Etiket 12 eylül

Geçmişten bugüne bir İz

Tarlabaşı duvarlarının şahitliğinde üç farklı hayat hikâyesi ve Türkiye’nin yakın tarihine ait üç farklı dönem: İz oyunu 18 Mayıs'a dek Galata Perform’da.

Halil Berktay yaşıyor mu hâlâ?!

Gün Zileli* Beni belki biraz saf bulacaksınız ama yakın zamana kadar, Ahmet Şık ve Nedim Şener’in peşindeki iz sürücüler, yazılı kâğıt takipçileri sürüsünün sadece halihazır iktidarın emrindeki polis ve savcılardan ibaret olduğunu sanıyordum. Meğer bu gazeteci avlama sürünün içinde epeyce polis köpeği de varmış. Kölelik dönemini anlatan bir illüstrasyon asılı dururdu başucumda, birkaç yıl öncesine kadar. Oradan oraya taşınırken sanırım kayboldu. Kölelerin başında bir köle-güdücü var, aynı diğer kölelere benziyor; onlardan tek farkı elindeki kırbacı. Demek kurban, avcıdan önce kendi gibi bildiğinden korkmalı. Tarafgazetesinin yazarlarından Emre Uslu’nun, Ozan Kütahyalı’nın yazdıkları bir süredir kanımı donduruyordu da, Halil Berktay’ın da aynı mealde polisiye bir yazı yazacağını nedense düşünmemiştim; belki de yaşananlar ne olursa olsun, insan eski arkadaşlarına bazı berbat davranışları yakıştırmaktan ısrarla imtina ediyor, psikolojik bir olay bu sanırım. Benim bir zamanlar o kadar yakından tanıdığım, gizlendiğimiz evlerde aynı lahmacunu paylaştığım, aynı makarnaya kaşık salladığım arkadaşım, şimdi nereye giderse gitsin bu kadar kötü olamaz, bu kadarını da yapamaz düşüncesi ya da ruhsal savunusu diyelim. Ama Cemal Süreya’nın deyişiyle, “bu da oldu işte” ve eski arkadaşım Halil Berktay da, Tarafgazetesinin (Zamanokumuyorum) bir kısım “gazeteci”-polislerinin girdiği yola girip o meşum yazıyı yazdı: “Ergenekon Yaşıyor Hâlâ”. Halil Berktay, Ahmet Şık’la Nedim Şener’i, aynı polis ve savcı Zekeriya Öz gibi, yazdıklarından dolayı suçlamaya girişmeden önce bugünkü hapishaneler düzeniyle 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerindeki hapishaneler düzenini karşılaştırıyor ve o günlere göre tutukluların kendilerini çok daha özgürce ifade ettiğini söylüyor: “Siz zulüm görmemişsiniz; insan utanır böyle şeyler yazmaya-söylemeye. 1971 ve 1980’de dikta rejimleri vardı ve bütün ülkede sıkıyönetim hüküm sürüyordu. Dayağı, işkenceyi, askerî hapishane koşullarını geçtim. ‘İhtilattan men’ edilmemişseniz, ancak aynı soyadını taşıyan yakın aileniz gelebiliyordu, haftada on dakika görüşe. Fotoğraf çektirmekmiş, sağa sola mektup yazmakmış, kamuoyuna seslenip kendinizi savunmakmış; ne mümkün! (…) Şimdiyse durum şöyle: görüş fiilen sınırsız ve kısıtsız (…); haberleşme serbest; isteyen mektup kaleme […]

Ahmet ve Nedim 45 gündür içeride

Şimdi soru şu: [12 Eylül sonrasındaki] bu fasitdaire; yani düşünen, yazan insanları akıl almaz bir cenderenin içinde bir çırpıda boğuveren bu adalet biçimi, ‘ileri demokrasi’ ile birlikte nihayete mi erdi? Ertuğrul Mavioğlu* 1986 yılının aralık ayıydı, ilk sayısı henüz piyasaya çıkmış bir derginin bürosunun kapısını polis çaldı. Gelen ekibin elinde Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından verilmiş bir toplatma, el koyma ve savcılık çağrı kararı vardı. Ellerindeki karar ‘tüm nüshalara el konulması’ şeklindeydi ve belli ki başka yerlere de gideceklerdi. Sorumlu yazı işleri müdürü savcılığa gitmeyince aranır duruma düştü. Bir gün gelip gözaltına alındığında, 12 Eylül dönemindeki tutukluluğunu da dikkate alarak, ona sadece ‘yazı işleri müdürü’ suçlamasını yakıştırmadı polisler. Fezlekede, ‘terör örgütü üyesi’ yazılıydı. Sonrası hapislik yılları. Hakkında açılan soruşturmalar beraatle sonuçlanıncaya kadar, hayatının dört yılını demir parmaklıkların ardında bırakmıştı. Bu, 1987 – 1991 yıllarımı kilitleyen kişisel bir öykü. Ve ama 12 Eylül’den bu yana, benzer nitelikteki öykülerin hiç de istisna olmadığını bu topraklarda yaşayan herkes biliyor. Şimdi soru şu: Bu fasitdaire; yani düşünen, yazan insanları akıl almaz bir cenderenin içinde bir çırpıda boğuveren bu adalet biçimi, ‘ileri demokrasi’ ile birlikte nihayete mi erdi? Ahmet ve Nedim Bu soruya, daha önce benzeri örneklerde defalarca olduğu gibi, Ahmet Şık ve Nedim Şener’i de yazdıkları kitaplardan ötürü tutuklayan, onları ‘terör örgütü üyesi’ ilan edenler ne yazık ki ‘hayır’ yanıtı veriyorlar. Tüm bu yaşananların akılcı bir izahını bulamadıkları için olsa gerek, işi kitabı ‘bomba’ diye tanımlamaya kadar vardırdılar. Bir yandan dışarıda haklarında son derece haksız ve karanlık bir linç kampanyası sürdürülürken, diğer yandan Ahmet ve Nedim, gözaltına alındıkları 3 Mart gününden bu yana 45, tutuklandıkları 6 Mart gününden başlayarak sayarsak da tam 42 gündür kara bir kutunun içindeler. Dışarıdan görüntüsü kocaman bir lahiti andırıyor kaldıkları Silivri L tipi Cezaevi’nin. İçeriden görünüşü ve orada nasıl bir hayat döndüğünü de onlardan öğrendim. Yasak, yasak, yasak Ahmet ve […]

Bağımsız yargı

“Biz de filanca haberden, yazıdan, konuşmadan ötürü onlarca yılla yargılandık. Neden kimse o zaman sesini çıkarmadı?” Demek istediğimiz tam da budur. Demokratik bir Anayasa yoksa… sayfalarımızdan izleyebilirsiniz ***Bağımsız mahkemeler?..İstiklal Mahkemeleri!27 Mayıs 1961 cuntasının mahkemeleri!12 Mart 1971 cuntasının mahkemeleri!12 Eylül 1980 cuntasının mahkemeleri! Bütün bu süreçlerde yargı devlet erkinin halka karşı kullandığı zorbalığın bir parçası olmanın ötesinde nasıl bir işlev yapmıştır? Eğer hukuk eğitimi almak bir ölçütse, bütün cunta zamanlarının savcıları, hakimleri, yargıçları da hukuk eğitimi almıştır? Yargı sisteminin iç işleyişine yüklenen anlamlarsa ölçüt ve bu anlamlar iddia edildiği gibi değişen her iktidarda/ yönetimde şayet “bir içerik değişikliğine uğramıyorsa” bütün bu süreçlerde geçerli olan bu anlam bütünlüğü bugün için de pekala geçerlidir. Değilse, bugün de bazı değişikliklerin olduğunu düşünmek zorunlu olmaz mı? Çok bilinen örneklerden ikisine bakalım: Gazeteci Metin Göktepe’yi işkence ederek öldürenlerin yargılanma biçimi ve sonucu ortada… Hrant Dink’i öldürenlerin araştırılma, soruşturulma ve yargılanma biçimine ilişkin yayımlananlar yargıya ilişkin yekpare bir kalıp kullananları hiç mi zorlamıyor? ***Bir ironi midir?Öyle bir ironi ki, görsen “İroni” demezsin!Yargının bağımlılığı, bağımsızlığı, yargının içinde yaşadığı devlete egemen olan güçlerle ilişkisi tarihin bütün aşamalarında sorgulanmıştır. Bu, bizim ülkemizin de çok yabancısı olmadığı bir durumdur. Şeyh Said’e idam kararı veren yargı; Seyit Rıza’yı yaşını bir gecede küçülterek, oğlunun yaşını bir gecede büyüterek idam veren yargı; Adnan Menderes ve arkadaşlarına ipe gönderen yargı; Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan’ı asan yargı; Necdet Adalı, Erdal Eren gibi elli genç insanı darağacına gönderen yargı… Bu kararlardan biri bile adilce bir yargının ürünü olabilmiş midir? Bu kararlardan bir tekinin sonucu bile, “Suç” sayılan fiillerden bir tekini ortadan kaldırmayı başarmış mıdır?Cumhuriyetin bütün dönemlerinde işkenceyle öldürülenlerin faillerini koruyan yargıya “Bağımsız” demek insan olanın vicdanını dibe itmek değil midir? *** Bir ironi midir?Hem de nasıl…Fransız devletine egemen olanları 1800’lü yılların ilk çeyreğinden başlayarak “Deliye” döndüren ressam, heykeltıraş, karikatürist Honore Daumier’nin, yargıyla ilgili bir […]

30 yıl sonra 12 Eylül

İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü’nün düzenlediği “30 yıl önce 30 yıl sonra” başlıklı sempozyumda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, darbe öncesi ve sonrası tartışıldı. santralistanbul Kampüsü’nde 24 Aralık günü gerçekleştirilen panelde 12 Eylül’ün üniversiteler, milliyetçilik, Kürt sorunu ve medya üzerindeki etkileri konuşuldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mete Tunçay, 1960 sonrası Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile koltuğunu İsmet İnönü’ den devralan CHP lideri Bülent Ecevit çatışmasının Türkiye siyasi hayatını belirlediğini; 1945’ te çok partili hayata geçilirken bastırılan sosyalizim fikirlerinin bu dönemde yavaş yavaş tekrar ortaya çıktığını söyledi. 1960 Darbesi’nden sonra muhalefetin geliştirdiği platformun yetersiz kaldığına değinen Tunçay, böyle bir ortamda Türkiye İşçi Partisi’(TİP) nin kurulduğunu ve büyük bir başarı gösterdiğini hatırlattı.. Tunçay, 1965 seçimlerinde yüzde 3 civarında oy alan TİP’ in meclise 15 milletvekili sokmasının da etkisiyle Cumhuriyet Halk Partisi’ nin sol oyları toplamaya aday olduğunu, fakat solda bu parlamenter yöntemle hareket etme fikrinin özellikle gençleri tatmin etmediğini vurguladı. “Gençler parlamento dışı eylemciliğe yöneldi” diyen Prof. Tunçay, bu dönemde sağ ve solcu gençlerin provoke edilerek karşılıklı siyasi cinayetler işlediğini ve bu cinayetlerin 12 Eylül Darbesi’ nden sonra kesildiğine dikkat çekti.. 12 Eylül sonrası üniversiteler Prof. Dr Mete Tunçay, 12 Eylül Darbesi’ nden bir hafta sonra Sıkıyönetim Kanunu’na yeni bir madde eklendiğini, bu maddeyle her yerdeki sıkıyönetim komutanlarına herhangi bir kamu görevlisinin işten kovrma yetkisi verildiğini söyledi. “1983’ te işte ben de o meşhur kurbanlardan biriyimdir” diyen Tunçay, 1402 sayılı kanunla aşağı yukarı 5 bin kamu personelinin işten atıldığını ve bir daha herhangi bir kamu kuruluşunda çalışmalarının yasaklandığını belirtti. YÖK Kanunu’nun da 12 Eylül’ ün bir ürünü olduğunun altını çizen Mete Tunçay, yeni düzene göre artık asistanların yerine kalıcı kadroda yer almayan araştırma görevlilerinin olduğunu anlattı. İlk olarak sözleşmesi biten hocaların tasfiye edildiğine değinen Tunçay, hocaların üniversitelerden atılma nedenin altında gençlerin şiddet […]

Bilgi’de 12 Eylül sempozyumu

İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü tarafından düzenlenen “30 Yıl Önce – 30 Yıl Sonra” başlıklı sempozyum 24 Aralık Cuma günü gerçekleştirilecek. 12 Eylül 1980 tarihinde Türkiye’de yaşanan askeri darbe ve darbenin Türkiye’ye etkilerinin ele alınacağı sempozyum saat 14:00’de, Santral Kampüsü’nde gerçekleşecek. Etkinlikte, Prof.Dr. Mete Tunçay “1980 Öncesi ve Sonrası Üniversiteler, Siyasi Hareketler ve YÖK”, Prof.Dr. Halil Berktay “1980 Öncesi ve Sonrasında Türk Milliyetçiliği ve Kürt Meselesi”, Doç. Dr. Halil Nalçaoğlu “1980 Öncesi ve Sonrasında, Basından Medyaya Türkiye” ve Prof. Dr. Ergun Özbudun “1982 Anayasası’na Gidiş, 82 Anayasası ve Yeni Anayasa Paketi” başlıklı birer konuşma yapacak. “30 Yıl Önce – 30 Yıl Sonra” SempozyumuTarih: 24 Aralık 2010, CumaSaat: 14:00-16:30Yer: Santral Kampüsü E1 301

Belgeleriyle 12 Eylül’ün Bayrak Harekâtı

Taraf gazetesi 28-29 Ocak 2010 günü, 12 Eylül’ün kod adı olan Bayrak Harekatı belgelerinin “İlk kezTaraf’ta gün yüzüne çıkacağını” duyurdu. Gazete, Yazı İşleri Müdürü Yıldıray Oğur’un sıkıyönetim belgelerini incelediğini ve “12 Eylül’ün sararmış planları” yazı dizisinin 30 Ocak Cumartesi günü başlayacağını, “12 Eylül darbesinin hiç yayınlanmamış belgeleriTaraf’ta” başlığıyla,duyurdu. Oysa Bayrak Harekatı’nın belgeleri bundan tam 22 yıl 4 ay önce, haftalıkYeniGündem dergisinde yayınlanmıştı. 13 Eylül 1987 tarihli derginin kapağında şu spotlar yer alıyordu:“12 Eylül’de uygulanan gizli planı açıklıyoruz; Bayrak Harekatı – Yayınlanmamış belgeleriyle”12 Eylül darbesinden yalnızca 7 yıl sonra ve henüz darbenin lideri cumhurbaşkanlığı görevini sürdürürken Tuğrul Eryılmaz ve Nihat Tuna imzasıyla yayınlanan “Bayrak Harekatı” haberini virgülüne dokunmadan yayınlıyoruz.*** 12 Eylül’de uygulanan gizli planı ilk kez açıklıyoruzBayrak harekatı(13-19 Eylül 1987 YeniGündem Dergisi) “17 Haziran günü, genişletilmiş sıkıyönetim ve Milli Güvenlik Kurulu toplantısına katılan tüm komutanlar biraraya geldiler. Artık herkesin fikri oluşmuştu. Bir an önce harekat düğmesine basılması gerekiyordu. Genelkurmay Başkanı, kuvvet komutanları ve ikinci Başkanı çağırdı. Ve harekat emrini uzattı,“Bütün ordu komutanlarına; Bayrak Planı ‘nın uygulamaya giriş günü 11 Temmuz, saati ise 04:00’dür.”Bayrak Planı özel kuryelerle dağıtılmaya başlandı. ”“8 Temmuz günü, Genelkurmay’•dan ikinci bir emir çıktı; Bayrak Planı uygulamadan kaldırılmıştır. Plan kolordulardan geri toplansın.”“9 Eylül Salı. Ordu komutanlarından kolordu komutanlarına yansıyan Bayrak Planı’nın uygulama aşamalan devreye girdi. Birlik komutanlan toplanarak ‘Türkiye’de 12 Eylül günü 04.00 ‘ten itibaren bütün ülkeye yayılacak biçimde sıkıyönetimin başlatılacağı, askerlerin hazırlanması gerektiği ve tüm komutanların 04:00’ten itibaren radyoyu dinlemeleri’ emri verildi.” M.Ali Birand’ın binlerce satan 12 Eylül kitabında adı sık sık bu bi­çimde geçen ve aslında 12 Eylül harekatının kod adı olan Bayrak Harekatı neydi, neleri içeriyordu? Bayrak Harekat Plam Eylül ayının başlarında ülkenin değişik yerlerindeki generaller, Çok Gizli olarak gönderilen Bayrak Harekat Planı’nın DURUM bölümünde şu değerlendirmeyi okuyorlardı:“a. Siyasi Durum:Ülkemizin içinde bulunduğu son derece önemli ekonomik siyasi ve sosyal sorunlar yanında, her geçen gün hızını biraz […]

12 Eylül, darbe, cunta ve ‘Adaleti’

“Copu ağzımıza soktuktan sonra, dişlememiz istenir ve sonra da hızla çekerlerdi. Dökülen dişlerimize bakıp gülerlerdi”… “Sıkı yönetim komutanları tabiiki bu işin çok farkındaydılar. Sıkıyönetim karargahının ilerisinde bir sorgulama merkezi var. Oradaki işkenceyi bilmemesi mümkün mü? Onun gözetiminde, deneyiminde oluyor. Oradan sesler geliyor, bağırmalar geliyor”… “13 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. 3 kez idam cezasını çarptırıldım. Bu süre zarfında toplam 3 kez mahkemeye çıkmamışımdır”… “Ortaçağdaki Engizisyon mahkemeleri gibi; basarsın işkenceyi, alırsın itirafı, verirsin cezayı, 12 Eylül’ün adaleti buydu”… “O dönemde sıkıyönetim komutanları ‘kim daha çok adam asacak’ diye yarışıyorlardı”… “12 yıl cezaevinde tutuklu kaldım. Yargıtay kararıyla tahliye oldum. Şu anda dosyam kayıp, yargılandığımı bile kanıtlayacak durumda değilim.” Hesaplaşılamayan yakın tarih Yukarıda, farklı kişilerin ağzından anlatılanların hiç biri kurgu değil, yakın tarihimizin hesaplaşamadığımız gerçekleri. Üzerinden neredeyse 30 yıl geçtikten sonra, 12 Eylül 1980 darbesiyle bu toplumun üzerinden geçenin ne olduğu ve nasıl geçtiği daha yeni yeni anlatılmaya başlanır oldu. Az okuyan Türkiyelilerin bir kısmının kitaplardan öğrenebildiği travmalar; filmler, diziler ya da belgesellerle anlatılır oldu. Hepsinin tek bir istediği vardı: Anayasal zırhla korunan darbecilerin yargılanması. Sadece 5 general değil… Onlardan biri, “12 Eylül Adaleti” isimli belgesel Ankara ve İzmir’den sonra İstanbul’da da ilk kez izleyicisiyle buluştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusu’nda yapılan gösterimin izleyicileri ise çoğu 12 Eylül’de Mamak, Metris, Diyarbakır askeri cezevlerinde kalmış kişilerdi. Belgeseli izlemeye gelen dönemin tanıkları ve yeni kuşaktan yaklaşık 400 izleyici gösterimin yapıldığı her iki salonu da doldurmuştu. Vakıf Başkanı Cahit Akçam’ın gösterimden önce yaptığı konuşmada “ Belki yüreğimiz acıyacak ama biz 12 Eylül döneminin sadece insanlara acı veren ve mağdur eden bir dönem olarak anlatılmasına itiraz ediyoruz. 12 Eylül aynı zamanda askeri darbelere, faşist cuntalara karşı mücadelelerin tarihinin yazıldığı bir mücadele dönemidir. Onun için biz bu belgesel ve devamında, 12 Eylül’den hesap sormanın sadece beş generalle sınırlı bir iş olmadığını, 12 Eylülcülerin tümünden hesap sormak gerektiğini düşünüyor ve […]

Gençay Gürsoy: YÖK kaldırılmalı, çoğulculuğu teşvik eden bir yapı kurulmalı

Prof. Dr. Gençay Gürsoy YÖK’ünr kuruluşundan sonra 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 1983’te üniversitelerden uzaklaştırılan isimlerden biri. Açtığı davayla 1990 yılında tekrar görevine dönerek, emekli olduğu 2006 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anabilim dalı başkanlığı dahil akademik ve idari görevini sürdürdü. 1980 öncesinde dernek, sendika ve partilerde yer alan Gürsoy, 1980 sonrasında askeri rejimi ve daha sonra da YÖK sistemini en çok eleştiren isimlerden biri oldu. Gençay Gürsoy’la kuruluşunun 28’inci yılında YÖK’ü ve Türkiye’nin üniversitelerini konuştuk. YÖK neden kuruldu? YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteyi adeta askeri yönetime uydurma operasyonuydu kısaca ve 12 Eylül rejimi ondan önceki döneme ait bütün siyası olayların öğrenci olaylarının, gençlik olaylarının sorumlusu olarak üniversiteleri görüyordu ve kendi ifadeleriyle; “üniversitelerin ıslah edilmesi lazımdı”. Dolayısıyla ilk yaptıkları şeylerden biri üniversiteleri hiyerarşik, monolitik, otoriter bir yapıya dönüştürmek oldu. Ondan önceki dönemde de üniversiteler yeteri kadar düşünce özgürlüğünün, özerkliğin yaygın uygulandığı alanlar değildi belki ama yine de özellikle 1933’ten sonra, üniversitenin ilk reform hareketinden sonra, batıdaki modellere uygun düşünce özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve katılımın yaygınlaştığı bir yapıya doğru kendini adım adım değiştirmeye çalışan bir kurumken tepeden inme bir yasal değişiklikle üniversiteler adeta kışla disiplinine uydurulmaya çalışıldı. Bütün üniversitelerin tek bir model etrafında yapılanması konusunda bir strateji izlendi. Tabi bunlar gerçekleştirildi ilk yasayla. Özerklik kaldırılmış oldu. Merkezi bir yapıya kavuşturuldu bu dönem İhsan Doğramacı diye tanınan hala hayatta olan bir akademisyenin başkanlığında yapıldı askeri rejimle işbirliği halinde. Tabi o zamandan bu zamana çok değişiklikler geçirdi YÖK. Hangi aşamalardan geçti? Zamansal bir şeye ayırmak mümkün mü çok emin değilim ama bütün bu yıllar içinde askeri rejimin yavaş yavaş geri çekilmesiyle birlikte, normal “siyasi hayata dönüş” ile birlikte YÖK’ün de bu katı hiyerarşik yapısının ihtiyaçları karşılamadığını, topluma özellikle akademik dünyaya batı örneklerine uyma konusunda üniversitelerin hızla geriye gittiğini görerek adım adım bazı değişikliklere gidildi. Çok sayıda yönetmelik yasa değişikliği yapıldı. Ama bugün […]

Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, dünyayla rekabet edebilir bir sistemi tartışmalıyız

YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk… YÖK neden kuruldu? Amaçlanan neydi? Herhalde bunu yanıtlamak için iki şeye bakabiliriz. Birincisi ne zaman kuruldu, bir de ne kuruldu? Kasım 1981’de kuruldu. 12 Eylül 1980’den 14 ay sonra. 82 anayasasının kabulünden de bir sene kadar önce. Demek ki, 12 Eylül askeri yönetiminin en katı ve en güçlü olduğu dönemde kurulmuş. Dolayısıyla bu, askeri rejim mantığıyla kurulduğunu açıkça gösteriyor. İkincisi kurulan nasıl bir sistemdi? Kurulan sistem son derece merkeziyetçi bir sistemdi. Bunu daha önceki yüksek öğretim sistemiyle karşılaştırarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bugün Türkiye’de 140 kadar üniversite var. Yüksek Öğretim Kurulu dediğimiz zaman üniversiteleri, fakülteleri bir de meslek yüksek okullarını anlıyoruz. Hâlbuki 1981 YÖK yasasından önceki sistemimizde 2547 sayılı kanun vardı. Bir kere üniversite sayısı çok daha azdı. Bir de üniversiteler yanında akademiler vardı. İktisadi ticari ilimler akademileri, mühendislik, mimarlık akademileri. Bugün bizim Yıldız Teknik Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman mimarlık, mühendislik akademisiydi, Marmara Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman iktisadi ticari ilimler akademisiydi. Aynı şekilde İzmir’de Ankara’da benzer akademiler vardı. Dolayısıyla önceki sistemimizde yüksek öğretim kurumları içinde üniversiteler ve akademiler vardı. İkinci önemli fark; üniversitelerde üniversite öğretim üyeleri rektörlerini kendileri seçiyordu dekanı da fakültenin öğretim üyeleri kendisi seçiyordu. Şimdi ondan önce 1973 yılında daha merkezi bir yapı getirilmek istenmişti. O zaman 1973 yılında bu gerçekleşemedi. Orada da bir yüksek öğretim kurulu oluşturulmak istenmişti. Peki bir yüksek öğretim kurulu oluşturmanın amacı […]

Mazide kalamayan YÖK

HaberVs 12 Eylül darbesinin hemen ardından 6 Kasım 1981’de çıkartılan bir yasayla kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) aradan geçen 28 yıla rağmen Türkiye’nin en fazla tartışılan kurumlarının başında geliyor. Üniversitelerin merkezi bir yapıya kavuşturularak kontrol altına alınması için oluşturulan YÖK, bu işlevinin halen devam ettiriyor. Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 140’a ulaşırken her iki alanda da hem akademik, hem idari, hem ekonomik sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamıyor. Üniversitelerde bilimsel araştırma ve öğrenci kalitesi uluslararası standartları yakalamaktan halen çok uzak görünüyor. YÖK’ün getirdiği antidemokratik uygulamalar bugün hâlâ aşılabilmiş değil. YÖK’ün varlığı bir yandan üniversitelerde demokrasi kültürünü yok ederken bir yandan da geleceği yönelik tartışmanın sağlıklı bir zeminde cereyan etmesini engelliyor. Bugün 28’inci yaşını bitiren YÖK’ün nereden gelip nereye gittiğini ve Türkiye’deki yükseköğretimin geleceğini sistemi yakından tanıyan iki isimle konuştuk. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Burhan Şenatalar ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la yaptığımız söyleşileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, uluslararası alanda rekabet edebilir bir yükseköğretim sistemini tartışmalıyız YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk…

“O…Çocukları”… bu “Beynelmilel” hesap kapanmaz

Ahmet ŞıkKıyısından köşesinden de olsa devrimciliğe ya da geniş tanımıyla solculuğa bulaşan herkesin diline pelesenk ettiği “Enternasyonal” marşına atıf yaparak “Beynelmilel” adını koyduğu filmiyle tanıdık Sırrı Süreyya Önder’i. 12 Eylül 1980 sonrasında Adıyaman’da bir grup gevendenin insana dokunan, naif öykülerinden yola çıkarak darbenin yarattığı yıkımı anlatan, izleyicilerini güldürürken ağlatan, ama herkesin kafasında “Neden?” sorusunun yanıtını aradığı bir hesaplaşma filmiydi Beynelmilel.Yüzbinlerce insanın gözaltına alındığı, istisnasız hepsinin işkencelerden geçirildiği, kimlerinin hayatlarını darağaçlarında noktaladığı bir dikta rejiminin neden olduğu yıkım ya da yarattıkları korku düzeni ya da kendi deyimiyle, “diktatörlüğün budalalığı ya da budalalığın diktatörlüğü” ancak bu kadar “güzel” anlatılabilirdi.“Bu ülkenin geleceğini 12 Eylül 1980’de çaldılar” diyor Önder. “Bu ülkede hukuksuzluğu ve faşizmi kurumsallaştırdılar, ülkenin iliğine, kemiğine bulaştırdılar. Bunlarla her alanda hesaplaşmak gerekiyor. Hukuksal anlamda da, sanatsal anlamda da, ideolojik olarak da… Ben üzerime düşeni yapıyorum. Üzerine görev düşenler sırtlarını çevirip hiçbir şey yapmadığı için bugün çocuklarımız böyle çirkin bir ülkede büyümek zorunda kalıyor. Ben madem ki sinema yapıyorum, bu alanda hesaplaşacağım bunlarla. Ama faşizme dair ne yaparsanız yapın bu, zalimliklerini ve ellerinin kanlı oluşunu, katil olduklarını gösteremez. Eksik bir iş yapmış olursunuz.” Darbecilerin anlatıldığı film: “O…Çocukları” Önder, her seferinde bir eksiği tamamlamak için çıktığı yolda ikinci yapıtını da izleyiciye ulaştırdı. 12 Eylül diktasının ne olduğunu, etkilerinin kimlere dek uzanabileceğini ve “faşizmin bir cinsiyeti” olduğunu ise 16 Mayıs’ta gösterime giren ikinci filmi “O….. Çocukları”nda anlatmaya devam etti. “Diktatörlerin aptallığını Beynelmilel’de, eli kanlılığını da O… Çocukları’nda anlatmak istedim” diyor.İçinden 12 Eylül geçen bu son filminde Önder, fahişelerin hayatlarından mülteci olmaya, infazlara ve işkenceye kadar iç içe birçok öykü anlatıyor. Filmin senaryosunu oluşturan “emanetçi annelik kurumu” da Önder’in cezaevinden çıktıktan sonra Tarlabaşı’nda bir evde kaldığı sıradaki tanıklıklarına dayanıyor.Fuhuş yaparak geçinmek zorunda kalan kadınların çocuklarına bakan “emanetçi anne” denen kadınlar tanıdığını anlatıyor: “Klasik bir küfrün gerçek özneleri olan çocukları tanımak çok etkileyiciydi. Öte yandan, 12 Eylül […]