Kadın, erkek, genç, yaşlı herkese açık bir frizbi takımı: ‘‘Türk Kası’’

Türk Kası, Türkiye’de kurulan ilk “Ultimate Frisbee” (Yeni nesil frizbi) takımı olma özelliğini taşıyor. Andrew Hochstedler öncülüğünde 2006 yazında çekirdek kadrosu oluşan takımın bugün 30’dan fazla üyesi bulunuyor. Üyelerin çoğu çok çeşitli alanlarda meslek sahibi ya da üniversitede okumakta olan genç sporseverlerden oluşuyor. Türk ekibi, ilk etkinlik olarak 2007 Nisan ayında Avusturya’da Baden şehrinde Spin takımının ev sahipliği yaptığı “Sandsplash” turnuvasına katılarak ilk uluslararası deneyimini gerçekleştirdi. 2007 Eylül ayında ise Almanya’da Erlangen şehrinde bir turnuvaya daha katıldı. İstanbul’da 2007 sonbaharında ufak bir lig düzenlendi ayrıca birer günlük turnuvalar da düzenleniyor. 2008 baharında İzmir 9 Eylül Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Akademisi’nin ve Adana Çukurova Üniversitesi Spor Akademisi’nin misafiri olarak buradaki öğrencilere Ultimate sporunu öğretmek üzere seminerler düzenlendi. Bu seminerler sonunda İzmir ve Adana’da da Ultimate takımları oluşmaya başladı. Ayrıca 25 Nisan’da İstanbul’da da bir seminer düzenlendi. Seminerler sonunda katılımcılara bir sertifika ve sporu öğretici DVD’ler dağıtıldı. Bir sonraki hedefleri 24 Mayıs’ta Almanya’da SudSee Cup ‘08’e katılıp, bu turnuvada derece almak. Eğlenceli ve basit kurallarıyla ultimate frisbee Pasta tabaklarını fırlatmaktan ilham alan Jared Kass ve Joel Silver isimli Amerikalı üniversite öğrencileri tarafından icat edilen ultimate frisbee sporu halen 50 ülkede profesyonel bir spor olarak oynanıyor. Ultimate frisbee 7 kişilik takımlarla ve 100m uzunluğunda 37m genişliğindeki çim sahada, standart 175 gram ağırlığında frizbiyle oynanan bir spor. Futbol, basketbol, amerikan futbolu ve hentbol gibi pek çok sporun kurallarını içinde barındıran ultimate frizbee’nin stratejik fakat basit kuralları mevcut. Oyunun asıl amacı frizbiyi paslaşarak, tüm sahayı kat ederek ceza alanı (endzone) gelip skor elde ediyor. Frizbi oyununun kuralları gereği; oyuncular ellerinde frizbiyle koşamazlar; sadece 3 adım atabiliyor. Oyuncu frizbiyi yakalarsa durup takım arkadaşına pas atmak zorunda. Maç esnasında frizbi yere düşerse veya diğer takım oyuncusu tarafından yakalanır ya da yere çarptırılırsa frizbi karşı takıma geçer. Bu olaya “turnover” (devir) deniyor. Frizbi oyun sahasının dışına çıktığında […]

“Hepimiz Zenciyiz”

İnci ÖmürKameraman: Sait Özgür Gedikoğlu Underground müziği takip edenler için tanıdık bir isim Dinar Bandosu. Farklı sahne şovları ve progresif müzikleri ile dikkat çeken topluluk özellikle “Hepimiz Zenciyiz” şarkısıyla tanınıyor. Dinar Bandosu, vokalde Ali Asaf Sarıca, gitarda Ali Ece, bas gitarda Feryin Kaya, vurmalılarda Yılma Karatuna ve başta ney, teremin, su boruları olmak üzere birçok marjinal alette Asaf Zeki Yüksel’den kurulu. Gruba zaman zaman Babazula’dan tanıdığımız Murat Ertel de eşlik ediyor. Şu sıralarda yeni albüm çalışmaları ve konserlerle meşgul olan Dinar Bandosu ile müziklerini ve hayata bakışlarını konuştuk. Grupla ilgili daha detaylı bilgi için sitelerini ziyaret edebilirsiniz.

Güneydoğu için 5K, 3T formülü

Mustafa Sönmez Özellikle Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda yer alan illerde halkın “iş ve aş” beklentilerine, bugüne kadar cevap veremeyen AKP iktidarı, bölge için yeni bir paket oluşturduğu iddiasında. Türkiye’nin 21 ilini kapsayan Doğu ve Güneydoğu illerinde yaşayan yüzde 16’lık yaklaşık 11,2 milyon nüfusun işsizlik ve yoksulluk sorunlarına, özellikle bölgenin birçok ilinde süren “düşük yoğunluklu savaş” diye tarif edilen çatışmalar ve bölgeye dönük “savunma-güvenlik” harcamaları”nın öncelik taşıması çözüm üretmedi. AKP iktidarı döneminde de Türkiye bütçesinden bu 21 ile aktarılmış görünen kaynaklar, sivil nüfusun iş ve aş beklentilerinden çok, bölgede “savunma-güvenlik” harcamalarında, bölgenin pek yararlanamadığı enerji yatırımlarında kullanıldı. Özelleştirmelerle, kamu kuruluşlarını kapatmalarla, tarım ve hayvancılığa verilen desteklerin azaltılmasıyla bölgenin, milli gelire katkısı hızla azalmıştı. Bölgede gerileyen tarım ve hayvancılık, bölgeye hızla egemen olan şiddet ikliminin etkisiyle yoğun bir göçü de başlatmıştı. Bu durum, bölgenin insan gücü ve servet-sermaye kanamasını artırırken, göç alan büyük metropollerde de ciddi uyum sorunları yaşanmasına yol açtı. Nihayet, son 2007 nüfus sayımlarından anlaşılmaktadır ki, özellikle Güneydoğu insanı, artan yoksulluk ve güvenlik sorunlarına rağmen Bölge dışına göç etmekten vazgeçmiş, göçenlerin bir kısmı geri dönmüş, Bölgenin kent merkezlerine sığınmıştır. Bu geriye göçme ya da göçten vazgeçme kararında, göçülen batı metropollerinde tutunamamak etkeni kadar, lince varan hoşgörüsüzlüğe muhatap kalmak gibi davranışlar etkili olmuştur.Bölgede hızla artan işsizliğe, özellikle genç işsizliğine çözüm üretilemeyişi, kimliğin inkarı, dışlanma, devlete güvensizlik duygularını da beslemeye devam etmektedir. bölgeyi uzun süre oyalayan GAP yatırımlarının, Güneydoğu’nun kendi ihtiyaçlarından çok, Türkiye’nin gelişmiş bölgelerinin kullandığı enerji yatırımlarına odaklı olduğu ve mevzi gelişme fırsatları dışında bölgede radikal değişikliklere yol açmadığı, enerji ayağı tamamlanırken tarım ayağına dönük yatırımların sürüncemede kaldığı anlaşılmıştır. Bölgenin güneyi GAP ile oyalanırken kuzeydoğu illeri için hiçbir şey yapılmamış, bu bölgeden göçler daha da hızlanmıştır. Bölge, nüfusunun yarısından fazlası yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksulluğun bir göstergesi olan yeşil kartla tedavi olan nüfus Türkiye genelinde, 2008’de 9,4 milyon olarak belirlenirken, bunların […]

Sol’un sorunu: Ahmet Çakmak’ı takmamak!

Alper Görmüş Ahmet Çakmak’ı biraz geç keşfettim; 2005’ti galiba, okuduğum ilk yazısında Vestel’in, ABD’ye göç etmiş parlak bilim insanlarını transfer ederek onlara kurdurduğu teknoloji merkezini ziyaretinden söz ediyordu. Çok etkilenmişti. Türkiye’de sol’un bu tür girişimlere tabii ki ilgisiz kaldığını, ama böyle bir gelişmeden heyecan duymayacak bir sol’un bu ülkede etki yaratmasının mümkün olamayacağını öne sürüyordu. Yazısını, sürekli yazarlarından olduğu Birgün’de kaleme almıştı. Okuduğum makale mesela Birikim’de yayımlanmış olsaydı, sadece yazının içeriğinin orijinalliğine odaklanacaktım, gazetenin Birgün olması bende ilave bir ilgi yaratmıştı. Ahmet Çakmak’ın, okuduğum son yazısı da (21 Mayıs 2008) teknoloji üzerineydi. Şöyle yazıyordu: “Belki tekrar olacak ama söylemekten kendimi alamıyorum, Türkiye’nin hızla bilim ve teknoloji yatırımlarına girmesi lazım. Gelecek tükeniyor. Bu yatırımlarda devletin öncü rolü oynaması gerekiyor. Burada klasik devletçi sol söylemi tekrarladığım sanılmasın. Ayrıntıya girme imkânım yok ama bu konudaki literatür de devletin bu işe önayak olmasından, hatta kolları sıvamasından başka çare olmadığını gösteriyor. Bir partinin de halka ‘kısa vadede hayatınızda anlamlı rahatlamalar sağlayamayız, bunu yapmaya kalkarsak da gelecek nesillerin hayatını büsbütün zora sokarız. Bilim ve teknoloji yatırımları şarttır. Oyunuzu bunun için istiyoruz’ demesi lazım. ‘Biz teknolojisi geri, ücreti ise dünyanın birçok ülkesinden yüksek (aynen böyle) bir memleket durumuna düştük. Bu şartlarda yaşam koşullarınız kısa sürede iyileşemez. Hatta bilim ve teknoloji yatırımlarını yapmazsak borç ve sıcak parayla idare etmenin de sonu hem de kötü biçimde gelecek’ demesi lazım. ‘Biz sosyalistiz. Bize oy verin, yaşam koşullarınızı düzeltelim’ diyen yalan söylemiş olur.” SEKA ve Ahmet Çakmak Ahmet Çakmak, sol’un çözüm önermeyen, daima negatif genel tavrının, ilk anda görünenin tersine emeğiyle geçinenlerin lehine olmadığını her zaman söyleyegeldi. Lafını, en hassas tartışmalarda dahi esirgemedi. Mesela 2005 ocak-şubat aylarındaki SEKA’nın kapatılması tartışmalarında aldığı tavır… Çakmak, 2 Şubat 2005 tarihli Birgün’de kaleme aldığı ve “Burnundan kıl aldırmayan, sadece ve sadece sosyalizmin ilkelerini tekrarlayıp duran duyarsızlara değil, yaşamakta olan insanların somut sorunlarına ruhen duyarlı olan, […]

“Mahalle Baskısı”yla ne demek istemişti?

“Mahalle baskısı” kavramını çok sevdik. Geçen yıldan beri popülaritesini kaybetmeyen ancak hâlâ kafaları karıştıran bu kavramı daha iyi anlamaya ihtiyaç vardı. “Mahalle baskısı”nı ilk kez gündeme getiren Şerif Mardin, Sosyal Sorunları Araştırma ve Çözüm Derneği’nin (SORAR) düzenlediği halka açık toplantıda medyada bir yıldır savrulan kavramı yeniden açıkladı. Prof. Şerif Mardin, geçen yıl gazeteci Ruşen Çakır’la yaptığı söyleşide sözünü ettiği “mahalle baskısıyla” gündem yaratmıştı. Herkes bu terimi başka bir tarafa çekti. Kavramın fikir babası aslında ne demek istediğini bir yılın ardından yeniden anlattı. Prof. Binnaz Toprak, Prof. Fuat Keyman, Prof. Ali Yaşar Sarıbay, Doç. Necdet Subaşı ve Dr. Hidayet Şefkatli Tuksal’ın da tartışmacı olarak katıldığı Cemal Reşit Rey Konser Salonu’ndaki toplantıyı Ruşen Çakır yönetti. Yeniden tartışmaya açılan “mahalle baskısı” kavramını Şerif Mardin, Türkiye’de bakma kültürünün önemi, cumhuriyet sonrası öğretmenli mahalle yapısının Osmanlı tipi mahalleye yenilişi, Kemalizm’de iyi doğru ve güzel düşünce biçiminin eksikliği üzerinden anlattı. Prof. Şerif Mardin “baskı”ya neden olan tüm bu etkenleri birbirine şöyle bağlıyor: “Bir topluluğun kurulması için değerlere ihtiyaç var. Değerlerin paylaşılması içinse ‘bakış’ olmalı. Herhangi bir topluluğun çalışabilmesi için bu değerlerin içinde özel bir değer tipi olması lazım: ‘iyi, doğru ve güzel’ hakkında düşünceler. Baskı sebebi, “bakmak” Mardin’e göre bu “baskı” mahalleyi inşa eden en önemli unsur olan “bakmak” ile harekete geçiyor. Profesör Mardin, Türkiye’de bakma kültürünü şöyle açıklıyor: “Göz baskıdır. Bir toplumu inşa ederseniz bu bir baskıdır. Türkiye’de herkes herkesi gözlüyor. Türkiye ‘büyük gözaltı’dır. Devlet sizi gözetliyor ama daha büyük bir şey var ki siz beni ben de sizi gözetliyorum. Herkes birbirini gözetliyor.” Prof Şerif Mardin, mahalle kültürünün Osmanlı dönemindeki hali ile cumhuriyet sonrası dönemin farklılıklarını için şunları söyledi: “Mahalle Osmanlı İmparatorluğu’nda gerçek bir birimdir. Mahalle içinde cami de, caminin imamı da, onun okuttuğu kitap da, esnaf da tekke de var.” Mardin, cumhuriyetle birlikte bu yapıya bir rakibin geldiğini söylüyor. Bu yapıda okul, öğretmen, öğrenci, […]

Gitme Turnam Bizim Evden

Simge Sunguroğlu Telli turnanın tükenişi Doğa Derneği ve Irmak Okulları’nı işbirliğine yöneltti. İki kurum, Anadolu’nun sembolü bu türü yaşatabilmek için bir konser düzenliyor. Genç Orkestra, 25 Mayıs saat 20:00’de İstanbul Caddebostan’daki Irmak Okulları’nda, geliri “Son 11 Telli Turna Projesi’’ne aktarılacak konser için sahne alacak. Geleceğin virtüözlerini yetiştirmeyi amaçlayan Genç Orkestra, bu konserde İslam Manavof yönetiminde Mozart, Şostakoviç ve Karayev gibi bestecilerin eserlerini seslendirecek. 20 YTL’lik konser biletleri, Irmak Okulları’ndan temin edilebiliyor. Son turnalar Anadolu kültürünün önemli doğal öğelerinden telli turna, tükenme noktasına gelinceye değin, araştırılmayan bir türdü. Doğa Derneği, 2004 yılında gerçekleştirdiği saha araştırmasında Türkiye’deki son 11 telli turnaya ulaştı. Doğa fotoğrafçısı Soner Bekir, türün bu son örneklerini fotoğraflamayı başardı. Muş’taki Bulanık Ovası’nda üreyen telli turnalar, sadece Anadolu’da değil Avrupa’da da bu türün son temsilcileri. Turnalar kışı Afrika’da geçiriyor. Uzun bir göçün ardından mart ve nisan aylarında Bulanık Ovası’na geliyor. Muş dışında telli turnaların en yakın akrabaları Hazar Denizi’nin kuzey doğusunda yaşıyor. Turnaların Bulanık Ovası’ndan da çekilmesi durumunda, türün tükenmesi söz konusu. Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken, Hazar Denizi ve Muş arasında telli turnaların kullandığı bir başka üreme alanı olmamasına dikkat çekiyor. Güven Murat Nehri boyunca uzanan Bulanık Ovası’nın tür için önemini “Ovada yoğun tarım yapılırken, Murat Nehri’nin tarım faaliyetlerine uzak kıyıları doğal özelliğini korumaya devam ediyor. Nehir üzerindeki adacıklar ve çevresindeki insan eli değmeyen alanlar telli turnaların en önemli üreme ve beslenme alanları” sözleriyle anlatıyor. Güven Eken, koruma projesinin başarısı için yerel halkın katılımının da şart olduğu görüşünde: “Muş, gelişmişlik düzeyinin en düşük illerden biri. Bu kuşları görebilmek için göç zamanlarında Avrupa’dan, ABD’den turistler geliyor. Yöre halkı, bu turistlerden gelir elde etmeye başlarsa, daha kısa sürede başarıya ulaşacağını tahmin ediyoruz.” Doğa Derneği’nin projeye destek çağrısına olumlu yaklaşan Irmak Okulları Müdürü Atilla Küçükkayıkçı “Yüreğimize yer etmiş telli turnanın Anadolu’muzdan sessiz yok oluşuna elbette duyarsız kalamazdık. Öğrencilerimiz ve tüm çalışanlarımız […]

Sayın eylem!

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Türkiye’de çok sayıda kişiye dava açılmasına yol açacak yeni bir kampanya bugün (23 Mayıs) başladı. Kürtler, yargının üzerlerindeki baskılarını protesto etmek amacıyla “Eğer Sayın Abdullah Öcalan demek suçsa, ben de Sayın Abdullah Öcalan diyerek bu suçu işliyorum” yazılı dilekçelerle mahkemelere kendilerini ihbar etti.Konuşmaları sırasında Abdullah Öcalan’dan bahsederken “sayın” sıfatını kullandıkları için bugüne kadar yüzlerce kişiye Türk Ceza Kanunu’nun (TCK), “suç ve suçluyu övme” fiilini düzenleyen 215. maddesi uyarınca soruşturma açıldı, birçok kişi hapis ya da para cezalarına çarptırıldı. Soruşturmalar ve davalar nedeniyle “Sayın Öcalan” ifadesi de Kürtlerin düzenlediği her gösteride slogana, hatta eyleme dönüştü.Başbakan Tayip Erdoğan’a da, Avustralya’da katıldığı bir radyo programında yaptığı konuşmada iki kez “Sayın Öcalan” dediği için soruşturma açılmıştı. Hakkında 10’dan fazla suç duyurusunda bulunulan Erdoğan’ın dosyasını inceleyen Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı söz konusu konuşmada ”herhangi bir suç unsuru bulunmadığı” ve ”zaman aşımı” gerekçesiyle takipsizlik kararı vermişti.“Tahammülsüzlük” Bugün Diyarbakır’da başlayan “ihbar kampanyası”nda aralarında belediye başkanları ve sivil toplum örgüt temsilcileri, sendikacılar ve Demokratik Toplum Partisi Diyarbakır İl Başkanı Necdet Atalay’ın da bulunduğu 300’den fazla kişi, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na dilekçe vererek kendilerini ihbar etti. Hazırlanan dilekçede, eskiden Kürt kelimesi nedeniyle soruşturma açılırken, şimdi “Sayın Öcalan” dendiği için soruşturma ve tutuklamalar olduğu belirtildi. “Eğer sayın Abdullah Öcalan demek suçsa, ben de Sayın Abdullah Öcalan diyerek bu suçu işliyorum” yazılı ortak dilekçe Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı’na teslim edildi.Savcılık çıkışında bir açıklama yapan Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Derneği Federasyonu (TUHAD-FED) Diyarbakır Şube Başkanı Mehmet Omaç, “Türkiye’de barış ve demokrasiye olan tahammülsüzlük son noktaya gelmiştir. İktidar odakları başta Kürtlerin temel hak ve özgürlük taleplerinin reddi, inkarı ve çözümsüzlüğü olmak üzere, toplumdaki diğer temel sorunları kendi dinamikleriyle çözme yerine, her türlü şiddet ve baskı yöntemini tercih etme yolunu benimsemiştir” dedi. AİHM: Suç değil Türkiye’de bugüne kadar “Sayın Öcalan” dedikleri için siyasi partilerin genel başkan ve yöneticilerinden esnaflara, köylülerden tutuklulara, kadın ve gençlerden kamyon […]

Eşcinseller, Vakit, Saadet Partisi, CHP, AK Parti…

Alper Görmüş “AKP’den eşcinsellere herkes eşittir mesajı…”Akşamgazetesi, KAOS Gey ve Lezbiyen Kültürel Araştırmalar ve Dayanışma Derneği’nin düzenlediği “Homofobiye Karşı Buluşma” toplantısını işte bu başlıkla verdi. Akşam’ın haberinden iki paragraf okuyarak konu hakkında biraz daha bilgi edinelim:“AKP’den eşcinseller konusunda dün dikkat çekici bir adım geldi. Eşcinsellerin derneği KAOS GL tarafından düzenlenen ‘Homofobiye Karşı Buluşma’ toplantısının açılışına AKP Mersin Milletvekili ve TBMM İnsan Hakları Komisyonu Başkanı Zafer Üskül de katıldı. Diğer partilerden kimsenin katılmadığı (bu bilgi yanlış; ÖDP’den Ufuk Uras ve DTP’den Sebahat Tuncel de vardı – A. G.) toplantıda eşcinsellere hitap eden Üskül ‘Haklarınızın ihlal edildiğini düşündüğünüz durumlarda adresiniz belli. Bize başvurabilirsiniz’ dedi. Üskül’ün katılımının, bugüne kadar eşcinsellerin bu tür toplantılarına bu düzeyde ilk katılım olduğu ifade edildi. “Toplantı sonunda basının sorularını yanıtlayan Üskül, ‘Muhafazakâr bir partinin üyesi olarak eşcinsel toplantısına katılmanız nasıl karşılanacak?’ sorusuna, ‘Bizim partimiz herkese aynı bakar’ diye yanıt verdi. Üskül, ‘Farklı cinsel tercihleri olanlar da insandır. Farklı cinsel tercihleri olduğu gerekçesiyle ayırmayız. Heteroseksüele nasıl bakıyorsak, diğerlerine de öyle bakarız’ diye konuştu.” Katılım “kurumsal” mı? Bizim basın, Akşam’ın vurguladığı gibi aslında gayet önemli olan bu gelişmeye hak ettiği önemi vermedi. Belki “kullanışsız” buldu, belki başka bir şey… Tersini düşünün: Bir AK Partili “eşcinselliğin cehennemlik bir günah olduğunu, topunun cehennemde yanacağını, onların toplumda meşruluk kazanmasına yardım edenlerin de aynı akıbete uğrayacağını” falan söyleseydi (ki partide böyle düşünen çok sayıda milletvekili vardır eminim) gazetelerimiz ne yapardı? Çok büyük, çok “çağdaş” bir tepki göstererek o milletvekilini doğduğuna pişman etmezler miydi? Haberlerini seçerken, büyüklüklerine karar verirken, onların “olumlu ve olumsuz propaganda değeri”ne değil de önemine bakan bir basınımız olsaydı, aradan bir hafta geçti, bugüne kadar bu AK Parti hamlesi mutlaka analiz edilir; girişimin sadece Zafer Üskül’ün girişimi mi, yoksa AK Parti’nin kurumsal girişimi mi olduğu; İslami kesimlerden duymaya hiç alışık olmadığımız bu türden seslere karşı oralarda nasıl bir tepkinin oluştuğu ve daha […]

Cemaat medyasının dumanlı havası

Medya patronlarının, Aydın Doğan ya da Mehmet Emin Karamehmet’in, hangi alanlarda at koşturduğunu ve nasıl bir kazanım elde ettiğini, tümüyle olmasa da, resmi kayıtlardan izlemek mümkün. Peki manevi tercihlerin temel oluşturduğu çıkarlar için aynı şeyi söyleyebilir miyiz? Bu sorunun cevabı “cemaat medyası”nın nasıl bu kadar yükseldiğini de ortaya koyuyor.

Yeni yasayla daha çok ‘hapı yutacağız’

Başbakan Erdoğan, “Batının limitlerine uygun” diyerek marketlerde ilaç satılacağını ilan etti. Hükümetin temelde bu konu nedeniyle bir süredir kavgalı olduğu eczacılar ve meslek odaları ise uygulamanın tehlike barındırması nedeniyle karşı çıkıyordu. İlaç tekellerinin ağır basmasıyla hayata geçirilecekolan “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesiyle ilgili İstanbul Eczacılar Odası Başkanı Semih Güngör’ün sorularımızı yanıtladığı haberimizi tekrarlıyoruz. Sağlık Bakanlığı ve eczacılar arasında 10 yıldan fazla bir süredir tartışmaya neden olan ve “OTC İlaç Yasası” (Over the Counter- Tezgahüstü İlaç) olarak da bilinen reçetesiz ilaç satışı projesi, ilaç firmalarının da ağır basmasıyla Meclis’in önüne getirildi. “İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu Yasa Tasarısı” ile Sağlık Bakanlığı’nın ilaçla ilgili tüm işlevine son verilip yetki ve sorumluluk “özerk” olacağı söylenen bir kuruma devredilecek. İlacın üretiminden, tüketimine fiyatının belirlenmesine kadar tüm yetkiler, kurulacak olan ilaç kurumunun tasarrufunda olacak. İlaç firmalarının pazarlarını genişleteceği ve karlarını artıracağı söylenen bu projeyle Sağlık Bakanlığı ve ilaç sanayii “ara ürün” adını verdiği en az bin 600 ilacın reçetesiz ve reklam serbestisiyle satılabilmesi konusunda da anlaşmak üzere. Söz konusu ilaçlar bu sınıflandırmaya girdikten sonra devletin sosyal güvenlik kurumlarının ödeme listesinden de çıkartılacak. Sağlık Bakanlığı’nın “ara ürün” kapsamında kabul ettiği ve bugün doktorların reçeteye yazdığı, devlet tarafından ödemesi yapılan ilaçlar arasında ağrı kesiciler, öksürük, soğuk algınlığı, mide rahatsızlıkları, alerji ilaçları ve vitaminler yer alıyor. Bundan böyle bu ilaçları kullanmak zorundaki hastalar artık ilaç bedelinin tamamını kendi ceplerinden ödeyecek. Üstüne üstlük bu ilaçlar reklam serbestisiyle marketlerde, bakkallarda, işporta tezgâhlarında ehil olmayan kişiler tarafından hastalara sunulacak. Pazarın büyümesini ve en çok ihtiyaç duyulan ilaçların “ara ürün” adıyla eczane dışında da satılmasına olanak sağlayacak yasa değişikliğiyle büyük holdingler de süpermarket benzeri eczane zincirleriyle ilaç pazarına girmeye hazırlanıyor. Bir süredir eczane vitrinlerinde “Geleceğimizi karartmayacağız” pankartlarıyla eylem başlatan eczacılar en son 14 Mayıs Eczacılar Günü’nde Taksim’de bir yürüyüş ve basın açıklaması […]

Yaşayanlar ve tanıklar “cinsel tercih” şiddetini anlatıyor…

Ahmet Şık İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) vatandaşlara uygulanan şiddetle ilgili olarak hazırladığı Türkiye Raporu’nda mağdurlar, avukatlar ve kamu görevlileriyle görüşmelere de yer verdi. 70 ayrı mağdurun anlattıkları yaşanan ayrımcılık ve şiddetin boyutlarını gözler önüne seriyor. Ahlâka aykırı dernek olmaz İstanbul İl İnsan Hakları Kurulu Başkanlığı üyesi Vildan Yirmibeşoğlu: “Travestilere iş verilmiyor… Tutucu olmayan birçok kimse bile hala travestilerle çalışmak ya da aynı ortamda bulunmak istemediklerini belirtiyorlar. Toplum onları istemiyor.” 15 Eylül 2005’te KAOS GL’ye Ankara Valiliği adına Selahattin Ekremoğlu’nun gönderdiği mektup: “4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun 56. Maddesinde yer alan ‘Hukuka ve ahlaka aykırı dernek kurulamaz’ hükmü yer almaktadır. KAOS GL derneğinin adında ve tüzüğünün amaç bölümünde yukarıda belirtilen kanuna aykırılık tespit edilmiştir. Bu kanunu ihlalden, derneğin feshi için yetkili Asliye Hukuk Mahkemesi’nde dava açılması ve neticeden İçişleri Bakanlığı’na sunulmak üzere Valiliğimize bilgi verilmesini rica ederim.” Gey öldürmek “hafif suç” Avukat Gülsen Tunç. Gazeteci Baki Koşar cinayetini anlatıyor: “Alışılmış bir cinayet işleyen kişi müebbet hapis cezası alır. Ama eğer biri bir gey cinayeti işlerse, hafif bir ceza alacakları oldukça açıktır.” İnsan Haklar Derneği eski üyesi avukat Eren Keskin: “Polisin çok güçlü olduğu militarist bir toplumda yaşıyoruz. Polis ve askeriye her ikisi de, toplum onaylamadığı için eşcinselliği bir bozukluk olarak görüyorlar. Bu yüzden eşcinseller yoğun bir şekilde şiddetle karşı karşıya kalıyorlar.” Polis eşcinsele yardım etmez Cenk, İstanbul’da yaşayan bir eşcinsel erkek: “Çoğu gey arkadaşım polis memurları tarafından taciz edildi. Polis ataerkil bir kurumdur; erkeklik hakkında bir fikri koruyorlar. Polis eşcinsel bireylere, travestilere ve transseksüellere karşı suç işliyor, bu bütün kurumun zihniyetinin bir parçası.” Yahya, eşcinsel erkek. Askerlik hizmetinden muaf olmak için yapılan tıbbi muayeneden bahsediyor: “Doktorların normal olduğumu düşünmedikleri çok açıktı. Çiftlikteki bir koyunu etiketlemeye benziyordu. Ama bu koyun değil, insan.” Murat, eşcinsel erkek. Geylerin kurbanı oldukları soygunlar hakkında konuşuyor: “Geyler […]

LGBTT’lere şiddet “gündelik” ve “olağan”

Ahmet Şık İnsan Hakları İzleme Örgütü (Human Rights Watch) lezbiyen, gey, biseksüel, travesti ve transseksüel (LGBTT) vatandaşlara uygulanan şiddetle ilgili Türkiye raporunu açıkladı. Raporda, LGBTT’lere yönelik şiddet ve baskıların Türkiye’nin herkes için eşitlik ve insan hakları sağlama konusundaki adanmışlığına gölge düşürdüğü belirtilerek, “Eşcinsel erkekler ile travesti ve transseksüeller dayak, soygun, polis tacizi ve ölüm tehdidiyle karşılaşıyor. Lezbiyen ve biseksüel kadınlar ailelerinden fiziksel ve psikolojik şiddet görüyor. LGBTT çevrelere uygulanan şiddet söz konusu olduğunda yetkililer çoğu kez ya hiç tepki vermiyor ya da yetersiz tepki veriyor” denildi. “İstismar, şiddet ve taciz gündelik ve yaygın” HRW’den Juliana Cano Nieto ve Scott Long tarafından 3 yılda hazırlanan, “Kurtuluşumuz İçin Bize Bir Yasa Gerek: Türkiye’de Toplumsal Cinsiyet, Cinsellik ve İnsan Hakları” başlıklı rapor için İstanbul, Ankara ve İzmir başta olmak üzere farklı kentlerde yaşayan ve çeşitli şiddet ve baskılara maruz kalmış 70 kişiyle görüşüldü. “Türkiye’de birçok LGBTT vatandaş utanç duygusuyla felç olmuş durumda, korku dolu hayatlar sürüyor” denilen raporda, yapılan reformlara rağmen istismar, şiddet ve tacizin gündelik bir olgu haline geldiği belirtildi. Özellikle polis kaynaklı şiddetin devam etmesine karşın devlet otoriteleri ile hakim ve savcılarca bu tür suçların göz ardı edildiği anlatılan raporda, mağdurlarla yapılan görüşmelere de yer verildi. HRW’nin görüştüğü travesti ve transseksüel ile çoğu eşcinsel erkeğin cinsel yönelimleri veya toplumsal cinsiyet kimlikleri yüzünden şiddetli saldırılara maruz kaldığı vurgulanan raporda şu görüşlere yer veriliyor,“Atılan dayaklar, kurbanlarıyla internet üzerinden buluşmak üzere sözleşen adamlar veya çetelerin yaptıkları soygunlar ve cinayet teşebbüsleri belgelenen taciz vakaları arasındaydı. Lezbiyen veya biseksüel kadınlar ailelerinin uyguladığı, çoğunlukla aşırı olan baskıdan bahsettiler. İçlerinden bazıları cinsel yönelimini ‘değiştirmek’ için psikolojik veya psikiyatrik ‘yardım’ almaya zorlanmışlardı. Birçoğu fiziksel şiddete de maruz kaldılar. Polis çözümün değil problemin parçasıdır.”. Görünürlük şiddeti arttırdı Avrupa Birliği (AB) adaylığı sürecinde yapılan kimi yasal reformların olumlu gelişmeler olduğu aktarılan raporda, 2005 yılında Türk Ceza Yasası’nda (TCY) yapılan değişiklikler sırasında […]

Taraftarı, taraftardan korumanın yolu: Polis copu

Volkan Ağır Futbol sezonuna son bir veda busesi kondurmak amacıyla, hazır ayağıma kadar bu fırsat gelmişken televizyondan bile izleme şansına erişemediğim Birinci Lig takımlarının büyük heyecanı görmek ve coşkulu taraftarlarının içinde olmak istedim. Bu amaçla Sakaryaspor – Boluspor arasında oynanan Birinci Lig Play- Off Yarı Finali’ni izlemek için 16 Mayıs’ta Ali Sami Yen Stadyumu’na gittim. Ve maç çıkışında polisin eziyet gören ve sonrasında da dövülen taraftarlardan biri oldum. İlk yarıda iki gol kaydeden Sakaryaspor, ikinci yarıda kalesinde aynı sayıda gol gördü. Ve penaltılar sonunda karşılaşmayı kaybetti. “Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelen” takımlarının yıllar sonra Süper Lig’e dönmesini gözleyen taraftarın beklentisi, gerginliğe dönüştü doğal olarak. Maç sonrasında Sakarya tribünü “dokunsanız patlayacak” haldeydi. Görünen o ki, dokunmaya hazır “kuvvet” de hali hazırda mevcuttu. Yenilginin üzerine, bekleme eziyeti Sakaryalılar “Çıkışta kaçanın ………” tezahüratları eşliğinde çıkış kapılarına yöneldi. Yöneldi yönelmesine ama kapıların 15 dakika sonra açılacağından, arka taraflarda oturan taraftarların haberi yoktu. Çünkü maç sırasında yapılan anons o bölümlerde duyulmamıştı. Önde bulunanlar, arkadan gelen güruh tarafından sıkıştırıldı. Arkadakiler yükleniyor, öndekiler düşmemeye çalışıyor ve polis de emir kulu olarak işini yapmaya çalışıyordu. Oğluyla, kızıyla maça gelmiş insanlar, çocuklarına zarar gelmemesi için çabalıyordu. Çocuklar kalabalık içinde kayboluyordu ister istemez. Birkaç taraftarın yakarışı polisleri insafa getirdi. Çocuklu taraftarları, arkalarındaki boş alana aldılar. O kalabalık arasında “emir kullarına” sözlerini dinleteceklerine, ricalarına kulak vereceklerine inanarak ön taraflara gelmeye çalışan başkaları da vardı. Onların çabasıyla kalabalığı iyice karıştı ama hiç bir sonuca varamadılar. 15 dakika, yarım saati buldu. İnsanlar sıkışıklıktan, havasızlıktan, “ip üstünde” durmaktan sıkıldı. İki kişi de havasızlıktan bayıldı ve polisler tarafından ön tarafa alındı. Belki de numaraydı onların yaptığı. Ancak çıkmamıza izin vermeden önce, bayılmamızı bekleyen bir çevik kuvvetle karşı karşıya olduğumuz gerçekti. “Sabrımızı taşırma” tezahüratları, yuhalamalar, küfretmeler arttıkça arttı. Ön tarafta olanlardan biri de ben olduğum için, polislerin gözlerini, ağızlarını çok rahat görebiliyordum. İnsanlar küfrettikçe, polislerden biri işaret […]

2003: “Yargı bitmiştir…”, 2008: Y-Muhtıra

Alper Görmüş Önce kısa bir basın özeti geçeyim, ardından bu yazının asıl derdine geleceğim. Durum kabaca şöyle: Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) hakkında açılan kapatma davasının “hukuk”la değil, “siyaset”le ilişkili bir gelişme olduğunu söyleyip bunun bir “yargı darbesi” olduğunu savunanlar, tahmin edilebileceği gibi bu yeni gelişmeyi de “yargı darbesi”nin bir parçası olarak gördüler. Haberlerini seçerken bu bakış açısından yola çıkan gazeteler genellikle “tavırlı” başlıklarla aktardılar gelişmeyi. Bunların en dikkat çekicilerini şöyle sıralayabiliriz:Sabah: Yargıçlardan yargıya baskı.Taraf: Yargıtay’dan darbe denemesi.Vakit: Sanki CHP bildirisi.Star: Aynen iade. (Hükümetin karşı bildirisine atfen…)Zaman: Türkiye yargı sınavından geçiyor.Radikal:Yargı değil anamuhalefet.Yeni Şafak: Yargıtay’dan Anayasa Mahkemesi’ne muhtıra. Bu gazetelerin ortaklaşa üzerinde en fazla durdukları nokta, Yargıtay Başsavcısı’nın hazırladığı iddianamenin “kurumsal” görüşü aksettirdiği şeklindeki gerçekten de tuhaf argümandı. Böylece Yargıtay, kapatma davasının “kapatma” şeklinde tecelli etmesi yönünde oy kullanmış oluyordu. Bildiriyi, gene tavırlı fakat Yargıtay’a hak veren bir üslupla haberleştiren gazeteleri ve başlıklarını da şöyle sıralayabiliriz: Vatan: “Dilediğin her şeyi yapamazsın” uyarısı.Yeniçağ: Son uyarı.Hürriyet: İçe dışa uyarı.Cumhuriyet: AKP davasını etkilemek için yapılan saldırılar ülkeyi gerdi. Yargı-yürütme çatışması. Şu gazeteleri de “tavrı ön plana çıkmayan” gazeteler olarak sıralayabiliriz: Akşam: Gemileri yaktılar.Milliyet: Bildiri gerilimi.Birgün: Yargıdan AKP’ye muhtıra gibi bildiri.Referans: Kuvvetler çatışması.Evrensel: Ankara kaynıyor. Köprülerin altından hangi sular aktı da? Gazeteler böyle… Fakat benim aklımda başka bir soru var: 2003-2004’teki “Sarıkız” darbesi döneminde “Yargı”dan kesilen umutlar, arada ne oldu da tazelendi ve bugünlere geldik? Darbe Günlükleri’ni Noktadergisinde yayımladığımızda ilgimi en fazla çeken tespitlerden biri de, yargıya duyulan güvensizlikti. Belki Tayyip Erdoğan’ın tahliye edilmesinden sonra yargılandığı davalardan beraat edip yeniden siyasete dönmesinin de payı vardı bunda ama, bu duygu, “yüksek yargı”ya güvensizliği açıklayamazdı; çünkü Erdoğan’la ilgili kararlar oralarda değil daha alt kademelerdeki mahkemelerde alınmıştı. Zaten Günlükler’de yargıya karşı dile getirilen yaklaşımlar asıl “ideolojik” bir ton taşıyordu. Bunlardan birini aktarayım… 3 Aralık 2003’te yapılan ve kuvvet komutanlarının yanı sıra bazı orgeneral ve oramirallerin de […]

“Bütün kazlar toplandık”

Sinan Gülalsinangulal@medyakronik.com Petrol fiyatları dünya genelinde her geçen gün artıyor, haliyle ülkemizde bu durumdan nasibini alıyor. Türkiye’de 15 litrelik bir motosiklet deposu 50 YTL’ye dolarken Birleşik Arap Emirlikleri’nde aynı parayla Porche deposunu doldurmak mümkün. Bütün bu gelişmeler yaşanırken otomobil sahipleri son günlerde bir eyleme imza atıyor. Eylemin fikir babası radyocu Nihat Sırdar. Alem FM’de sabah 07:00 – 09:00 arası program yapan Sırdar, son zamanlarda iyice cep yakmaya başlayan petrol fiyatlarını protesto etmek için dinleyicilerini her sabah 08:00’da dörtlülerini yakıp korna çalarak protestoya davet ediyor. Tüm sürücülerin davet edildiği protestonun başlığı ise “Bütün Kazlar Toplandık”. İki yıldır aynı adla gösteriler de yapan Sırdar, daha önce de “Emniyet Şeridi Ayıları” adıyla bir protesto eylemi düzenlemişti, petrol ürünü kullanan herkesi yakından ilgilendiren bu eylem bakalım sonuç verecek mi?

Güneş enerjisiyle çalışan cep telefonları ve Ugandalı kadınlar…

Hakan Cönbezconbez@medyakronik.com Günümüzde cep telefonları insanları daha önce olmadığı kadar hızlı birbirine bağlıyor. Ama bu iletişimin sürekli olması için tek bir şart var; o da elektrik enerjisi. Motorola, bu şartı ortadan kaldırdı ve güneş enerjisiyle şarj edilebilen cep telefonlarını piyasaya sürdü. Geçen yıl Motorola’nın Motopower projesi kapsamında Uganda’nın 55 değişik bölgesinde cep telefonlarını güneş enerjisiyle şarj edebilmek için kulübeler kuruldu. Her kulübe 55 watt güneş enerjisiyle aynı anda 20’den fazla telefonu şarj edebiliyor. Bu kulübelerde SİM kart ve kulaklık satışının yanı sıra ücretsiz tamir servisi de veriliyor. Telefonu olmayan Ugandalılar ise bu kulübelerden telefon edebiliyor. Motorola’nın Uganda’da başlattığı bu proje, işsizlere ve özellikle varlıklarının bile unutulduğu kadınlara istihdam sağlamak için yapıldı. Motorola Afrika Bölgesi Satış Direktörü Nikesh Patel, kulübelerde çalışan girişimcilerin öncelikle iki haftalık bir kursa katıldığını satacakları ürünler hakkında bilgi sahibi olduklarını anlatıyor. Bu girişim sayesinde Afrika’da yaşayan kadınların ilk defa kendi işlerine sahip olma fırsatını yakaladığını söyleyen Patel; projeye katılan kadınların becerilerini geliştirerek ülkelerine maddi gelir sağladığını da belirtiyor.

Bostancıbaşı’nın ‘Aşklama’ halleri

Nur Niyaz Bildik Şehir yorgun ve sıkıntılı. Sıcaklardan bunalmak üzereyiz. Oysa daha haziran bile değil. Yine de “yaz geldi” diye düşünmek uzayan günlerin sorumluluklardan arınmış saatlerinin, sıcak akşamların, festivallerin ve müziğin enerjisini taşıyor ruhumuza. “Bir şeyler yapmalı” diyorum, bu enerjiyi yüksek tutmalı. Şehir hareketli. Bu harekete dahil olmalı. Uzun zamandır dans ‘etmekten’ dans ‘seyretmeye’ vaktim olmamış… O zaman yapılacak şey belli. Şehir ajandasını karıştırıyorum, bu aralar dansla ilgili pek çok şey var ama ben neyi izleyeceğimi belirledim çoktan: “Aşklama.” Korhan Başaran’ın ocak ayında da sahnelenen ama bir türlü fırsatını bulup da göremediğim son çalışması. Malum konu aşk üzerine… Hava da aşka müsait… Üstelik Korhan çok beğendiğim bir dansçı ve koreograf. İlk kez ‘Hürrem Sultan’ı izlerken upuzun boyuyla nasıl güzel dans edebildiğine vurulmuştum. Akılda kalan bir vücut dili vardı. Bu yüzden onu ikinci görüşümde hemen tanıyıp çocuksu bir hayranlıkla “aa bu o” deyivermiştim. Korhan Başaran’ın önceden tiyatroya faydalı olsun diye başladığı dansçılık hayatı Ankara Devlet Balesi Koreografı Binnaz Dorkip’le tanıştıktan sonra daha farklı bir yol çizmiş. Dorkip’in yönlendirmesiyle Modern Dans Topluluğu’na girip Beyhan Murphy yönetiminde dansetmiş. Ve devamında da kendi alanında oldukça başarılı isimlerle bir arada bulunma fırsatını yakalamış: Zeynep Tanbay, Timur Ratlas, Yıldız Cankaya, Paul Clayden, Uğur Seyrek… “Yüreğim böyle söyledi” Bu devasa adamı biraz daha yakından tanıyınca yumuşacık bir yürek taşıdığına da şahit oldum. İnsanın içi dansına yansıyor. Korhan’ı anlamak için onu izlemek yeterli belki de. Zaten o da “yüreğim böyle söyledi” diyerek başlamış koreografi yapmaya. Sadece bakmayıp ‘gördüklerini’ anlatmaya karar verince kendine uygun bir dil yaratıvermiş. Anlattığı hikayelerin dürüst olması ve samimiyet taşıması sanırım onu daha farklı kılıyor. Kendisi de diyor zaten: “Seyirci samimiyetsizliği hemen fark eder.” Pek çok sanatçı gibi o da yaşamdan etkilenmiş. İstanbul’da yaşayıp da malzeme bulamamak tuhaf olurdu zaten. Bu şehrin karmaşası, içinde bulunduğumuz zaman, kurduğu ve kuramadığı ilişkiler onun malzemesi olmuş. Ve akımlar […]

“Yabancılar ya gidecek ya ölecek”

Eren Aytuğerenaytug@gmail.com Geçen hafta Güney Afrika Cumhuriyeti’nin başkenti Johannesburg’da siyah ve “colored”ların (renkli) yaşadığı Alexandra’da başlayıp ülkenin kuzey kentlerine yayılan şiddet eylemlerinde ölenlerin sayısı 24’e ulaştı. Eylemlerin hedefinde çoğu Zimbabveli ve Mozambikli göçmenler var. Yerel ve uluslararası haber ajanslarının “zenofobik” (yabancı düşmanı) olarak değerlendirdiği bu saldırılar, Güney Afrika Hükümeti tarafından henüz tanımlanmış değil. Hükümet olayların başlangıcından beri her şeyin kontrol altında olduğunu söylese de 10 gündür şiddetini artırarak süren saldırıların ülkenin batısına doğru yayılmasından endişe ediliyor. 11 Mayıs gecesi Alexandra’da başlayan olaylar, bir önceki gün Alexandra Sakinleri Derneği’nin bölgede yaşanan suçlar üzerine yaptığı bir toplantıda, katılımcıların, evlerini, işlerini ve kadınlarını ellerinden almakla suçladıkları göçmenleri bölgeden çıkarmaya karar vermesiyle başladı. İlk gün göçmenlerin evlerine saldırılarla başlayan olaylar iki kişinin ölümüyle sonuçlandı. Polisin müdahale etmekte yetersiz kaldığı saldırılar sonraki günlerde şiddetini artırarak sürünce can güvenliklerinden endişe eden göçmenlerin çoğu karakollara ve kiliselere sığınmaya başladı. 10 gündür ülkenin kuzeyinde yayılan şiddet olaylarında karakol ve kiliselere sığınan göçmenlerin sayısının 6000’i aştığı belirtiliyor. Tutu’nun tepkisi Nobel Barış Ödül sahibi Başpiskopos Desmond Tutu, zenefobik saldırıların sekizinci gününde, “Biz böyle davranmayız. Bunlar bizim kardeşlerimiz. Lütfen durun. Apartheid’la savaşırken Afrikalılar bizi destekledi. Teşekkürümüz çocuklarını öldürmek olamaz. Şiddet eylemleriyle mücadelemize itibar kaybettiremeyiz,” çağrısı yaptı. Apartheid rejiminin sona ermesinden 14 yıl sonra Güney Afrika’daki temel sorun olan işsizlik ve gelir eşitsizliği, yoksulların yaşadığı “township”lerde oluşan öfkeyi göçmenlere yöneltmiş durumda. Sınırdan geçip herhangi bir “township”e yerleşen göçmenler, düşük ücretlerle çalışmaya razı olup ülkedeki yetersiz iş olanaklarını iyice azalmasına neden olmakla suçlanıyor. Uzun süredir alarm veren bu yabancı düşmanlığının arkasında, gittikçe artan gıda fiyatları ve işsizliğin yanı sıra hükümetin göçmenlere ilişkin sağlıklı bir politikası olmamasının yattığı görüşü kamuoyunda ağır basıyor. Ülkede Zimbabwe, Mozambik, Somali ve pek çok Kuzey Afrika ülkesinden gelen beş milyon göçmen bulunuyor. Bunların 3 milyonu Devlet Başkanları Mugabe’nin ülkedeki baskıcı rejimi ve enflasyonun hızlı artışı sonucu göçe zorlanan Zimbabveliler. […]

Kylie’nin İstanbul macerası

Dilek Gündüzdgunduz@medyakronik.com 20 Mayıs’ta Kuruçeşme Arena’da düzenlenen Kylie Minogue konseri, söylendiği gibi saat 21:00’da başladı. Ancak seyirciler alana girmek için uzun kuyruklarda beklemek zorunda kaldı. Kylie’nin bu kadar dakik olması seyircileri şaşırtırken, kalabalıktan dolayı Kuruçeşme civarında trafik kilitlendi. İçeri girebilmek için sırada bekleyenler ve bilet alamayanlar tellere tırmanarak Kylie’yi görmeye çalıştı. Ancak sıkı güvenlik önlemleri yüzünden pek başarılı olamadılar. Yedi sahne kıyafeti değiştirdi Sahneye mor bir elbiseyle çıkan Kylie, konser boyunca yedi farklı kıyafet giydi. Her kıyafet için sahnede orkestra ve dansçıların da yardımıyla farklı bir konsept yaratan Kylie, izleyicileri adeta büyüledi. Şarkıcının bu şov için 12 TIR’la geldiği daha önce basında yer almıştı. Seyircilerin en büyük şikâyeti 1 metre 53 cm boyundaki şarkıcıyı görememekti. Çünkü nedense Kylie konseri dev ekranlara yansıtılmadı. İzleyiciler dev ekranlardan konser yerine zaman zaman Kylie video kliplerinden görüntüler izledi. Konsere yeni albümü “X”ten “Speakerphone” ile başlayan Minogue, “Can’t Get You Out of My Head”, “Spinning Around”, “Lucky” ve “Kids” gibi eski albümlerinden hit şarkıları da söylemeyi ihmal etmedi ve seyirciyi coşturdu. Konser boyunca seyircilerle sıcak bir diyalog içinde olan Kylie Minogue, şarkı aralarında bir stand-up’çı gibi espriler yaptı. İstanbul’u ne kadar beğendiğini, Boğaz’ın gece ne kadar güzel göründüğünü ve Türk insanının misafirperverliğinden ne kadar memnun kaldığını kaldığını anlatmayı da ihmal etmedi. En kısa zamanda Türkiye’ye tekrar gelmek istediğini belirten sempatik şarkıcı, yoğun istek üzerine bir kere bis yaptı ve alkış yağmuru altında iki şarkı daha söyleyerek konserini bitirdi.

“Düşünce sığ olunca, tehdit, şantaj silah haline geliyor”

Ferda Balancar Yorum Farkı programı bundan 3,5 yıl önce NTV’de yayınlanmaya başladığında oldukça olumlu tepkiler almıştı. Türkiye’de ilk kez birbirinden farklı düşünen iki insan hafta içi dört gün “prime time”da bir araya gelerek gündemi yorumluyor, tartışıyorlardı. Üç yılın ardından Mehmet Barlas, Sabah grubuna geçince programdan ayrılmak zorunda kaldı. Barlas’ın koltuğuna oturan Cengiz Çandar’la Emre Kongar arasındaki gerilim günden güne artarak 13 Mayıs’ta zirveye ulaştı. Sesler yükseldi, yüz ifadeleri alışılmadık şekilde sertleşti. O akşamki program Emre Kongar’ın “Yarın programımız maalesef olmayacak ama bu sebepten değil… Başka bir program olduğu için…” sözleriyle son buldu. Kongar doğru söylüyordu. 14 Mayıs Çarşamba akşamı Cannes Film Festivali açılış töreni canlı yayınlanacağı için Yorum Farkı’na bir gün ara verilecekti. Ancak NTV yönetimi son programda yaşanan gerilimi gerekçe göstererek programı yayından kaldırdı.Yaklaşık üç ay süren programda yaşadıklarını Cengiz Çandar Medyakronik’e anlattı. Öncelikle programın başlangıç dönemini konuşalım. Size teklif nasıl geldi? Siz nasıl karar verdiniz?NTV yetkilileri bana teklif edince ‘Neden ben?’ diye sordum. İki üç aday arasından ittifakla beni seçmişler. Hatta dediklerine göre Doğuş Holding yönetiminden de bu yönde fikir gelmiş. Ben gladyatör dövüşü gibi programları sevmiyorum. Ayrıca daha önce programı pek seyretmediğimi de söyledim. Emre Kongar’la daha önceden şahsen tanışıyor muydunuz?Emre Kongar’la bir samimiyetim yoktu ama görünce merhabalaşırdık. Öyle bir hukukumuz vardı. NTV yetkililerine Emre Kongar’la tamamıyla aynı şekilde düşüneceğimiz konuların da olabileceğini söyledim. Onlar da zaten kendilerinin gladyatör dövüşü gibi programları sevmediklerini, farklı düşünen insanların medeni biçimde tartışabileceklerini ekrandan göstermek istediklerini belirttiler. Hemen kabul ettiniz mi?İlk teklifi aldığımda ‘düşüneyim’ dedim. Eşime sormak istemiştim. Onun ‘saçmalama’ diyeceğini umuyordum ama tam tersine olumlu baktı. Bu programın kendimi kamuoyunda olduğum gibi anlatmak için iyi bir fırsat olduğunu düşündük. Hakkımda kamuoyunda pek çok yanlış fikir var. Bana ait olmayan pek çok görüş sanki benim görüşümmüş gibi lanse ediliyor ve ben bundan rahatsızım. İşte bu yüzden bu programın kendimi kamuoyuna tanıtmakta […]