Etiket Burcu Soydan

Ders kitapları Sarı Gelin’e rahmet okutuyor

Türkiye’de özellikle azınlıklara karşı milliyetçi söylemlere her gün yenisi ekleniyor. Özellikle son dönemde İsrail’in Gazze saldırısı boyunca ve ardından Erdoğan’ın Davos kriziyle antisemitizmin Türkiye’de sıklıkla konuşulmaya başlandığı bu günlerde azınlıklara karşı düşmanlığın körüklendiği yeni bir olay yaşandı. Ermeni soykırımı iddialarını reddederek Türk tezini savunan “Sarıgelin” adlı belgeselin Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından okullarda gösterilmesi ve ardından öğretmenler tarafından rapor hazırlanmasını öngören bir genelgesi gündem yarattı. Belgeselde Ermenilerin 1915 öncesinde Türk köylerini basması, Türklere işkence ve katliam yapması, Türk devlet ve halkına karşı yıkıcı ve bölücü davranışlarda bulundukları anlatılıyor. Ermeni soykırımı iddialarını tamamen reddeden belgesel Ermeni tehcirini de dönemin koşulları içerisinde Ermenilerin Ruslarla işbirliği yaparak ülkeyi bölmeye çalışmasına bağlıyor. “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” MEB’in genelgesi bir çok kesimden eleştiriler almaya devam ederken Tarih, İnkılap Tarihi ve Atatürkçülük ders kitaplarında Ermeniler başta olmak üzere farklı olana yönelik, “ayrımcı ve düşmanca” ifadeler içeren metinler yerli yerinde duruyor. Türk Tarih Vakfı, 2002 yılından beri sürdürdüğü “Ders Kitaplarında İnsan Hakları Projesi” kapsamında Milli Eğitim Bakanlığı tarafından okullarda okutulan ders kitaplarında insan haklarına aykırı olabilecek, ırkçılığı, ayrımcılığı konu alan ve bunlara özendiren bilgilerin kitaplardan kaldırılması konusunda çalışmalarını sürdürüyor. Geçen Ocak ayında sonuçları açıklanan projenin, “Bulgular ve Tavsiyeler” bölümünde ders kitaplarında geçen, “Farklı olanı görmezden gelme, görünmez kılma” cümlesi örnek alınarak, ülkemizde yaşayan gayrimüslim halklara yönelik ayrımcı ifadelerin ders kitaplarından temizlenmesi, farklı etnik ve dinsel toplulukların yokmuş ya da zararlıymış gibi gösterilmesine son verilmesi gerektiğinin altı çiziliyor. Türk Tarih Vakfı tarafından önümüzdeki günlerde yayınlanacak “Ders Kitaplarında İnsan Hakları 2.Tarama Sonuçları” başlıklı kitapta da ders kitaplarında militarizmden, din dersinin insan hakları merceğinde incelenişine kadar okullarda okutulan kitapların insan haklarıyla çelişen ve değişmesi gereken konular ele alınıyor. Lise tarih kitaplarından ırkçılık fışkırıyor “Sarıgelin” belgeselinin tarih ve dünya meseleleri ile ilgili yeni yeni bilinçlenmeye, olayları yeni yeni sorgulamaya başlayan çocukların beyinlerine ırkçılık tohumları serpeceği kuşkusuz. Ancak büyük tepkilere […]

Biri bizi kandırıyor

Ergenekon soruşturması; toprağın altından çıkan silahları, süregiden davası, uzayıp giden dalgaları, tutuklanan ya da gözaltına alınanlarıyla uzunca bir süredir hayatımızda. Ergenekon soruşturmasıyla ilgili her gün karşımıza çıkan “sürpriz” haberlere eklenen son halka ise olayın kahramanlarıyla, yarattığı çelişkilerle Türkiye’nin kafasını iyice karıştırdı. Ergenekon soruşturmasının son operasyonlarında gözaltına alınıp tutuklanan Susurluk hükümlüsü eski özel harekatçı İbrahim Şahin’in, içinde sıklıkla Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ve mensuplarının adlarının geçtiği ifadeleri, yeniden basın ve Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) arasındaki akreditasyon sorununu gündeme getirdi. TSK’nin, haberde geçen kimi ifadelerin yalan olduğu iddiasıyla Radikal gazetesini Basın Konseyi (BK) ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’ne de (TGC) şikayet ettiği, aynı zamanda gazetenin akreditasyonunu da iptal ettiği duyuruldu. Ancak Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan, akreditasyonlarının iptal edildiğine dair TSK’den kendilerine yönelik bir tebligatta bulunulmadığını, BK ve TGC’ye yapılan şikayetlerin ardından akreditasyonun iptal edilmesinin yaygın bir uygulama olması nedeniyle bu şekilde yorumlandığını söyledi. Şahin’in TSK’yı kapsayan ifadeleri Şahin’in hakime verdiği ifadelerin yazılı ya da görsel tüm basın organlarında yer almasından birkaç gün sonra, 11 – 12 Şubat tarihlerinde Radikal Gazetesi’nde savcılık sorgusu da haberleştirildi. Aslında hakime verilen ifadelerin ayrıntılandırılmasına dayanan İsmail Saymaz imzalı bu haberde, Şahin’in daha önce basına yansıyan mahkeme sorgusundaki ifadelerin geniş bir özeti de yer alıyordu. Haberde Şahin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ’un bilgisi dahilinde ve Genelkurmay İletişim Daire Başkanı Tuğgeneral Metin Gürak’ın talimatıyla 150-300 arası asker ve polisten oluşacak S-1 adlı birimi oluşturmak üzere çalıştığını iddia ediyordu. İfadesinde, Tuğgeneral Gürak’la düzenli bir iletişim halinde olduğunu ve Genelkurmay’da görüştüğünü anlatan Şahin, aldığı talimatlar gereğince bir takım listeler hazırladığını öne sürüyordu. TSK’den zehir zemberek açıklama Şahin’in tutuklanmasının ertesi günü yayımlanan benzer içerikteki haberlerden sonra herhangi bir tepki göstermeyen TSK 13 Şubat günü “yargının bağımsızlığına duyarlı”, “hukuk devletine bağlılığı sonsuz”, “tahriklere alet olmayan” gibi ibareler içeren zehir zemberek bir açıklama yayımladı. İfadelerde adı Kayseri Hava İndirme Komutanlığı’nda görevli olarak geçen […]

Hepimiz biraz Truman değil miyiz?

Etrafımızda ne kadar çok kamera var, farkettiniz mi? Yol kenarında, trafik ışıklarında, otoyol gişelerinde, cep telefonunda, fotoğraf makinesinde, bilgisayarda, girdiğimiz çoğu banka ve işyerlerinde karşılaştığımız kameralar neredeyse hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline geldi. Karşılaştığımız her birine el sallamaya kalksak elimizin yorulacağı günümüzde, kameralı hayata yenileri de eklenmeye devam ediyor. Ve geçen her gün, Truman’ın neler hissettiğini daha iyi anlamamızı sağlıyor. EDS’li, MOBESE’li hayat Dünya tarafından adeta “Orwell’in ütopyasını gerçeğe çevirelim” kampanyası yürütülüyormuş hissi veren kameralı hayat, beraberinde psikolojik sorunlu bireyler, ve o bireylerin oluşturduğu paranoyak toplumlar yaratma yolunda. Sıradan bir gününüzü düşünün: Sabah işlerinizi halletmek için evden çıkıyorsunuz. Arabanıza binip yola koyuluyorsunuz. Aman emniyet şeridine dikkat! EDS var. Kırmızı ışık yanıyor, duruyorsunuz. Zaten orada da EDS var. Ardından bir bankaya giriyorsunuz. Güvenlik kameraları sizi karşılıyor. Bu arada yolda yürürken etrafınızın MOBESE kameralarıyla çevrili olduğunu da unutmayın. Alışveriş yapmak için markete giriyorsunuz. Orada da güvenlik, kameralarla sağlanıyor. Derken size doğru yöneltilmiş bir cep telefonu görüyorsunuz. Acaba beni mi çekiyor? kuşkusunu duyduktan sonra evinize yöneliyorsunuz. EDS’li MOBESE’li yolunuzu geçtikten sonra yaptıklarınızın neredeyse tamamı kayda alınmış olarak evinize dönüyorsunuz. Reklam panolarından müşteri profili Ama size bir kamera müjdemiz daha var. Artık reklam panolarının içine de kamera yerleştiriliyor. Yeni başlatılan sistemle, reklam panolarına bakan kişi, yüz tanıma teknolojisi sayesinde takip edilerek, potansiyel müşteri profili bilgisi olarak reklamverene sunuluyor. Panonun içindeki ana yazılım, kameradan gelen bilgileri toplayarak reklamlara bakan kişilerin cinsiyetinden ten rengine kadar, hangi panoya kaç saniye baktığından hangi reklama ilgi gösterdiğine kadar her tür bilgiyi sunuyor. Ne kadar hoş değil mi? Yolda yürürken kim bilir kaç kere daha kayda alınacağız, kaç kişinin eline geçecek görüntülerimiz ve ten rengimiz? “Big Brother is watching you” dediğinizi duyar gibi oluyorum. Veliler okulda çocuklarını gözetliyor Kameralı hayatın özellikle çocukları ilgilendiren bir örneği ise geçtiğimiz güne kadar anaokullarında yaşanıyordu. Sınıflara yerleştirilen kameralarla veliler, çocuklarını tüm gün takip edebiliyordu. […]

Anaç Barbie’nin fendi, seksi Bratz’i yendi

Leopar desenli kürkleri, file çorapları, platform topuklu ayakkabıları, abartılı makyaj ve takılarıyla seks kokan Bratz, 50 yıllık Barbie’nin mutlak saltanatına çok kısa zamanda son verdi. Fakat, devran döndü Bratz yolun sonuna geldi. Amerika’da Bratz’in üreticisi MGA firmasına, Barbie’nin üreticisi Mattel firmasının açtığı telif haklarıyla ilgili dava geçtiğimiz haftalarda sonuçlandı. Mattel, Bratz’in aslında kendi firmalarına ait bir fikir olduğu ve Bratz’in yaratıcısı Carter Bryant‘ın Mattel’de çalışırken bu fikri geliştirdiği gerekçesiyle dava açmıştı. Davada Mattel firması haklı bulundu ve Kaliforniya mahkemesi yargıcı Stephen Larson tarafından Bratz’in Noel tatili sonrasında satışının ve üretiminin durdurulması kararı alındı. Bu durum Barbie ile Bratz’in 4 yıldır süren hararetli çekişmelerine de son verdi. MGA temyize gideceğini açıklasa da şimdilik savaşın galibi Barbie gibi gözüküyor. Yeni nesil Barbie: Bratz Şirket sahipleri arasında bunlar yaşanırken, çocuklar arasında da kıyasıya bir Barbie-Bratz rekabeti yaşanıyor. Kimileri Barbie’yi daha güzel bulduğu için tercih ederken kimileri de Bratz’i daha eğlenceli bulduğunu söylüyor. Peki oyuncak bebeğe yeni bir boyut kazandıran “yeni nesil bebekler” yeni nesilleri nasıl etkiliyor? 1959 yılında tanıştığımız Barbie, yıllarca kız çocuklarının gözde oyuncağı oldu. Masum, güler yüzlü, yardımsever Barbie, kimi zaman gelinlikle kimi zaman prenses kıyafetiyle karşımıza çıktı. Tek hayat arkadaşı olan Ken’le düzeyli bir beraberlikleri vardı. Barbie resimli tüm ürünlerde kullanılan şeker pembesi ise masumiyetin, şirinliğin timsali oldu. Derken 2001 yılında “millenium bebeği” Bratz çıktı piyasaya. İngilizce’de “şımarıklar” anlamına gelen Bratz, dört ana karakterden oluşuyor. Çılgın, alışveriş, moda ve dans tutkunu kocaman kafalı, dolgun dudaklı bebekler alışılmışın dışında bir oyuncak imajı çiziyor. Çoğu yetişkinin cesaret edemediği kıyafetleri giyen, ağır makyaj yapan, kocaman takılar takan Bratzler, Barbie’lerin ardından tüm çocukların hayal dünyasında yepyeni bir sayfa açtı. Oyuncaklarının yanı sıra, yayınlanan çizgi filmlerinde de genelde Amerikan pop şarkılarında dans ederken gördüğümüz Bratz beraberinde okullarda aynı dans figürlerini taklit eden kız çocukları yarattı. Çok kültürlülüğü temsil eden oyuncak Bratz’in yarattığı yeni dünyanın en […]

Öteki İsrailliler: Falaşalar

İsrail’in, Filistin’e yönelik saldırıları 20 günü geçerken, ölü sayısı da bini aştı. İlk önce hava saldırılarıyla başlayan operasyon iki hafta önce de tanklar eşliğinde kara saldırılarına dönüştü. Hemen her gün, çoğu çocuk onlarca Filistinlinin ölüm haberleri patlayan bombalar ve kaçışan insanların görüntüleriyle sunuluyor. Kara saldırılarının başlamasıyla birlikte TV ekranlarından görünen İsrail askerlerinin arasında dikkat çekenleri ise üniformaları içindeki siyah Yahudiler, bilinen adlarıyla Falaşalar’dı. Yüzyıllardır eski adı Habeşistan olan Etiyopya’da yaşayan, hemen hemen tüm Yahudi adetlerini yerine getiren, Yahudi olduklarını da bir Fransız bir araştırmacı sayesinde öğrenen Falaşalar’ın daha iyi bir hayat için göç ettikleri İsrail’de yaşadıkları da tipik bir umut yolculuğu hikâyesinden farksız değil. Soyları Süleyman peygambere dayanıyor 81 milyonluk nüfusa sahip olan Etiyopya, ülkede yaşayan birçok farklı etnik kökene sahip insan olmasına rağmen, Afrika ülkeleri arasında bağımsızlığını koruyup, sömürge olmamış tek ülke. Halkın yüzde 50’si Müslüman, yüzde 40’ı Hristiyan Ortodoks. Yüzde 10’luk bir kesim ise Animist. “Sürgün, yabani” anlamına gelen Falaşalar’ın ise çoğu İsrail’e göçtüğü için herhangi bir dini çoğunluğu yok. Falaşalar’ın tam olarak nereden geldiği bilinmiyor ama toplum kendi soyunu Hazreti Süleyman ile Seba Kraliçesi Belkıs’a dayandığına inanıyor. Hahambaşından Falaşalara “Yahudi” onayı İsrailoğulları’nın Dan Kavminden oldukları düşünülen topluluğun dünyada tanınması ise Falaşalar’ın kaşifi olarak nitelendirilen Sorbonne Üniversitesi Profesörü Joseph Halevi’nin bölgeye ziyaretiyle gerçekleşti. 1862 yılında yaptığı ziyaret sonrasında Falaşalar’ın soyunu araştıran ve benzerlikleri saptayan Halevi, Avrupa’nın ve diasporanın da Falaşalarla tanışmasını sağladı. Ardından başlayan, gerçek Yahudi mi değil mi tartışmaları ise günümüze kadar uzandı. 1973 yılında dönemin Sefardik Hahambaşısı Ovadia Yosef, Falaşalar’ın Yahudi olduğunu dinen kabul etti. Bu kabulle birlikte Falaşalar’ın İsrail’e göç etmesinin de yolu açılmış oldu. Buna karşın, Aşkenazi hahamlarının Falaşalar’ı hala Yahudi saymadıklarını da belirtmek gerekir. Hem şabat, hem kurban Profesör Joseph Halevi’nin de ziyareti sırasında farkettiği benzerlikler arasında Şabat yemeği, Hamursuz orucu, erkek çocuklarını sekiz günlükken sünnet etmeleri var. Buna karşılık kutsal kitapları Tevrat’la […]

Karbonu önce yakala, sonra depola

İklim değişikliği, en bilinen adıyla küresel ısınma, uzunca bir süredir dünyanın bir numaralı ortak gündem maddelerinden biri. Isınma önlenemediği sürece de gündemini yitirmeyeceği kesin. Tüm dünyanın kendi çıkarlarını bir yana bırakıp küresel ısınmayı durdurmak için yaptığı girişimler ise bir hayli çok. Hem devlet temelli hem de sivil oluşumlar küresel ısınmayı engellemek için çözümler geliştiriyor. Bu kadar önemsenmesinin en büyük nedeni ise hepimizi etkilemesi. Ülkelerin, coğrafyaların önemini yitirdiği, çünkü olayın “küresel” olduğu bu noktada her bir ülkenin tavrı diğerleri için büyük önem taşıyor.Atılan ilk adım Kyoto Protokolü Tüm girişimler içerisinde dünyada hazırlanan en geniş çaplı girişim ise hiç şüphesiz Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve onun devamı niteliğinde olan, sera gazlarıyla mücadeleyi içeren Kyoto Protokolü. Japonya’da Birleşmiş Milletler’in katılımcı ülkeleri tarafından 1997 yılında kabul edilen anlaşma 2005 yılında 55 ülkenin taraf olmasıyla yürürlüğe girdi. Bugün 169 ülkenin taraf olduğu anlaşma, sera etkisi yaratan gazların salınımını 2008-2012 yılları arasında yüzde 5.2 düşürmeyi öngörüyor. Bu hedefe ulaşmak için protokolü imzalayan ülkelere sera gazı miktarını düşürecek mevzuatlar düzenleme, fosil yakıt yerine bio dizel kullanılması, güneş enerjisi ve nükleer enerjiye yönelik yatırımlarda bulunmak gibi yükümlülükler verildi. ABD direniyor Türkiye kararsız Avustralya’nın da protokolü imzalamasının ardından imzalamayan ülkeler arasında Türkiye ve ABD kaldı. ABD en fazla sera gazı salınımı yapan ülkelerin başında gelmesine rağmen, çıkarları doğrultusunda 10 yıldır protokolü imzalamaya yanaşmıyor. ABD Başkanı Bush bu durumu “küresel ısınma ile ilgili teorilerin henüz tam olarak kanıtlanmamasına” bağlarken, 20 Ocak’ta göreve gelecek olan yeni başkan Barack Obama büyük umut veriyor. Dünyaca ünlü iklim değişikliği uzmanlarından John Holdren’i bilim başdanışmanı yapması da Kyoto Protokolünü imzalayacağına bir işaret olarak görülüyor. Türkiye ise hala imzalasak mı imzalamasak mı çelişkisi içerisinde meclise tasarılar sunuyor. Türkiye’de genel tutum imzalanmamış olmasının büyük bir utanç kaynağı olduğu yönündeyse de hükümetler bu konuyu henüz tasarıdan öteye taşıyamadı.Karbon yakalama ve depolama sistemi Kyoto Protokolü çerçevesinde geliştirilen […]

Türkiye Yahudilerinden İsrail’e tepki

İsrail – Filistin savaşı en kanlı günlerini yaşıyor. Yaklaşık 400 kişinin öldüğü 2 bine yakın insanın yaralandığı İsrail’in son saldırıları, 1967’de yaşanan 6 gün savaşlarından sonraki en kanlı çatışma olarak tarihe kazındı. İslam ülkelerinin şiddetle kınadığı, Avrupa ve Amerika’nın sessiz kaldığı olay artık Ortadoğu’da sorun olmaktan vahşete dönüştü. Enkaz altından korku ve ümitsizlik dolu bakışlarla objektiflere bakan Filistinliler akıllarımıza kazınırken Gazze Şeridi, İsrail’in bombalarına maruz kalmaya devam ediyor. Kuran, Tevrat, silah üçlüsü İsrail, kurulduğundan bu yana topraklarını işgal ettiği Filistin’le de savaşını sürdürüyor. Hemen her gün bir İsrailli ya da bir Filistinlinin çatışmalarda öldüğü haberini duymaya aşina olduk. Bu iki ülkeyi “barıştırmaya” çabalayan dünya ise bugüne kadar kayda değer bir sonuç alamadı. Son olarak geçtiğimiz Haziran ayında Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes bile, İsrail’in ambargo uygulaması, Haması’ın füze saldırılarıyla göstermelik bir ateşkesten öteye geçemedi. Ve sonunda İsrail Filistin’e “Bize 1 yaptığınızı size 10 ödetiriz” kaidesini bozmadığını tekrar gösterdi. Hamas’ın ateşkesi bozup gönderdiği 35 Kassam roketi, bugün yüzlerce ölü Filistinliyle karşılık buldu. Sonuçsa yine aynı: Ne kazanan var, ne kaybeden. Ne İsrail terkediyor topraklarını, ne Filistin buyur ediyor İsrail’i. Varolan tek şey her iki tarafta da bir avuç toprağı paylaşamayanlar yüzünden yaşanan acılar. Bir tarafta, bir elinde Kuran diğer elinde silah tutanlarca öldürülen yahudiler, diğer tarafta, bir elinde Tevrat, diğer elinde bomba tutanlarca öldürülen müslümanlar. Her iki din de öldürmeyi kesin kurallarla yasaklasa da, görünen o ki, her iki dinin mensupları da çocuk yurtlarını bombalarken öldürmeyi yasaklayan kitaplarına sığınmaktan utanmıyorlar. “Şimdi savaş zamanı” Bir yandan, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak “Şimdi savaş zamanı” diyerek, alınan bu kadar can yetmezmiş gibi daha çok kan döküleceğini haber veriyor. İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise İsrail’in savaş arzulamadığını ama gerekirse de kaçınmayacağını, diğer tüm güç delisi ülkeler gibi ilan ediyor. Diğer yandan İsrail ile aradaki ateşkesi bozarak Avrupa’nın savaşı başlatan asıl suçlu olarak gösterdiği […]

“Dinital” çağ

Dijital çağın getirdiği yenilik ve kolaylıklar saymakla bitmez. Fotoğraf makinesinden resim çerçevesine, saatten tansiyon ölçme aletine kadar en gereklisinden en gereksizine günlük hayatımızda kullandığımız çoğu eşya dijitalleşti. Fotoğraf makinesinin dijitale çevrilmesiyle fotoğrafçılıkta yepyeni bir çığır açılırken, evimizde büfenin üzerinde duran fotoğraf çerçevesinin dijitalleşip slayt gösteri yapmasıyla hayatımızda değişiklik adına bir yaprak bile kımıldamadı. Dijitale çevrilen ürünlerin gerekliliği ayrı bir tartışma konusuyken, yeniliğe tamamen kapalı tek konu olan din ise dijitalleşme sevdasıyla aklın sınırlarını zorlayacak kadar değişiyor. Değişim, dinin doğasına aykırı olsa da dükkanlarda ya da internette rastlayacağımız birçok icat, dini ürünlerin teknolojinin içerisine nasıl da monte edildiğini gösteriyor. Müslümanın cep rehberi Hatimmatik İnternet ya da telefon yoluyla rahatlıkla satın alabileceğiniz bu dini ürünlerin başında hatimmatik geliyor. Hatimmatik, tek bir tuşla tüm Kuran’ı okuyarak kendi kendine hatim indiriyor. Kuran okunurken aynı zamanda ekrandan okunan sayfaları takip edebiliyorsunuz. Aynı zamanda hatimmatike fotoğraf ekleyip, dosya yükleyebiliyorsunuz. Ezan saatlerini de gösteren aletten radyo özelliği sayesinde müzik de dinleyebiliyorsunuz. Müslümanın cep rehberi sloganıyla satılan aletin fiyatı 120 YTL civarında. Kıbleyi gösteren seccade Dini ürünlerden bir diğeri de namaz kılarken doğru yönü bulmaya yarayan seccade. Bu seccadenin diğerlerinden farkı, üzerinde dijital bir pusula olması. Pusula sayesinden Kıbleyi nerede olursanız olun bulabiliyorsunuz. Tasarımında kullanılan fosfor baskı tekniğiyle seccadenin üzerindeki desenler parlıyor. Londra’da yaşayan Soner Özenç adlı bir Türk tasarımcı tarafından tasarlanan seccadenin fiyatı 400 Dolar. Ancak aynı ürünün, 10 YTL’ye satılan sahte Çin malı olanını da bulmak mümkün. Kabe’de dijital hac rehberi Dini ürünler tasarlanırken hacılar da unutulmamış. Hacıların hac boyunca okuyacakları tüm duaları yazılı ve sesli olarak gösteren dijital cihaz hacı olabilmek için gerekli süreci daha “teknolojik” takip etmenizi sağlıyor. Arapça, İngilizce ve Türkçe dillerinde kullanılabilen aleti yakında Kabe’yi tavaf eden müslümanların boynunda sıkça görebiliriz. İnternetin yanı sıra hacı malzemeleri satan dükkanlarda da bulunabilen dijital hac rehberinin fiyatı 45 YTL. Nur yağdıran kalem Dini unsurlar barındıran […]

Helal Facebook; muxlim.com

İnternetteki sosyal paylaşım ortamlarının da artık “helal” sürümleri üretilmeye başlandı. Bunların en yeni örneği “İslami Facebook” olarak tanımlanan Muxlim.com… “Muxlim: Müslüman hayat tarzını yükselten site” adıyla bu yıl yayına başlayan site, adından da anlaşılacağı üzere müslümanlara yönelik bir arkadaşlık ve paylaşım sitesi. Müslümanları hedef alıp, islam anlayışını tema edinen site, bildiğimiz arkadaşlık sitelerine hiç benzemiyor. Tüm arkadaşlıkların dindaşlık üzerinden kurulduğu sitede konuşulan konular da genelde Kuran ve dini öğretiler üzerine. Site üzerindeki reklamlar da islami moda, islami tasarım veya helal otomobil sigortası gibi tamamen “helal ürün” arayanlara yönelik. Facebook ile konsept aynı, içerik farklı Daha çok Facebook, Youtube, Flickr, Blogger, MySpace karışımı tadındaki sitede öncelikle kendinize bir hesap açmanız ve profil oluşturmanız gerekiyor. Resimlerinizi ve videolarınızı da ekleyebildiğiniz profille kendinizi tanıttıktan sonra sitedeki bloglara, forumlara girebiliyorsunuz. Ayrıca sitede kullanıcıların hazırladıkları anketlere katılabiliyor, “Muxlim Pal” adlı oyunu oynayabiliyorsunuz. Tüm bunlar sırasında diğer müslüman “kardeşlerle” arkadaşlık kurup, sohbet edebiliyorsunuz. Ayda 2 milyon ziyaretçisi olan sitenin kayıtlı üye sayısı 150 bin. Üyelerin çoğunluğunu yüzde 48 oranında ABD ile yüzde 25 oranında İngiltere oluşturuyor. Finlandiya merkezli kurulan Muxlim.Inc adlı firmanın sahibi olduğu site, Muhamed El Fatatri adlı 23 yaşında bir girişimciye ait. Şu an Finlandiya’nın en büyük yüz şirketinden biri olan Muxlim.Inc aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri arasında. “Eşinizin erkek dolu çevrelerde çalışmasını ister misiniz?” Forumlarla tartışmaya açılan konularsa internette pek rastladığımız tarzda konular değil. Herkese açık forumların dışında, tabiri caizse “haremlik-selamlık” forum konuları da var. Erkeklere açılan forumda “evlendikten sonra eşinizin çalışmasına izin verir misiniz?” başlıklı konu, en çok yorumlananlardan biri. New York’ta yaşayan, 1991’de müslüman olan 39 yaşındaki Ebu Musa, kadınların çalışmasıyla ilgili “Evlendiğimde eşim çalışmak isterse öncelikle işin ne tür bir iş olduğuna bakarım. Eğer bana uygun bir iş olduğunu görürsem izin veririm” diyor. Londra’da yaşayan 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Kayrou ise kadınların çalışmasıyla ilgili sakıncalarını şöyle dile getiriyor: […]

Erişimimi engelleme!

Türkiye’deki yayınına devam etti. “Kanun kaldırılmalıdır” Raporda 5651 sayılı kanunun hukuki değerlendirmesi yapıldıktan sonra erişim engelleme uygulamasının sansür niteliğinde olduğu sonucuna varılıyor. Bu nedenle rapor, 5651 sayılı kanunun kaldırılması gerektiğini ifade özgürlüğü, demokratik haklar, hükümet politikası ve Avrupa ülkeleri çerçevesinde savunuyor. Raporda, Türkiye’de 5651 sayılı kanunla beraber aşırı düzeyde bir engelleme eğilimi başladığının da altı çiziliyor. Sitelerdeki tek bir dosya, 30 saniyelik bir görüntü ya da bir resim bütün sitenin kapatılması için yeterli sebepler. Bu durum hukuka uygun içeriklere de ulaşılmasını imkansız kılıyor. Örneğin, Youtube’da Atatürk’e hakaret içeren videolar olduğu gibi onu öven videolar da var. Rapor bu örnek üzerinden, hakaret içeren bir videonun toplumu rahatsız edebileceğini ama onarılmaz yaralar açmayacağını fakat ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının derin yaralar açacağını savunuyor.“Geçici nitelik” uygulanmıyor 5651 sayılı kanunun idari bir makam olan TİB’e de erişim engelleme yetkisi verilmesinin de yanlış olduğu vurgulanıyor. TİB’in verdiği koruma tedbiri kararı nitelik olarak geçici olmasına rağmen, bu kararın uygulandığı bin 115 siteden sadece 40’ının erişim engelinin kaldırıldığı saptanıyor. Görülüyor ki, geçici süreyle uygulanması gereken kararlar kalıcılık niteliği taşıyor.Avrupa reddediyor, Türkiye uyguluyor Kanun, Avrupa ile karşılaştırıldığında da herhangi bir benzerlik taşımıyor. Avrupa Konseyi, erişim engelleme politikasını açıkça reddetmesine ve içerik çıkarma yöntemini benimsemesine rağmen Türkiye’nin erişim engelleme de bu kadar ısrarcı olması raporda sansürcü bir yaklaşım olarak değerlendiriliyor.Son olarak, “Tavsiyeler” bölümünde; ev, okul bilgisayarları ve internet kafelerde bireysel filtrelemenin önemli bir uygulama olduğu savunulurken, bu filtrelemenin devlet tarafından uygulanması halinde internetin “TRT’den daha heyecan verici olmayan bir aile dostu ortamına” döneceği öngörülüyor. En yaygın sanal suç: Atatürk’e hakaret 1 Ekim 2008 itibariyle 5651 sayılı kanun gereğince bin 115 web sitesine erişim engellendiBin 115 sitenin sadece %23’ü mahkeme tarafından, %77’si Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından engelledi.TİB ihbar merkezine internet kullanıcıları tarafından 1 Ekim 2008 itibariyle 25 bin 159 ihbar geldi.Bu ihbarların 12 bin 515’i işleme alındı.Yapılan ihbarların %55’i müstehcenlikle, %11’i […]

Yoldan geçenler için sanat: Sokak tiyatrosu

Herhangi bir gün arkadaşınızla buluşmaya ya da alışverişe giderken ya da hava almaya çıkmışken onlara rastlayabilirsiniz. Sahneleri kaldırım, dekorları herhangi bir apartmanın kapısı, kostümleri günlük kıyafetleri, figüranları yoldan geçen birisi ya da köşedeki simitçi. Sokak tiyatrolarından bahsediyoruz. “Siz tiyatroya gelemezseniz, biz tiyatroyu size getiririz” diyerek hazırladıkları oyunları ülkenin dört bir yanındaki meydanlarda oynuyorlar. “Bir derdimiz var ki anlatmaya geldik buraya” diyerek; siyasi görüşleri, ırkı, dini, milliyeti, hayata bakış açıları farklı olsa da herkesin derdinin ortak olduğunu çok da uzun olmayan oyunlarla halka anlatıyorlar. Eğer bir gün sizin de karşınıza çıkarlarsa, tavsiyemiz kafanızı çevirip yürümeden önce bir kulak verin anlattıklarına. Belki sizin de derdinizdir anlattıkları.Devrimci Gençlik Köprüsü Sokak tiyatroları Türkiye’de 1960’larda yeni anayasanın yürürlüğe girmesiyle oluşan görece özgür ortamda filizlendi. “Devrim için hareket” tiyatroları o dönemde sokaklarda politik oyunlar oynadı. Aradan geçen zaman ve yaşanılan darbeler tiyatrocuları sokaktan soğuttu. Ardından 1960’lı yıllarda İstanbul Boğazı’na köprü yapılsın mı yapılmasın mı tartışmaları yaşanırken bir grup tiyatrocu Hakkâri’de, üzerinde köprü olmadığı için Zap suyunun öte yanındaki köyünden karşı köydeki okuluna gidemeyen bir kızın hikâyesini sokakta sergiledi. Bu olay Hakkâri’ye köprü yapılması için büyük bir kamuoyu oluşturdu. Boğaz’a köprü yapılmasına, bu tür yatırımlardan herkesin yararlanabilmesi fikrinden hareketle karşı çıkan bir grup üniversite öğrencisi “Boğaz’a değil Zap’a köprü” kampanyasını başlatır. Dönemin siyasi gençlik liderlerinin önderlik ettiği kampanyaya Milliyet Gazetesi de katılır ve bir yardım kampanyası açılır. Gelen desteklerle yola çıkan öğrenciler köylülerle el ele vererek 22 gün gibi kısa bir sürede köprüyü tamamlar. Adı da “Devrimci Gençlik Köprüsü” olur.Devrim tiyatrolarından Yenikapı’ya Sokaklarda, toplumcu sanat anlayışıyla sorunları dile getiren, daha adil bir ülke düzeni için oyunlar sergileyen kısaca dert anlatanlardan biri de İzmir merkezli Yenikapı Tiyatrosu. En büyüğü 30’lu yaşlarını süren çeşitli alanlarda eğitim almış 13 kişilik bir ekipten oluşan Yenikapı Tiyatrosu, 14 – 30 Kasım 2008 tarihleri arasında düzenlenecek 13. Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali’nin açılış oyununu […]

Bu ölümlerde bir “jean”lik var!

Değişmeyen bir kader halini almış yoksulluklarının değil ama en azından açlıklarının çaresiydi. İki göz odadan ibaret evlerinin kirasıydı. Ele geçen para üç otuz bir şeydi ama köyde bıraktıkları ailelerinin ekmek parasıydı. Yüzlerce kilometre ötedeki köylerden gelen binlerce işçi gelip geçti aynı tezgâhtan. Ne kadar işçisi olduysa o kadar da hastası oldu bu işin. Hemen hepimizin üzerinde duran kotlar daha şık dursun diye taşladılar, yıkadılar beyazlattılar. Kotlar beyazladıkça hayatlar karardı. Hayatlar karardıkça öğrendik, kotlarımızın üzerindeki beyazlığın aslında ne kadar kirli olduğunu. Üzerimize giydiğimiz ya da bir mağazanın vitrininde alıcısını bekleyen taşlanmış her kotun ardında süregiden bir dram ve ölümü bekleyen bir işçi olduğunu.Tıpkı benzer bir kaderi Tuzla’daki tersanelerde yaşayan işçiler gibi kot taşlama işinde çalışanlar da öle öle “seslerini duyurmaya” başladı. Tek farkları vardı tersanelerdeki yoldaşlarından, o da ölümün onları bir anda değil uzun ve acılı bir süreç sonunda yakalamasıydı. Ama hâl böyle olup ani bir ölümle dikkat çekemedikleri için de kot taşlama işçileri öldüklerinde hiç kimseyi doğrudan sorumlu tutamıyorlardı. Arkadaşlarının ölümüne tanık olan ya da kaçınılmaz sonlarını bekleyen henüz hayattaki işçiler bu uzun ve acılı süreci şöyle anlatıyorlardı: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hasta olduğunu. Önce, slikozis denen bizim kumlama dediğimiz hastalığın adını sonra da tedavisi olmadığını öğrenirsin. Sonra da köyüne döner, ölümü beklersin. Ama öyle kolay olmaz. Önce yürüyemez olursun. Bir süre sonra nefes alamazsın. Ciğerlerin küçülmüşlerdir sanki. Bu kez bir makineye bağlarlar nefes al diye. Sonra da içine çektiğin havayla artık şişmez olur ciğerlerin. Ölürsün.” Öldüren iş kolu: Kot taşlama Kot taşlama, Türkiye’deki tekstil sektörüne adını, çalışanların yarısından fazlasının tedavisi olmayan slikozis hastalığına yakalanması nedeniyle “öldüren iş kolu” olarak kazıdı. Avrupa’da yasaklanıp sonlandırıldığı için buralara taşınan kot taşlama işi nedeniyle slikozis hastalığı bildirilen ilk ülke olan Türkiye’de kot taşlama işinde çalışan yaklaşık 10 bin işçi var ancak bunlardan 550’sinin tanısı konulmuş ve hepsi de […]