Etiket fotoğraf

‘İğne Deliği’nden Sulukule ve Tarlabaşı

Sulukule ve Tarlabaşı’nda çocuklar, kibrit kutusundan yaptıkları “iğne deliği kamera”yla yaşadıkları bölgeyi fotoğrafladı. Çektiği fotoğrafları görünce kimi eski filmlerden bildiği zamanlara ait hissetti, kimi bir kediyi kaplan zannetti.

100 yıl sonraya, Belgeler'12

Galata Fotoğrafhanesi Belgesel Fotoğraf Programı fotoğrafçılarının çalışmalarından oluşan Belgeler’12 isimli sergide sekiz ayrı hikâye anlatılıyor.

Yasak varsa: Senin yüzünden!

İnternet yasaklarına dikkat çekmek amacıyla düzenlenen “sansürünarkasında” sergisi, yarın İzmir’deki “Türkiye’de İnternet Konfreransı”yla açılıyor.

Şiddetin dublörleri

Nişantaşı’ndaki City’s Alışveriş Merkezi’nin en üst katında bulunan Toprak Sanat Galerisi’ne girdiğinizde; kaşı gözü morarmış, intihara kalkışan, bağımlı ya da delirmiş kadın portreleriyle karşılaşıyorsunuz. İnsanın içi kararıyor ama amaç da zaten bu. Fotoğrafçı Ümit Karalar, insanların, bir dakikalığına da olsa empati kurabilmesini ve acı gerçeğe duyarsız kalmamalarını istiyor. “Bu projeyi, ‘Türkiye’de her gün şiddete maruz kalarak hayatını kaybeden üç kadın var’ diye seçtim. Toplumun bilinçlenmesi gerekiyor” diyen Karalar, bu kadınların yaşadığı duygusal çöküntüyü, İngilizce okunmaya çalışıldığında Türkçe’deki “şiddet” kelimesini çağrıştıran Sheddeath isimli sergisiyle aktarıyor. Şiddet sınıf ayırmıyor Sheddeath, Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun, 24 yaşındaki Karalar’ın diploma projesi olarak başlamış. Ancak aralarında ünlü simaların da bulunduğu birçok katılımcının ve sponsoru Doğtaş’ın da desteğiyle bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürülmüş. Karalar satışa sunduğu fotoğraflardan elde edilecek gelirlerin Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacağını aktarıyor. 50’yi aşkın kadının yer aldığı bu projede Karalar, doktorundan, öğretmenine birçok meslek grubuyla çalışmış. Fotoğrafçı, projenin içine ünlüleri katarak başka bir noktaya parmak basmak istiyor. Karalar bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, her meslekten kadın şiddete maruz kalıyor.” Makyaj ama gerçek Sergide, kendi fotoğraflarına bakan ünlü kadınlardan birkaçıyla sohbet etme şansı buluyoruz. Hepsi, böyle bir projeye katıldıkları için ne kadar mutlu olduklarını dile getiriyor. Oyuncu Gözde Kansu da, “Bu projede mutlaka yer almalıyım” diyenlerden. Kansu, kadının maruz kaldığı şiddeti canlandırmanın bile moral bozucu olduğunu ve çekimlerin model üzerinde psikolojik etki bıraktığını vurguluyor: “Korkunç bir şey. O anı yaşıyorsunuz.” Çekimlerden çok etkilenen bir diğer isim ise şarkıcı Zeynep Mansur. Çekimlerde, morarma ve yara izlerini oluşturmak için profesyonel plastik makyaj uygulandığını hatırlatan Mansur, çekim biter bitmez makyajını çıkarmak istediğini söylüyor. Şiddet eylemlerinin en kötüsünün fiziksel şiddet olduğunu düşünen Mansur ekliyor “Ben makyajla böyle hissederken, fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların neler hissedebileceğini düşünün.” Toplum baskısı da bir şiddet Sergide, sadece başkalarının kadınlara uyguladığı fiziksel şiddete yer verilmiyor. Örneğin; oyuncu Özge Özder, […]

21. yüzyıl insanı arşivi: 100100

Yıllardır kapısında beklediğimiz Avrupa Birliği, bizim nasıl insanlar olduğumuzu düşünüyor acaba? Görünen o ki, bizi içlerine almaya pek niyetli değiller. Eğer öyle ise, bu yargıya nasıl vardılar? Ya kapıyı aşındıran bizler, Türkiyeliler, aralarına karışmayı umduğumuz yaşlı kıta insanı hakkında ne kadar bilgi sahibiyiz? Onları tanıyor muyuz? Dünya kentlerini dolaşmaya hazırlanan İstanbul merkezli bir proje bu sorulara, ve belki de çok daha fazlasına, olumlu cevaplar vermemize yardım edebilir. Proje yürütücüleri amaçlarını “Toplumlar arasındaki kültürel önyargıların ortadan kalkması, kültürlerarası iletişimin sağlanması için birbirine komşu, iç içe yaşamalarına rağmen, birbirini hâlâ yeterince tanımayan insanları, aidiyeti ile değil, insan oluşlarını ön plana çıkararak tanıtmak” olarak açıklıyor. Bunun için fotoğrafın gücünden faydalanacaklar. Dünya vatandaşlarının, beyaz fon önünde tam boy fotoğrafını çekecek ve bu fotoğrafları dünya ülkelerinde dolaştırarak, birbirleriyle tanışmasını sağlamaya çalışacaklar. İddialı bir hedefleri var: 100 bin 100 insanı belgelemek. Bu iddia Yüz Bin Yüz (100100) Projesi’ne isim de vermiş. Bu sayıya 20 yılda ulaşmayı umuyorlar. Geride bıraktıkları beş yılda, çoğunluğu Türkiye’den 7 binden fazla “yüzü” arşivlerine eklemişler. 100 bin 100 sayısı, okunduğu zaman belki de insanı çağrıştırdığı için seçilmiş bir hedef ve isim. Yüz Bin Yüz, bu hedefin ne kadarına ulaşırsa ulaşın, 21. yüzyıl insanına dair en geniş arşivlerden birini yaratmış olacak. Proje ekibinin sözcüsü Herman Artunç “Çeşitlilik içinde birlik yaratmak lazım. Uzaya bile çıktık ama yüzyıllardır birlikte yaşamayı beceremiyoruz” diyor, geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde katıldığı söyleşide. “Her kesimden, her meslekten, her yaştan, her ülkeden insanların tam boy portrelerini yan yana sergileyerek yapmayı düşlüyoruz” diye ekliyor. Yüz Bin Yüz’ün, aynı günlerde Kadir Has Üniversitesi’nde açtığı İNSANBUL sergisi Artunç’un ne demek istediğini bize daha iyi anlatıyor. Rum Ortodoks patriğinin ve Ortaköy Camii imamının, TRT ve Agos gazetesi muhabirlerinin, Surp Pırgiç Ermeni Hastanesi çalışanları ve Sirkeci esnafının, Türkiye Paralimpik Olimpiyat Takımı oyuncularının ve Beyoğlu İtfaiyesi memurlarının tam boy fotoğraflarını aynı salonda, yan yana görebildiğimiz için… […]

Fransa’da Türk olmak

Yeni ve daha iyi bir yaşam için boydan boya Avrupa’yı aştılar. “Biraz para biriktirelim, döneriz” dediler. Eninde sonunda bir ev, bir traktör, bir otomobil parası. Sonra yine memleket toprağı. Ama iş o kadar kolay değildi. Ne göçmenler, ne de onları ağırlayan ülke için. Yıllar geçti, göçmenler işçi yurtlarındaki tek göz evlerine, varoşlara, gönüllü sürgüne alıştılar. Sevdiler, evlendiler, çocukları büyüdü, yeni işlere girdiler, işten çıkarıldılar. İş kurdular, ev aldılar, delikanlılar, genç kızlar evlendi, onların da çocukları oldu. İlk gidenler emekli kahvelerinde buluşmaya başladılar, ölenlerin cenazeleri döndü memlekete. Kimi yasal, kimisi kaçak yolla 1970’lerde Fransa’ya giden Türklerin ortak öyküsü bu, özetle. “O insanların yaşamlarını izledim, gördüm, paylaştım” diyor serbest fotoğrafçı Ahmet Sel. Çünkü Sel de, fotoğrafladığı insanlardan biriydi. 1980’den sonra “hayatını kurtarmak için” siyasi göçmen olarak gitti Fransa’ya. Muhabirlik yaparak, ajanslarda ve televizyon kanallarında çalışarak kazandı hayatını. Kesintilerle 30 yıl kaldı bu ülkede. Ve yurda dönüşünde, gurbeti paylaştığı, çok şey öğrendiğini söylediği insanları “Demir Atanlar” sergisinde bir araya getirdi. Sergi’nin İstanbul Fransız Kültür Merkezi’ndeki ilk ayağı dün sona erdi. Ama kuruluşun İzmir’deki merkezinde 22 Mart’ta yeniden açılacak. “Avrupa’ya adapte olan baba yiğit” Fransa’da Türk olmanın, o ülkede yabancı olmaktan farkı yok Ahmet Sel’e göre. Srilankalı ya da Kolombiyalı olsanız da durum aynı. “Çünkü kendi memleketinde değilsin. Genelde bu toplumlar çok eski ve yerleşmiş toplumlar. Bu nedenle Avrupalı toplumlara tümüyle adapte olmak çok zor. Yani öyle bir baba yiğit yok. ‘Ben buraya tam adapte oldum, çok güzel yaşıyorum, herkes beni tamamen kendisi gibi saymaya başladı ve ben onlardan biriyim demek’ çok zor.Sel, “adaptasyon” konusunda ikinci, üçüncü kuşakların daha şanslı olduğunu söylüyor. “Çocuklar büyümeye, torunlar doğmaya ve yetişmeye başladığı zaman oranın eğitim sisteminden geçmiş oldukları ayrıca çaba sarf etmeleri gerekmiyor” diyor. Tabii bunun için kendi ailelerinden de özgürleşmeleri, evdeki baskıya direnmeleri gerektiğini dile getiriyor. Örneğin bazıları eşlerini sadece memleketteki köylerinden seçmek durumunda kalıyor. Çoğu, […]

Facebook profiliniz itinayla çekilir

İstanbul Mecidiyeköy’de, meydana çıkan sokaklardan birinde, bir fotoğraf stüdyosu… Vitrindeki büyük afiş yoldan geçenlerin dikkatini çekiyor: “Facebook özel profil fotoğraf çekimleri burada!” Stüdyonun sahibi Sefer Darıcı(32) eski bir gazeteci. Gazeteciliğin kazandırdığı refleksle olsa gerek, sosyal paylaşım ağı Facebook’taki “ışığı”, bugün bulunduğu meslek grubunda belki de ilk fark eden isim. “Bu konuda bir boşluk olduğunu düşündüm ve halkın böyle bir hizmete hayır demeyeceğine karar verdim” diyor. Geride kalan altı ay Darıcı’yı haklı çıkarmış: “Ayda ortalama 55 kişi sadece Facebook profili çektirmek için geliyor.” Eskiden nişan, düğün, sünnet fotoğrafları ya da poloraid çekimler için kullanılan stüdyosu daha çok ziyaret edilen bir mekân haline gelmiş. Facebook’un farkı ne? Facebook için fotoğraf çektirmenin, diğer fotoğraflardan farkı ne? Darıcı bu soruyu şöyle cevaplıyor: “Facebook müşterisi çevre edinme amacında ve dolayısıyla istediği biçimde görünmeyi arzuluyor. Milyonlarca insanın görebildiği ve kendilerini tanıtan fotoğrafın dikkat çekici olmasını istemeleri çok doğal. Dolayısıyla müşteri, hangi özelliğinin ön plana çıkması gerektiğini kendisi belirliyor. ‘Yüzümü beğenmiyorum’ ya da ‘kilolu gözükmek istemiyorum’ derse, ona göre düzeltmeler yapılıyor.” Darıcı’nın tarzı, dijital fotoğrafın henüz icat olmadığı yıllarda fotoğrafçı vitrinlerinde sık gördüğümüz “itinayla rötuş yapılır” reklamlarını hatırlatıyor. Kendini tümüyle fotoğrafçıya bırakan müşteriler kadar, “kafasında kendi pozuyla gelen” insanlar da var. “Örneğin” diyor Darıcı, “bir müşteri, sadece gözünün fotoğrafını çekmemi istedi. Daha ilginç isteklerde bulunanlar da oldu.” Sadece insanlar değil… Milyonlarca kullanıcıya hitap eden bir ağın yarattığı “imkanlar”la ilgilenen bir başka grup da şirketler. Özellikle piyasaya yeni çıkan ürünler Facebook aracılığıyla tanıtılmaya çalışılıyor. Darıcı “İsim veremem ama bugüne kadar yedi sekiz şirket, Facebook’a özel çekimler yapmamı istedi” diyor. Paylaşım ağlarının kendine özgü bir havası olduğunu dile getiren fotoğrafçı, başka mecralardaki tanıtım fotoğraflarının Facebook için geçerli olmadığı görüşünde:“Gazeteye verdiğiniz reklamla Facebook’a verdiğiniz reklam arasında bir fark olmalı…” Facebook’a girip profil fotoğraflarına şöyle bir göz attığınızda Darıcı’nın haklı olduğunu kolayca görebiliyorsunuz. Sanal ortamdaki sosyal ağlarda insanlar “oldukları gibi” değil […]

Hayatımız dijitalleşti

2000’lerin ilk on yılı dijital teknolojilerin tavan yaptığıı bir dönem olarak tarihe geçecek demek herhalde yanlış olmaz. Dijital müzik ve dijital görüntünün hayatımıza girdiği bu yıllarda ayrı ayrı amaçlara yönelik bir takım araçların bir araya getirilme tutkusu da çılgınlık boyutlarına vardı. Sonunda, o ona eklendi, bu bununla birleştirildi, hem müzik dinlenebilen, hem fotoğraf çekilebilen, hem mesajlaşılan, hem, internete erişilen, hem radyo dinlenen, saati gösteren, kronometre olarak kullanılabilen, sabah uyanmak için çalar saat görevi gören, randevularımızı ve önemli günleri kaydeden, ajanda olarak kullanabileceğimiz, ses kaydı yapılan, hesap makinesi olarak kullanılabilen, oyun oynanabilen, bütün bu özelliklerinin yanında istersek da telefon görüşmesi de yapabileceğimiz bir alet hayatımızın tam ortasına yerleşiverdi. İşte 2000’lerde hayatımızı değiştiren teknolojiler… Dijital kameralı cep telefonları İlk cep telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından icat edildi ve sadece 2000 adet üretildi. 90’lı yılların sonunda yaygınlaşan cep telefonları, çıktığı yıllarda araba takozlarını anımsatırdı. 2002 yılında Nokia firmasının piyasaya sürdüğü 7650 modeli ilk dijital kameralı cep telefonu olarak tarihe geçti. İlk dönemlerde dijital fotoğraf makinelerinin pahalılığı ve görüntülerin kalitesizliği nedeniyle analog kameralar kullanılmaya devam edildi.Bu geçiş dönemi de telefon firmalarının yüksek çözünürlükte kameraları cep telefonlarına koymalarıyla son buldu. Artık yaşlısı genci kameralı cep telefonlarından edindi ve bütün fotoğraflarını bilgisayara aktarır oldu. Böylece baskı, film gibi masraflar ortadan kalktı. Bu teknoloji sayesinde herkes amatör fotoğrafçı ve gazeteci haline geldi. Aslında bir cep telefonu üreticisi olan Nokia’yı dünyanın en fazla fotoğraf makinesi üreten firması haline getiren bu gelişmeyle birlikte, nternette fotoğraf, film ve yazı paylaşımını sağlayan en önemli adımlardan biri de atılmış oldu. Mp3 çalar, Ipod Napster adlı şirketin internet üzerinden ücretsiz şarkı indirilmesine olanak veren yazılımı kullanıma açmasıyla halen en yaygın dijital müzik farmatı olan mp3’e olan ilgi, müzik sektörünü alt üst edecek şekilde arttı. Bu gelişmeyle birlikte 2000’lerin en yenilikçi firmaları arasında sayılan Apple, 2001 yılında ilk İpod’u piyasaya sundu. İlk taşınabilir […]

Witkin’in ‘iğrenç’ estetiği

“Cüceler, vücut bozuklukları olanlar, devler, kamburlar, transseksüeller, sakallı ve çok kıllı kadınlar, kuyruklu, boynuzlu, kanatlı, dört memeli kadınlar, doğumdan dolayı sakat kalmışlar, kolu, bacağı, burnu, kulağı, memesi kopmuş herkes. Aşırı derecede büyük her türlü organı olan herkes. Her tarzda garip ve değişik görünümü olanlar. Ölüler, ölü doğmuş her türlü canlı biçimleri. Hermafroditler, perversion, İsa’nın bedeninin duruşundaki arızaları alan herkes. Aşağıdaki telefon ile temasa geçsin.” Joel Peter Witkin’in nasıl bir fotoğrafçı olduğunu ve nasıl fotoğraflar çektiğini, kendisinin vermiş olduğu bu ilanla kolayca anlıyoruz. Onu farklı yapan toplumun genel estetik anlayışının tam tersine insanları rahatsız eden fotoğraflar çekmesi. Çoğu insan rahatsız olsa da onun fotoğraflarının arkasındaki felsefeyi ve onun anlatmak istediklerini analiz etmeye çalışan bir kitle var. Evdeki dini çatışma 1939 yılında New York’ta dünyaya gelen Witkin, Katolik bir anne ve koyu Yahudi bir babanın iki çocuğundan biridir. Farklı dini benimseyen anne ve babanın kurmaya çalıştığı farklı dünyalar Witkin için küçük yaşta uğraşması gereken problemler doğurur. Zaten onlar da bu çatışmaya dayanamaz ve boşanırlar. Witkin annesi ile birlikte yaşamaya başlar. Ama bu ayrılık onun travmalarından ilkidir. Dini çatışma hem Witkin hem de resim sanatçısı kardeşi Jerome için ilerleyen yıllarda gönderme yaptıkları konulardan sadece biri olur. Resimlerinde şiddet içeren Katolik ve Yahudilik temaları bulunduran Jerome gibi Witkin de fotoğraflarında bu tarz öğeleri kullanır. Daha beş yaşını bile doldurmamışken babası ona çeşitli dergilerdeki fotoğrafları gösterir ve üzerlerinde uzun uzun konuşur; o yaşta bile babasını büyük bir dikkatle dinler. Babası öyle güzel fotoğraflar çekemediğinden bahseder. Witkin için fotoğraf aşkı aslında bu yaşta bilinçaltına işlemiştir. İlerleyen yıllarda fotoğraf sanatçısı olmasının nedenlerinden biri de babasının arzusunun onu etkilemesi ve aslında farkında olmadan onun arzularını gerçekleştirme isteğidir. Küçük yaşta babasından ayrı yaşayan bir çocuk ve babası ile geçirdiği zamanlarda konuşulan fotoğraflar. Witkin uzun süre bu konuşmaları unutmaz ve bu konuşmalardan etkilendiğini söyler. Ayaklara yuvarlanan kafa Witkin’in ölü bedenlerle, […]

Ezidiler

Ortadoğu halkları Coğrafî ve kültürel olarak yakın olmalarına rağmen birbirlerini ya çok az tanıyor; ya da birbirlerinden habersiz yaşıyor. Bilinenler ise çoğunlukla önyargılardan, yüzeysel kanaatlerden ve eksik bilgilerden ibaret. Ezidilik de çok az bilinen, tek Tanrılı bir din. Fotoğraf sanatçısı Hüsamettin Bahçe’nin 2005-2008 yılları arasında Kuzey Irak’ta çekmiş olduğu Ezidi fotoğrafları Beyoğlu, İstiklal Caddesi’ndeki Fototrek Fotoğraf Merkezi’nde sergileniyor. 1970’li yıllara kadar Türkiye’nin Güneydoğu ve Doğu Anadolu Bölgeleri’nde yaşayan Ezidiler’in bugün Türkiye’de yaşayanlarının sayısı 500’e yakın. Ezidîler ayrıca Suriye, İran, Irak, Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan, Almanya, Belçika ve Fransa’da yaşıyorlar. Ezidî dini ve kültürünü yansıtan fotoğraf sergisi 22 Mayıs’a kadar görülebilir.Merve Akçay–Duygu Furuncu

Türkiye’nin ilk belgesel fotoğraf okulu açılıyor

Galata’da Serdar-ı Ekrem sokakta bulunan Fotoğraf Atölyesi, Türkiye’de ilk defa gerçekleşecek olan Belgesel Fotoğrafçılık derslerine 1 Mart’ta başlayacak. Buna göre okula son başvuru tarihi 24 Şubat. Beş ay boyunca devam edecek olan atölye, çeşitli üniversitelerden gelen akademisyenler, fotoğrafçılar ve araştırmacıların katılımıyla gerçekleşecek. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Esra Arsan, Ethem Özgüven ve Ayça Çiftçi gibi akademisyenlerin de yer aldığı bu beş aylık seminer dizisinde öğrencilere teorik ve pratik bilgiler verilecek. Galata Fotoğrafhanesi altı yıldır fotoğraf atölyeleri yapıyor; fakat 1 Mart’tan sonraki amaçları Fotoğraf Vakfı ile birlikte var olan kısa dönem atölyelerini geniş döneme doğru yaymaya başlamak. Galata Fotoğrafhanesi’nin kurucularından Yücel Tunca bu okulun, fotoğrafın hayatında bir hobi olarak yer almasından ziyade, onu hayatının bir parçası olarak görenlere ve fotoğrafın o kişinin hayatında geniş düzeyde yer almasını isteyenlere hitap edeceğini söylüyor. “Galata Fotoğrafhanesi’nde eğitim alanlar gerçek anlamda bu işe gönül vermiş kişiler olacaklardır. Bu anlamda atölyemiz fotoğraf alanında profesyonelleşmek isteyenlere yardımcı olacaktır.” Fotoğrafa olan ilgi azalıyor Türkiye’nin ilk Belgesel Fotoğraf Okulu’nun kurucularından Yücel Tunca İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu. 10 yıla yakın bir süre gazetecilik yaptığını fakat daha sonra reklam fotoğrafçılığı yapmaya başladığını anlatıyor. Yücel Tunca Galata Fotoğrafhanesi dışında İstanbul kültür Üniversitesi’nde fotoğrafçılık dersi veriyor. Vietnam Savaşı’nın sonlarına doğru, yani 70’lerde televizyonun çok büyük bir etkisiyle fotoğrafa olan ilginin azaldığını vurgulayan Tunca, fotoğrafın artık yazılı medya tarafından bir iletişim aracı olarak görülmediğinden söz ediyor. “Fotoğrafçılığa olan merak giderek kayboluyor. Bu anlamda yazılı medya, fotoğrafı iletişim aracı olmaktan çok, maalesef bir süsleme aracı olarak görüyor. Hatta ve hatta renkli lekeler olarak görüyor…” Okulun temel hedefleri Yaklaşık iki yıl sonra iki yıllık bir akademiye dönüştürülmesi planlanan Galata Fotoğrafhanesi’nde temel hedef, üretilen fotoğrafların dünyaya satılabilmesi. Asıl dertlerinin ürettiklerinin Türkiye’de kalmaması olduğunu vurgulayan Yücel Tunca, “Türkiye’nin en büyük eksikliği dünyayla entegrasyonu” diye konuşuyor. “Türkiye’nin dünya ile işlevselliği neredeyse yok denecek kadar az. Dolayısıyla bu vizyonu açabilmek gerekiyor; […]

“Tek Kareci” İstanbul’da

Contemporary İstanbul projesi kapsamında “One Shot” (Tek Çekim) sergisi için Doğu’yla Batı’nın buluştuğu İstanbul’u tercih eden Alexander Berg poz verecek İstanbulluları bekliyor. Mükemmel fotoğraf için birçok film harcayan ve karelerce fotoğraf çeken fotoğrafçıların aksine Berg yalnızca tek bir çekim yapıyor, tek bir kare kullanıyor ve o eşsiz anı yakalamayı hedefliyor. Bunun için fotoğraf çektirmeye gelenlerle dakikalarca konuşuyor, onları tanımaya çalışıyor. Hayatlarında nerede durduklarını, neler hissettiklerini soruyor. “Gözlerinde rahat oldukları hissini yakalamadan deklanşöre basmam” diyen Berg, o kadar sıcakkanlı ve sabırlı ki kameraya hiç alışık olmayanları bile rahatlatmayı başarıyor. Berg’in projesi 2003’te New York’un Times Meydanı’nda başladı. O yıl ve 2006’da toplam 850 New Yorklu fotoğrafçıya poz verdi. Whitney Müzesi’ne fon bulmak için sergilenen bu fotoğraflar Berg’in 2007 Dandai Uluslararası Sanat Festivali’ne katılmak üzere Pekin’e çağrılmasını sağladı. “One Shot New York” projesini Çin’in başkentinde sergileyen sanatçı, sergi süresince üç yüz yetmişin üzerinde insanı fotoğrafladı ve Pekin’in yüzlerini de projesine dahil etti. Fikrinin yeni ve eşsiz olmadığını söyleyen sanatçı, Nazilerin yükselişe geçtiği 1920’lerde Alman ırkının sadece sarı saçlı mavi gözlü olmadığını kanıtlamak isteyen Fotoğrafçı August Sander’dan etkilendiğini söylüyor. Belgesel nitelikteki o çalışmanın Berg’e göre en ilgi çekici yanı ise Sander’ın asker, kasap, öğretmen gibi sıradan insanları yönlendirmeden doğal halleriyle çekmiş olması. Kendi çalışmasında da aynı prensipten yola çıkan Berg, nasıl poz vereceğiyle ilgili bir fikri olmayan insanların bile yönlendirmeden ruhunu yansıtmayı başarıyor. Sanatçı “Gelenlerin bazılarının aklında nasıl poz vermek isteyecekleriyle ilgili çok net fikirler oluyor, bazıları ise ne yapacaklarını soruyorlar. Onları tanımaya çalışıp ne hissettiklerini bulmalarına yardımcı oluyorum ancak müdahale etmiyorum” diyor ve ekliyor: “Bu ortak bir çalışma ama genel olarak fotoğraf çektirenin dünyasını en doğal haliyle yakalamayı amaçlıyorum.” Kameralı psikolog Berg, “One Shot New York”ta çok stresli bir dönemden geçtiğini söyleyen bir televizyon kanalının yöneticisini başı ellerinin arasında düşünürken fotoğrafladığını ve o sıkıntısının çok gerçekçi bir şekilde fotoğrafa yansıdığını söylüyor. Bir […]