Etiket edebiyat

Bihter Behlül aşkı ne olacak?

Televizyon dizilerinin son furyasını romandan uyarlananlar oluşturuyor. Şimdiye kadar pek çok roman senaryolaştırılıp seyircilerin beğenisine sunuldu. Hatta son zamanlarda en çok konuşulan diziler de bu grubun içinde. Kimileri uyarlama dizilerle romanların katledildiğini düşünürken kimisi de bu diziler sayesinde edebiyat eserlerinin daha çok tanınacağını düşünüyor. Ancak kitapçılarda, “Aaa Aşk-ı Memnu’nun kitabı çıkmış” gibi cümleler kurulduğuna şahit olanlar da var. Öte yandan okuyup da sonunu bilenin dahi izlediği bu dizilerin rating uğruna uzatılmasının verdiği kabak tadı da cabası. Bir dönem kendisi de Bihter karakterini canlandırmış olan Müjde Ar, yaptığı televizyon porgramında, “Eğer dizi biraz daha uzarsa zavallı Bihter randevuevine düşecek” diyerek varolan durumu özetlemişti aslında.Bu değerli edebiyat eserleri, ortaya çıkan diziler ve oyunculuklarla internet sitelerinin de espri kaynağı olmaya devam ediyor. Aşk-ı Memnu’da Behlül’ün çığlık sahnesi üstüne eklenen sesler ve müziklerle hala internet ortamlarında binlerce kişinin eğlencesine yarıyor. Yaprak Dökümü’nün babası Ali Rıza Bey’in sürekli fenalaşmasına rağmen bir türlü ölememesi, Tahsin’in uzun bir süre bir türlü “siftah” yapamaması, eve gelenleri hep beraber karşılayan aile üyeleri gibi detaylar ise ekşisözlük’ten asparagas haber sitesi Zaytung’a kadar pek çok yerde espri malzemesi oldu. Televizyon ekranlarının fenomeni haline gelen Kurtlar Vadisi’nin hayranları ise dizileri hakkındaki “şiddete yöneltiyor” eleştirisine ise “Kurtlar Vadisi şiddete yöneltiyorsa, Aşk-ı Memnu da yengeye yöneltiyor” diye karşılık veriyor.Bunca hengame arasında kim haklı bilinmez ama bir süre daha fırtınası dinecek gibi görünmeyen bu uyarlama dizilerin her ne kadar kitapları okunmasa da rating rekorları kırdığı kesin. Habervs olarak izleyicinin merakını gidermek amacıyla, şu an hala gösterimde olan ve “sonları merakla beklenen” Halid Ziya Uşaklıgil’in Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’in Yaprak Dökümü, Halide Edip Adıvar’ın Samanyolu ve Kalp Ağrısı ile Orhan Kemal’ın Hanımın Çifliği romanlarından uyarlanma dizilerin nasıl bittiğini “araştırdık”. Aşk-ı MemnuNihal: Behlül ve Bihter’in ilişkisini ikisinin konuşması sırasında duyduktan sonra baygınlık geçirir.Beşir: Nihal’e aşık olan ve onun üzüntüden hastalanıp yatağa düşmesine dayanamayan Beşir Behlül ve […]

Günter Grass: ‘Edebiyatın milliyeti olmaz’

Kültür Köprüleri sözcük anlamını biraz soyut bir yerde arıyormuş gibi gözükse de hiç değil. Yani en azından 83 yaşındaki Nobel ödüllü Alman edebiyatçı Günter Grass’ın önerisini duyduktan sonra: “Bana çok yakın olan bir konuya değinmek istiyorum. Almanya ve Polonya arasındaki ilişki her zaman karmaşık ve gergin bir ilişki olmuştur. Savaşlar esnasında yenenler, yendikleri ülkelerin sanatını genellikle yağmalar. Almanlar da bunu yaptı işgal ettikleri yerlerde. Sonra Almanya’yı yenenler Almanya’yı yağmaladı. Hatta “yağma sanatı” diye bir kavram gelişti. Tabii sonra uzun uzadıya müzakereler yapılmıştır, neler geri verilecek diye ama başarılı olmamıştır. Benim bir önerim vardı; Polonya sınırındaki Oder nehrinin kıyısındaki Frankfurt’ta bir köprü inşa edelim, her iki taraftan yağma edilen kültür değerlerini sergileyelim demiştim, Böylece bütün ulusal karmaşanın dışına çıkabileceğimizi düşünmüştüm…” Oder’de bunu yapamamışlar, Grass nedenlerini şöyle anlatıyor: “Komisyonlar birbirine giriyor, kime ne şekilde verilecek diye kavgalar sürüp gidiyor. Sınırları aşan değerler bunlar. Zapt edemezsiniz kültürü, edebiyatı… Sansüre rağmen sınırları aşar. Dolayısıyla bu tür köprüler sadece retorikten ibaret değildir.” Grass, ayrıca bu modelin Türkiye ve Kıbrıs arasında pekâlâ gerçekleşebileceğini söylüyor ve kültür dallarını ele alırken kavramlardaki ulusal iddianın değişmesi gerektiğini vurguluyor: “Alman edebiyatından değil Alman dilinde edebiyattan söz etmek doğru olur. Türk dilinde, Kürt dilinde edebiyat demek doğru olur. Bu ülkelerin zenginliğini gösterir.” “Köprülerin yüzyılı” 17 Nisan’da santralistanbul‘da gerçekleştirilen “Avrupa Birliği Kültür Köprüleri” panelinde Günter Grass’la Buket Uzuner, Elif Şafak, Mario Levi ve İsveçli yazar Asa Lind edebiyat ve kültür üzerine tartıştı. Bu yüzyılı “köprülerin yüzyılı” olarak tanımlayan Elif Şafak, edebiyatın köprü oluşturacağına inanıyor ve yazma sebebini şöyle açıklıyor: “Yazarken başkası olmaya çalışıyorum ki başkası (öteki) kalmasın.” Buket Uzuner ise konuya biraz fantastik yaklaşacağını belirterek “Edebi melekler gökte bekliyor. Onların açtığı yolu hiçbir siyasetçi açamaz” diyor ve ekliyor: “Bir romanın yapacağı propagandayı başka hiçbir şekilde yapamazsınız.” Üç anadilli (İspanyolca, Fransızca, Türkçe), İstanbullu yazar Mario Levide tam burada devreye giriyor: “Ben o köprüleri […]

Memet Fuat Ödülleri töreni

Yazar ve Yayıncı Memet Fuat, kendi ismiyle anılan ve bu yıl altıncı kez düzenlenen edebiyat ödüllerinin verildiği törende hatırlandı. Memet Fuat Eleştiri/İnceleme, Deneme, Yayıncılık Ödülleri ve ikincisi düzenlenen Memet Fuat Genç Şiir Ödülü’nün kazananları 30 Mart’ta açıklanmıştı. Bu ödüller, 19 Aralık 2002’de hayatını kaybeden Fuat hakkındaki belgesel gösterimi ve söyleşinin ardından sahiplerine verildi. Tören, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santray yerleşkesinde gerçekleşti. Cevat Çapan, Konur Ertop, Nurdan Gürbilek, Uğur Kökden, Hasan Kuruyazıcı, Nilüfer Kuyaş ve Mustafa Öneş’ten oluşan seçici kurul, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’nın verdiği 5 bin TL’lik eleştiri/inceleme ödülünü bu sene ilk kez iki yazar arasında paylaştırdı.Bu ödülün ilk sahibi “Ecinniler’in Gölgesinde” adlı eseri ile Yeşim Dinçer oldu. İ. Erkan Irmak, “Kayıp Destan’ın İzinde ya da Manzaralar’da ‘Yiten’: Kuvâyi Milliye ve Memleketimden İnsan Manzaraları’nda Milliyetçilik, Propaganda ve İdeoloji” adlı yüksek lisans teziyle bu kategoride ödüllendirilen diğer araştırmacıydı. Adam Yayınları’nın 5 bin TL’lik deneme ödülünü, “Tepedeki Yabancı” adlı kitabıyla Şavkar Altınel kazandı. Yayıncılık Ödülü’ne, öncü kitaplar yayımlamakta gösterdikleri süreklilik nedeniyle; Sel Yayıncılık değer görülürken, bu yıl ikinci defa verilen Memet Fuat Genç Şiir ödülünü, “Perdesiz” isimli dosyası ile Didem Gülçin Erdem kazandı. Tören, 2009 Haziran’ında geçirdiği uçak kazasında hayatını yitiren Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuarı Müzik Bölümü Öğretim Görevlisi ve Arp Sanatçısı Fatma Ceren Necipoğlu anısına, öğrencisi Elif Güngör’ün sunduğu arp dinletisiyle başladı. Ardından Memet Fuat’ın torunu, Bilgi Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü son sınıf öğrencisi Arda Bengü’nün hazırlanmasına katkıda bulunduğu 10 dakikalık kısa belgesel film ile usta yazarın yayıncı yönü vurgulandı. “Toplum dışı edebiyat” Dostları Metin Yasavul, Tuna Baltacıoğlu, Semih Gümüş, Turgay Fişekçi ve Nazar Büyüm’ün anılarını anlattıkları bu kısa film gösterimi sırasında duygusal anlar yaşandı.Memet Fuat’ı hatırlarken ayrıntılar üzerinde duran, samimi ve yaptığı işi ciddiye alan bir insan olarak tanımlayan arkadaşları, kısa filmde onun edebiyat için duyduğu endişeyi dile getirdiği cümlesini yineliyordu: “Ben edebiyatın bu kadar toplum dışı hale geleceğini bilseydim, edebiyatla […]

Yakup Kadri depoda, Memet Fuat evde

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun 1932’de yayınlanan Yabanromanını, “milli edebiyat devrinin başlangıcı”, hatta “romanımızın ilk başyapıtı” diye nitelendirenlerin sayısı hiç de az değildir. Yakup Kadri bu romanda, Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’da aydın ve köylü arasındaki kopukluğu ortaya koymak ister. Kimilerine göre bunu yaparken köylüyü olduğundan kötü gösterir. Bu nedenle Yaban, yukarıda bahsedilen “edebi” övgüleri de çok hak etmez. Hakkındaki farklı yorumlara rağmen uzlaşılan gerçek, Yaban’ın Türk edebiyatının en önemli eserlerinden biri olduğu. Ve bu ölümsüz eserin el yazması orijinali artık, İstanbul Bilgi Üniversitesi Edebiyat Arşivi’nde yer alıyor. Tıpkı Memet Fuat, Sabahattin Âli, Burhan Belge ve Yakup Kadri’nin diğer evrakı, kişisel eşyaları ve kütüphaneleri gibi. Edebiyat Arşivi, üniversitenin kütüphanesine bağlı birim olarak 2009’da kuruldu. Edebiyatçılardan geriye kalmış kişisel evrakı korumayı, onlar ve eserleri hakkında akademik çalışmalara veri sağlamayı ve bunlar sayesinde yeni yayınlar yapılmasını amaçlıyor. Arşivin ve tasnifinin sorumluluğunu, kendisi de bir edebiyatçı olan Sevengül Sönmez üstleniyor. Eleştirel basım “Eserlerin müsveddeleri, ilk taslakları kıymetli şeyler” diyor Sönmez, arşivin edebiyatçı ve akademisyenler için ne ifade ettiğini anlatırken. Bunun için yine Yaban romanını örnek veriyor: “Yakup Kadri Yaban’ı altı defterde kaleme almış. Romanın bu ilk taslağıyla yayınlanan hali arasında farklar olabilir.” Arşivdeki onlarca taslak edebiyatçılara “eleştirel basım” olarak isimlendirilen yeniden yayın yapma şansı tanıyor. Var olan eserler hakkındaki bu yeni yayınlar, edebiyatçının yaşadığı dönemle bugünün şartlarını karşılaştırmamazı ve eser sahibinin bu değişiklikleri neden yaptığını anlamamızı sağlayabilir. Aynı şekilde arşivdeki bilgi ve belgeler, bugünün anlayışıyla edebiyatçıların daha çarpıcı biyografilerinin yazılmasına yardımcı olabilir. Arşivde neler var? *Yakup Kadri’ye ait, pek çoğu imzalı ve ilk baskı 434 kitap* Leman Karaosmanoğlu’na çoğu imzalı 123 kitap* Servet-i Fûnun eserlerinin tamamı* Tarihçi Mehmed Asaf’ın belgeleri*Akbaba, Akis, Ayın Tarihi, Forum, Hayat, Hürriyet Gösteri, Karagöz, L’illustration, Malumat, Milliyet Sanat, Mizah, PolisMecmuası, Radyo, Resimli XX. Asır, Servet-i Fünun, Sevimli Ay, Şehbal, Tef, Türk Hava Mecmuası, Ülkü, Yedigündergileri*Adalet Ağaoğlu, Fethi Naci, İlhan Berk, Ömer Laçiner, […]

Murat Belge: “Mizaha en çok Türk solunun ihtiyacı var”

“)İlk kitabınız 1983’te yayımlananTarihten Güncelliğeoldu. Sizi, kitap yazmak için uzun diyebileceğimiz bir zaman beklemeye iten etkenler nelerdi?Mükemmeliyetçilik. Fikir olarak tek tek yazılmış yazıları toplayıp kitap yapmak bana çok kolaycı ve pek hoş olmayan bir kitap üretme yöntemi gibi geldi ve bu şekilde yapmayı düşünmedim. Kitap, kitap olarak tasarlanır ve öyle yazılır diyordum. Ama bir türlü oturup bir kitap tasarlamaya vaktim ve imkânım olmuyordu. Hele bir dergi çıkarmak falan, bunlar çok perakendeci işlerdi. Ömrüm hep konferanslarda geçiyordu ve bir gün, “makalelerini birleştirelim bir kitap yapalım” önerisi gelince, bu özgül alanda böyle bir şey olabilir gibi geldi. Çünkü hepsi başka konuda da olsa, aynı anlayışın ve aynı tematik bütünlüğün yazılarıydı. O yazılarda gündelik hayat sosyolojisi yapıyordum ve bir araya getirilebilir dedim. Beğenmediğim gibi değil, istediğim gibi de değil ama ikisinin arasında bir şey çıkartınca, arkasından bir sürü kitap yazabildim. Türkiye’deki üniversitelerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?Benim üniversite anlayışım bazı bakımlardan biraz gerici bir anlayıştır. Bugün bildiğimiz üniversiteler, Orta Çağ’da kuruldu. Üniversite Orta Çağ kurumudur ve lonca olarak kurulmuştur. Ben bu lonca karakterinin mümkün mertebe devam etmesinden yanayım. Yani kuyumcu denen bir adama ihtiyacımız var. Kuyumcunun yaptığı işi, fabrikada yapamıyoruz. Hoca öğrenci ilişkisinin de, bu kapsama giren önemli bir kısmı vardır. Ayrıca hâlâ bazı terimlerini de kullanıyoruz. Niye mezun olduğumuz zaman “bachelor of art” yani “sanat bekârı” oluyorsun. Lisans diploması alan adama “kalfa olabilir” diyorsun yani. “Master of art” da usta olabilir, kendi işini kurabilir anlamına geliyor. “YÖK, benim doktora verme ehliyetimi tartacak!” Kaliteli yüksek öğretim, benim önem verdiğim bir husus. Kaç yıldır, kendimi Türkiye’nin her anlamda medeni bir toplum olmasına adamışım ve kamusal bir insan haline gelmişim. Artık başka türlü yaşamama imkân yok. Burada bir kurumun kendini kendi içinden düzelttiği görülmemiştir, bunu da iyi biliyorum. Burada bir kurum, en kalitesizin etrafında kendini oluşturur ve bu da herkesin işine gelir. Kalitesizliği paylaşılması, taşra üniversiteleri, 12 […]

“Sevda sözleri”ni öksüz bırakan şair

Oruç Aruoba, “Bir şairin gözleri kapanınca, dünyada görülecek şeyler azalır” demişti. 19 yıl önce Cemal Süreya da, “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım / Ama ayrıca aldığın bu hayat, fena değildir… / Üstü kalsın…” diye yazdığının ertesi günü bir 9 Ocak günü bu dünyaya kapatınca gözlerini görülecek şeyler azaldı. Tüm günahların yarı yarıya işlendiği, bir sevişmenin gelip bir daha gitmediği, unutulmayacak aşkların her daim dörtnala sevişen kahramanıydı hâlbuki. Cemal Süreya henüz 6 yaşındayken daha, Dersim sürgünlüğüyle başlayan hüzünlü yaşamını; mutluluklarıyla, mutsuzluklarıyla, her birini sevdiği kadınlarıyla, evlilikleriyle, sözcüklere can veren şairliğiyle noktaladığında yazılmamış aşk şiirleri eksik, yazılanlar ise öksüz kaldı. Bu eksikliği, bu öksüzlüğü Can Yücel, “Aşk yok gayri memlekette / Cemal Süreya beri gideli” diye özetlemişti ardından yazdığı bir şiirde. Ahmed Arif’in, “Eros’tu kendi okuyla kendini vuran” dediği; aşkın en güzel hallerini, aşkın ya da aşığın çaresiz, başıboş hallerini dizeleriyle yudum yudum içiren bir şairdi. “Dünyanın en küçük devleti” Sevmeye ya da âşık olmaya neden arayan ve her seferinde de bulduğunu 20 ayrı şiirinin son dizesinde, “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diye anlatan şairdi. Aziz Nesin’in,Jean Paul Sartre’yle birlikte, “Dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediği, Ülkü Tamer’in, “Dilin ve şiirin yaman avcısı” diye tanımladığı bir sözcük ustasını, Cemal Süreya’yı, hangi kelimeleri yanyana getirdiğimizde anlatabiliriz? Cemal Süreya’nın dostu, sevgilisi, iş arkadaşı olan Tomris Uyar’ın, “Tanıdığı kaç kişi varsa o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel öğeleri aynı kalıyor; politikaya, edebiyata, espriye tutkusu; çalışkanlığı, dürüstlüğü gibi, Ama çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. 3 tane yazılabilir. 3 tane apayrı” dediği şair hakkında ne söylesek eksik kalacağını bilerek anlatmaya çalışalım istedik ölüm yıldönümünde. Kadere yazılan göçebelik hali Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da bir yük vagonunda doğdu. Cemalettin Seber adı verilen geleceğin şairinin […]

Romanın adı var kendi yok

Hemen her kesimin izlediği yerli – yabancı bir dizi var. Özellikle yerli diziler, ulusal kanalların gün içerisindeki büyük bir bölümünü kaplıyor ve böylelikle hayatımızı da büyük ölçüde etkiliyor. Bir dönemin çok izlenen “ağa” ya da “mafya” dizileri artık demode olsa gerek, çünkü dizilerin şimdiki moda akımı, edebiyat uyarlamaları. Halit Ziya Uşaklıgil’den Aşk-ı Memnu, Reşat Nuri Güntekin’den Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe, Ayşe Kulin’den Gece Sesleri gibi edebi eserleri televizyon kanallarında “edebi dizi” olarak izliyoruz. Senaristlerin ve yapımcıların gözbebeği haline gelen bu uyarlama diziler izlenme rekorlarına paralel olarak, dizilerin esin kaynağı olan eserlerin de satışını arttırıyor. Birçok kitabevi, uyarlama dizilerden sonra halkın romanlara olan ilgisinin arttığını belirtiyor. Halit Ziya Uşaklıgil’in eseri Aşk-ı Memnu, Özgür Yayınları tarafından piyasaya sürülüyor. Yayınevi, eserle aynı ismi taşıyan dizinin çekimlere başlamasından sonra kitap satışının 10 – 12 bin seviyelerine yükseldiğini söylüyor. İnkılâp Kitabevi’ne bağlı olan Reşat Nuri Güntekin’in eserleri Yaprak Dökümü ve Dudaktan Kalbe’nin satışlarında da geçen seneye oranla yüzde 20 – 25 civarında bir artış var. Aynı şekilde Remzi Kitabevi de kendileri tarafından çıkartılan Ayşe Kulin’in eseri Gece Sesleri’nin televizyonda dizi olarak yayınlanmaya başladıktan sonra satışlarında artış olduğunu, yıllar sonra kitabın en çok satanlar listesinin beşinci sırasına yükseldiğini söylüyor. “Romanlar katlediliyor” Edebi romanların son zamanlarda ilgi görmesi, yeterince kitap satışı olmayan ülkemizde iyi bir durum gibi gözüküyor. Fakat yayınevleri ve kitap eleştirmenleri farklı dönemlere ait romanların dizi haline getirilmesine ve içerik olarak çok fazla değişikliğe uğratılmasına karşı tepkili. Özgür Yayınları’ndan ismini vermek istemeyen bir yönetici, kitapların içerik olarak dizilerde katledildiğini, kitapların diziye çevrilmesinden yana olmadığını ve dizilerin eserlerle alakasız olduğunu söylüyor. “Kitap satışları arttı fakat bu artışın sebebi, diziyi izleyen kesimin dizinin sonunu merak etmesi ve dizi sonunun kitaplarda aranması” diyen yönetici, Aşk-ı Memnu’nun hikâye olarak diziye uygun olmadığını, dizi yerine güzel bir drama filmi olabileceğini anlatıyor. Hikâyeleriyle izleyenleri üzüntüden perişan eden uyarlama dizilerin sayısı […]

“Yazı yazmak kutsal bir şey değil”

Haber: İşvecan Nur Özeninozen@medyakronik.comKameraman: Erdem Özüer Ahmet Ümit kimdir? Polisiye romanın tanınan isimlerinden Ahmet Ümit, 1960 yılında yedi kardeşin en küçüğü olarak Gaziantep’te dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra 1978 yılında İstanbul’a gelerek Marmara Üniversitesi Kamu Yönetimi’nden mezun oldu. 1985–1986 yıllarında Moskova’da Sosyal Bilimler Akademisi’nde eğitim aldı. Ahmet Ümit’in yayımlanan ilk kitabı Sokağın Zulası, yazın dünyasında tanınmasını sağlayan eser ise Çıplak Ayaklıydı Gece adlı öykü kitabı oldu. Çıplak Ayaklıydı Gece’yle, Ferit Oğuz Bayır Düşün ve Sanat Ödülü’nü kazandı. 1994 yılında ATV için çekilen “Çakalların İzinde” adlı polisiye dizinin öykülerinin ve senaryosunun yazılmasına katkıda bulundu. Ardından da 1995’te çeşitli gazete ve dergilerde Franz Kafka, Dostoyevski, Patricia Highsmith, Edgar Allan Poe ve polisiye roman yazarları üzerine inceleme ve tanıtım yazıları kaleme aldı. Kitaplarının tümünde var olan gerilim duygusu ise Sis ve Gece adlı polisiye romanında kendisini tümüyle dışa vurdu. Sis ve Gece Türkiye’de yankı uyandırdı, tartışmalara yol açtı. Yunanistan’da yayımlanarak yabancı dile çevrilen ilk Türk polisiye yapıtı unvanını kazandı. Ayrıca öykülerinden yola çıkılarak Uğur Yücel tarafından Karanlıkta Koşanlar ve Cevdet Mercan tarafından Şeytan Ayrıntıda Gizlidir dizileri yapıldı. Sis ve Gece adlı romanı 2007 yılında Turgut Yasalar tarafından sinemaya uyarlandı. Eserleri Sokağın Zulası, 1989Çıplak Ayaklıydı Gece, 1992Bir Ses Böler Geceyi, 1994Masal Masal İçinde, 1995Sis ve Gece, 1996Agatha’nın Anahtarı, 1999Kar Kokusu, 1998Patasana, 2000Kukla, 2002Beyoğlu Rapsodisi, 2003Aşk Köpekliktir, 2004Başkomiser Nevzat, Çiçekçinin Ölümü, 2005Kavim, 2006Ninatta’nın Bileziği, 2006İnsan Ruhunun Haritası, 2007Olmayan Ülke, 2008