 68’liler iktidarı sorgularken, Türkiye’dekilerin hangi yoldan olursa olsun iktidarı istemesinin çok önemli bir fark olduğuna işaret etti.“68 baharını sosyalizm için yeni bir açılım, bir sıçrama olarak düşündük ama Eylül’de Sovyetler’in Çekoslavakya işgali ile yanıldığımızı anladık” diyen yayıncı Ragıp Zarakolu, süreç içinde öğrenci hareketi ve Türk siyaseti arasındaki ilişkiye değindi. “68’liler tarihi eser mi?” “Şimdi burası tıp fakültesi olsaydı, siz kadavraları inceleyecektiniz. İdari bilimler olduğu için bizi çağırdınız, 68’lileri inceliyorsunuz” sözleriyle salondakileri güldüren Sosyalist Demokrasi Partisi (SDP) Başkan Yardımcısı Veysi Sarısözen, “Tarihi eser muamelesi görmek hoşumuza gitmiyor” dedi. Sarısözen, ilk üniversite işgalinin kendiliğinden gelişen biçimini ve Deniz Gezmiş’in liderlik özelliğini bir anekdotla aktardı:“Biz meselelere daha tutucu ve bürokratik bakıyorduk. Çünkü örgütlüydük. Biz bahçede üniversite işgalini hangi ay yapalım diye tartışırken, bir de baktık Deniz orada bağırıp çağırıyor. Önce 5-10 kişi toplandı etrafında, sonra kalabalık birden büyüdü, insanlar amfilerden çıkıp kalabalığa katıldı, hukuk fakültesine doğru yürüyüşe geçtiler. Biz de birbirimize baktık ve karar […]

IMF ile “Ayrılsak da beraberiz”

Mustafa Sönmez Türkiye, IMF’yle yaptığı son stand-by anlaşmasını tamamladı, 3’üncü gözden geçirme birden IMF yönetiminden geçti ve yaklaşık 3.6 milyar dolarlık kredinin serbest bırakılma kararı alındı. Böylece, 1998’de başlayan 10 yıllık bir yakın markajdan sonra “IMF’siz dönem” başlamış oldu. 1998’de Mesut Yılmaz Hükümeti ile başlayan IMF programı, devamında 57’nci Ecevit koalisyonu ile 2001 krizini yaşamış, acilen çağrılan Kemal Derviş ile devrilen araba düzeltilmişti. Bunun devamında AKP ile yeni bir stand-by anlaşması yapıldı. Bu 10 yılda ortalama yıllık yüzde 5’e yakın bir büyüme yaşanmakla beraber, bu büyümenin sosyal maliyeti ağır oldu. İşsizlik büyüdü, tarım çöktü, gelir dağılımı bozuldu, dış kaynağa bağımlılık ve varlıklarda yabancı egemenliği arttı. AKP iktidarı, yeni bir anlaşmaya gitmemekle beraber, IMF ile fotoğraf vermekten uzak durmuyor. Çünkü hala, dış kaynak girişine bağımlı ve borç verenlerin eninde sonunda IMF’nin sinyallerine bakarak musluk açıp kapayacakları açık.IMF ile fotoğraf vermenin avantajından mahrum kalmak istemeyen AKP iktidarı , yine de IMF’nin bağlayıcı kararlarını içeren bir anlaşmadan bir sure uzak kalmak, özellikle harcamalarda serbest davranmak istiyor. Bir taşta birkaç kuş Yerel seçimleri, AKP’nin kapatılması halinde yeni bir parti ile yerel seçimlerle birlikte erken seçimi hesaba katan AKP iktidarı, bir dizi cari ve yatırım harcama yapmak istiyor. Bu harcamalardan beklenen bir taşla birkaç kuş vurmak. Faiz dışı fazlayı yüzde 3,5’e indireceğini ilan eden AKP, bu sayede yapacağı yatırım ve cari harcamalarla şu 3 kuşu hedefliyor; 1- GAP’ta enerji ve sulama yatırımlarına yoğunlaşmak, böylece hem arz sıkıntısı olan yerli kaynağa dönük enerji üretimini ve sulama ile tarımsal üretimi artırmak,2- Bunu yaparken, güya Güneydoğu sorununa ekonomik ve sosyal destek vermiş olmak,3- Genişlemeci politikalardan yandaş sermaye için yeni iş alanları açmak, birikimden partiye de pay çıkarmak. Seçimlere de iş yapmış olarak girmek.. Global krizin her gün biraz daha etkisine girildiği, enflasyonda kontrolün kaçtığı, iş dünyasından sızlanmaların, homurtuların hızla arttığı, kapatmanın dayanılmaz ağırlığının giderek hissedildiği bir konjonktürde, böyle […]

Sporsevere Show TV kazığı

Volkan Ağır Dün akşam Avrupa’nın en büyük ikinci kupası olarak nitelendirilen UEFA Kupası’nın finali, Rusya’nın Zenit ve İskoçya’nın Glasgow Rangers kulüpleri arasında oynandı. Karşılaşmanın Türkiye’deki yayın haklarını Show TV satın aldı ve günlerce bu maçın reklamını yaptı. Ancak karşılaşmanın başlamasına dakikalar kala, ekranda beliren altyazıyla, canlı yayın yapmayacağını ve maçın 23:25’te banttan yayınlanacağını duyurdu. Maçın başladığı dakikalarda hâlâ, Show TV’nin internet sayfasındaki yayın akışında maçın 21:45’te canlı yayınlanacağı bilgisi yer alıyordu. Anasayfadaki “UEFA Kupası heyecanı Show TV’de” yazan linki tıklayınca gördüm ki, maçı internetten yayınlanıyor. Ama 5 avro karşılığında! Canlı yayından kast ettikleri, ceplerini canlandırmakmış demek ki. İzleyiciden, kişi başı 5 avro kazanmak için yapılan bu uygulamanın ne kadar adil olduğuna siz karar verin. Ancak bir maçın (hele ki UEFA Kupası finalinin) canlı yayınlanmamasının çok önemli bir özrü olmalı. Çünkü bir futbol müsabakasını seyretmenin başlıca nedeni, sonucunu önceden bilememenizdir. Sonucunu bildiğimiz bir spor hadisesini hangimiz izlemek isteriz? Gelgelelim, maç saatinde kanalda Acun Ilıcalı’nın sunduğu “Var Mısın Yok Musun” yarışması yayınlanıyordu. Televizyon izleyicisinin yoğun ilgi gösterdiği bilinen bu yarışma, banttan yayınlanıyor. Televizyon yayıncılığından hiç anlamam. Ama banttan olduğu yayın saati kaydırılabilecek bir yarışmanın, canlı verilmediği durumda “çöpe gidecek” bir UEFA finaline tercih edilmesini hiç anlayamıyorum. Üstelik bu maçın, Türk izleyicisi için farklı bir anlamı da vardı. Çünkü Avrupa’nın zirvesindeki takımlardan birini belirleyecek olan bu karşılaşmada milli oyuncumuz Fatih Tekke de ter dökecekti. Fatih,Yıldıray Baştürk’ün Bayer Leverkusen formasıyla 2001 yılında Real Madrid’e karşı oynadığı Şampiyonlar Ligi Finali’nden sonra, yabancı bir takımla Avrupa’da final oynayan ikinci futbolcumuz olacaktı. Sadece bu bile, bu maçı televizyondan izleme hakkını bize veriyordu. Ama yayınlanmadı. Kazık yedik. Yediğimiz kazık 5 avroyla ölçülebilecek bir kazık da değil üstelik. Ben, vefalı bir arkadaşımın yardımıyla maçı internetten, hem de bedavaya seyrettim. Fatih Tekke 90 dakika boyunca oyunda kaldı ve iyi bir performans gösterdi. Uzatma dakikalarında, takımının ikinci golünün pasını da verdi. […]

Kanaltürk 30 milyon dolar

Medyakronik Önceki gün satıldığının açıklanmasından bu yana yoğun tartışmalara konu olan Kanaltürk’ün gerçek satış rakamı bugün belli oldu. İpek Matbaacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş, Kanaltürk’ün, tüm borçlar dahil 30 milyon dolara devir ve satın alındığını açıkladı. Halka açık şirket konumunda olan İpek Matbaacılık’tan İMKB’ye gönderilen açıklamada, “Bazı basın organlarında çıkan haberlere istinaden 12 Mayıs 2008 tarihli özel durum açıklamasına ek olarak açıklama yapma gereğinin hasıl olduğu” kaydedildi. Açıklamada şu görüşlere yer verildi: “Bağlı ortaklığımız ATP İnşaat ve Ticaret A.Ş tarafından Kanaltürk TV, Kanaltürk Radyo ve Internet sitesini bünyesinde bulunduran yayın grubuna ait, Yaşam Televizyon Yayın Hizmetleri A.Ş’nin yüzde 99,99 hisselerine tekabül eden payların tümü ve bu şirketin sahibi olduğu Yaşam Haber Ajansı Ticaret Limited Şirketi, Rektur Reklam Pazarlama Limited Şirketi ve Gökcan Prodüksiyon ve Ticaret A.Ş şirketlerinin tüm mal varlıkları, televizyon ve radyo yayın lisansları ve marka hakları da dahil olmak üzere, toplam 30 milyon dolar bedelle devir ve satın alınmıştır. Yukarıda adı geçen şirketlerin tahakkuk etmiş vergi ve SSK borçları ile birlikte, personel ve diğer piyasa borçları satın alma bedeline dahil olup tüm borçlar bu bedelden karşılanacaktır.” Bu arada yedi aydır maaş alamadıkları belirtilen Kanaltürk çalışanlarına da maaş alacakları ödendi. Yapılan toplam 1,7 milyon YTL’lik maaş ödemesinin salı günü gece yarısına kadar sürdüğü belirtiliyor. Gazeteport Yayın Yönetmeni Yavuz Semerci’nin açıkladığı bilgilere göre Kanaltürk’ün maaş alacakları dışında kalan borç durumu şöyle: – 7 milyon dolar SSK ve vergi borçları– Yaklaşık 1 milyon dolar Digitürk’e olan yayın borcu– Henüz kesinleşmemekle beraber devlete yaklaşık 10 milyon dolara yakın vergi borcu– Yemek şirketi, prodüksiyon şirketleri vb. piyasaya 5 milyon dolara yakın borç Kanaltürk’ün vergi borcu ve haciz kıskacında bulunduğuyla ilgili belgeler de bizkackisiyiz.com sitesinde salı akşamı yayınlandı. Tutanaklarda Yaşam TV ve Rektur adlı şirketlerin menkul mallarının vergi borçları nedeniyle 8 Mayıs 2008 tarihinde icra memurları tarafından satışa çıkartıldığı, alıcı çıkmaması nedeniyle satışın 15 […]

“İnşaatın başında mı bekleseydik”

Gökhan Tan Bodrum’un Turgutreis beldesinde gidenler belki fark etmiştir: Kent merkezinde, kayalara oyulmuş, çok eski uygarlıklara ait olduğu her halinden belli mezar, işlik gibi eserler var. Gidenler belki fark etmiştir diyorum çünkü orada yaşayanlar farkında değil. Akdeniz Üniversitesi Tarih ve Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Fahri Işık’a göre, kayalara oyulan bu eserler “Dünyanın en önemli uygarlıklarından Mikenlere ait mezar odaları.” Arkeolog Fahri Işık, mezar odalarının “güncel” durumunu, “Miken Uygarlığı ve Bodrum’daki İzleri” konulu bir konferans vermek üzere geldiğinde gözlemliyor. Ve görüyor ki Miken uygarlığının Bodrum’daki izleri üzerine havuzlu villalar yapılmış. Bahsedilen yer, Turgutreis’i Gümüşlük’e bağlayan sahil yolunun birinci kilometresinde ve denize yaklaşık 200 metre uzaklıkta. Tarife göre Miken mezarları, Turgutreis’in merkezinde ve belediyeye birkaç yüz metre mesafede. Turgutreis Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü yetkilileri, tahrip edilen ve villalara kazandırılan kaya mezarları ve işliklerin, villaların inşaat ruhsatı aldığı 2002 yılında henüz “tarihi eser olarak tescili”nin yapılmadığını ve özel arazi içinde kaldığını belirtiyor. Haklılar. Kaya mezarlarının tescili, Bodrum Arkeoloji Müzesi uzmanlarının başvurusu üzerine 22 Şubat 2007’de, yani inşaat izninden beş yıl sonra Koruma Kurulu tarafından yapıldı. Eserler tescillenmeden önce villaları neredeyse bitme aşamasına getiren inşaat sahipleri de, kazanılmış haklarının olduğunu iddia edebilirler. Nitekim Müteahhit İsa Şahinkaya, “Bu mezarlar bizim tapulu arazimizde. Şimdiye kadar birçok villa yapıldı, kimse bir şey demedi. Mezarlar tahribata uğramış olabilir ama inşaat için gerekli tüm izinleri aldık” diyor. Kağıt üzerinde, o da haklı. Görünen o ki devlet, bu mezarların tarihi eser olduğunu belgelemekte geç kalmış. Mezarlar, yaklaşık 3 bin yıllıksa eğer, Cumhuriyet tarihi boyunca onların ne kadar eski olduğunu anlamamışız. Ta ki, 22 Şubat 2007’ye kadar, kimse, ne inşaat ruhsatı veren Turgutreis Belediyesi, ne Bodrum Arkeoloji Müzesi, ne de müteahhitler yasal yükümlülüklerini yerine getirme konusunda bir zafiyet göstermemiş. 22 Şubat 2007’den sonra Koruma Kurulu’nun kararı, villa inşaatlarının kaya mezarlara “25 metreden fazla yaklaşmamasını” şart koşuyor. Peki, kararın alındığı […]

Daha az mağaza, daha çok online alışveriş

Medyakronik Uluslararası ödeme sistemleri şirketi Visa Europe’un hazırlattığı bir araştırmaya göre, 2012- 2015 döneminde internet kanalıyla gerçekleşen satışlar, toplam cironun yüzde 18,8’ini oluşturacak. Visa Europe’un İngiltere’deki Perakende Araştırma Merkezi’ne hazırlattığı “Geleceğin Mağazası 2012-2015” araştırması, online kanalların yakın bir zamanda geleneksel perakendeciliğe üstün geleceği iddialarının tersine, bu iki alanın pazarda birbirlerini tamamlayıcı rollere sahip olabileceğini ortaya koyuyor. Araştırma sonuçlarına göre web sitelerinin daha çok, “işleme dayalı” hale geleceği, bunun sonucunda da perakende sektöründe teknolojinin uygulanmasının yaygınlaşacağı tahmin ediliyor. Ortalama perakende cirosunun yüzde 18’8’lik bölümü online kanaldan sağlanırken bu oran bazı ürünlerde yüzde 40’ın üzerine çıkıyor. Örneğin CD, DVD ve oyun satışlarının yüzde 42’si, cep telefonlarının yüzde 41,6’sı bilgisayarların yüzde 37,2’si, kitapların yüzde 34,7’si internetten satın alınacak. Buna karşılık bazı ürünlerin internet satışlarının toplam satışlar içindeki payı da düşük kalmaya devam edecek. Yüzde 10-12 arasında en düşük internet payına sahip ürünler ev eşyaları, mobilyalar, halılar ve süpermarket ürünleri olacak. İngiltere, Fransa, Almanya, Hollanda, Norveç, İtalya ve İsveç’te 300 perakendeci ile yapılan araştırmaya göre, 7 yıl içinde, Avrupa’daki mağazaların sayısında bir düşüş bekleniyor. Araştırmaya katılan perakendecilerin yüzde 28.7’lik bir bölümü için, sokaktaki mağazalarının kaderi belirsiz görünürken; yüzde 70’i ise, bu süre zarfında yeni biçimlerin açığa çıkması ve daha fazla bilgi hizmeti sunulmasıyla birlikte, mağazaların bugünkü formatlarının dışında hizmet vereceğini düşünüyor. Araştırmaya göre, gelecek dönemde daha küçük mağazalar yüksek miktarda stok bulundurmak yerine hizmet ve bilgiye odaklanacak. Müşteriler için otomatik tarama Ön plana çıkan bir diğer gelişme de otomatik tarama – otomatik ödeme olacak. Müşterinin sepetindeki ürünleri kasiyer olmadan ödemesi anlamına gelen otomatik tarama veya otomatik ödeme sistemleri perakendecilerin yüzde 22’den fazlası tarafından önümüzdeki 5-7 yıl içinde kullanılmaya başlanacak. Yine perakendecilerin yaklaşık yüzde 50’sinin, nüfus ve müşteri kartı bilgilerini kullanarak e-posta ya da mektup yoluyla, müşteriyi hedefleyen promosyonlara yönelmesi de beklenen bir diğer gelişme olarak öne çıkıyor.

Türkiye’nin etik ufku ve AKP

Halil Nalçaoğlu Türkiye’de kim demokrasi lafını ağzına almaya kalksa tacize uğramaya başladı. Sanırım bu durum demokrasi kelimesinin basit bir siyasî meşrulaştırıcı unsura indirgenmesinden kaynaklanıyor; eğer cumhuriyet gibi başka değerlerle girdiği asimetrik ilişkiden söz edilmiyorsa. Her iki seçenek de çok kötü ve demokratik değil! Cumhuriyet söz konusu ise demokrasinin teferruat olması sözde-seçeneği, malum, CHP çizgisini anlatıyor. Her bulduğu çatlaktan muhafazakâr toplumsal yaşam propagandası sızdıran ve siyasal İslâm kazanımları elde etmeye çabalayan AKP ise demokrasiyi “yüzde kırk yedi” sloganı ile özdeş kılmış durumda. Demokratlık önemli ölçüde şeklî bir seçenek. Sayılar bu anlamda önemli. Ancak, toplumda demokrasi denildiği zaman ne anlaşıldığı ve demokratik tutumların nasıl oluştuğu önemli. Bu bağlamda MHP’nin bu şekle ne kadar yakın durduğunu anlamak için her Salı günü grup toplantılarında konuşan MHP liderinin üslubuna bakmak yeterli. Bu üslubu geçenlerde bir otomobilin arka camında gördüğüm ve kan misali aşağı doğru aktığı izlenimi veren, kırmızı harflerle yazılmış şu cümle çok iyi anlatıyor: “Herkes haddini bilecek!” İşte böyle bir parlamenter güç dengesi içinde demokrasiden söz ediyoruz. Ben bir tür şantajla karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum. Bu şantaj, ironik biçimde, İslâmî ve muhafazakâr bir toplumsal yaşamdan uzaklaşılırsa demokrasinin tehlikeye gireceğini söylüyor. Benzer biçimde, bu toplumun fazla demokratikleşmeyi kaldırmayacağını düşünenler var. Sorulması gereken soru, bu seçeneklerin gerçekten de karşılarına koyulan alternatiflere yol açıp açmayacağı olmalı. Şantajdan kurtulmanın tek yolu, tehdidin ödenecek bedele değmeyeceğini, sunulan seçeneklerin gerçek seçenekler olmadığını görmek. Kendini AKP çizgisi dışında konumlayan pek çok kişinin AKP’nin yasalaştırdığı demokratik açılımları desteklediğini biliyoruz. Ancak ikinci kez seçildikten sonra AKP, belki de oy oranında sağladığı artıştan cesaret bularak, bir dizi ilginç söylem geliştirmeye başladı ve yine büyük yurttaş gruplarını yadırgatan uygulamalar başlattı. Bunlara “uygulamamalar” da dahil ve bu kategoriye AB’ye uyum yasaları giriyor. Bu yazıda AKP’nin kendini içine soktuğu bu açmazı ve bir şantaj olarak demokratikleşmenin nasıl kullanıldığını irdelemeye çalışacağım. Başbakanın şu meşhur “bir cümle bu işi […]

Öğrenci gözüyle AB ve Türk – Yunan ilişkileri

Umut Duran Bu yıl beşincisi düzenlenen toplantı, Avrupa’nın geleceği, Avrupalı kimliği ve medyanın rolü üzerineydi. Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci ve güncel gelişmeler de seminerde tartışılan konular arasında yer aldı. Akademik kadronun yanı sıra gazetecilerin de katıldığı seminer, özellikle öğrencilerin karşılıklı fikirlerini beyan etmeleri ve çözüm yollarını tartışmaları açısından oldukça faydalı oldu. Toplantıya İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin yanı sıra Atina’nın köklü üniversitelerinden Panteios ve Aegean Üniversiteleri de katıldı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Doç. Dr. Aslı Tunç, Yard. Doç. Okan Tanşu, Öğretim Görevlileri Ariana Ferentinou, Esra Ercan Bilgiç ve Gülen Kurt’un katıldığı toplantıya öğrenciler de sunumlarıyla katkıda bulundular. Crete Üniversitesi’nden Dimitris Chrysochoou, Makedonya Üniversitesi’nden Spyros Litas, Panteios Üniversitesi’nden Byron Matatangas ve Atina Haber Ajansı’nın müdürü Andreas Christodoulides’in de katıldığı seminer oldukça sıcak bir hava içerisinde geçerken, öğrencilerin birbirleriyle olan yakın diyalogları da ilgi çekiciydi. Oturumlarda, özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği hakkında yaşanan tartışmalarda sık sık 301. madde ve insan hakları ihlallerine vurgu yapılırken, Türk öğrencilerin bu konuda oldukça rahat, Yunan öğrencilerin ise oldukça ılımlı olması toplantıya katılan akademisyen ve gazetecilerin dikkatinden kaçmadı. Akademik düzeydeki tartışmaların yanı sıra öğrenciler aynı zamanda sosyal anlamda da yararlı bir gezi yapmış oldular. İkinci gün yapılan Delfi Arkeoloji Müzesi gezisi ve Aziz Lukas kilisesine yapılan ziyaret, özellikle Türkiye’den katılan öğrencilerin ilgisini çekti. Üçüncü gün dünyaca ünlü Atina Akropolisi’ne yapılan gezi, sıcak hava ve kalabalığa rağmen büyük heyecan yarattı. Burada mitoloji tarihinden eserleri görme şansı yakalayan öğrenciler, bol bol fotoğraf çekerek bu anı ölümsüzleştirdiler. Daha sonra toplu olarak Panteios Üniversitesi’ne geçen grup, burada okulun rektör yardımcısı ile toplantıya katıldı. 75 yıllık köklü bir tarihe sahip olan Panteios Üniversitesi hakkında bilgi alan öğrenciler önümüzdeki senelerde de buna benzer toplantılarda bir araya gelmek istediklerini vurguladılar. 9 Mayıs akşamı sona eren gezi öğrenciler ve akademisyenler için faydalı geçerken, bir sonraki toplantının İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde farklı bir başlık altında düzenleneceği açıklandı.

Yok aslında birbirimizden farkımız, hepimiz Bizans’ın evladıyız!

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com Geçmişimizi konuşmak ve geleceğimizi kurgulamaya çalışmak üzere, geçen hafta, Türkiyeli ve Yunanistanlı üniversite öğrencileri olarak, hocalarımızla beraber Delphi’de bir araya geldik. İki ülkenin genç insanlarının uzun yıllardır bir diyalog zemini kuramamış olması içimi biraz burksa da, “zararın neresinden dönsek kârdır” deyip, toplantının yolunu tuttum.İstanbul’dan Atina’ya uçarken, daha havada, denizin koyu mavi tonu, gri kayalar ve zeytin yeşili makiler yolculuğun başka bir memlekete değil de bilakis sanki aynı mahalle içinde kapı komşusuna yapıldığı hissini verdi bana. Yanılmamışım. İlk günden itibaren kendimi evimde gibi hissettim.Hele daha Atina “El Venizelos” havaalanından yeni çıkmış, otobüsle Delphi’ye doğru giderken, Meltem’in (Ürüt) bir eliyle çocuğu işaret edip, bir eliyle sırtımı dürtükleyerek “Aaaa bak bu da Karaburunluymuş!“ demesi, beni benden aldı.Hemşerim Yannis hiç görmemiş İzmir’i, Karaburun’u… Haritada yerlerini biliyor sadece… Bir de çok güzel “İzmirni”, “Karaburuni” diyor. Şöyle en içteninden… Hemhâl olduk hemen. Kederlendik de biraz. Bu buluşmanın önemini de kavramış olduk böylece ilk günden.Zamanla aramızdaki yakınlığın yalnızca coğrafyadan kaynaklanmadığını da somut örneklerle öğrendik. Mesela Türkçe ve Yunanca arasında beş binden fazla ortak sözcüğün olduğunu biliyorduk ama “cacıki,” “karpuzi,” “spanaki” deyince birbirimize, bu teorik bilgi yeni bir boyut kazandı. Ve hatta bazen kimin hangi ülkeden geldiği bile birbirine karıştı. Mesela onlar benim baklava yemiyor olmama hayret ederken, ben onların kahvaltıda zeytin ve zeytinyağı tüketmemelerine akıl sır erdiremiyordum. “Sokaktaki adam”ın ruh hali Ayıptır söylemesi eli boş gitmedik Yunanistan’a. Yanımızda bir de 20 dakikalık “sokak röportajları” götürdük. Katılımcılar da sağ olsunlar teveccüh gösterdi, mutlu olduk.Meltem (Ürüt) ve İlknur (Aydoğan) ile beraber yaptığımız bu röportajlarda en çok dikkatimi çeken Türkiyelilerin AB konusunda yaşadığı derin hayal kırıklığı oldu. Bu meselenin psikolojik boyutunun bu denli önemli olabileceğini daha önce düşünmemiştim doğusu. Kameraya yansıyan genel yaklaşım “Madem onlar bizi istemiyor, biz onları iki kere istemiyoruz!” şeklinde idi. “Onlar bizi bölmek istiyorlar,” “Avrupa ülkeleri bize düşman,” “Biz geleneklerimizi, günlük alışkanlıklarımızı değiştiremeyiz” ve […]

Hürriyet kafayı buldu!

Ferda Balancar Hürriyet’in dünkü “Bir kadeh rakı artık yasak!” manşetine konu olan haberin kaynağı Yazgan Şarapçılık’ın patronu Nurtekin Yazgan’ın gazetenin Ekonomi Servis Şefi Vahap Munyar’a gönderdiği bir mektuptu. Yazgan, mektubunda bugün yürürlüğe girecek alkollü içki satışını düzenleyen 5752 sayılı yasanın bir maddesine dikkat çekiyor ve bundan böyle içkili yerlerde ancak ve ancak şişeyle satış yapılabileceğini, kadehle içki satışının kanunun bu maddesine göre yasaklanacağını belirtiyordu. Hürriyet yazıişleri ise bu mektuba dayanarak “Bir kadeh rakı artık yasak” başlığıyla bu haberi manşete taşıyordu. Önce Hürriyet’in haberine konu olan yasa maddesine bir göz atalım: “Yetkili olmadıkları halde, açık olarak içki satışı veya sunumu yapanlar ile satışa sunulan tütün mamulleri, etil alkol, metanol ve alkollü içkileri arz ambalajlarını bozmak veya bunları bölmek suretiyle satanlara 1000 YTL’den 10 bin YTL’ye kadar idari para cezası…” Bugünkü Sabah’ta Emre Aköz’ün de yazdığı gibi burada içki satma ruhsatı olmayanlar kastediliyor. Yani yasanın amacı tezgâh altından içki satan büfe tipi girişimleri engellemek. Vahap Munyar ve Hürriyet yazıişleri maddenin kötü yazıldığını, bir ifade bulanıklığı olduğunu belirtiyor. Buna pek katılmasak da söz konusu haberle ilgili aklımıza başka bir soru daha geliyor. Nurtekin Yazgan’ın mektubunda belirttiği ifadeyle ilgili olarak neden haber yapılırken neden Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurulu (TAPDK) Başkanı Kazım Çalışkan’dan ya da kurulun bir başka yetkilisinden görüş alınmadı? Ayrıca yine Emre Aköz’ün bugünkü yazısında dikkat çektiği gibi Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili Anadolu Ajansı’na verdiği demeç saat 11. 45’te ajans tarafından servise konmuş. Oysa Hürriyet’in haberi akşam saat 17:45 itibariyle “Bir kadeh rakı artık yasak… 10 bin YTL ceza” ibaresiyle duruyordu ve en çok okunan haberler kategorisinde birinciydi. Yani aradan en az altı saat geçmesine rağmen Hürriyet haberinde bir düzeltme yapma ihtiyacı duymuyordu. Gelelim haberin bugünkü devamına. Vahap Munyar’ın birinci sayfadan “Kadeh rakı var kafalar karışmasın” başlığıyla anons edilen haberi TAPDK Başkanı Kazım Çalışkan’ın konuyla ilgili demecine dayanıyordu. Çalışkan söz konusu […]

Bir ‘Gâvur Mahallesi’nden artakalan…

Duygu Ertürk Bize öğretilendir; destansı bir tarihin çocuklarıyız biz… Malazgirt’len Viyana kapılarına kadar tarih yazan, dünyanın dört bir yanında şahlanan bir milletin torunları… Peki kitaplarda ezberletilenden öte yaşanmışlıklar, yıllardır gözlerden, dimağlardan uzak tutulanlar? … Bir gazeteci; Müjgan Arpat farketmiş bu tarihi gerçeklikleri. Diyarbakır Hançepek’te tamamladığı bin 300 fotoğraflık çalışması ‘Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler’le de Türkiye’nin tarih sayfasını herkes okusun diye tekrar açmış. 1915 öncesi yüzlerce Ermeni’nin yaşadığı Hançepek’te bugün Ermeni olmadığını, kalan son üç Ermeni’nin, orayı terk edip, Meryem Ana Kilisesi’ne sığındığını, tarihten silinen bu mahallenin bugün, 30 yıldır yaşanan savaştan mustarip başka bir halka, yoksul Kürt ailelere; tek kelime Türkçe bilmeyen yaşlılara, mahalle delikanlılarına, yüzleri dövmeli, altın dişli kadınlara ve onların bel büken yoksulluğuna ev sahipliği yaptığını gösteriyor bize Arpat… Herşey beş yıl önce başlamış. Arpat, Mıgırdiç Margosyan’in kitaplarından öğrendiği Hançepek’e belgesel çekmek için gitmiş önce. Orada gördüklerine öyle çok öfkelenmiş ki, onu böylesine etkileyen şey başkalarını da rahatsız etsin istemiş, sayfalardan öğrendiği mahalleyi objektifiyle ölümsüzleştirmek; yıllarca Ermeni olduğunu gizlemek zorunda kalan, herkesin Sıtkı bildiği Sarkis Amca’yı, eşi Bayzer ve kardeşi Viktoria’yı… “Hançepek, ya da Müslüman komşularının diliyle Gavur Mahallesi”diyor serginin yaratıcısı Müjgan Arpat, “bu topraklarda 1915’te yok edilen 2 bin 925 Ermeni yerleşim yerinden yalnızca biri…”, Gavur Mahallesi/ Kalanlar Gelenler çalışması için dört buçuk yıl gidip geldiği o yeri tanımlarken… “Sergiyi yapma nedenim, 1915’in faillerinin torunları olarak mağdurlara karşı böyle bir sorumluluğumuz olduğunu düşünmem. Geçmişimizi sorgulamamız lâzım. Failler cezalandırılmalı ki tarih tekerrür etmesin” diyor. Çekilen acıların ardından uzun süre kendi halinde unutulan bu topraklarda zorunlu bir başka göçün mağdurları yaşıyor şimdi. Terör ve savaş nedeniyle kendi köylerinden göç etmek zorunda kalan Kürtler şimdi “Gavur Mahallesi”nin sokaklarına evlerine can veriyor… Müjgan Arpat yıllarca içi içe yaşadığı, yakından ahbap olduğu o insanları şöyle tanımlıyor:“Politize olmuş buradaki halk. Çocuklar bile milliyetçi oralarda. Çingeneleri dışlıyorlar mesela. Ellerindeki oyuncak silahlarla son derece militarize […]

Jandarmaların Dink itirafı ana dosyada

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle yargılanan iki jandarma görevlisinin, “cinayeti önceden üstlerimize bildirdik ama önlem alınmadı” itirafı, Dink suikastıyla ilgili İstanbul’daki ana dava dosyasına da girdi. Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Jandarma Uzman Çavuş Veysel Şahin’in, Trabzon 2. Sulh Hukuk Mahkemesi’nde görülen davanın Mart ayında yapılan duruşmasında yaptıkları itirafların ardından Dink ailesinin avukatları, İstanbul’daki cinayet davasıyla Trabzon’daki görevi ihmal davalarının birleştirilmesi talebinde bulunmuştu. TBMM’de olayı araştırmak üzere kurulan komisyon da, jandarmaların ihbarını ciddiye almadığı belirtilen Albay Ali Öz’ü ifade için Meclis’e çağırmıştı. Albay Öz, Meclis’e gelmiş, ancak “önce mahkemede konuşacağını” belirterek ifade vermemişti. Albay Öz’ün mahkemede vereceği ifade merakla beklenirken, Dink cinayeti sanıklarını yargılayan İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi avukatların talebini dikkate alarak, görevi ihmal suçundan Trabzon’da yargılanan jandarmalardan Şimşek’in talimatla ifadesini aldı Telefonları da dinlenmemiş Cinayetin işlendiği dönemde Trabzon Jandarma Komutanlığı İstihbarat Birimi’nde görevli olan Uzman Çavuş Veysel Şahin, Trabzon’da diğer jandarma görevlileriyle birlikte ‘sanık’ olarak yargılandıkları davadaki itirafını yeni ifadesinde de tekrarladı. Şahin, ifadesinde Coşkun İğci’nin, akrabası Yasin Hayal’in cinayeti işleyeceğini kendilerine bildirdiğini, hatta Hayal ve adamlarına ait 3 GSM numarasını kendilerine verdiğini, ancak bu telefonların dinlenmesine gerek görülmediğini söyledi. Coşkun İğci’nin “kayıtlı eleman” değil, “istihbarat amaçlı görüşülen kişilerden biri” olduğunu belirten Şahin, Başçavuş Okan Şimşek ile birlikte Çoşkun İğci ile yaptıkları görüşmeyi şöyle anlattı:“Coşkun İğci, Yasin Hayal’in akrabası olduğunu ve Hayal’in, Ermeni asıllı gazeteci Hrant Dink’i öldürmek için plan yaptığını, hatta Agos Gazetesi ile Dink’in evi arasındaki güzergahta kroki çalışması yaptığını ve bunları kendisinin gördüğünü anlattı. Yasin Hayal’in bu şahsın internetten çıkartılmış fotoğraflarını da kendisine gösterdiğini söyledi. Yasin Hayal’in 3-4 kişilik bir grubu olduğunu, bunlardan birinin üniversite öğrencisi olduğunu ancak ismini bilmediğini söyledi. Cebinden çıkarttığı bir kağıda yazılı 3 tane GSM numarasını Yasin Hayal ve arkadaşlarının kullandığını söyleyerek bize verdi.”Şahin, Coşkun İğci’den aldıkları bilgileri Eski Trabzon Jandarma Komutanı Ali Öz’ün de aralarında bulunduğu üstlerine […]

2008 ilkbahar – yaz moda rehberi

Sanem Kardıçalıskardicali@medyakronik.com * Valentino, Balenciaga, Christian Dior ve Dolce&Gabbana gibi moda devlerinin hepsi bu yaz elbiselerinde büyük çiçek desenleri kullanmış. İster kısa ister uzun elbisede çiçek desenleri çok ama çok moda. Bütün vitrinlerde kocaman çiçekler göreceksiniz şimdiden hazırlıklı olun! * Büyük fiyonklar ve danteller neredeyse tüm elbiseleri süslüyor. * Gökkuşağı renkleri yine ortaya çıktı. Şeker pembe, gökyüzü mavisi, açık sarı, lila, su yeşili, gri ve tonları vitrinleri süsleyecek. * Siyahla beyazın vazgeçilmez hâkimiyeti yine devam ediyor. Bu zıtlığa puantiyeler ve ruganlar eşlik ediyor. * Ekose kendini hatırlattı. İster takım ister sadece alt ya da üst… * Kısa kollu ceket ve eteklere sık sık rastlayacaksınız. * Trençkotlar da tahtından inmiyor. Özellikler de beyaz olanlar. * Swarovski taşlar geçen kış olduğu gibi yine elbiselere ayrı bir pırıltı katacak. Modacı Elie Saab’ın klasiklerinden olan Swarovskiler, yine elbiseleri süslüyor. Plajda * Parlak ve pastel tonlar sezonun gözdeleri * Mayokini giymeye devam. * Bikini ve mayolarda fırfırlar, Swarovskiler plajda şıklık yarışı başlatacak. * Brezilya tarzı bikiniler de çok moda ama giymek cesaret istiyor. * Bikini ve mayonun üzerine bu yaz mini ve uzun tunikler giyilecek. İnce rengarenk kumaştan olanları taşlıları revaçta. Aksesuarlar * Bu yaz ayakkabılar da kıyafetler gibi rengarenk. * Yüksek topuk kışın gözdeydi yazın da vazgeçilmezleri arasında. Özellikle de önü platform olanlar havasını atmaya devam ediyor. * Yüksek topuklu ayakkabıların yanı sıra babetlerin rahatlığından bu yaz da vazgeçmeniz gerekmiyor. Ara boy topuk yok. Ya hep ya hiç… * Çantaların tasarımları adeta neşe saçıyor. Hepsini rengi şeker gibi insanın yiyesi geliyor. * Büyük çanta modası devam ediyor. Ancak orta boy ve cluch’lar da geri geldi. Çok devasa çantaya gerek yok yani. * Işıl ışıl kolyeler ve bilezikler, bu yaz da bronz tene eşlik etmeye devam ediyor.