Etiket güventürk görgülü

Sayın Başbakanım, sebep?

Senaryosunu Yılmaz Erdoğan‘ın yazdığı ve Ömer Faruk Sorak‘la birlikte yönettiği 2001 yapımı Vizontele‘yi hâlâ seyretmeyeniniz varsa mutlaka izleyin. 10 yıl içinde Türk sinemasının kültlerinden biri haline gelen Vizontele, bugün pek çoğu süper star haline gelmiş oyuncuların hayat verdiği karakterleri ve diyaloglarıyla izlemeye doyamayacağınız bir yapım. Vizontele’nin en sevdiğim ve bana en çarpıcı gelen diyaloğu, kasabaya televizyon getirmeye çalışan belediye başkanı Nazmi(Altan Erkekli) ile karısı Sıtı Ana (Demet Akbağ) arasında geçer. Nazmi eve yeni getirdiği televizyonu huşu içinde seyredip yarı tozunu alma, yarı okşama havasındayken içeri Sıtı Ana girer ve sorar; “Nedir bu?” Nazmi başını kaldırmadan cevap verir: “Vizonteledir hanım” ve konuşma devam eder: – Ne işe yarıyor? – Dünyayı evimize getirecek. Sıtı Ana kısa bir duraklamadan sonra bir omzunu hafiften kaldırarak sorar: “Sebep?” Başbakan’ın Haliç Kongre Merkezi’ndeki “Çılgın kalabalık” önünde sunduğu “Çılgın projesini” dinlerken aynı soru aklıma geldi… “İstanbul’un batısında, Marmara’yla Karadeniz’i birleştiren bir kanal açacağız. Bu kanalın uzunluğu 45-50 kilometre, genişliği 150-200 metre olacak, böylece İstanbul’da iki yarımada ve bir ada oluşacak… “ Peki, Sayın Başbakan, ben de Sıtı Ana gibi soruyorum: Sebep? Diyorsunuz ki, ”Projenin önemli gerekçelerinden birisi, Boğaz trafiğini azaltmak ve Boğaz’daki tehlikeyi ortadan kaldıracak derecede minimize etmeye yöneliktir. Şu anda İstanbul Boğazı’ndan yılda 358 milyon 590 bin ton yük taşınıyor. Yılda yaklaşık 4 milyon ton LPG, 3 milyon ton kimyasal madde ve 139 milyon ton petrol taşınıyor. 147 milyon ton tehlikeli madde her gün her saat İstanbulumuzu, İstanbulumuzun güzelliğini, İstanbulluları ciddi manada tehdit ediyor. Bir medeniyet şehri olan İstanbul’da kültürel eserler, ata yadigarları ciddi tehdit altında. Boğaz ve çevresinde yaşayan, çalışan 2 milyona yakın nüfus aynı şekilde tehdit altında…” Hemen arkasından da ekliyorsunuz: “Kanal sadece bir ulaşım projesi, enerji ve çevre projesi olarak görev yapmayacak, kanal çevresinde modern bir yaşam alanını da oluşturacağız. Bunlar düzenlemede çok daha farklı ölçütlerde olacak. Kongre, festival, fuar merkezleriyle, otelleri, spor […]

Gazeteciler ‘eyleme devam’ diyor

Gizem Tomaç – Ali Mut Ahmet Şık ve Nedim Şener’in ‘’Ergenekon’’ soruşturması kapsamındaki tutukluluk hallerine yapılan itirazın, 10. Ağır Ceza mahkemesi tarafından reddedilmesi üzerine, gazeteciler 17 Mart akşamı sokağa döküldü.Beşiktaş Adliyesi önünde saat 20:00 civarında toplanan grup, tutuklu bulunan Ahmet Şık ve Nedim Şener’in serbest bırakılması için eylem yaptı. yaklaşık 100 kişi, ellerindeki meşalelerle adliyeye yürüdü, alkış ve sloganlarla karara tepki gösterdi.

Gazeteciler adliye önündeydi

Ergenekon Soruşturması kapsamında yapılan operasyonda 3 Mart’ta gözaltına alınan ve 6 Mart’ta tutuklanan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener‘in, aynı soruşturma kapsamında tutuklanan Ortadoğu Teknik Üniversitesi araştırma görevlisi Coşkun Musluk ve OdaTV çalışanı Müyesser Yıldız’ın tutukluluğuna yapılan itirazlar reddedildi. Tutukluluk hallerine yapılan itirazın reddedilmesi üzerine Şık ve Şener’in arkadaşları akşam saat 19:30‘da kararı protesto etmek için Beşiktaş’taki adliyenin önünde toplandı.. Ellerinde meşalelerle adliyeye doğru yürüyen yüz kadar gazeteci bir basın açıklaması yaptı. Ahmet Şık ve Nedim Şener’in tutuklanmasının bir hukuksuzluk olduğunu söyleyen gazeteciler, arkadaşları serbest bırakılana kadar eylemlerine devam edeceklerini açıkladılar. Yaklaşık iki saat içinde karar verilip toplanıldığı için birçok kişinin katılamadığı eylem yine de beklenenden daha çok sayıda insanı topladı.Ellerinde meşaleler olan grup “dokunan yansa da dokunacağız”, “Ahmet çıkacak yine yazacak”, “Nedim, Ahmet onurumuzdur” , “çeteler dışarıda gazeteciler içerde” gibi sloganlar attı. Protesto trafiği aksatmasa da etraftaki evlerin camlarının kapanmasına neden oldu. Yaklaşık yarım saat süren gösteri HaberVs editörü gazeteci Güventürk Görgülü ve Türkiye Gazeteciler Sendikası Yöneticisi Alper Turgut’un açıklamalarıyla son buldu. Güventürk Görgülü tutuklamaların hukuksuz olduğunu ve gazeteciler tutuklu kaldıkça eylemleri sürdüreceklerini söyledi. Alper Turgut da “İktidar içeride hiç gazeteci yok derken 68 gazetecinin içeride olduğunu biliyoruz ve eylemlerimizi sürdüreceğiz. Eylemler için sosyal medyayı da kullanıyoruz. Bu akşam iki saat öncesinde karar alındı. Toplanabilenler toplandı, bazı arkadaşlarımız mesai saatleri bitmediği ve yetişemediler ama onlar için de başka eylem günleri düzenliyoruz. Bu süreç eylemlerle ilerleyecek. Bir de Türk Ceza Kanunu’na değişiklik tasarısı geliyor. Bu tasarı gazetecilere daha büyük yaptırımlar içeriyor. Eğer kabul edilirse bugünü bile mumla arayabiliriz.” dedi. Gazeteci Banu Güven ise şunları söyledi: “Neler düşündüğümüzü bu akşamki protestomuz anlatıyor. Ergenekon soruşturmasına dair eleştirel bir tavır içinde olan gazetecilerin Ergenekon üyesi olmakla suçlanarak gözaltına alınıp tutuklandığını gördük ve itirazlar da reddedildi. O çok gizli delillerin ne olduğunu çok merak ediyorum çünkü delillerin varlığı konusunda şüpheliyim. Ergenekon’la ilgili olarak darbe […]

Savcı Öz’e kargoyla Ergenekon kitabı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Çalışanları, tutuklanan Öğretim Görevlisi Ahmet Şık’a destek için bugün bir basın açıklaması yaptı ve ardından forum düzenledi. Açıklama sonrasında “Ahmet’in Arkadaşları Ahmet’i Anlatıyor” başlıklı forum için E3 binasına giren “Ahmet’in arkadaşları”, Savcı Öz’e iletilmek üzere Şık ve Mavioğlu’nun iki ciltlik kitabını kargoya verdi. Haber: Mehmet Özer Kamera: Berk Büyükbalcı

Ahmet Şık’ın arkadaşlarından basın açıklaması

“Ahmet’in ‘Ergenekoncu’ şüphesiyle tutuklanması talep eden Savcı Öz, onun yazdığı Ergenekon kitabından habersizdi. Bu kitap Ahmet’in herhangi bir kontrgerilla üyesi/yandaşı olmadığına dair en açık delildi. Ancak henüz bitirmediği bir kitap delil sayıldı.” HaberVs İstanbul Bilgi Üniversitesi Çalışanları, tutuklanan Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Öğretim Görevlisi Ahmet Şık’a destek etkinliği düzenliyor. Şık’ın üniversite ve basından çalışma arkadaşlarının katıldığı etkinlik, saat 11:15’te bir basın açıklamasıyla başladı. Grup adına açıklamayı, Medya ve İletişim Sistemleri Bölümü Öğretim Görevlisi ve HaberVs Editörü Güventürk Görgülüokudu. Şık’ın Ergenekon terör örgütü üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanmasını talep eden Savcı Zekeriya Öz’ün, Şık’ın meslektaşı Ertuğrul Mavioğlu ile birlikte yazdığı Kontrgerilla ve Ergenekon’u Anlama Kılavuzu: Kırk Katır Kırk Satır adlı iki ciltlik kitaptan haberi olmadığını söyleyen Görgülü “Bu iki ciltlik kitap, onun herhangi bir kontrgerilla üyesi/yandaşı olmadığına ve olamayacağına dair en açık delildi. Fakat Ahmet’in üzerinde çalıştığı, henüz tamamlanmamış ve yayınlanmamış kitabını terör örgütü üyeliği için delil kabul etti” dedi. Açıklama sonrasında “Ahmet’in Arkadaşları Ahmet’i Anlatıyor” başlıklı forum için E3 binasına giren “Ahmet’in arkadaşları”, Savcı Öz’e iletilmek üzere Şık ve Mavioğlu’nun iki ciltlik kitabını kargoya verdi. Bilgi Üniversitesi Çalışanları tarafından yapılan basın açıklamasının tam metni şöyle: Arkadaşımız, gazeteci ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Görevlisi Ahmet Şık, 3 Mart 2011 Perşembe günü, evinin ve Bilgi Üniversitesi’ndeki ofisinin aranmasından sonra gözaltına alındı. Çıkarıldığı mahkeme tarafından 6 Mart Pazar günü sabaha karşı tutuklandı. Gözaltını takip eden süreçte, basının ve kamuoyunun gösterdiği sert tepki, “Ergenekon’un son dalgası”nda yer alan iki ismin; Ahmet Şık ve Nedim Şener’in, Ergenekon davasına dâhil edilmesindeki adaletsizliği, vicdansızlığı, hukuksuzluğu, despotluğu ve gülünçlüğü açığa çıkarıyordu. Ergenekon’un medya ayağına dâhil olduğu söylenen bu iki isim, Ergenekon davasını başından beri koşulsuz destekleyenler açısından bile, yalnızca ve yalnızca “dürüst, onurlu araştırmacı gazetecilik”le anılabilecek isimlerdi. Ahmet Şık, 20 yıllık gazetecilik yaşamında köyleri yakılan, göçe zorlanan, çocukları bir gün aniden ortadan kaybolan Kürt halkının, üniversite kapılarında coplanan […]

Facebook’un sırları

Sosyal medya ve dijital pazarlama konusu Önceki gün gerçekleştirilen Webrazzi, Dijital Ekonomi ve Sosyal Medya Konferansı’nda enine boyuna tartışıldı. Konferansın konuklarından biri de Facebook Uluslararası iş Geliştirme Müdürü Christian Hernandez Gallardo’ydu. Gallardo konuşmasında, 3 Kasım çarşamba itibariyle dünyada 500 milyon, Türkiye’de toplam 23 milyon 129 bin 20 kişinin kullandığı en büyük sosyal ağ olan Facebook’un başarısıyla ilgili gerçekten çarpıcı ipuçları verdi. Christian Hernandez Gallardo, bundan bir kaç yıl önce Facebook’un dünyada 500 milyon kullanıcıya ulaşabileceğini kimsenin tahmin edemeyeceğini belirterek, geliştirdikleri araçlar kadar yerelleştirmenin de bu başarıda büyük önem taşıdığının altını çiziyor. Facebook için sosyal etkileşim ve gerçek kişilerin, gerçek kimliklerin önemli olduğunu, platformun bu iki temel ayak üzerine yükseldiğini anlatan Gallardo, Facebook’un yerelleştirme macerasını şu sözlerle anlatıyor.“Facebook’un Türkçe ve diğer dillere çevrilmesi konusu gündeme geldiğinde, bunun maliyeti milyon dolarlara ulaşıyordu. Ancak mühendisler, siteyi kullanıcıların kendi dillerine çevirmesi için bir araç geliştirmeyi önerdiler. Bu araçları koyduk ve Facebook Türkçeye çevrildi. Binlerce kişi çeviri yolladı, biz de bu çevirilere bakıp içlerinden doğrularını seçtik, en çok kişinin tercih ettiği çevirileri kullandık ve 24 saat içinde Facebook’u Türkçeye çevirdik. Bunu biz değil, siz yaptınız.” Facebook dünyası– Dünyada toplam 500 milyon kullanıcısı olan Facebook’ta her kullanıcının ortalama 130 arkadaşı var, ama bu sayı Türkiye’de ortalamanın üzerinde.– 500 milyon kişiden 250 milyonu her gün Facebook kullanıyor.– 500 milyon kullanıcı Facebook’ta toplam 900 milyondan fazla sayfa, grup, etkinlik gibi nesneyle ilgileniyor.– Facebook’ta ayda 30 milyar parça paylaşılıyor ve aktif kullanıcı başına ortalama 90 parça içerik üretiliyor.– Facebook’taki sosyal oyunları 200 milyon aktif kullanıcı oynuyor.– Facebook üzerinde saniyede 3 video paylaşılıyor ve ayda 55 milyon video yükleniyor. Türkiye’den yılda yüklenen video sayısı ise 94 milyon. Evet, Gallardo, kullanıcıların işin içine katılmasıyla Facebook’un dünyanın pek çok diline çevrildiğini ve bu yerelleştirme atağının 500 milyonluk kullanıcı başarısında önemli olduğunu söylüyor. Ancak “Facebook’un Türkiye’deki başarısının sırrı nedir?” diye sorulduğunda Gallardo bunun […]

Avrupa! İster duuy, ister duyma sesimizi!

adreslerinden alınabilir) Belki hatırlayacaksınız 2007-2008 yıllarında Ankara Ticaret Odası da (ATO) vize konusundaki haksızlıklara dikkat çekmiş ve Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için AB’de serbest dolaşımın çoktan kazanılmış bir hak olduğunu dile getirmişti. ATO açıklamasında bir vize için 40 belge istendiği, ayrıca parmak izi, biyometrik fotoğraf ve iris taraması dahil olmak üzere pek çok kişisel verinin talep edildiği, bunların üstüne de hatırı sayılır miktarda ücret alındığı ifade edilerek Türkiye’nin vize ve kotalar nedeniyle yılda 5 milyar dolarlık zarara uğradığı belirtiliyordu. Türkiye’nin AB ile ilişkisi neredeyse 50 yıla dayanıyor. Türkiye bu ilişkide gümrük birliği dahil yükümlülüklerinin pek çoğunu yerine getirdiği halde, sahip olduğu haklardan yeterince yararlanamıyor, yararlandırılmıyor. İşçisiyle, girişimcisiyle, sanatçısıyla öğrencisiyle bedelini fazla fazla ödediğimiz gümrük birliğinin ayrılmaz bir parçası olan dolaşım hakkının, hemen ve her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı için tanınmasını istemek, bunun için en radikal önlemleri almak, Türkiye’deki ve 27 Avrupa ülkesindeki her hükümetin görevidir diye düşünüyorum. Doğrusunu isterseniz ben çok seyahat meraklısı biri sayılmam. Bir yere bıraksanız otuz sene sonra dönüp aynı yarda bulacağınız insanlardan biriyim. Yani kendim için bir şey istemiyorum, ama eğer birileri “küreselleşme” diyorsa, “serbest rekabet” diyorsa, “insan hakları”, “özgürlükler”, “hukuk” diyorsa, bunun gereklerini de derhal yapmak zorunda. Aksi halde Almanya da, başka Avrupa ülkeleri de Ali Nesin Hoca’nın ve daha bir çok kişinin yokluğuna katlanmak zorunda kalır, benden söylemesi…

Medya üst kurulu?

Geride bıraktığımız haftanın en bomba konularından biri, hiç kuşkusuz Habertürk Televizyonu Yayın Yönetmeni Yiğit Bulut’un Başbakan Erdoğan’ın kahvaltılı toplantısında ortaya attığı “Medya Üst Kurulu” fikri oldu. Başbakan tarafından bile ciddiye alınmayan önerisini ciddiye alıp üzerinde tartışmaya elbette gerek yok. Ancak Türkiye’de medya ve özellikle de internet üzerindeki denetim konusu sürekli gündeme geldiği için, bu konunun anlaşılmasına elden geldiğince katkıda bulunmanın da bir görev olduğunu düşünüyorum. Pek çok kişi gibi Yiğit Bulut da RTÜK’ün, daha doğrusu RTÜK gibi bağımsız kurumların -RTÜK’ün ne kadar bağımsız olduğu elbette tartışılır ama burada kavramlardan söz ediyoruz- var oluş nedeni konusunda çok fazla bir fikir sahibi değil. Böyle bir üst kurulun internet için hatta medyanın geri kalanı için de oluşturulması fikri karşısında çoğu kişi “Neden olmasın?” diye tepki veriyorsa, bence burada temel hak ve özgürlüklerin algılanış biçimiyle ilgili ciddi bir sorun var demektir. Bulut’un 27 Eylül Pazartesi günü yazdığına göre RTÜK’ün var olma nedeni çok basitmiş: “RTÜK’ün var olma mantığı çok basit. Radyo televizyonlar kamu varlıkları üzerinden size ulaştığı için “düzenleme” yapılabilir. RTÜK’ün anayasal bir temeli var… Şimdi soralım; Türk Telekom ağları veya mobil şebekeler üzerinden Türkiye’de 50 milyon üstünde abonesi olan internet neden kuralsız?” Evet, RTÜK ve benzeri kurumların var olma nedenleri gerçekten de çok basit, ama Bulut’un söylediği ve aslında “neden” bile olmayan bir nedenle değil… Çağdaş hukuk sistemlerinde düşünce açıklama ve yayma özgürlüğü temel hak ve özgürlükler arasındadır. Ardından pek çok kısıtlama getirmesine rağmen 1982 anayasasında dahi (Madde 26) “Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.” maddesi yer alır. Madde 28, “Basın hürdür, sansür edilemez. Basımevi kurmak, izin alma ve malî teminat yatırma şartına bağlanamaz.” der. RTÜK’ü düzenleyen 133’üncü maddenin girişinde ise “Radyo ve televizyon istasyonları kurmak ve işletmek kanunla düzenlenecek şartlar çerçevesinde serbesttir.” ifadesiyle her ne kadar yasal düzenlemelere […]

Milyar dolarlık alışveriş trendi

Son günlerde posta kutunuza birbiri ardına indirimli ürün fırsatlarıyla ilgili mesajlar geliyor mu? Şu SPA’da şu tarihe kadar yüzde şu kadar indirim veya falanca restoranda şu tarihe kadar giderseniz şu kadar yerine bu kadar ödersiniz gibi mesajlar almaya başladıysanız siz de elektronik ticarette “sosyal alışveriş”, ”talep birleştirme”, “toplu satın alma” veya “grup tüketimi” olarak adlandırılabilecek trende dahil oldunuz demektir. Konunun dünyadaki örnekleri ve Türkiye’de yakın zamanda faaliyete geçen bir kaç site, e-ticarette grup tüketimi (Group buying) konseptinin kısa süre içinde popülerleşeceğini gösteriyor. Türkiye’de konunun ilk örneklerini Beraberalsak, Grupanya ve Markapon gibi siteler oluşturuyor. Bloglarda, forumlarda, facebook gibi sosyal ortamlarda sistemin yarattığı heyecan dozu hayli yüksek. Zira son bir kaç yıl içinde ortaya çıkan Groupon, LivingSocial, BuyWithMe gibi yabancı örnekler oldukça iştah açıcı görünüyor. CNN’de sosyal ağlar ve teknoloji üzerine yazılar yazan ve Mashable adlı popüler blogun kurucusu Pete Cashmore, 15 Nisan’da yazdığı “Milyar dolarlık trend” başlıklı makalede grup tüketimi sitelerinin iş hacminin yakında bir kaç milyar dolara yükseleceğini ve GroupOn gibi sitelerin değerinin hızla artacağını söylüyor… Aslında grup alımı veya talep birleştirme fikri elbette yeni bir fikir değil. Üstelik internetteki uygulaması da yeni değil. Hepimizin bildiği gibi talep birleştirerek hacim oluşturma ve böylece pazarlık gücü elde etme fikri, online ortamın icadından çok önceye dayanıyor. Klasik dünyada “Tüketici kooperatifi” olarak tanımlanan şirket modeli, halen ülkemizin yasalarında mevcut ve kullanılan bir sistem. Çok temel olarak, tüketicinin tek başına sahip olmadığı ve olamayacağı pazarlık gücünü, birleşerek elde etme prensibine dayanıyor. Aynı malı talep eden pek çok tüketici bir araya geldiğinde, toptancıdan veya çoğu zaman üreticinin kendisinden çok daha büyük bir indirim alınıyor ve böylece aracı kârı tüketiciler arasında bölüşülüyor. Zaten bu tür sistemler genellikle yüksek hacim nedeniyle üreticinin kârının bir kısmından feragat etmesi veya aracı kârının ortadan kaldırılması prensibiyle çalışıyor. İlk örneği battı Gelelim işin internetteki uygulamasına. Türün siber dünyadaki ilk örneğini 1999 […]

Sokak Kitabı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü’nün liselerde yürüttüğü üç yıllık çalışmanın sonunda lise öğrencilerinin kendi sokaklarını anlattığı “Sokak Kitabı – Liselilerin İstanbul Sokakları” başlıklı kitap yayınlandı. Proje, son üç yılın Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi, Sanat Yönetimi ve Kültür Yönetimi bölümlerinde okuyan son sınıf öğrencileri tarafından gerçekleştirildi. Üç yıl boyunca yaklaşık 24 üniversite öğrencisinin görev aldığı proje kapsamında İstanbul’da farklı ilçelerden ve semtlerden çok sayıda liseye gidildi ve binlerce öğrenciye proje anlatıldı. Sonuçta değişik okullardan ve semtlerden 106 öğrencinin 34 ilçeden 106 farklı semti ve sokağı anlattığı özgün bir kent kültürü çalışması ortaya çıktı. Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Program Koordinatörü Doç. Dr. Serhan Ada’nın dediği gibi kendilerinden yalnızca test çözmeleri ve çok çalışıp üniversiteye kapağı atmaları beklenen lise öğrencileri bunca “önemli” işlerinin arasında sokaklara –en azından kendi sokaklarına- çıkıp etraflarına bakıp yaşadıkları çevreyi fark edip bunu yazıya döktüler. Serhan Ada, bu kitabın zaman içinde önemli bir belge değeri kazanacağını, 2008-2010 yıllarında İstanbul’un sokaklarının kesitini çıkartan, gençlerin hayatlarını ve hayallerini yansıtan bir belge olacağını belirtiyor. Ada’ya göre her tartışmanın kültüre ve kültür başkentine bağlandığı İstanbul’da, liseli gençlerin hazırladığı bu kitap, kentteki hayata, özel hayatlara, komşuluğa ve geçen zamana bir bakış fırsatı yaratıyor. Bu yönüyle de İstanbul 2010 projelerinden maddi bir katkı almasa da İstanbul 2010 projesine önemli bir katkı sunuyor. 2007-2008 döneminde “Liseliler 2010’a katılıyor” projesi kapsamında başlayan ancak daha sonra gelişen ve ayrı bir proje olarak ortaya çıkan Liselilerin İstanbul Sokakları, Bilgi Üniversitesi Yayınları arasında çıktı ve şu anda İstanbul’daki tüm liselere dağıtılıyor. Projede Bilgi Üniversitesi Öğrencilerinin yanısıra çok sayıda öğretim görevlisinin de katkısı var. Projeye son dönemde dahil olan ve kitabın editör yardımcılığını da yapan Bilgi Üniversitesi Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü son sınıf öğrencisi Şiyar Kubilay, lise öğrencisi gençlerin kültür tüketicisi olarak yüksek bir potansiyel taşımasına rağmen yerine getirmek zorunda oldukları […]

Liderliğin normalleşmesi; Kılıçdaroğlu vakası

Yarın Cumhuriyet Halk Partisi‘nin 33’üncü Olağan Kurultayı başlayacak ve eğer bir aksilik olmazsa, bu kurultaydan Kemal Kılıçdaroğlu partinin yeni genel başkanı olarak çıkacak. Bu, yalnız CHP için değil, Türkiye için de önemli bir değişim. Deniz Baykal’a kurulan komplonun faili kim olursa olsun, sonuçta ülke için bir dizi değişimin fitili ateşlendi ve bu ateşleme mekanizmasının durdurulması veya geri döndürülmesi artık çok zor. Önemli olan bu değişimin Türkiye için olumlu sonuçlara yol açması… Kemal Kılıçdaroğlu kamuoyunun yabancı olduğu bir isim değil. Milletvekilliği görevi sırasındaki çıkışları, takipçiliği, ince eleyip sık dokuyan tavrı ve daha sonra İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan adaylığı sırasında CHP İl Başkanı Gürsel Tekin‘le birlikte sergilediği performans, CHP’nin gelecekteki lideri olacağı işaretlerini zaten veriyordu. Benzer şekilde Gürsel Tekin’i de kısa süre içinde partinin merkez yönetiminde göreceğimize ve kurulacak yeni ekibin önemli parçası olacağına kuşku yok. Kılıçdaroğlu hakkındaki tartışmaların çoğu, dönüp dolaşıp liderlik vasıfları taşıyıp taşımadığına, partiyi toparlayacak karizmaya sahip olup olmadığına geliyor. Sessiz sakin, bağırıp çağırmayı sevmeyen, masaları yumruklamayan, bir söz vermeden önce iki kez düşünen, boş konuşmayı sevmeyen, çevresinde çıkarcı bir kalabalık oluşturmak istemeyen birinin insanları harekete geçiremeyeceği, kitleleri arkasından sürükleyemeyeceği, daha da önemlisi ülke kaderine yön veremeyeceği söyleniyor. Ünlü İtalyan siyaset bilimci Giovanni Sartori, demokratik kurumlar için de liderin önemli olduğuna vurgu yaparak; “Herhangi bir siyasal ve sosyal örgütün kabul görme derecesi, liderlerinin değerli ve yönetmeye yeterli sayılma derecesi ile aynıdır” der. Evet demokrasi içinde de liderlik önemlidir, ancak burada “liderlik” veya “önderlik” kavramıyla “otorite” kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Fransız siyaset bilimci Maurice Duverger, “lider”i, “kişisel bakımdan sahip olduğu saygınlık, üstünlük ve çekicilik nedeniyle itaat edilen kişi” olarak tarif eder. “Otorite” ise bundan farklı olarak “kendisine itaat edilmesi gerektiği toplulukça resmen tanınmış, içselleştirilmiş kişiler”dir. Duverger bu anlamda her otoritenin aslında “kurumsal” olduğunu söyler. Yine Duverger’ye göre bunun tek istisnası, topluluğun varlığının otoritenin varlığına bağlı olması durumudur. Yani çete, klik […]

Özelleştirmeye karşı işçi şirketleri

Turgut Özal’ın başbakanlığı döneminde, Türkiye’de özelleştirme henüz yeni tartışmaya açılmışken ve bazı ufak tefek özelleştirme girişimleri yaşanmışken, Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Murat Sertel, Haziran 1988’de Kanada’daki “International Development Re­search Center (IDRC) için “Yönetim ve Özelleştirme Alternatifi” başlıklı bir rapor hazırladı. İki yıllık bir çalışma sonucunda tamamlanan raporda SEKA’nın tüm fabrikalannın ve Sümerbank’ın Bakırköy fabrikasının özelleştirme koşullan incelenerek özelleştirme karşısında işçi şirketlerinin ciddi bir alternatif olarak düşünülebileceği vurgulanıyordu. Ekonomik Panorama Dergisi’nin 26 Ağustos 1988 tarihli sayısında bu raporu “Özelleştirmeye karşı işçi şirketi” başlığıyla haber haline getirirken Prof. Dr. Murat Sertel’le de bir söyleşi yapmış, Sertel’in işçi şirketleri ve işçi ortaklıkları konusundaki düşüncelerini okuyuculara aktarmaya çalışmıştım. 2003 yılında aramızdan ayrılan Prof. Dr. Murat Sertel’in adına İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde faaliyete geçen İleri İktisadi Araştırmalar Merkezi’nin açılışı vesilesiyle 1988’de yapılan söyleşinin tamamını yayınlıyoruz. KİT’lerin işçilere satılması. durumunda bu işletmeler için nasıl bir çalışma modeli öneriyorsunuz? Bu durumun pratikte sakıncaları neler olabilir?Sertel- Bir işçi şirketi, bir özyönetilen ortaklık nasıl işler? Sokaktan iki kişiyi çevirip bunlan bir işyerine ortak etsek başka da ortağı olmasa bu adamlar bu işyerini nasıl işletecek? Çıkarına göre işletecek. Burada işverenle, işi a!an arasındaki çıkar aynlığı yok. Oyle bir oyun ki bu, normal düzendeki işverenin menfaatleri, bazı üretim faktörlerini (emek dahil) çalıştırarak bunlara belli bir pay ödemek, geri kalanını da kendine ayırmak. Diğerleri ise kendi sattıkları faktörlerden en yüksek getiriyi sağlamaya çalışacaklar. Yani burada iki ayn menfatin çatışması söz konusu. Tam rekabet şartlan mevcut bir pazarda alıcılar ve satıcılar arasındaki çıkar çatışması piyasada optimal dengeyi ve kaynak dağılımını sağlayabilir. Ancak bu durum her zaman kendiliğinden olmaz. Bazen bu çıkar çatışması öyle bir durum yaratabilir ki, karşılıklı çatışan çıkarlar, aslında o işyerinde daha yüksek çıkar elde edebilecekken kilitlenebilirler. Bu durum işyerlerinde de mümkündür. Daha genel olarak diyebiliriz ki burada çıkarı çatışan iki grubun çalışmalannda hiçbir sihirli kanun ve keramet yok […]

Ekonominin deneyi, tasarımı olur mu?

İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulan Prof. Dr. Murat Sertel İleri İktisadi Araştırmalar Merkezi (MSİİAM) bugün YÖK Başkanı Yusuf Ziya Özcan’ın katılımıyla düzenlenen bir toplantıyla faaliyete geçti. Merkez, Türkiye’deki ilk ve tek deneysel iktisat laboratuvarı olan İstanbul Bilgi Ekonomi Laboratuvarı’nı da (BELİS) bünyesinde bulunduruyor. Toplantıda 2007 Nobel Ekonomi Ödülü’nün sahibi Prof. Dr. Eric Maskin, “Mekanizma Tasarımı: Sosyal Hedefler Nasıl Uygulanır” başlıklı bir konuşma yaptı. Toplantının ilk konuşmacısı, MSİİAM üyelerinden ve Review of Economic Design dergisi editörü Prof. Dr. Semih Koray, Prof. Murat Sertel’in ekonomi bilimine yaptığı katkılardan söz etti. Koray’ın ardından kürsüye gelen yine MSİİAM üyelerinden Barcelona Özerk Üniversitesi öğretim üyesi ve Experimental Economics dergisi editörü Prof. Dr. Jordi Brandts ekonomi araştırmaları içinde deneysel ekonomik araştırmaların yerini anlattı. İşçi girişimleri Rektör Prof. Dr. Halil Güven’in açılış konuşmasının ardından söz alan Prof. Murat Sertel’in çalışma arkadaşı Prof. Semih Koray, 2003 yılında geçirdiği kalp krizi sonucunda aramızdan ayrılan Sertel’in ekonomik denge kavramının içine sosyal sistemle ilgili dinamikleri katmaya yönelik uluslararası düzeyde çalışmalar yaptığını anlattı. Ekonomik-sosyal mekanizma tasarımı konusunda pek çok bilimsel yayını bulunan Prof. Sertel’in çalışmalarının merkezinde yer alan konulardan biri de endüstriyel demokrasi ve işçi girişim şirketleriydi. Semih Koray, Sertel’in bu konuyu mülkiyet haklarını yeniden tanımlayan bir yaklaşımla ele aldığını ve “işbirlikçi olmayan davranışların biraraya gelmesiyle işbirlikçi bir yapının kurulabileceğini” düşündüğünü söyledi. Deneysel ekonomi Toplantının Madrid’ten gelen konuşmacısı Jordi Brandts ise sosyal olayları anlayabilmek için “deney”in de kullanılması gereken araçlardan biri olduğunu ifade ederek ekonomik alanda da laboratuvar deneyleri, saha deneyleri ve doğal deneyler yapılabileceğini anlattı. Doğal deneylerin, göç, savaş, kriz veya doğal afet gibi beklenmedik olaylar sonucunda ortaya çıkan sonuçları gözlemlemekle mümkün olabileceğini söyleyen Brandts, laboratuvar deneylerinin ise kontrollü bir ortamda tekrarlanabilir sonuçlar ortaya çıkartabildiğini vurguladı. Saha deneylerinin de yalnızca gerçek piyasalar ve gerçek şirketlerle yapılabilmesi nedeniyle pek tekrarlanabilir olmadığına dikkat çeken Brandts’a göre özellikle piyasa analizleri ve mekanizma tasarımı konularında […]