Sanat

Murat Belge: “Mizaha en çok Türk solunun ihtiyacı var”

Yazan: Hasan Pehlivan

“)

İlk kitabınız 1983’te yayımlanan
Tarihten Güncelliğeoldu. Sizi, kitap yazmak için uzun diyebileceğimiz bir zaman beklemeye iten etkenler nelerdi?
Mükemmeliyetçilik. Fikir olarak tek tek yazılmış yazıları toplayıp kitap yapmak bana çok kolaycı ve pek hoş olmayan bir kitap üretme yöntemi gibi geldi ve bu şekilde yapmayı düşünmedim. Kitap, kitap olarak tasarlanır ve öyle yazılır diyordum. Ama bir türlü oturup bir kitap tasarlamaya vaktim ve imkânım olmuyordu. Hele bir dergi çıkarmak falan, bunlar çok perakendeci işlerdi. Ömrüm hep konferanslarda geçiyordu ve bir gün, “makalelerini birleştirelim bir kitap yapalım” önerisi gelince, bu özgül alanda böyle bir şey olabilir gibi geldi. Çünkü hepsi başka konuda da olsa, aynı anlayışın ve aynı tematik bütünlüğün yazılarıydı. O yazılarda gündelik hayat sosyolojisi yapıyordum ve bir araya getirilebilir dedim. Beğenmediğim gibi değil, istediğim gibi de değil ama ikisinin arasında bir şey çıkartınca, arkasından bir sürü kitap yazabildim.

Türkiye’deki üniversitelerin durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Benim üniversite anlayışım bazı bakımlardan biraz gerici bir anlayıştır. Bugün bildiğimiz üniversiteler, Orta Çağ’da kuruldu. Üniversite Orta Çağ kurumudur ve lonca olarak kurulmuştur. Ben bu lonca karakterinin mümkün mertebe devam etmesinden yanayım. Yani kuyumcu denen bir adama ihtiyacımız var. Kuyumcunun yaptığı işi, fabrikada yapamıyoruz. Hoca öğrenci ilişkisinin de, bu kapsama giren önemli bir kısmı vardır. Ayrıca hâlâ bazı terimlerini de kullanıyoruz. Niye mezun olduğumuz zaman “bachelor of art” yani “sanat bekârı” oluyorsun. Lisans diploması alan adama “kalfa olabilir” diyorsun yani. “Master of art” da usta olabilir, kendi işini kurabilir anlamına geliyor.

“YÖK, benim doktora verme ehliyetimi tartacak!”

Kaliteli yüksek öğretim, benim önem verdiğim bir husus. Kaç yıldır, kendimi Türkiye’nin her anlamda medeni bir toplum olmasına adamışım ve kamusal bir insan haline gelmişim. Artık başka türlü yaşamama imkân yok. Burada bir kurumun kendini kendi içinden düzelttiği görülmemiştir, bunu da iyi biliyorum. Burada bir kurum, en kalitesizin etrafında kendini oluşturur ve bu da herkesin işine gelir. Kalitesizliği paylaşılması, taşra üniversiteleri, 12 Eylül uygulamaları derken, Türkiye’de üniversite battı. Mesela falan ilde bir bina yap, buna ne kadar ton çimento gider, kaç kilo demir gider bunları hesapla, odalarına sıralar koy ve kara tahta ya da daha modern beyaz tahta koy, adamlar gelsin gitsin, ders versin dönsün gitsin. Ancak bu şehirde bir sinema var mı ya da o üniversitenin bir kütüphanesi var mı, açık mı? Bunlar önemli değil. Anlayış bu olunca aklıma bir Bulgar fıkrası geliyor. Bulgar polisleri üçer üçer gezermiş. Bir gün, “Neden böyle geziyorsunuz?” diye sormuşlar. Birisi “Ben okumasını bilirim” demiş, ikincisi “Ben yazı yazmasını bilirim” demiş, üçüncüsü de “Ben entelektüellerle gezmeyi severim” demiş. Bizde de, “ABC’yi sökünce entelektüel olma” inancı var olduğundan, üniversite de bu haline geldi ve bu içeriden de düzelmez. Çünkü herkes memnun bunun böyle olmasından, hiç kimse kendini zorlamak durumunda değil. Ha bakkal dükkânı açmışsın, ha böyle bir bölümün profesörü olmuşsun. Üniversite sistemini devlet bu hâle getirdiği için, Vaka-i Hayriye’de olduğu gibi, dışarıda yenisi, iyisi kurulacak ve bunu bir tür bombardımana tabi tutacaksın. İşte öteki standardı getirmeye çalışacaksın.

Üniversitenin temelinde yatan çırak usta ilişkisidir. Şimdi mesela ben kendi asistanımı kendim seçmeyecekmişim, YÖK elindeki havuzdan bana bir asistan gönderecekmiş. Böyle eğitim olmaz. Bu kişiseldir, takım işidir. Hangi asistanla çalışacağıma ben kendim karar vermeliyim, tabii o asistan da benim kadar karar vermeli. Burada fazlasıyla bir Amerikan işletme mantığı geçiyor diye sıkıldığım zamanlar oldu. Ancak üniversite bunları kendisi dizginledi ve oraya doğru götürmedi. Buradaki en önemli sorunlar yine bu üniversite değil, bu üniversitenin dışındaki otorite kurumlarıyla olan ilişkilerinde ortaya çıkıyor. Mesela bizim bölümde henüz karşılaştırmalı edebiyat doktora programı açma hakkı YÖK tarafından kabul edilmiş değil. Yani “biraz bekleyelim ve bakalım” diye bir cevap verdiler. YÖK benim, Jale Parla ve Nazan Aksoy’un profesör olduğu bölümün doktora vermeye ehil olup olmadığına birkaç yıl daha bakıp karar verecekmiş.

Yorum yazın