Etiket Burcu Soydan

Sorun gerçek eylem sanal

“Doğaya egemen olmaya olanak kılan tekniğe sahip olmak için çok çalışın” diyor çocuklarına yazdığı son mektupta Che Guevara. Tarihin gelmiş geçmiş en büyük aktivistlerinden Che’nin bu sözlerinin üzerinden çok uzun yıllar geçti ve internet, ucuz olması, bilgi akışını en hızlı sağlayan mecra olması nedeniyle doğaya egemen teknolojilerden biri olarak evlerimize girdi. Che bu sözleri söylerken elbette bir tıkla aktivist olunacağını tahmin edemezdi ama artık internet olan her yerde aktivist olmak da mümkün. Teknoloji gelişti tepki dijitalleşti 1990’ların ikinci yarısında internetin evlerimize girmesiyle insanlar, internet siteleri ve e-postalarla tepki vermeye, farkındalık yaratmaya başladı. Masaüstü bilgisayardan cep bilgisayarlarına, cep telefonlarından “smart phone” denen akıllı telefonlara, kablolu internetten kablosuz internete geçişle beraber tepkilerimiz de dijitalleşmeye başladı. Sanal eylemin ilk örneği sayılan “McSpotlight” hareketiyse 1996 yılında yani biraz önce saydığımız cep bilgisayarı, akıllı telefon ve kablosuz internet gibi çığır açan teknolojilerden önce gerçeklemesine rağmen, üzerinden sadece 13 yıl geçti. McDonalds’ın reklam yoluyla çocukları sömürdüğünü, hayvanlara kötü davrandığını ve düşük ücretli eleman çalıştırdığını kamuoyuna duyuran site ilk gün 35 binin üzerinde ziyaretçi kabul ederek de dönemin en büyük sanal yoldan farkındalık yaratan kampanyası oldu. Halen yayında olan site en son 2005’te güncellenerek zamanın çok gerisinde kaldı ama onun açtığı “sanal eylem çağı” büyük bir hızla dünyanın dört bir yanına yayılıyor. Sanaldan gerçeğe yayılan tehlike İnternet eylemleri, sanal ortamın farklı mecraları kullanılarak gerçekleştiriliyor. En sık kullanılan eylem ve örgütlenme mecraları ise Facebook, Twitter gibi sosyal ağ siteleri, Blogger, WordPress gibi blog siteleri ve çevirimiçi oyunlar. Sosyal ağ siteleri, içerik paylaşımı kolay olmasından ve çok insana ulaşmasından dolayı tercih ediliyor. Facebook’un dünyada 280 milyonu aşkın kullanıcısı olduğu göz önüne alınırsa, tepkinizi sokaktakinden çok daha fazla insana ulaştıracağınız kesin. Hatta bunu kendi cümlelerinizle ayrı ayrı göstermenize de gerek yok. Facebook uygulamaları, tek tıkla bir konudaki hassasiyetinizi göstermenizi sağlamakla birlikte, herkesi aynısını yapmaya yönlendirerek kitlesel bir eylem oluşturuyor. Türk […]

Çalış ve gez ama kazıklanma

Sefa Çınar geçtiğimiz yaz “pedicap” denen bisiklet taksilerle insan taşıyarak para kazanmak için San Diego’ya gitti. Yolcusu olan kadınlardan biri yolda epilepsi krizi geçirdi. Kemer takmadığı için de pedicap’ten düştü ve öldü. Sefa durumu açıklayamadan tutuklandı bir süre hapishanede kaldı. Olayın gerçekleştiği sokaktaki bir güvenlik kamerası kayıtlarını mahkemede delil olarak sununca suçsuz bulundu ve arkasına bile bakmadan Türkiye’ye döndü.Judy Gormez iki sene önce bir markette reyon görevlisi olmak için Wisconsin’e gitti. Hem çalışacak hem de marketin lojmanında kalacaktı. Gittiğinde market sahibinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Aynı zamanda verecek bir işi ve lojmanı da. Judy’nin gelmesinden birkaç gün önce Wisconsin’i sel bastığı için bir öğrenci yurdunun, duvarların çarşaftan odaların tek bir şilteden oluştuğu yatakhanesine yerleşti. Duş olmadığı için günlerce yıkanamadı. Yurt sahibinin köpeğinin odalardaki pisliklerine alışmaya çalıştı. Beraber kaldığı arkadaşları bitlendi, valizleri kurtlandı. 18 gün sabredebildi ve soluğu Türkiye’de aldı.Barış Kaya, geçen sene bir Meksika restoranında çalışmak üzere Teksas’a gitti. Gittiğinde çalışacağı yer de kalacağı yer de hazır değildi. Tesadüfen tanıştığı Türkiyeli 4 kişi Barış’ı evlerinde misafir etti. Misafirlik süresince dini kitaplarla dolu evde içki içmek yasaktı. Kuran okuma ve namaz kılma konusunda da psikolojik baskı hisseden Barış, dini bir cemaatin içine çekilmeye çalıştığını anlayınca Amerika’ya ayak basışının 8. gününde Türkiye’nin yolunu tuttu. Amerikan rüyası kabus olmasın Nasıl? Amerikan rüyasına pek benzemiyor değil mi? Birbirini tanımayan Sefa, Judy ve Barış’ın ortak noktası her yaz Amerika’da gerçekleştirilen kültürel değişim programı Work and Travel’a (Çalış ve Gez) katılmış olmaları. Her yıl 138 ülkeden 150 binin üzerinde öğrencinin katıldığı programa olan ilgi her geçen gün artarken, yaşanan kötü tecrübeler kafalarda soru işaretleri uyandırıyor.Work and Travel programı Amerika’nın farklı şehirlerinde eğlence, restoran, ulaşım, turizm, güvenlik, gıda gibi sektörlerin alt kademelerinde asgari ücretlik işlerde çalışarak iş deneyimi edinme, yeni insanlar tanıma, İngilizceyi geliştirme, para kazanma ve Amerika’yı gezebilme esasına dayalı bir kültürel değişim programı. 6 haftadan […]

Şifayı internetten kapma devri: e-hastalıklar

Flickr’da “fotoğraf avcılığı” Bunların yanı sıra Flickr gibi fotoğraf sayfalarında da aynı bağımlılığı görebiliyoruz. Çoğumuz başkalarının fotoğraflarına gizlice göz atarken yakalanmaktansa ölmeyi tercih ederken, Flickr gibi sitelerde insanların özel resimlerini paylaşmasıyla bu tür pişmanlıklar da ortadan kalkıyor.İngiltere Lancaster Üniversitesi’nden Haliyana Khalid ve Alan Dix, “fotoğraf avcılığı” üzerine bir çalışma yürütüyor. Flickr ve benzeri sitelerde zaman harcayanlarla yaptıkları söyleşilerde “fotoğraf avcıları”nın hiç tanımadıkları insanların fotoğraf albümlerine saatlerce baktıkları anlaşılıyor. Khalid ve Dix, bunun nedenini duygusal tatmin olarak açıklıyor: “Örneğin başkalarının düğün fotoğraflarını incelemek insanlara kendi düğünleriyle ilgili hayaller kurduruyor.” Kişisel e-postadaki cümleler ertesi gün gazetede E-posta ise işlerin yolundan çıktığı bir başka alan. E-posta hizmeti, arkadaşlara ve tanıdıklara post-it kağıtlarla not bırakma alışkanlığının yerinin almış olsa da çok düşünmeden yazdığımız bu notların nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını da hesap edemiyoruz. Bu konuyla ilgili en trajikomik örnek olarak US dergisi editörü Keith Olbermann’ın yaşadığı e-posta skandalı sayılabilir. Olbermann geçen sene bir arkadaşına yolladığı özel e-posta’da hemcinsi bir MSNBC muhabiri için “taşla dolu bir bavuldan bile daha işe yaramaz” demesi ve ardından bu sözleri ile New York Daily News gazetesinde karşılaşması gönderilen e-postaların çok da masum olamayabileceğini gösteriyor. Modern Brigitte Jones’lar : Blog bağımlıları İngiltere Northumbria Üniversitesinde insan-bilgiyasar etkileşimi üzerine çalışmalar yapan Pam Briggs ise elektronik iletişim sırasında yüz ifadesi ya da vücut dilinin eksik olmasını söylediğimiz şeyleri tam anlamıyla ifade etmemizi engellediğini söylüyor: “Kullanılan mecra çok küçük, dolayısıyla kendimizi ifade edebilmemiz için elimizdeki tek malzeme dil. İletişimin diğer öğeleri kaybolduğu zaman kendimizi tek öğeyle ifade edebilmek için normalde söylemek istediğimizden çok daha duygusal, daha çoşkulu, daha üzgün şeyler söylüyoruz ya da yazıyoruz.” Briggs’e göre herkesin arasında dolaşan e-postaları ya da ünlenmiş Youtube videolarını takip etmek aslında insanların diğerleri tarafından nasıl algılanmak istendiğinin de göstergesi. Bu durum ayrıca bloggerların, insanlara yüzyüze söyleyemeyecekleri kişisel bilgilerini bloglarında paylaşmalarını da açıklıyor. Blogger örneklerinden biri olan Jessica Cutler […]

Dikkat! AP’de “Korsan” var

Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede, geçen günlerde yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri bu kez de parlamentoda her zamanki, görmeye alıştığımız partilerin sandalye kapma yarışı şeklinde geçti. 2009-2014 yılları arasında görev yapacak olan parlamentoda 267 sandalyeyle birinci parti olmayı kimseye kaptırmayan Hristiyan Demokratlarla, 159 sandalye sayısıyla bu sene de ikinci parti olan Avrupa Sosyalist Partileri Grubu (PES) geçen seneki parlamento düzenini korumuş oldu. Üçüncülüğünü koruyan Avrupa için Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE) de 81 sandalyeyle parlamentodaki yerini aldı. Cem Özdemir’in de üyesi olduğu Yeşiller/Avrupa Serbest İttifak Grubu (Greens/EFA) ise 51 sandalyeyle AB için söz sahibi oldu. Seçimlerin ardından tüm dünya basını konuyu farklı pencerelerden bakarak yorumladı. Türkiye basını ise seçim sonuçlarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ile bir hayli ilgilendi ve sağcı kanatın güçlenmiş olması Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde olumsuz etkileri olacağı sonucuna varıldı.Ancak seçimlerin tüm bu kendini tekrar eden işleyişi içerisinde bir parti sıyrıldı ki tüm bu tekdüzelik bozuldu. AP’ye girebilmek için gerekli yüzde 7,1’lik oy oranını alarak parlamentoda bir sandalye kazanan Korsan Parti ( Piratpartiet/ Pirate Party) kendilerinin de beklemediği bu gelişmeyle seslerini duyurabilecekleri çok önemli bir platforma girmiş oldu. Partinin sesini duyurabilmesi önemli, çünkü eleştiri, öneri ve vaadleri bugüne kadar duymaya alışık olduklarımızdan bir hayli farklı. Sloganlarıysa, tüm dünya halklarının diline tercüman olur nitelikte: “Tüm vatandaşlar için adalet, özgürlük ve demokrasi talep ediyoruz”Bu slogan aslında çok klişe bir söylem gibi dursa da Korsan Parti özgürlüğü, demokrasiyi ve adaleti bilgi çağına uyarlayarak istemesiyle diğerlerinden ayrılıyor. İsveç örneğini izleyen İspanya, Danimarka, Almanya, Hollanda, İsviçre, Brezilya ve Kanada’da da korsan partileri kuruldu.Kurulduğu ilk 24 saatte 2 bin üye Politikasına geçmeden önce partinin Avrupa Parlamentosu’nda sandalye kazanmasına kadarki süreci anlatmakta fayda var. Bugün İsveç’in en büyük üçüncü partisi olan Korsan Parti oluşumu aslında bir internet sitesiyle başladı. Haziran 2006’da “Pirate Party Bay” adıyla kurulan sitenin başarmak istediği altı etap vardı. Birinci etap sundukları […]

Prens tacizci, Varyemez üçkağıtçı, Şirinler komünist

Çocukluk, hayatın en masum dönemidir; dolayısıyla saatlerini izleyerek geçirdikleri filmler de masum olmalıdır. Biz senelerce böyle olduğuna inandık. Pamuk Prenses cadıdan kaçan iyi bir kızdır, Yedi Cüceler zor durumdaki Prenses’e evlerini açan kısa boylu yardımsever tiplerdir. Robin Hood fakir babası, Superman kötülerin düşmanıdır. Külkedisi ise üvey anne elinde kahrolan savunmasız bir kızcağızdır. Her zaman iyi-kötü, kaçan-kovalayan durumu vardır tabii ama hiçbir çizgi filmde kimse ölmediği için, kötü son da yoktur. Jerry Tom’dan, Şirinler Gargamel’den , Duffy Duck Sevimli Domuzcuk’tan, Bugs Bunny Tazmanya Canavarı’ndan ve tarihe adını “Bi kedi gördüm sanki” cümlesiyle kazımış Tweety Silvester’dan devamlı kaçsa da aslında hepsi neticede iyi çocuklardır… Halbuki öyle değilmiş. Klasik masal kahramanlarının da çizgi filmlerin de aslında tahmin ettiğimiz kadar masum olmadığı zaman zaman yazılıp çizilir. Kırmızı Başlıklı Kız’dan Superman’e kadar bir çok kahramanın alt okumalarının aslında bilinç altımıza başka şeyler kazımaya çalıştığı konusunda orta halli bir külliyat mevcut. Bu külliyata şimdi de geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir rapor eklendi. Child Abuse Journal’da yayınlanan rapor, izlenen çizgi filmlerde, bazı karakterlerin çocuklara büyüklere davranışlarıyla ilgili olumsuz mesajlar verdiğine dikkat çekiyor. Kanada Carleton Üniversitesi’nden bir grup sosyolog, psikolog ve antropolog tarafından hazırlanan çalışmada 1937-2006 yılları arasında yapılmış 47 çizgi film incelenmiş. Bu incelemeler sonucunda yalan söyleyince burnu uzayan Pinokyo’nun, 7 Cüceler’le mutlu bir hayat yaşayan Pamuk Prenses’in ve kötüden alıp iyiye vermeyi hayat felsefesi edinen Robin Hood’un aslında çocuklara kendilerini savunmaları açısından iyi birer örnek olmadığı ortaya çıkıyor. Yetişkinler tarafından çocuklara istenmeyen hareketlerde bulunulduğunda, çocukların izledikleri karakterler gibi, mizahi bir tepki verdiklerine dikkat çekilen rapora göre, çocuklar bu çizgi film ve karakterleri nedeniyle cinsel istismar tehlikesine karşı daha savunmasız kalıyor. Robin Hood’daki Skippy adlı tavşan karakterin yeni arkadaş olduğu bir yetişkin tarafından, istememesine rağmen defalarca öpülmesi, Sindrella’nın balo sırasında gitmek istemesine rağmen Prens tarafından sürekli elleri tutularak, bırakılmaması, Gufy’nin yabancılar tarafından sürekli öpülmesi ve sıkılması, raporda çocukları […]

Kara Afrika’nın beyaz kurbanları

“Biz”den farklı olana yabancılaşma, dışlama, onu tehlikeli görme hemen hemen her ırkta, her toplumda sıkça rastlanan bir durum. Bize benzemeyenleri tanıyıp, öğrenmek yerine onları uzaklaştırmak hatta bazen yok etmek en kolay seçim gibi görünüyor nedense. Bunun en güncel örneklerinden biri de uzunca bir süredir Afrika’da yaşanıyor. Afrika kıtasında yaşayan halkların çoğunluğunun siyahi olduğu bölgede bembeyaz tenli albinolar da “öteki” olmanın zorluklarını en vahşi şekilde yaşıyor. Büyüler, iksirler, batıl inançlar kıtası Afrika’da albino cinayeti haberlerini çok sık okumamız da bu tezi doğrular nitelikte.Özellikle 2008 yılından beri Afrika ülkelerinde yaşayan albinolara büyük saldırılar yapılıyor. Geçtiğimiz aylarda Doğu Afrika ülkesi Burundi’de 8 yaşında bir albino çocuk öldürüldü. Öldürülen çocuğun 2 kolu ve 1 bacağı kesildi ve katiller tarafından götürüldü. Son 4 ayda 6 albinonun öldürülmesi üzerine ülkedeki tüm albinolar güvenlik amacıyla ülkenin belli yerlerinde toplanmaya başlandı. Bir diğer Afrika ülkesi Tanzanya ise albino ölümlerinin en çok yaşandığı ülke konumunda. Bugüne kadar kayılara geçen 43 albinonun öldürüldüğü ülkede 2009 yılı başından beri de 6, 8 ve 14 yaşlarında üç çocuk sırf albino olduğu için cinayete kurban gitti. Zenginlik iksiri için öldürülen albinolar Peki albinolar neden böyle bir vahşete kurban ediliyorlar? Bunun inanması zor iki nedeni var: Birincisi çoğu Afrika ülkesinde albinolar “uğursuz” ve “lanetli” kabul ediliyor. İkinci nedeni ise Afrikalı büyücülerin, albinoların zenginlik ve bereket getireceğine olan inançları nedeniyle, onların vücutlarını ve kanlarını kullanarak yaptıkları zenginlik iksirleri. Yanlış duymadınız, 2009 yılında zenginlik iksiri için öldürülen insanlardan bahsediyoruz. İlk nedene geri dönersek, albino cinayetlerinin en fazla olduğu ülke olan Tanzanya’da albinolarla ilgili şu inanışlar oldukça yaygın: “Uğursuzluk getirir,görünce yere tükürün. Hastalıklıdır, evlenmeyin. Kesin zina yapmıştır, dışlayın. Çoğalırlar, doğumda öldürün.” Bazı inanışlarda albinolar bu kadar lanetli görülürken, bazı inanışlara göre ise zenginlik ve bereketin kaynağı oldukları söyleniyor. Ancak yaşarken değil, ölüp bir iksire karıştıkları zaman. Bu nedenle zenginlik peşinde olanlar, albinoların öldürülmesi karşılığında 2 bin dolar […]

Tadına doyulamayan tehlikeli lezzet: MSG

Gıda sektörü önü alınamaz biçimde büyürken, firmalar ürünlerini daha lezzetli aynı zamanda daha dayanıklı yapabilmek için binbir çeşit katkı maddesine başvuruyor. Bir yandan bu katkı maddelerine her gün bir yenisi eklenirken, diğer yandan hayatını sağlıklı beslenmeye adayanlar organik ürün sektörünü geliştiriyor. Her ne kadar bu iki sektör henüz birbiriyle yarışabilecek durumda olmasa da katkı maddeli ürünleri almaktan sakınan tüketici sayısı bir hayli fazla. Yediğimiz hemen hemen her hazır ürünün içinde bulunan her katkı maddesi satılan gıdanın türüne göre değişiklik göstermekle birlikte neredeyse hepsinin kısa ya da uzun vadede vücuda zararı dokunuyor. Kimi katkı maddeleri ürünün açıldıktan sonra geç bozulmasını sağlıyor, kimisi raf ömrünü uzatıyor, kimi yumuşamasını ya da sertleşmesini önlüyor, kimi de tadına olduğundan fazla lezzet katıyor. Örneğin bisküvilerin ve krakerlerin içine koyulan GMS (Gliseril Mono Stearat) maddesi, bisküvinin yumuşamasını önlüyor. Ancak GMS maddesi vücut ısısında erimediğinden uzun vadede damar tıkanıklığına neden olabiliyor.Dizilere konu olan katkı maddesi Bunun gibi birçok farklı etkili katkı maddesi olmakla beraber geçtiğimiz haftalarda ünlü Amerikan dizisi CSI:NY’da araştırılan bir cinayet sırasında adı geçen bir katkı maddesi gündeme geldi. Adı Monosodyum Glutamat (MSG) olan katkı maddesi hazır gıdaların % 95’inde ve bazı restoranlarda kullanılıyor. Tuz bazlı bir katkı maddesi olan MSG doğal yolla et, balık, patates, süt, peynir ve domateste bulunuyor. Ancak bunlarda bulunma oranı milyonda bir civarında. Doğal yolla alınan MSG’nin vücuda herhangi bir zararı olmazken katkı maddesi olarak aşırı tüketilmesi uzun vadede vücutta zarara neden olabiliyor.Kod adı E621 Lezzeti artırmak için kullanılan MSG, hemen hemen tüm cipslerde, bazı katı ve ekmek üstü yağlarda, et sularında, hazır çorbalarda, hazır soslarda, tatlı-tuzlu hazır ürünlerin bazılarında, bulyonlarda, işlenmiş et, balık ve tavuk ürünlerinde, mayonezde ve baharat karışımlarında (Tuzot), dondurulmuş yiyeceklerde ve konservelerde bulunuyor. MSG’nin tadı tuza daha yakın olduğu için meyve suyu, şekerleme ve diğer tatlı gıdalarda kullanılmıyor. İlk kez 1864 yılında ortaya çıkarılan MSG’nin ticari üretimi […]

Devlet kapısında şahitli silikozis ispatı

Kot taşlama atölyelerinde çalışan, akciğerlerine dolan kum nedeniyle tedavisi olmayan slikozis hastalığına yakalanan işçilerin haklı mücadelesi bir yıla yakın bir süredir devam ediyor. Merdiven altı atölyelerde, havalandırması bile olmayan küçücük odalarda, gerekli maskeleri olmadan, eskimiş görüntüsü vermek için basınçlı kumla çalışan kot taşlama işçileri, yakalandıkları hastalık nedeniyle çalışma hayatına son vermek zorunda kalıyor. Çoğu sigortasız ve çalıştığı taşeron şirketler kapanmış olan işçiler bir yıla yakın süredir kendilerinin meslek hastalığına yakalandığının kabul edilmesini ve emekli edilerek, hayatlarının son dönemlerinde devletten maaş alabilmeyi umuyordu. Mücadeleleri geçtiğimiz Nisan ayında sonuç verdi gibi görünse de önlerinde hâlâ büyük zorluklar, aşılamaz bürokratik işkenceler var.40 ölümden sonra gelen yasaklama 4 Nisan’da Sağlık Bakanlığı’ndan gelen bir açıklamayla her türlü kot giysi ve kumaşlarda uygulanan püskürtme işleminde kum, silis veya silika kristalleri içeren herhangi bir maddenin kullanılmasını yasakladı. 5 bin slikozis hastası ve bu hastalıkla gelen 40 ölümden sonra kot taşlamayı yasaklayan Sağlık Bakanlığı, sosyal güvencesi ya da yeşil kartı olmayan slikozis hastalarının da tedavilerinde her türlü yardımın yapılacağını açıkladı. Bunun yanı sıra Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Bir işyerinde slikozise uğramış bir vatandaşımız, mutlaka hukukun kapısında olmalıdır” diyerek, işçileri hukuk mücadelesine davet etti. Ancak o işçiler zaten bir senedir bu hukuk mücadelesini, seslerini duyurabildikleri her yerde veriyor, onlardan çalınmış sağlıklarını, yeri doldurulamayacak olsa da emeklilikle, çocuklarına kalacak bir maaşla telafi etmeye çalışıyordu.Slikozis mağdurlarına “anında emeklilik” Sağlık Bakanlığı’nın bu açıklamasından tam 4 gün sonra 8 Nisan’da Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’ndan gelen bir açıklama ise yüreklere biraz daha su serpti. Yapılan açıklamayla, sigortalı slikozis hastalarının, bu hastalığa kot taşlama esnasında yakalandığının hastanelerde yapılacak tespiti halinde iş gücü kaybının karşılanacağı, sigorta süresi ya da prim ödeme gün sayısına bakılmaksızın mağdurların emeklilik hakkı kazanacağı bildirildi. Aynı zamanda sigortası olmayan işçilerin Sosyal Güvenlik Kurumu elemanlarına meslek hastalığı tespiti için aynı işyerinde sigortalı bir işçiye şahitlik yaptırmalarının yeterli olacağı açıklandı. Aynı açıklamada Çalışma […]

Sanal dünyanın gerçek çöpü: e-atıklar

Dünyanın tüm gelişmiş ülkeleri bize her gün yeni bir teknoloji harikası ürün sunarken, sunulan her ürünün belli bir ömrü olduğu da biliniyor. Alınan bir bilgisayar ya da cep telefonu, zamanla eskidiği, bozulduğu ya da daha yenisi çıktığı için atılıyor. Alınan bir cep telefonun iki hafta sonra yeni modeli, kullanılan bilgisayara uyum sağlayamayan yeni yazılımlar çıkabiliyor. Hal böyle olunca son on yılda 500 milyon bilgisayarın çöpe atılması normal karşılanıyor. Peki atılan bir elektronik çöp nereye gidiyor, hangi süreçlerden geçiyor? Bu soruya gelişmiş geri dönüşüm tesislerinde, doğaya ve insana zararı olmayacak şekilde ayrıştırılıyor diye cevap vermeyi çok isterdik ama maalesef durum çok daha içler acısı. E-atıkları buzdolabı, klima, telsiz ve cep telefonları, her tür bilgisayar ve bilgisayar aksesuarı, televizyon, müzik seti ve ses sistemleri gibi aklınıza gelebilecek her tür elektonik alet oluşturuyor. En çok e-atık oluşturan alet ise bilgisayarlar. Özellikle bilgisayarın en çok satıldığı ülke olan Amerika’nın attığı bilgisayarların yüzde ellisinin çalışır durumda olduğu halde, yeni teknoloji kurbanı olması, e-atık miktarını gereksiz şekilde arttırıyor. ABD, Avustralya, Japonya, İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde atılan elektronikler toplanarak gemilerle başta Çin olmak üzere, Hindistan ve Pakistan’a geri dönüşüm amacıyla gönderiliyor. Az gelişmiş ülkelere gönderilmesinin nedeni ise basit: E-atık geri dönüşümü için Amerika’da 30 dolar, Avrupa’da 20 Euro harcanması gerekirken, Çin’de 2 dolar, Hindistan’da 2 euro harcanıyor. Bu fiyat farkında ucuz iş gücünün yanı sıra, geri dönüşüm işlemi için hiçbir tesise ya da önleme gerek duyulmaması da etkili. 18 ayda bir yenilenen teknoloji Çin ve Hindistan’daki e-çöplüklere geçmeden önce bu çöplerin nedenini anlamak için üç farklı kategorideki kullanıcılara bir göz atmak gerekiyor. Birincisi bireysel kullanıcılar ve küçük işletmeler. Bu kategorideki elektronik eşya kullanıcıları genelde aletleri bozulduğu için değil, daha yenisi çıktığı için atıyor. Teknolojinin bugün yaklaşlık 18 ayda bir yenilenen bir sektör olduğu kabul edildiğinde bireysel kullanıcıların yaklaşık iki yılda bir sahip oldukları aletleri yeniledikleri gözlemleniyor. İkincisi […]

Çocuk bayramın kutlu olsun Seyfi

Dün tam anlamıyla çocuklara ayrılmış bir gündü. Sokaklarda çocuklar için hazırlanmış şenlikler, tüm televizyon programlarında farklı farklı maharetlerini sunan ve hatta devletin zirvesine oturan çocuklar. Televizyonda hangi kanalı açsak, ya kendinden geçercesine İstiklal Marşı okuyan bayrak renkli bir kız, ya da milli dansımız haline gelen kolbastı oynayan kızlı erkekli gruplar vardı. Barış Manço şarkıları söylendi, dünya çocuklarıyla kardeşlik mesajları verildi. Devletin zirvesiyse her sene olduğu gibi koltuğunu yarım saatliğine çocuklara bıraktı! Başbakan’ın koltuğuna oturan 23 Nisan Başbakanı 10 yaşındaki Ecem Gülce Uçar, Başbakan’dan bile daha iyi manevralarla cevapladı sorulan soruları. “Kriz” dediler, “Çok da etkilenmedik” dedi. “Maaşlar yetmiyor” dediler, “Dişimizi biraz sıkmak lazım” dedi. “Ermenistan sınırı” dediler, “Azeri dostlarımızı üzmek istemeyiz” dedi. “Kabine’de revizyon” dediler, “Daha koltuğa yeni oturdum, revizyonu konuşmak için erken değil mi” dedi. Ecem yaşından beklenmeyecek cevaplarla Başbakan’ı aratmasa da Cumhurbaşkanı Gül’ün koltuğuna oturan 4. sınıf öğrencisi Büşra Kılıç, 23 Nisan Cumhurbaşkanı olsa da çocuk olduğunun unutulmamasını istedi. Bir gazetecinin siyaset içerikli sorusu üzerine “Ben çocuğum, bana neden böyle şeyler soruyorsunuz” diye cevap verdi. Evet, o çocuktu ve diğer tüm çocuklar gibi siyasete, devlet işlerine, ekonomiye kısacası büyüyünce sıkça bulaşmak zorunda kalacağı konularla ilgilenmek zorunda değildi. Onun görevi çocuk olmaktı, çocukluğunu yaşamaktı.Doğu’da çocuk olursan… Peki ya Seyfi? O da henüz çocuk. 12 yaşında. Tıpkı Batı’daki tüm çocuklar gibi o da bugün eğlendirilmek, kendini önemli hissetmek istiyordu. Ama o ülkenin en doğusunda doğmuştu, teni batıdakilerden daha esmer, konuşması daha gırtlaktandı ve bir de polise taş atmış bulunuyordu. Doğal olarak onun için gün, elinde balonla eve dönerek değil, beynindeki kanamayla hastaneye yetişerek bitmeliydi. Hakkari’de günlerdir süren DTP’ye yönelik operasyon kapsamında Dağgöl ve Bağlar mahallelerinde slogan atan göstericilere polis tarafından müdahale edildi. Polis araçlarına taş atan göstericilere biber gazı ve tazyikli suyla müdahale eden Özel Harekat Timi’nden bir polis, 12 yaşındaki Seyfi Turan’ı yakalayarak tekme ve yumruklarla dövdü. Polis yere […]

Cezası olmayan tecavüz

Dünyada erkeklerin tarih sahnesine çıktığı günden beri kadınlar o sahnenin seyirci koltuklarında her gün bir sıra daha geriye oturuyor. Kadınlar geri gittikçe erkekler kadınları “yan yana durulamaz” varlıklar olarak her gün bir kez daha tanımlıyor. Kadından uzaklaştıkça ondan korkmaya başlayan erkek, kadınla yan yana değil, ancak onun önünde ya da üstünde rahat hissediyor kendini. Korkan erkek, acizliğini örtmek için saldırganlaşıyor. Ve hatta kimi zaman bunu kendisine verilmiş bir hak sanıyor. İşte bu yüzden dünyanın karanlık bir köşesinde her 29 saniyede bir bu aciz ve karanlık adamlardan biri, bir kadının üstüne abanıyor. Her yarım dakikada bir, bir kadın daha tecavüze uğruyor.Bugünlerdeyse bu vahşi eylemin birebir simülasyonu sayılan bir bilgisayar oyunu tartışılıyor. Zaten çıktığı günden bu yana sürekli daha da vahşileşen bilgisayar oyunlarının “puan toplama” metotlarından olan öldürmeye, işkence yapmaya bir de tecavüz etmek eklendi. 2006 yılında Japon “Illusion Soft” şirketi tarafından piyasaya sürülen “RapeLay” adlı oyunun Japonya sınırları dışında satışının yasak olmasına rağmen geçtiğimiz aylarda internet alışveriş sitesi Amazon Japonya’da satışa sunulması oyunu tekrar gündeme getirdi. Amazon, gelen tepkiler üzerine ürünü siteden kaldırdıysa da oyunun içeriği, sanal şiddetin boyutlarının dozaşımına uğradığı gerçeğini göz ardı edemedi.Zoom yap, vahşetin resmini yakından gör Oyun bir anne ve iki kızına tecavüz etmeye dayanıyor. Gerçekçi bir tecavüz simülasyonu olarak nitelendirilen oyunda, oyunu oynayan kişi tecavüzcü karakterine bürünüyor. Olaylar, metro istasyonunda bekleyen bir anne ve iki kızının göze kestirilmesiyle başlıyor. Bu sırada ekrandaki “Pray” (dua et) tuşuna basılarak, Tanrıya rüzgar esmesi için dua ediliyor. Dua kabul olursa büyük bir rüzgar kadının eteğini kaldırıyor. Ancak bu komut, birazdan görülecek komutların yanında neredeyse masum kalıyor. Oyunun ilk etabında anne, komutlar doğrultusunda metroda, herkesin içinde soyuluyor ve tecavüz ediliyor. İkinci etapta ise sıra “liseli, bakire kız” olarak tanımlanan kıza geliyor. Yuuko adlı kıza da tecavüzcüye gösterilen yer seçeneklerinden birinde tecavüz ediliyor. Bu sırada kızın ağlama ve çığlıkları duyulabiliyor. Kıza tecavüz […]

Lezbiyenlere yönelik nefret: ‘Düzeltici’ tecavüz

” adlı bir sivil toplum kuruluşu da bu tecavüz ve cinayetlerin faillerin bulunup, cezalandırılması için Güney Afrika Devlet Başkanı Kgalema Motlanthe’ye bir mektup yazarak imza kampanyası başlattı. Care2 Make a Difference adlı internet sitesinde, devlet başkanı Kgalema Motlanthe’ye gönderilmek üzere hazırlanan mektupta, 1998’den bu yana 31 lezbiyenin homofobik saldırılar sonucunda yaşamını yitirdiği fakat bu olaylardan sadece birinde mahkumiyet çıktığı vurgulandı. Güney Afrika merkezli yoksullukla mücadele örgütü ActionAid’in açıkladığı rapora göre de, ülkede her yıl tahminen 500 bin kadına tecavüz ediliyor, yüzlerce kadın öldürülüyor ve kadına yönelik şiddet çok yaygın. Tecavüze uğrayan lezbiyenlerle yapılan görüşmeler üzerine hazırlanan raporda, mağdurlar erkeklerin kendilerine “bir ders vermek”, “gerçek kadının nasıl olacağını öğretmek”ten bahsettiğini anlattı. Düzeltici tecavüz okullarda artıyor Kadınlara yönelik homofobik saldırılar sadece sokaklarda değil okullarda da yaşanıyor. Güney Afrika İnsan Hakları Komisyonu’nun (SAHRC) geçtiğimiz haftalarda yayınladığı rapora göre okullarda yaşanan homofobik saldırılarda artış yaşanıyor. Saldırıların nedeni olarak okullarda cinsiyet ayrımcılığına karşı herhangi bir eğitim verilmemesi gösteriliyor. Bir an önce okullarda LGBT (lezbiyen, gay, biseksüel, transeksüel) eğitimin insan hakları çerçevesinde verilmesi gerektiğini belirten rapor, farklı cinsel yönelimlerin dinsel değerlerle de çatışmadığı konusunda da çocukların erken yaşta bilinçlendirilmesi gerektiğini savunuyor. Mağdurlar polisle işbirliğinden çekiniyor Tüm bunlara karşılık Güney Afrika polisi tecavüze uğrayanların kendileriyle işbirliği yapmaya çekindiği için faillerin bulunamadığından yakınıyor. Güney Afrika polisi aile içi şiddet, çocuk koruma ve tecavüz masası amiri Andre Neethling kendilerine güven duyulmasının çok önemli olduğunu vurguluyor: “Bize tecavüz bildiriliyor ama bu saldırıların arkasındaki gerçek neden anlatılmıyor. Vakaların gay ve lezbiyenlere yönelik homofobik saldırılar olduğu kanıtlanabilirse bu vakaları birbirine bağlayarak suçluları yakalamak için belli bir profil oluşturabiliriz. Bu nedenle kurbanlarla ortak çalışma yürütmemiz, bize güvenmeleri ve tüm bildiklerini bizimle paylaşmaları gerekiyor.”

Dünyanın aydınlığı için bir saat karanlık

WWF Avustralya (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) tarafından ilki 31 Mart 2007’de Sidney’de gerçekleştirilen “Dünya Saati” adlı kampanyanın 28 Mart Cumartesi günü üçüncüsü düzenlenecek. Küresel iklim değişikliği konusunda insanları bilinçlendirme ve çok basit bir yolla da olsa karbondioksit gazı salımını azaltarak dünyaya katkı sağlanabileceğini gösterme amaçlı düzenlenen organizasyona tüm dünyadan büyük katılım bekleniyor. Sadece evinizdeki lambanın düğmesine basarak yapacağınız katkının bile ne kadar önemli olabileceğini vurgulayan Doğal hayatı koruma vakfı’nın bu kampanyasına 2007 yılından bu yana dünyada 50 milyon kişi katıldı. Kampanyayla aynı zamanda Aralık ayında Kopenhag’da yapılacak olan iklim değişikliği zirvesi öncesi iklim değişikliğiyle ilgili ciddi önlemler alınması ve bir an önce harekete geçilmesi gerektiği belirtilecek. Atina’da karanlık konser Kampanya katılımcılarına bakıldığında rakamların yüksekliği de göze çarpıyor. 84 ülkeden, 2 bin 398 şehir, 5 bin 481 kurum, 19 bin özel sektör kuruluşu ve 8 bin okul kampanya için ışıklarını kapatmaya hazırlanıyor. 28 Mart’ta 20:30-21:30 saatleri arasında ışıkları kapatacak şehirler arasında Moskova, Sidney, Los Angeles, Las Vegas, Londra, Atina,Hong Kong, Roma, Oslo, Cape Town, Lizbon, Singapur, Toronto, Dubai, Kopenhag ve İstanbul var. Eylemin belki de en eğlenceli geçeceği şehrin ise Atina olduğu düşünülüyor. Kent sakinlerini kampanyaya destek vermesi için çağrıda bulunan Atina belediyesi geçtiğimiz haftalarda bir duyuru yaparak eylem süresince Yunanlı tenor Marios Fragulis ve Atina Senfoni Orkestrası’nın katılımıyla bir halk konseri düzenleneceğini bildirdi. Piramitler de karanlık, Eyfel Kulesi de 1 milyar kişinin katılımı beklenen kampanya kapsamında bir saat süresince karanlıkta kalacak olan en ünlü yapılar arasında dünyanın en uzun oteli Burj Dubai, New York’taki Empire State binası, New York halk kütüphanesi, Roma’daki İtalya Cumhurbaşkanlığı, Mısır’daki Giza Piramitleri ve Eyfel Kulesi yer alıyor.İnternetten katılım mümkün Kampanyanın resmi internet sitesinde de kampanyayla ilgili son durumu, katılımcı sayısını, karanlıkta kalacak ünlü yapıları hakkında bilgi veriliyor. Sitede bulunan dünya haritası üzerinden de istediğiniz ülkeyi işaretleyerek kampanyaya destek verip vermediğini öğrenebilirsiniz. Ayrıca kampanyaya kurumsal olarak […]

Etiği senin kemiği benim gazetecilik

Ergenekon soruşturmasında tutuklanan Cumhuriyetgazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay’a ait “günlükler” ve notlar dün (16 Mart 2009) Tempo24haber sitesinde yayınlandı. Yayınlanan günlükte, Balbay’ın da katıldığı bazı toplantılarda üst düzey komutanlarla bazı gazetecilerin muhtemel bir darbe üzerine sohbet ettikleri ortaya çıktı. Çoğu askeri tesislerde yapılan ve günü saati özenle not edilen bu toplantılara ait tutanakların, daha önce yayınlanan “Sarıkız” ve “Ayışığı” kod adlı darbe planlarıyla paralellik arzettiği görüldü. Balbay’ın dışında Emin Çölaşan ve isimleri zikredilmeyen başka gazetecilerin de bulunduğu anlaşılan notlarda gazetecilerin bir müdahale için komutanlara yol gösterdiği, komutanların da muhtemel darbe için basının desteğini talep ettiği yer aldı. Mehmet Yılmaz: “Balbay’ınki gazeteci ilişkisi değil” Haberi yayınlayan Tempo24’ünbağlı olduğu Doğan Burda’nın İcra Kurulu Başkanı Mehmet Y. Yılmaz, NTV’de konuk olduğu Can Dündar’ın proğramında, “Okunduğu zaman görülecektir ki bu bir gazetecilik faaliyeti sayılabilir ama gazetecilik faaliyetinin ötesinde de farklı bir ilişkinin varlığını da ortaya koyuyor. Balbay, böyle bir darbe planının içinde olsaydı bu şekilde günlük tutmazdı, kişisel olarak inancım bu. Ancak şöyle bir durum var ki, bulunduğu toplantılarda şahit olduğu şeylerin önemli bir bölümünü de yazmadı gazetesinde. Bir gazeteci olarak o tür toplantılarda bulunduğunuzda bunu bir şekilde yazmanız gerekir” dedi. Aynı programda Cumhuriyetgazetesi yazarı Ali Sirmen ise soruşturmanın gizliliği ilkesinin ihlal edildiğine vurgu yaparak, “Hukuk devletinde gizli olan soruşturmanın gizliliğine riayet edilir. Türkiye’de gizliliğe riayet edilmemektedir. Günlükleri sızdıranlar ve yayınlayanlar hapis cezasıyla cezalandırılacak bir suç işlemişlerdir. Ayrıca meslek etiğine fevkalade aykırı davranmışlardır. Bütün bunlar benim kabul edemeyeceğim şeyler. Bir gazetecinin her şahit olduğunu yazması diye bir kural mı var? Hayret ve dehşet içinde izliyorum yaşananları” eleştirisinde bulundu. Habercilik mi, soruşturmanın gizliliği mi ihlal edildi? Düne kadar Balbay’ın notlarının tutuklama nedeni sayılıp sayılmayacağı tartışılıyordu ama notların içeriği bilinmiyordu. Ortaya çıkan bu yeni gelişme sadece Ergenekon davasına değil gazeteciliğin gidişatına da yeni anlamlar yükledi. Balbay’ın konuşmalarının içeriğine bakıldığında ortada gazeteci ve haber kaynağı arasında olması […]

Evrim Teorisi ve Türkiye

Türkiye, modern biyolojinin temelini oluşturan Evrim Teorisi’ni kabul etmekte en çok direnç gösteren ülkelerden biri. Öyle ki, ABD’de bir grup bilim insanının 2005 yılında yaptığı araştırmaya göre Türkiye’de yaşayanların sadece yüzde 27’si bu teoriye inanıyor. Bu oran, araştırmaya dahil edilen 34 ülke içinde en düşük olmasıyla dikkat çekiyor. İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’in Bilim ve Teknik dergisinde kapak krizine yol açan ve bundan tam 150 yıl önce ortaya atılan Evrim Teorisi, canlı türlerinin nesilden nesile kalıtsal değişime uğrayarak ve doğal seçilim yoluyla bir ya da birkaç ortak atadan evrildiğini kabul ediyor. Buna göre insan goril ya da şempanze gibi türlerle benzerlik gösteriyor. Teori, semavi dinlerin temelinde yer alan “yaratılış” fikrine ters düştüğü gerekçesiyle özellikle dindar kesimlerden tepki görüyor. Bilim dünyası tarafından kabul gören ve bir başka teoriyle çürütülemeyen Evrim Teorisi’ne karşı son yıllarda, dini çevrelerde de büyük bir yumuşama gözlemleniyor. Örneğin Darwin ve çalışmalarının geleneksel muhaliflerinden İngiliz Kilisesi, geçtiğimiz yıl “Seni yanlış anladığımız, sana karşı gösterdiğimiz ilk tepkilerde hatalı olduğumuz ve bu nedenle başkalarının seni yanlış anlamasına sebep olduğumuz için özür dileriz” açıklamasıyla ölümünden 125 yıl sonra bilim adamından af diliyordu. Geçen hafta benzer bir tepki veren Papa 2. Paul “Evrim bir hipotezden çok daha fazlasıdır” diyordu. En az inanan ülke ABD Michigan Eyalet Üniversitesi’nden bir grup bilim adamı 2005’te, Evrim Teorisi hakkındaki bir saha çalışmasında 34 ülkede yaşayan erişkinlere “Bildiğimiz haliyle, insanoğlu daha önceki hayvan türlerinden gelişti” cümlesini onaylayıp onaylamadıkları sordu. Alınan cevaplar 1985-2005 yıllarındaki kamu oylamalarından elde edilen verilerle bir araya getirildi. Çalışmanın sonucunda Türkiye, evrimi yüzde 27’lik oranla en az kabul eden ülkeydi. Türkiye’yi ABD takip ederken, İzlanda, Danimarka, Fransa ve Japonya’da yaşayanların yüzde 80’i evrimin kesinlikle doğru olduğunu kabul ediyordu. “Öğrencinin seviyesini aşan” teori Diğer taraftan, Türk eğitim sistemi de Evrim Teorisi’ni neredeyse yok sayıyor. Teori, ilköğretimte sadece 8. sınıfta fen bilgisi kitabında yüzeysel olarak anlatılıyor. […]

“Kapadokya Yunancası bir uydurma”

19 Şubat’ta UNESCO tarafından yayınlanan “Tehlike Altındaki Diller Atlası” Türkiye’de 18 dilin kaybolmaya yüz tuttuğunu ya da kaybolduğunu belirtiyor. Lazca, Zazaca, Batı Ermenice, Süryanice, Pontus Yunancası gibi dillerin yanı sıra listede bir dil dikkat çekiyor: Kapadokya Yunancası (Cappadocian Greek). Kaybolmuş diller kategorisine giren lisanın Nevşehir, Konya, Kayseri civarında yaşamış Rumlar tarafından konuşulduğu ve yok olduğu belirtiliyor. Kapadokya bölgesi üzerine romanları ve araştırmalarıyla tanınan Yazar Gürsel Korat, böyle bir dilin var olmadığını, Rumlar tarafından konuşulan Karamanlıca olduğu görüşünde. * BU MUAZZAM İBADET[hâne]… [devle]TLU PADİŞAH SULTAN [Mahmud]…… ASRINDA KAYSERİ KÂHİNİ FAZIL[e]TLU PAYİSİOSUN KEHENETİNDE, ÇİLEPOĞLU (ÇELEBİOĞLU?) HACI MURAT KALFANIN RESMİ İLE, VE BU KÖYDE İKAMET EDEN CÜMLE MÜMİNLERİN GANİ İMDADİ İLE, MUKADES TESLİSİN İSMİNE BİNN SEKİZ YÜZ OTUZ BEŞ SENESİNDE MÜCEDDİDEN İHYA OLUNUP SEPREMBİRİOS’UN (eylül) SEKİZİNDE TAKDİSLENDİ. 1835MEZKÛR HACI KALFANIN HAYRATİDİR Korat’la UNESCO’nun bu çalışması ve Karamanlıca hakkında konuştuk. Kapadokya Yunancası doğru bir isimlendirme mi?11. ile 12. yüzyıllarda Kapadokya’da Yunanca vardır. Ancak o dönemde yaşayanlar zaten Roma’nın (Bizans) ve bıraktıkları eserlerde de Yunanca’ya rastlanır. Biz bunu Rumca (Roma dili, Romaikos) olarak adlandırırız. Ancak o dil zamanla birçok nedenle Türkçe’ye dönüşmüştür. UNESCO’nun Kapadokya Yunancası dediği dil “Rumların konuştuğu dil” anlamına gelen Karamanlıca’dır. Karamanlıca nedir?Karamanlıca, Yunan harfleriyle yazılan Türkçe’dir. Kapadokya civarındaki Hıristyanlar tarafından konuşulmaktaydı. Ortaçağ’da yazı dinsel aidiyeti gösterir. 15. yüzyıldan beri var olan bu dil 19. ve 20. yüzyıllarda Türkiye’nin bu bölgede yaşayan halkı Yunanistan’a göndermesiyle fiilen sona erdirildi. Nüfus mübadelesinden sonra bir süre yazışmalarda kullanılsa da dili bilen kişilerin ölmesiyle tamamen ortadan kalktı. “Rum halkın anadili Yunanca değildi” Araştırmalarınızda Kapadokya bölgesinde yaşayan Rumların Yunanca bilmediklerine değiniyorsunuz. Konuyla ilgili Türk ve Yunan tezlerini karşılaştırır mısınız?Kayseri, Nevşehir, Tokat, Amasya, Niğde gibi illerde yaşayan Rum halkı Türkofon yani sadece Türkçe konuşan bir topluluk. 1839’dan sonra milliyetçi hareketlerin başlamasıyla beraber bölgedeki ruhban okullarında, kiliselerde Yunanca öğretilmeye başlandı. Ancak öğrenilen Yunanca basit, sıradan bir Yunanca’dır. Kapadokya Yunancası diye […]

Türkiye’de 18 dil yok oluyor

2008 yılını “Uluslararası Diller Yılı” ilan eden Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), 19 Şubat’ta yayınladığı “Tehlike Altındaki Diller Atlası” (Atlas of the World’s Languages in Danger) mevcut 6700 dilin 2400’ünün yok olma tehdidi altında olduğunu belirtiyor. Bu atlasa göre Türkiye’de 18 dil kaybolma tehlikesi yaşıyor. UNESCO, 21 Şubat Dünya Anadil Günü nedeniyle yayınladığı duyuruda bu yılın, sadece dil çeşitliliğinin kutlanması için değil, yeryüzündeki tüm dillerin ve özellikle de kaybolmaya yüz tutanların tanıtılması ve korunması için bir şans olduğunu vurguluyor. Kurum bu amaçla ve 33 dil bilimcinin katkısıyla oluşturulan atlasta dünya dillerini, karşı karşı olduğu tehlike seviyelerine göre beş gruba ayırıyor. Ermenice “açıkça tehlikede” Bu sınıflandırmaya göre kaybolma tehlikesini en az hisseden diller “güvensiz” (unsafe) olarak nitelendiriliyor. Bir dilin bu kategoride yer alması “çocuklar tarafından da konuşulmasına rağmen bazı alanlarda kısıtlanması” anlamına geliyor. UNESCO’nun çalışmasında Abhazca, Adığece, Çerkesçe (Kabartayca) ve Zazaca Türkiye’de “güvensiz” olarak nitelendirilen diller. “Açıkça tehlikede” (definitely endangered) seviyesinde değerlendirilen ikinci grupta Abazaca, Hemşince, Lazca, Pontus Yunancası, Romanca, Süryanice ve Ermenice (Batı) yer alıyor. Bu dillerin kaybolma tehlikesine gerekçe olarak “çocuklar tarafından anadili olarak öğrenilmemesi” gösteriliyor. “Ciddi anlamda tehlikede” (severely endangered) kategorisi genelde toplumun en yaşlı nesli tarafından konuşulan, orta nesil tarafından anlaşılabilen ancak kullanılmayan ve çocuklara öğretilmeyen dilleri içeriyor. Gagauzca, Ladino ve Turoyo bu kategoride değerlendiriliyor. “Son derece tehlikede” (critically endangered) kategorisine Türkiye’den giren tek dil Hertevin. Bu dilin sadece en yaşlılar tarafından, nadiren kullanıldığı kabul ediliyor. “Kaybolmuş” (extinct) diller Kapadokya Yunancası ve Ubıhça, adı üzerinde, dünyada tek bir kişi tarafından bile konuşulmuyor. ZazacaÖzellikle Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu’da konuşulan Zazaca, Irak ve İran’da da yoğun kullanılıyor. UNESCO atlasında Türkiye’de yaklaşık 2 milyon kişi tarafından konuşulduğu belirtilen buna rağmen “güvensiz” kategorisinde değerlendiriliyor. Yazım kuralları Frankfurt Üniversitesi Zaza Dili Enstitüsü tarafından belirlenen Zazaca, Hint Avrupa dil ailesine üye ve üç farklı lehçeye sahip. Kuzey Zazaca Erzincan, […]

Tanrı savaşlarında slogan yarışması

. Bunun yanı sıra dinlerin gereksizliğini savunduğu “Tanrı Yanılgısı” adlı kitabını Türkiye’de yayınlayan yayınevi sahibine “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiasıyla dava açıldı ancak mahkeme, “Kitap yasaklamanın düşünce özgürlüğünü özünden sınırlayacağı” gerekçesiyle iddiayı reddetti. Tanrı var, Tanrı yok İngiltere’de yaşanan otobüs krizine bir tepki de İspanya’dan geldi. Madrid’de Papaz Rubiales öncülüğünde başlatılan kampanya için gerekli 2 bin avro ise inanlardan toplanan bağışlarla sağlandı. “Tanrı kesinlikle var, inanın ve hayatı yaşayın” sloganıyla verilen reklamlara karşılık bu defa da İspanya Ateistler ve Özgür Düşünenler Birliği’nden (UAL) cevap geldi. Katalan dilinde aynı Londra’daki gibi “Tanrı muhtemelen yok, siz dertlenmeyi bırakıp hayatın tadını çıkarmaya bakın” ilanı veren grup Madrid sokaklarını da otobüsler üzerinde Tanrı savaşlarına çevirdi. The Guardian’dan slogan yarışması İngiltere ve İspanya “Tanrı var mı yok mu?” diye tartışırken en yaratıcı fikirlerden biri İngiliz The Guardian gazetesinden geldi. Gazetenin internet sitesinde açtığı “En iyi otobüs sloganı yarışması” adlı bölüm tüm dünyadan The Guardian okurlarına kendi otobüs sloganlarını bulma fırsatı yaratıyor. Kampanyanın tanıtım yazısında “İnananlar ve inanmayanlar kendi savunduklarını sloganlarıyla duyurdular. Ama her iki tarafın da sloganından tatmin olmayanların çoğunlukta olduğunu gördük. İşte şimdi sıra sizde. Kendi inandıklarınız doğrultusunda otobüs sloganlarınızı bize gönderebilirsiniz” diyen gazete kampanyalarının Ateist otobüs kampanyası ya da İngiltere Humanist Derneği ile hiçbir bağlantısının olmadığını da vurguladı. İşte en yaratıcı otobüs sloganlarından örnekler: * Gandalf muhtemelen gerçek çünkü o da herkesin okuduğu uzun eski bir kitapta geçiyor. * Hristiyanların Tanrısı otobüs gibidir. Yıllarca birisinin gelmesini beklersiniz sonra üçü birden gelir. * Bilim sizi aya uçurur. Din sizi Amerikan gökdelenlerine uçurur. * Ölüm sadece hayatın eksikliğidir o yüzden endişelenmeyin. * Şu an otobüsün sağ tarafındaki sloganı okuyorsun. * Muhtemelen iş yok. Şimdi endişelenmeyi bırak ve güzel bir uyku çek. * Tam şu an otobüsü kaçırıyorsun, kahretsin! * Dinin dünyayı yönettiği, Tanrı’nın sözünün kanun sayıldığı günler vardı. Bugün o günlere karanlık çağ diyoruz. […]