Etiket deniz

Kaş -limanı- yaparken göz çıkarmak

/Kaş Antalya’nın Kaş ilçesine bağlı Gökseki köyü kıyısındaki taşocağı yöre halkına korku yaşatıyor. Konutları zarar gören ve resmi kurumlara yaptıkları başvurulardan sonuç alamayan Göksekililer, geçtiğimiz hafta düzenledikleri eylemle taşocağında dinamit kullanımının sona ermesini talep ettiler. Türkiye’nin en güzel sahillerinden birini işgal eden ocak, Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü’ne (DLH) ait ve Makyol firması tarafından işletiliyor. Taşocağında son günlerde 120 kilo dinamit patlatıldığı iddia ediliyor. Patlamalar, taşocağına 250 metre mesafedeki bazı konutlara ve bu konutlara ait su depolarına zarar veriyor. Konutları zarar gören ve aralarında Gökseki’ye yerleşen AB vatandaşlarının da bulunduğu köylüler, yetkililerle yaptıkları görüşmelerden sonuç alamayınca 29 Mayıs’ta taşocağında eylem yaptı. AB’li yerleşimcilerle Türk köylülerin elele tutuşarak yaptıkları eylem ilginç görüntülere sahne oldu. Eylemin ardından akşam saatlerinde yazılı bir açıklama ileten yüklenici firma Makyol’un Genel Müdür Vekili Özay Turnaoğlu, ocaktaki taş çıkarma işlemine son verildiğini belirtti.“Yetkililer yardımcı olmuyor” Önceki gün sabah saatlerinde Kaş- Kalkan karayolunda bulunan taşocağına gelen yüze yakın köylü, kamyon ve iş makinelerinin ocağa giriş çıkışına engel olmak için elele tutuşarak çalışmanın durdurulmasını istedi. Olay yerinde bulunan Jandarma yetkilileri eylemcilere ocağın yasal olarak çalıştığını belirterek eyleme son vermelerini talep etti. Bunun üzerine eylemciler Kaş Kaymakamı Süleyman Yılmaz’ın olay yerine gelmesini ve kendilerine çalışmanın durdurulması konusunda teminat vermesini istedi. Bu sırada bazı eylemcilerle Jandarma arasında tartışmalar yaşandı. Bazı eylemciler, yetkililerin kendilerine yardımcı olmaktan kaçındığını dile getirerek bu eylemle haklarını aradıklarını belirtti. Çalışmaların durdurulması sözünü almadan ocaktan ayrılmayacaklarını açıklayan eylemciler, Jandarma ekipleriyle birlikte Makyol firmasının proje sorumlusu Osman Almaz’la bir görüşme yaptı. Görüşmede ocaktaki patlamaların sona ereceği sözünü veren firma yetkilisi Almaz, ocağın bulunduğu alanın doldurularak ağaçlandırılacağını belirtti. Bunun üzerine dağılan eylemciler, Gökseki’de yeniden bir araya gelerek patlamaların sürmesi durumunda hukuki yolla mücadele kararı aldı. Yerleşim alanına 250 metre Kaş merkezinde yer alan ve Bucak Denizi olarak anılan koyda inşasına başlanan ancak yıllardır bir türlü bitirilemeyen 400 […]

Atlantik Okyanusu’nda minik bir Yakamoz

Hayal kurmak bedava, ama bunu gerçeğe dönüştürmek kimi zaman ciddi özveri istiyor. Tolga Pamir’in beş sene önce verdiği radikal karar, aslında bu durumun en güzel örneği. Pamir, dokuz sene boyunca reklam sektöründe çalışırken kurduğu hayallerin ağına düşüyor ve yelken sevdası onu Fransa’nın güneyindeki La Rochelle şehrine sürüklüyor. Amacı, MiniTransat isimli yarışa katılarak, küçük teknesiyle tek başına Atlas Okyanusu’nu geçen ilk Türk olmak. 1975 doğumlu Pamir’in hikâyesi aslında yedi yaşında, Tuzla Ankara Mercan Spor Kulübünde yelkenle tanışmasıyla başlıyor. Okul, iş hayatı derken karşısına çıkan her boşlukta kendini yelken yaparken buluyor. Arada bir de babadan kalma küçük bir kayıkla denize açılıyor, rüzgârın ve denizin tadını çıkartıyor. Avrupa’daki yelken yarışlarını yakından takip eden Pamir, bu işin televizyondan takip edilemeyeceğini düşünmüş olsa gerek, eşinin karşısına “Ben Vendee Globe yarışına katılacağım, Fransa’ya gidiyorum” diyerek çıkıyor. Arabasını, müzik setini satarak kısıtlı bir bütçeyle 2004’ün Kasım ayında aldığı kararı, Ocak 2005’te uyguluyor ve La Rochelle’e ayak basıyor. Eşinin Fransız asıllı olması bir takım bürokratik sorunları da ortadan kaldırıyor. Bilmediği bir şehir ve dilini anlamadığı insanlar onun hevesini kırmıyor ve hemen bir dil kursuna yazılıyor. Altı ay sonra eşi yanına geldiğinde kendi tabiriyle, “çat pat” Fransızca konuşuyor ve yavaş yavaş tüm kapılar açılmaya başlıyor. Gittiği dil kursundaki bir öğretmen Pamir’in yelkene olan ilgisini duyunca, denizcilerin uğrak yeri olan bir bardan bahsediyor ve gitmesini öneriyor. Tabii, Pamir zaman kaybetmiyor ve hemen gidiyor. Barda ilk gözüne çarpan, duvara çizilmiş büyük bir dünya haritası ve onun yanında da yarışçıların geldikleri noktaları gösteren bir denizci haritası oluyor. Haftanın üç günü o bara giderek hem çevresini hem de dilini geliştiriyor. Tam da paraya ihtiyacı olduğu bir zamanda bardan iş teklifi geliyor ve yarış için hedeflediği haritaya bakarak barmenlik yapıyor. Pamir, dil kursunu tamamladıktan sonra tekne imalatıyla ilgili bir sertifika programının sınavına giriyor. Sınavda epey zorlansa da başarılı oluyor, ama kontenjanın dolması yüzünden iki […]

Tarım Bakanlığı: “Köpekbalığını bulamadık”

Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, avı ve satışı yasak olmasına rağmen Çanakkale’de yakalanan “güneşlenen köpekbalığı”yla (Cetorhinus maximus) ilgili “herhangi bir ihbar ya da şikâyet” olmadığını, balığın bulunamaması nedeniyle türünün tespit edilemediğini ve bu nedenle balıkçılar hakkında yasal işlem yapılamadığını” söylüyor. Bakanlığın bu cevabı, bugün yayınladığımız “Köpekbalığına ne oldu?” başlıklı haberimiz üzerine Sualtı Dergisi haber grubuna Mehmet Erhan Öztürk tarafından gönderildi. Öztürk, bilgi edinme hakkını kullanarak 1 ve 2 Ocak 2009 tarihlerinde Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’na başvurmuş ve “Küçükkuyu beldesi açıklarında yakalanan avlanması yasak köpekbalığı türü ile ilgili” bilgi talebinde bulunmuştu. Bakanlığın cevabı Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü, 22 Ocak 2009 tarihli yazısında Öztürk’e şu cevabı verdi: “Bakanlığımızın merkez ve mahalli teşkilatına, olaya anında müdahale edilmesi açısından herhangi bir ihbar ya da şikâyet ulaşmamıştır. Konu medyadan ve Bakanlığımızın bilgi edinme birimine sonradan yapılan ihbarlardan öğrenilmiş, bunu müteakip Çanakkale İl Müdürlüğü’müze konunun araştırılması ve mevzuatla öngörülen işlemlerin yapılması gerekli talimat verilmiştir. “Yapılan araştırma sonucunda balığın 1 Ocak 2009 tarihinde balık ağlarına kendiliğinden takılıp öldüğü, iki balıkçı teknesi tarafından karaya çekildiğine dair bilgi edinilmiştir. “Basın tarafından çekilen fotoğraflarda söz konusu balığın Su Ürünleri Avcılığını Düzenleyen 2/1 Numaralı Tebliğ’in ‘Avlanması yasak türler’ başlıklı 16. maddesi ile avcılığı tamamen yasaklanan güneşlenen köpekbalığı (Cetorhinus maximus) türüyle benzer özellik gösterdiği, ancak İl Müdürlüğümüzce yapılan araştırma esnasında balığın bulunamamış olması nedeniyle bilimsel olarak tür tespiti yapılamadığından, aykırılığa konu olan balık ve bunu karaya çıkaran balıkçılar hakkında yasal işlem yapılması mümkün olamamıştır. “Yakalanan balığın gerek yurt içi gerek yurt dışına satışı konusunda İl Müdürlüğümüze ya da Bakanlığımıza yapılan herhangi bir başvuru ya da verilmiş izin bulunmamaktadır.” Fotoğraf var, kanıt yok! Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü Erhan Öztürk’e gönderildiği cevapta özetle “o balığın, avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair kanıt yok” diyor. Oysa bakanlığa, “o balığın” avı ve satışı yasak Cetorhinus maximus olduğuna dair uyarılar geldiğini biliyoruz. Örneğin, HaberVesaire’nin […]

Köpekbalığına ne oldu?

Yılın ilk günü dünyanın en büyük ve nadir balıklarından biri Edremit Körfezi’nde balıkçıların ağına takıldı. Haberler, 8 metre boyunda ve iki ton ağırlığındaki bu dev canlının bir balina köpekbalığı olduğunu ve yurt dışına ihraç edileceğini bildiriyordu. Oysa yakalanan tür Türkçe’de “büyük camgöz” ya da “güneşlenen köpekbalığı” isimlendirilen “basking shark”tı (Cetorhinus maximus). Türkiye’nin taraf olduğu Barcelona ve Bern sözleşmelerine göre koruma altındaydı. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2/1 No’lu Su Ürünleri Tebliği’ne göre de her ne şekilde olursa olsun avlanması yasaktı. Üstelik -kendi içinde tutarlı olmamakla birlikte- ajans haberleri, balığın Yunanistan’a ya da Rusya’ya ihraç edileceğini iddia ediyordu. Köpekbalığının gerçek türünü, avının ve ihracının yasak olduğunu ortaya koyan haberimizi 2 Ocak akşamı yayınladık. Haberin HaberVesaire’de yayınladığı saatlerde hemen tüm ana haber bültenlerinde hâlâ “balina köpekbalığının yurt dışına ihraç edileceği”ne dair haberler veriliyordu. Doğru haber ulusal medyada sadece Atlas dergisinin internet sitesinde ve Milliyet‘in 4 Ocak tarihli nüshasında yayınlandı. Devlet tatildeydiKüçükkuyu Su Ürünleri Kooperatifi Başkanı Mustafa Tosun, köpekbalığının üç boyunca Edremit Körfezi’nde dolandığını ve en sonunda balıkçıların ağlarına takıldığını söylüyor. (Ağa takıldığı söylenen sekiz metrelik balığın karaya getirilmek için, birden fazla tekneyle dört beş saat uğraşılmış olması ayrıca merak konusu.) “Kazara” yakalanan bu dev balık ne yapılmalıydı? Ne yapıldı? Bırakın hayatlarında ilk kez bu dev canlıyla karşılaşan balıkçıları, su ürünlerinin avının ve satışının denetimini sağlamakla sorumlu Tarım ve Köyişleri Bakanlığı yetkilileri bile köpekbalığının ne olduğu hakkında bilgi sahibi değil. Üstelik olayın gerçekleştiği 1 Ocak resmi tatil olduğu için, resmi yetkililerin hiçbiri Küçükkuyu’da meraklı kalabalık ve gazeteciler önünde karaya alınan bu balığı görememiş, müdahale edememişti. Bakanlıktan aldığım bilgiye göre –belki de bu nedenlerle -balıkçılar için cezai bir işlem uygulanmadı, uyarıyla yetinildi. Balıkçılar cezalandırılmadı. Peki balık gerçekten de söylendiği gibi yurt dışına mı gönderildi? Konuştuğum Koruma ve Kontrol Genel Müdürlüğü yetkilileri, koruma altındaki bir tür olduğu için büyük camgözün ticaretine hiçbir şekilde izin verilmediğini dile […]

Kuzguncuk’ta dünya limanı

Haber: Senih Onur, daha altı yaşındayken Kuzguncuk’taki yalılarından gemileri izlermiş ve evlerinin duvarlarına resimlerini çizmeye çalışırmış. 1940’lı yıllarda çok az ailenin sahip olduğu fotoğraf makinesi ile gemilerin fotoğraflarını çekmeye başlamış. Onur, küçük yaşlarda kaptan olmak istemiş ama gemi alım satımlarında görev alan babası ve hayli disiplinli, ev hanımı annesi onun okumasını istemiş. Ailesinin sözünü dinlemiş; Fransız okullarında öğrenim görmüş ama yine de gemilerden vazgeçememiş. Zamanla İstanbul Boğazı’ndan geçen gemiler Onur’a yetmemiş. Dünya gemilerine ait birçok fotoğrafı sahaflardan bulamayacağını anlayınca da daha fazla gemi fotoğrafı elde edebilmek için yurt dışındaki birçok limanla irtibata geçmiş. İstanbul’da kendisi gibi gemi meraklısı pek bulamamış ama yurt dışında onun bu merakına karşılık veren çok kişiyle karşılaşmış. Öyle ki Fransa’nın Marsilya şehrinde kendisi gibi gemilere meraklı bir fotoğrafçı bulmuş ve kendisine düzenli olarak gemi fotoğrafı göndermesini sağlamış. Daha da ileri giderek ciddi şirketlerin fotoğrafçılarıyla gizli anlaşmalar yapmış ve özel gemi fotoğraflarının kendisi için çekilmesini istemiş. Birçok ülkeden gemi fotoğrafı akışı sağlayan Onur, zamanla bu konuda dünyanın sayılı koleksiyoncularından biri olmuş.Fakat Senih Onur’un koleksiyonu sadece gemi fotoğraflarıyla sınırlı kalmamış. “Ben güzel olan her şeye aşığım” diyen Onur’un bir de 19. yüzyıldan kalma nü fotoğraf koleksiyonu bulunuyor. Ama gemiler onda çok daha farklı bir heyecan barındırıyor. Gemilerden bahsederken küçük bir çocuk gibi gözlerinin içi gülüyor. Türkiye’de gençlerin gemi fotoğraflarına ilgi göstermemesine ise üzüntü duyuyor. Onur’un Kuzguncuk’taki yalısının her köşesinde gemi fotoğrafı var. Hangi dolabı, sandığı açsa içinden sayısını bilemediği gemi fotoğrafları çıkıyor. 1930’lardan günümüz gemilerine kadar geniş fotoğraf arşivine sahip olan Onur, gemi severlerin ilgi odağı olabilecek bir isim.

Geri dönecekler!

Barselona’daki Deniz Bilimleri Enstitüsü (ICM) bilim adamlarının yürüttüğü araştırmanın sonuçları, Akdeniz’in son yıllarda yaşadığı denizanası sorununun artarak süreceğini gösteriyor. Araştırmacıların kentin turistik bölgesi Costa Brava açıklarında yaptığı çalışmaya göre, kışın üreyen, “mauve stinger’’ olarak isimlendirilen Pelagia noctiluca türü, karanlıkta parlayan tek hücreli denizanaları İspanya sahillerinde yeni bir istilaya hazırlanıyor. Araştırma, denizanalarının sadece yaz aylarında değil, yıl boyunca üreyerek çoğaldıklarını ortaya koydu. Bilim adamları, Kasım 2007 ile Ocak 2008 arasında Katalan sahili boyunca değişik ebatlarda dört ile 10 denizanasından oluşan 30 sürü buldu. Küresel dengesizlikICM araştırma profesörü Josep-Maria Gili’ye göre, bu sürüler geçen sonbaharda üredi. Yaz aylarında gerçekleşecek gel-git olayları, milyonlarca denizanasını derin sulardan iç kısımlara taşıyarak yeni bir istilaya neden olacak. Sahillerde gözlemlenen denizanası yoğunluğunun ilgilendikleri ana nokta olduğunu belirten Profesör Gili, bu türün artışındaki en önemli nedeni, aşırı balık avlanması sonucu denizlerde meydana gelen küresel dengesizlik olarak görüyor.Denizanalarını yiyerek beslenen kılıç balığı ve kırmızı ton balığı gibi büyük türlerin sayısı yanlış avlanma nedeniyle büyük oranda azalma gösterdi. Aynı zamanda sardalye ve ringa balığı gibi deniz canlılarıyla beslenen daha küçük balıkların sayılarında da önemli ölçüde azalma meydana geldi. Yara bandıKüresel ısınma, denizanalarının üremeleri için ideal koşulları da beraberinde getirdi. Bu durum 10 yılda bir meydana geliyordu, ancak son dönemlerde sıklaştı ve geniş alanlara yayılarak daha sık ortaya çıkmaya başladı. Gili, “Son dönemde meydana gelen büyük artış, bir şeylerin yanlış gittiğini yönünde denizden gelen bir mesaj. İnsanların, özellikle yetişkin balıkların denizde önemli bir rol üstlendiğinin acilen farkına varması gerekiyor. Aşırı balık avlanma ve avlanabilecek balık türleri konusundaki kanunları bir an önce yeniden düzenlemek zorundayız’’ dedi: “Denizanası popülasyonundaki artış; Japonya, Namibya, Alaska, Venezüella, Peru, Avustralya gibi birçok ülkede tespit edildi. Bu, uluslararası bir sorun.’’ Geçtiğimiz yaz İspanya’da, halk denizanaları hakkında uyarıldı ve bir sürü ile karşılaşmaları durumunda yetkilileri haberdar etmeleri istendi. Fakat söz konusu “alarm durumu” yaz aylarının sona ermesiyle birlikte bitirildi. […]

Olta başında 70 yıl

“Denizlerde tutmadığım hiçbir balık kalmadı inan bana” diye giriyor söze… İlkokul ikinci sınıfta (1934 yılından bahsediyor) Ermeni bir arkadaşının verdiği bir toplu iğne ve bir makara dikiş ipi ile başlamış balık avlamaya. Sirkeci vapur iskelesinde oltasına takılan ilk balığı bugün bile hatırlıyor: “Hey babam hey diye sevinç çığlıkları atarken birdenbire karşımda babamı gördüm. Beni takip ediyormuş. Hayatımdaki en kötü dayağımı o gün yedim.” İrfan Reis, hep takım elbiseli ve rugan ayakkabılı hatırladığı babasını anlatırken “Şef garsondu, Atatürk İstanbul’a her geldiğinde hizmet için onu çağırırlardı. Otoriter bir adamdı, benim balıkçı olmamı hiç istemedi” diyor. Fakat deniz aşkı, evdeki otoriteye baskın çıkmış; İrfan Yürür ortaokulu terk ederek kendini teknelere atmış. Ve meslek hayatı boyunca sadece olta ile avlanmış. Bugüne kadar sahip olduğu 16 teknenin ilkini de Ayvansaray’daki ustalara yaptırmış. Bu kürekli ilk sandalıyla yakaladığı orkinosun hikâyesini de hatırlıyor: “Tam 106 kiloluk bir balıktı. Kendim taşıyamadım tabii ki, hamal tutmak zorunda kaldım. Balığı balıkhaneye indirdikten sonra, uzunca bir süre ayağa kalkamadı hamal” diyerek gülüyor. At kuyruğundan misina Kalın ip ve çelik telden oluşan Orkinos misinası dışında hazır malzemenin bulunmadığı 1940’larda, bütün oltalarının iğne ve misinalarını balıkçılar kendi hazırlardı. Olta iğnelerini demircilerde büktürür, misinalarını ise “at kılı”ndan yapardı. “Atların kuyruk kıllarını koparır, büker misina yapardık. 50 metre misina için on beş yirmi beygirden kıl koparırdık” diye anlatıyor İrfan Reis. Arabacılardan çok dayak yemişler: “Kıl koparırken hayvan bir huysuzlandı mı, adamın kavun karpuzu dökülür, yarılırdı. En sonunda at sahipleri çözümü, atlarının kuyruklarını topuz yapmakta buldu.” Büyük emeklerle yaptıkları bu olta takımlarının kopması ise büyük bir felaketmiş. “Birçok balıkçı nazar boncuğu takardı oltasına” diyor. Ancak deniz yine de cömertmiş o yıllarda: “Bugün olta ile balıkçılık yapmaya çalışırsan aç kalırsın, o zamanlar ne naylon misina var ne de başka bir şey! Ama o kadar boldu ki balık, emeğimizin karşılığını verirdi bize.” Sarayburnu’ndaki foklar “Neler çıkardı en çok” […]

Çiftlik çipuralarını tatlı su öldürdü

Simge Sunguroğlu Muğla’nın Milas ilçesi kıyılarında son iki hafta içerisinde yaklaşık iki milyon çipuranın ölmesi, yıllardır tartışılan balık çiftlikleri konusunu tekrar gündeme getirdi. Toplu ölüm, çiftliklerin yarattığı kirliliğe ve sudaki okijen miktarının azalmasına bağlanırken konuyla ilgili bilimsel ilk araştırmanın sonuçları 18 Ocak 2007’de, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi tarafından duyuruldu. Beş bilim adamının Güllük Körfezi’nde gerçekleştirdiği bu araştırmaya göre, körfeze bol miktarda tatlı su girişinin yarattığı termal şok ve ozmotik stres (balıkların vücut sıvısı ile dış sıvı arasındaki dengesizlik), çupiraların ölmesine yol açtı. Suçlu Sarıçay!Falkültenin hazırladığı rapora göre ölümler, yaklaşık bir hafta süren şiddetli yağmurlar sonrasında meydana geldi. Körfeze akan Sarıçay’ın debisinin yağmurla birlikte artması bölgede tatlı su yüzdesini arttırdı. Bu artış, tuzluluk oranını ve su sıcaklığını düşürdü. Çiftliklerin sığ ve sirkülasyona kapalı bir alanda faaliyet göstermesi, balıkların değişimden doğrudan etkilenmesine ve ölümlere neden oldu. Fakültenin dekanı Ahmet Kocataş’a ifadesine göre, tuz oranı ve sıcaklıktaki ani azalma, levreklerden daha duyarlı oldukları için sadece çipuraları etkiledi. Hastalık kaynaklı ölüm yokRaporu hazırlayan bilim adamları, Güllük’te Kıyıkışlacık Köyü sahili, Gazalıkuyu bölgesi ve körfezin ortasındaki Ziraat Adası çevresinden balık, su, dip çamuru ve yem örneklerini inceledi. Adnan Menderes Üniversitesi Veteriner Fakültesi Patoloji Anabilim Dalı’ndan Prof. Dr Serap Birincioğlu’nun da katılımıyla yapılan laboratuvar çalışmalarında, birkaç parazite ve insan sağlığını etkilemeyen bazı bakterilere rastlandı. Ancak bu paratiz ve bakteriler, balıkların toplu ölümünü açıklamaya yeterli bulunmadı. Bu yönde araştırmalar devam ediyor. Ölümlerin hastalık kaynaklı olamayacağını belirten Dekan Kocataş, balık hastalıklarının aniden ortaya çıkamayacağını, etkilerinin uzun sürede ortaya çıkacağını söylüyor. Yemler, karaciğerlerinde yağlanmaya neden oluyorYem örneklerinde yapılan incelemelerde ölümlere neden olacak herhangi bir bulguya rastlanmazken, balıkların karaciğerinde beslenme bozuklukların neden olduğu şiddetli yağlanma tesbit edildi. Araştırma, Ege Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nden Doç. Dr. Erol Tokşen, Yrd. Doç. Dr. Ali Yıldırım Korkut, Araş, Araştırma Görevlisi Okan Kamacı, Araş. Gör. Egemen Nemli ve Adnan Menderes Üniversitesi’nden Prof. Dr Serap Birincioğlu […]

“Denizanası artışı küresel ısınmanın değil, kirliliğin sonucu”

Simge Sunguroğlu Marmara Denizi’nde gözle görünür değişiklikler oluyor. Denizanası miktarındaki olağandışı artış, kuşkusuz bunların en göze batanı… Hidrobiyolog Levent Atüz, Marmara Denizi’ndeki değişmeleri algılayabilmek için son 20 yılda yaşananlara bakmak gerektiğini söylüyor: “Bir ortamda organizma türleri arasındaki ilişkiler ne kadar çok yönlü ve ne kadar karmaşık ise, doğal denge olarak nitelendirdiğimiz olay zinciri o derece sağlam ve sağlıklı bir yapıya sahip olacaktır. Şayet bir ekosistemde herhangi bir tür grubu, doğal dengeyi etkileyecek ölçülerde çoğalırsa sistemin öteki üyeleri arasında bir veya birkaçı, bu çoğalmayı normal boyutlara indirmek için çabalar. Böylece avlayan-avlanan arasındaki denge yeniden kurulur. Bu durum, dünya üzerinde canlı varıkların oluşumundan beri işleyen son derece düzenli denge mekanizmasıdır.’’ Ancak Artüz’e göre bu mekanizma insanoğlunun çevre üzerindeki olumsuz etkisi nedeniyle artık işlemiyor. Denize bırakılan endüstriyel ve evsel atıklar doğal dengeyi bozan en büyük düşman. Kirlilik ve dış etkenlerden kurtularak yaşamayı başaran türlerin ise fert adetlerinde artış gözleniyor. Geçtiğimiz senelerde denizi kırmızıya boyayan yakamozlardaki artış, belirli bölgelerdeki bazı deniz yosunlarında sirkülerde düzenleme yapılmasını gerektirecek boyutlarda artış, iki üç yıl önce memnuniyetle karşıladığımız lüfer, palamut gibi ekonomik türlerdeki geçici artış bu durumun örnekleri. Denizdeki oksijen sorunu Artüz’ün dikkat çektiği bir başka konu da denizdeki oksijen oranının azalması. 2006 yazında Marmara Denizi’nin su kalitesiyle ilgili gerçekleştirdikleri araştırmanın ön sonuçlarına göre, sudaki asit derecesini gösteren Ph seviyesi normalde 7,9 ile 8,1 arasında olması gerekirken, 6,9’ olarak belirlendi. Ph seviyesinin 7,0’nin altına düşmesi, sudaki asit seviyesinin arttığını gösteriyor. Bu da suyun kirlendiğini ve canlılar için bir tehdit oluşturduğunun kanıtı. Artüz, “Canlıların yaşamlarını sürdürebilmesi için deniz suyunun litresinde 5 miligram oksijen bulunması gerekir. Marmara Denizi’nde canlıların yaşayabileceği su katmanının derinliği 1970’te 70 metre civarında iken, 1982’de 40 metreler civarına, 2006’da ise 6-7 metreye düştü’’ diyor. Levent Artüz küresel ısınmanın, deniz analarının artışında etkili olup olmadığıyla ilgili soruyu ise “Küresel bir suçlu aramak yersiz, suçlu alenen ortadadır ve […]

Bizim köpekbalıklarımız

Sait Özgür Gedikoğlu Her yıl en az bir kere aynı nedenle bültenlerde yer alan Balıkçı Kenan, geçtiğimiz haftalarda İstanbul Gürpınar açıklarında kendi teknesinin ağlarına takılan 4,5 metrelik büyük camgözü yine dükkânında sergiledi. Dev köpekbalığı ilgiyle karşılandı. Öyle ki hayvanı balıkçı barınağından yükleyen vincin D 100 Karayolu’ndaki yolculuğu bile birkaç haber ajansı tarafından takip edildi ve görüntüleri bültenlerde yer aldı. Bundan bir hafta öncesinde de, 3 Aralık 2007’de Sakarya’nın Karasu ilçesi açıklarında barbun avına çıkan üç trol teknesi, limana 107 köpekbalığıyla döndü. Aslında bu tür haberlere alışığız. Örneğin Balıkçı Kenan –hepsini sergilemese de- her yıl ona yakın büyük köpekbalığı yakaladıklarını söylüyor. Balıkçı, bu tür köpekbalıklarının normal şartlarda okyanuslarda yaşadığını söylese de Türkiye kıyıları, köpekbalıkları için önemli bir yaşam ve üreme alanı. Yani denizlerimiz, büyük köpekbalıklarına uygun o “normal şartları” sağlıyor. İhtiyoloji (balıkbilimi) Araştırmaları Topluluğu’nun kurucusu, Su Ürünleri Mühendisi Hakan Kabasakal’a göre ülkemiz sularında 36 tür köpekbalığı görülebiliyor. Kum köpekbalıklarının (Carcharinus plumbeus) Akdeniz’de bilinen tek üreme alanı, bugün koruma altına alınan, Gökova Körfezi’ndeki Boncuk Koyu. Aynı şekilde Marmara Denizi ve Kuzey Ege suları, düşük tuz yoğunluğu ve ısısı nedeniyle büyük beyaz köpekbalığı (Carcharodon carcharias) için tüm Akdeniz havzasındaki en uygun yaşam alanlarından. 100 metreden daha derinde yaşayan ve boyu altı metreye ulaşabilen boz camgözler de Marmara açıklarında trol teknelerinin ağlarına sık sık takılıyor. Antalya Körfezi, dünyanın en büyük ikinci balığı büyük camgözün (Cetorhinus maximus) bahar aylarında sıklıkla görüldüğü bir yer. Körfezin açıkları dik burunlu harharyas (Lamna nasus), mavi köpekbalığı (Prionace glauca) gibi türlere de ev sahipliği yapıyor. İskenderun Körfezi ise, özellikle Kızıldeniz ve Güney Akdeniz kökenli köpekbalıklarının yoğunluğu ile ön plana çıkıyor. Marmara’dan Karadeniz’e takip Türkiye denizlerinde köpekbalıklarının dağılımı, güneyden kuzeye ilerledikçe azalıyor. Örneğin, Ege’de 27 tür görülebilirken, Karadeniz’de yediye iniyor. Rastlanan türler de, çoğunlukla boyu 1,5 metreyi geçmeyen, ekonomik değeri yüksek adi köpekbalığı (Mustelus mustelus) ve mahmuzlu camgözler (Squalus acanthias). Karadeniz’de […]