Etiket kadın

Başka bir medyayı istemekle başlayacak her şey

Defne Devrimi’nin derin medya sorunlarını çözmesi beklenemez ama ne olursa olsun, değişim başka bir medyanın mümkün olduğuna inanmakla başlayacak. sitesinden son derece kapsayıcı ve özenle kaleme alınmış bir metinle ortaya çıktı. 9000’e yakın imzanın toplandığı kampanyayı ana akım medyanın anlı şanlı (!) kalemlerinin yüz çevirmesi ve bu harekete dudak bükmesi doğrusu kimseyi şaşırtmadı. Ancak Defne Devrimi her ne kadar olumsuzluklara karşı tepki olarak doğduysa da mücadelelerini asla belirli köşe yazarlarına karşı kişisel bir savaş sığlığına çekmedi, eleştirilerini olabildiğince kapsayıcı, makro bir düzlemde tartışmaya çalıştı. İmza verenlerin ve medya diliyle derdi olanların isimlerle değil genel yerleşik düşünce kalıplarıyla ve hantal, köhne bir medya sistemiyle mücadele etmesi gerekliliği vurgulandı hep. Üstelik bu gösterilmek istendiği gibi sadece bir avuç eğitimli, kentli kadının talebi de değildi. Defne Devrimi ana akım medyanın toplumun çok gerisinde kaldığını düşünen herkesin hareketi oldu. Defne Joy’un ölümüyle tetiklenen bu hareket son zamanlarda sanal ortamdan sokaklara ve üniversite amfilerine taşıyor. Kuşkusuz Defne Devrimi’nin derin medya sorunlarını çözmesi beklenemez ama ne olursa olsun, değişim başka bir medyanın mümkün olduğuna inanmakla başlayacak. *Doç. Dr., İstanbul Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri Öğretim Üyesi(Bu yazı 4 Temmuz 2011 tarihli Habertürkgazetesinde yayınlanmıştır.)

Naz Aydemir

Aralık ayında Katar’da, Dünya Kadınlar Kulüplerarası Voleybol Şampiyonu olan Fenerbahçe Acıbadem Voleybol Takımı bu kez Avrupa şampiyonu olabilmek için İstanbul’da sahaya çıkıyor. Burhan Felek Spor Salonu’nda yarın başlayacak 2011 Avrupa Kadınlar Voleybol Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali’nde iki maç kazandığı taktirde, Avrupa’nın bir numaralı kupasında şampiyon olan ilk Türk takımı ünvanını da kazanacak.Şüphesiz bu başarılar, Fenerbahçe’nin son yıllarda Acıbadem sponsorluğunda kadın voleybol şubesine yaptığı yatırımın bir getirisi. Sadece yurt dışından getirilen yıldızlar değil, ulusal takımın önemli oyuncuları da sarı lacivert formayı giyiyor. İşte A Milli Takım’ın pasörü Naz Aydemir (21) genç yaşta ismini dünyaya duyuran Fenerbahçeli yıldızlardan biri. Naz sadece kulüp bazında değil, ulusal takım ölçeğindede tarihimizin en büyük başarılarına imza atan ekibin bir parçası. Ve aynı zamanda bir öğrenci! HaberVsmuhabiri Volkan Ağır, İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık Bölümü’nden bu yıl mezun olmaya hazırlanan Naz Aydemir ile voleybolu ve öğrenciliği konuştu. 21 yaşında kulüp bazında dünya şampiyonluğu kupası kaldırdın. Dünya altıncısı milli takımının da bir parçasıydın. Genç yaşta bu kadar büyük başarıları omuzlamak hayatını güçleştiriyor mu?Zor oluyor açıkçası ancak bu tempoya genç yaşta girdiğim için alışkınım. Bunların yaşla çok alakası olduğuna inanmıyorum. 30 yaşında da olsam aynı zorluğu yaşardım. Başarı aynı zamanda bir baskı da oluşturuyor mu sporcu üzerinde?Daha ziyade özgüven katıyor. O unvanlar her zaman sizinle ancak her maça farklı bakmak lazım. Bambaşka bir maça çıkıyorsun ve bütün bunları unutuyorsun sahada. Bu yüzden bir baskı da yaratmıyor bende. Seni Eczacıbaşı formasıyla 16 yaşında tanıdık. O günlerle kıyasladığımızda performansını nasıl buluyorsun?Eczacıbaşı’ndayken dört yıl boyunca sürekli sahadaydım. Geçen sene [Fenerbahçe’de] çok az oynayabildim. Bu sene de Fofao’yla. Tabi ki sürekli forma şansı bulmak her zaman artı sağlıyor. Sürekli oynamanın getirdiği özgüvenle maç içinde daha rahat hareket edip karar alabiliyorsunuz. Arada kenara çıkıp geldikten sonra zaman zaman performansınızın düşmesi de çok muhtemel. Milli takımlara bakınca da performansımın çok da yükseldiğini görebiliriz. Kulüp düzeyinde henüz […]

Erkekler 2010’da 217 kadın öldürdü

göre, yıl boyunca gazetelerden, internet sitelerinden ve haber ajanslarından derleyerek hazırladığı çetelelere göre, erkekler 2010’da en az 217 kadın ve üç çocuğu öldürdü, 164 kadın ve 4 çocuğu yaraladı. En az 381 kadın ve çocuk tacize, 207 kadın ve çocuk tecavüze maruz kaldı. Taciz ve tecavüze maruz bırakılanların büyük çoğunluğu çocuklardı. 23 kadının intihar ettiği öne sürüldü ya da şüpheli şekilde yaşamlarını yitirdiler. En az 646 erkek ve oğlan çocuğu cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının faili olarak gözaltına alındı, tutuklandı ya da aranmaya başlandı. Faillerinin öğretmenler ya da aile bireyleri olduğu taciz ve tecavüz olaylarının çetelemizde, “failin kimliği” haber değeri taşıdığından bu denli yüksek oranla yer bulabildiği düşünülebilir. Öte yandan rakamlar, taciz ve tecavüzün okullarda, evlerde, sokaklarda ne kadar yaygın olduğunu, kadın ve çocuklara en çok tanıyıp güvendikleri erkeklerin taciz ve tecavüzde bulunduğunu göstermek açısından önemli. Tacizciler mahkemeden serbest Gazetelere, internet sitelerine ve ajanslara yansıyan haberlerden, cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarına ilişkin hukuki sürecin gelişimini izlemek her zaman mümkün olmadı. Ancak özellikle taciz ve yaralama olaylarında fail, sıklıkla savcılıktan ya da mahkemeden serbest bırakıldı. “Taciz” suçunun cezası iki yıldan az olduğundan mahkemeler cezaya hükmetse bile genellikle hükmün açıklanması geri bırakıldı. Tecavüz zanlılarının Adli Tıp Kurumu’ndan rapor alınması gecikeceği gerekçesiyle tahliye edildiği de kadınların buna karşı gerçekleştirdikleri protesto gösterileri de haberlere yansıdı. Haberlerde göremediğimiz için psikolojik, ekonomik ve duygusal şiddete dair veriler ise çetelemizde yer bulmadı. Ancak tüm şiddet türlerinin birbiriyle ilişkisini gözeterek 2010 yılı boyunca haberlere konu olan tüm olaylarda kadınların aynı zamanda psikolojik, sözel ve ekonomik şiddete maruz bırakıldığını söylemek elbette mümkün. Ayrıca ekonomik, sözel ve psikolojik şiddetin kadınları, kendilerine şiddetten uzak bir hayat kurmak konusunda güçsüz bıraktığını da hatırlamak gerek. Şiddetin şehir ve bölgelere göre dağılımı 2010’da kadın ve çocuklara yönelik cinayet, yaralama, taciz ve tecavüz olaylarının şehirlere, bölgelere, fail ve mağdurların yaşlarına, failin mesleğine, failin […]

Şiddetin dublörleri

Nişantaşı’ndaki City’s Alışveriş Merkezi’nin en üst katında bulunan Toprak Sanat Galerisi’ne girdiğinizde; kaşı gözü morarmış, intihara kalkışan, bağımlı ya da delirmiş kadın portreleriyle karşılaşıyorsunuz. İnsanın içi kararıyor ama amaç da zaten bu. Fotoğrafçı Ümit Karalar, insanların, bir dakikalığına da olsa empati kurabilmesini ve acı gerçeğe duyarsız kalmamalarını istiyor. “Bu projeyi, ‘Türkiye’de her gün şiddete maruz kalarak hayatını kaybeden üç kadın var’ diye seçtim. Toplumun bilinçlenmesi gerekiyor” diyen Karalar, bu kadınların yaşadığı duygusal çöküntüyü, İngilizce okunmaya çalışıldığında Türkçe’deki “şiddet” kelimesini çağrıştıran Sheddeath isimli sergisiyle aktarıyor. Şiddet sınıf ayırmıyor Sheddeath, Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun, 24 yaşındaki Karalar’ın diploma projesi olarak başlamış. Ancak aralarında ünlü simaların da bulunduğu birçok katılımcının ve sponsoru Doğtaş’ın da desteğiyle bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürülmüş. Karalar satışa sunduğu fotoğraflardan elde edilecek gelirlerin Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacağını aktarıyor. 50’yi aşkın kadının yer aldığı bu projede Karalar, doktorundan, öğretmenine birçok meslek grubuyla çalışmış. Fotoğrafçı, projenin içine ünlüleri katarak başka bir noktaya parmak basmak istiyor. Karalar bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, her meslekten kadın şiddete maruz kalıyor.” Makyaj ama gerçek Sergide, kendi fotoğraflarına bakan ünlü kadınlardan birkaçıyla sohbet etme şansı buluyoruz. Hepsi, böyle bir projeye katıldıkları için ne kadar mutlu olduklarını dile getiriyor. Oyuncu Gözde Kansu da, “Bu projede mutlaka yer almalıyım” diyenlerden. Kansu, kadının maruz kaldığı şiddeti canlandırmanın bile moral bozucu olduğunu ve çekimlerin model üzerinde psikolojik etki bıraktığını vurguluyor: “Korkunç bir şey. O anı yaşıyorsunuz.” Çekimlerden çok etkilenen bir diğer isim ise şarkıcı Zeynep Mansur. Çekimlerde, morarma ve yara izlerini oluşturmak için profesyonel plastik makyaj uygulandığını hatırlatan Mansur, çekim biter bitmez makyajını çıkarmak istediğini söylüyor. Şiddet eylemlerinin en kötüsünün fiziksel şiddet olduğunu düşünen Mansur ekliyor “Ben makyajla böyle hissederken, fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların neler hissedebileceğini düşünün.” Toplum baskısı da bir şiddet Sergide, sadece başkalarının kadınlara uyguladığı fiziksel şiddete yer verilmiyor. Örneğin; oyuncu Özge Özder, […]

Kadınlara özel metrobüs

İstanbul’da her gün yüz binlerce insana hizmet veren metrobüslerin, özellikle sabah ve akşam saatlerinde normal kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıması sorunları da beraberinde getiriyor. Yoğunluk çoğu kez, sefer sıklığının 36 saniye olduğu dile getirilen bu araçlarda yer bulunamamasına neden olurken, bir şekilde binmeyi başaranlar adeta balık istifi seyahat etmek durumda kalıyor. Sıranın, düzenin ve saygının söz konusu olmadığı bu saatlerin mağdurları ise çoğu kez kadınlar: Kendini içeriye atabilmek için omuz omuza mücadele vermek durumundalar. İçerideyse bir başka sıkıntıyla karşılaşabiliyorlar. Sorunun farkında olan erkekler de yok değil… Öyle ki, çeşitli forumlarda tacizden korunmaları için “kadınlara özel metrobüs” uygulamasını öneriyorlar. Konu, “Hanımlar için ayrı metrobüs düzenlenmesi” başlığıyla Ekşisözlük’tegündeme getiriliyor. “Nasılbirdemokrasiistiyoruz” takma adıyla başlığı açan kullanıcı “…bizim kadınlarımız metrobüste ahlaksızca rahatsız ediliyorlar” diyerek durumla ilgili şikâyetini dile getirirken, ayrı metrobüsler oluşturulmasını ve bunlardan sadece kadınların yararlanmasını öneriyor. “Mecburen çalışan hanımlar” Metrobüse binen kadınları “Çünkü herkesin hanımı evde oturma gibi bir şansa sahip olamıyor. Kimi ailelerde, gönlümüz hiç razı gelmese de, hanımların da mecburen çalıştıklarına şahit oluyoruz” şeklinde tanımlayan Nasılbirdemokrasiistiyoruz’u,“The last mimzy” eleştiriyor: “Şimdi, dincilerin, toplum içinde kadınların maruz kaldığı sorunları çözme şekli bellidir: “Mağdur edene dokunma, kadına yasak getir veya kadını soyutla.” “Rahatça mini etek giyilebilen” ülkeler“Women only bus” (kadınlara özel otobüs) diye adlandırılan uygulamayı, Malezya, Güney Kore, Nepal, Pakistan ve Japonya gibi ülkelerde görebiliyoruz. Özellikle yüksek nüfuslu yerleşim bölgelerinde ve yoğunluğun yaşandığı iş saatlerinde baş vuruluyor. Dubai’de talep eksikliğinden kaldırılan bu uygulama, gazeteci Andrew Gumbel’in otobüsleri “bakire binen hamile çıkabilir” şeklinde tanımladığı Meksika’da ise rağbet görüyor. The Independent gazetesine konuşan 29 yaşındaki Sandra Jimenez adlı bir kadın da, Meksico City’de 2008’de başlatılan bu uygulamayı “güzel sürpriz” olarak niteliyor. Uygulama sayesinde, taksi parası vermekten kurtulduğunu belirten Jimenez, özel otobüslerin, kadınlara istedikleri gibi davranma ve giyinme imkânı vereceğini söylüyor. Jimenez “Rahatça mini etek giyebilirim, kimse rahatsız etmez…” diyerek sevincini dile getiriyor. Uygulama Malezya’da da […]

‘Fantezi’ amaçlı yapay kızlık zarı!

İnternette yapay “kızlık zarı” satıldığını öğrendiğimde bir an duraksadım ve kendime ”en sonunda bunu da yaptılar” dedim. Bu kısa süren şaşkınlığım, namus cinayetlerinin aklıma gelmesiyle yerini üzüntüye bıraktı. Cinsiyetçiliğe dayalı namus anlayışı, bekâretin hala tabu olduğu ülkelerde ilginç ürünler ortaya çıkmasına neden oluyor. Seks yapmanın sadece erkeklerin tekelinde olduğunu düşünen, kadının seks yapma özgürlüğünü elinden alan geleneksel toplumlar, günümüzde hala sayıca fazla. Namus kavramı altında kadınları öldüren, onlara acı çektiren erkekler, bu zihniyeti yaratanlar ve destekleyenler değişmediği sürece daha çok yapay zarlar görmeye devam ederiz. Ürün, cinsel fantezi adı altında satılıyor ve yoğun ilgi görüyor. ”Normal bekâret zarının tüm özelliklerine sahip” mottosu ile satılan ürün, çok sayıda kadın tarafından satın alınıyor. Bu ticari ürünün en büyük özelliği ise altında derin bir acı, ölüm korkusu ve karanlık bir zihniyet taşıması. Ürünü Türkiye’de satan girişimcilerden biri olan B.B. ile ürünün hikâyesini konuştuk. Daha önce internet üzerinden başka ürünler satıyor muydunuz?Benim e-ticaret için ilk girişimim oldu. 2008 yılında şu an da faal olan sitemi kurdum. Müşterilerin istekleri üzerine 2 kere sitemi yeniledim. Çok kısa bir süre için de tekrar yenilenmeye ihtiyacı var. Değişen teknoloji de insanların da müşterilerin isteklerine cevap vermemiz gerekiyor. Yapay kızlık zarı satmak nereden aklınıza geldi, böyle bir ihtiyaç mı gördünüz?Daha önceleri de Çin ve Japonya üzerinden Türkiye’de bulunmayan ürünler getirtiyordum. Fakat girişimine cesaret edemedim. Yapay kızlık zarını gazetede gördüm. Firmayla anlaştıktan sonra Türkiye’de bu ürüne talep olacağını düşündüm. Türkiye’de ilk olarak arzını gerçekleştirdim. Ürün hakkında kullananların yorumları… *– memnunietimi yazmak içn sabrzlandm! kesinlikle çok inandırıcı oldu!!çk memnn kaldm.bi aksilik olck die ck heyecanlandm ama öyle basit ve inandrcydıki– çok teşekkür ediyorm aynı gün kargo geldi size de belirttm gibi o gün bana lazımdı hayatımı kurtardınız– bence çok güzel bi ürün erkek arkadaşım anlamadı bile, herkese tavsiye ediyorum.– arkadaşlar ben evleneceğim kişiyle yapıcam eger kan gelmezse beni öldürür yüzde yüz […]

Kadınlara yardım için “el kaldırdılar”

Kadın sığınma vakfı Mor Çatı, Otto Santral’de 8 Kasım’da ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerin açık arttırma ile satıldığı bir müzayede gecesi düzenledi. Esprileriyle satışa katkı sağlayan Cem Yılmaz ve en çok kostümü satın alan ünlü iş kadını Leyla Alaton, müzayedeye damgasını vurdu. Şiddet gören kadın ve çocuklara hukuki, sosyal ve psikolojik destek veren Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı 20. yılında büyük bir buluşmaya ev sahipliği yaptı. Kadınlara ve çocuklara uygulanan her türlü şiddetin önlenmesi konusunda duyarlı davranan sanatçılar ve iş insanları Mor Çatı’ya destek vermek için Bilgi Üniversitesi’nin Santral İstanbul yerleşkesinde bulunan Otto Santral’de bir araya geldi. Ünlü sanatçıların bağışladığı kostümlerinin açık artırma ile satışa sunulduğu geceden elde edilen gelir, Mor Çatı’ya yeni bir sığınak kazandıracak. “Batı”da şiddet yok mu?Türkiye’de çok az sayıda sığınağın bulunduğuna dikkat çeken Mor Çatı psikologu Feride Yıldırım, “Bu yüzden böyle bir müzayede düzenledik” dedi. Gecenin sunuculuğunu yapan Meltem Cumbul, genelde doğu toplumunda kadına şiddetin olduğunu söyledi. Basın mensuplarının “Batıda yok mu?” sorusuna, ünlülerden bile şiddet görenlerin olduğunu söyleyen Cumbul, “Ama doğu toplumu aileye daha çok sahip çıkan bir toplum olmasına rağmen kadına daha çok şiddet var” şeklinde yanıt verdi. Müzayedede satılan kostümlerin ve tabloların fiyatları:Ajda Pekkan kostümü – 1250 TLConcha Buika kostümü – 1500 TLEmel Sayın – 1000 TLGönül Yazar – 1250Hülya Avşar – 2500 TLHülya Koçyiğit – 1750 TLLale Belkıs – 1250 TLMonica Molina – 1250 TLNilüfer – 2000 TLOrhan Gencebay’ın nota desenli kravatı – 2000 TLSezen Aksu – 1750 TLSezen Aksu – 1500 TLSezen Aksu – 1500 TLTarkan – 8250 TLTarkan – 3250 TLTuncer Kurtiz’in şapkası – 3000 TLTürkan Şoray – 3500 TLZühal Olcay – 1500 TLBeşiktaş – 1500 TLFenerbahçe – 2750 TLAlex’in 10 numaralı forması – 1000 TLArda Turan’ın 10 numaralı forması – 750 TLFenerbahçe Basketbol – 750 TLGalatasaray Basketbol – 750 TLFatma Girik portre – 5250 TLMustafa Ayaz tablosu – 4000 TLMustafa […]

Şiddete karşı “mor müzayede”

linklerinden ayrıntılı bilgiye ulaşmak mümkün. Her gün 5 kadın öldürülüyorTüm dünyada yaşam hakkı üzerinde önemli bir tehdit unsuru olan kadına yönelik şiddet konusunda Türkiye’nin sabıka dosyası da hayli kabarık. İstatistiklere göre Türkiye’de her gün 5 kadın koca, eski koca ya da sevgilisi tarafından öldürülüyor. Suçlular ise genel olarak “haksız tahrik” gerekçesi ile mahkemelerde birçok kez ceza indirimi alıyor. Şiddetin kaynağında toplumda kadınlara uygulanan ayrımcılığın yattığını vurgulayan Birleşmiş Milletler Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığı Engellenmesi Sözleşmesi, Türkiye gibi imza atan tüm devletlere ayrımcılığın önlenmesi ile ilgili sorumluluk yüklüyor. Son yıllarda şiddetin ve ayrımcılığın önlenmesi amacıyla yapılan birçok yasal düzenleme yapılsa da uygulamada ciddi sorunlar bulunuyor ve kadına yönelik şiddetle ilgili rakamlarda iyileşme sözkonusu değil. Öte yandan yasaya göre nüfusu 50 bin olan tüm belediyelerin şiddetten uzaklaşmak isteyen kadın ve çocuklar için sığınak açması gerekirken bu yükümlülüğü yerine getirenlerin sayısı sadece 19. Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na bağlı ise 40 kadar sığınak bulunan Türkiye’de bin 500’ün üzerinde sığınağa ihtiyaç bulunuyor. Mevcut sığınaklarda kadınların güçlendirilmesine yönelik yetersiz çalışmalar nedeniyle şiddet ortamına geri dönmek zorunda kalan kadınların oranı ise yüzde 85’in üzerinde. Şiddet gören kadının adresiMor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, kurulduğu 1990 yılından bu yana şiddet gören kadın ve çocuklara aralıksız olarak hukuki, sosyal ve psikolojik destek verdi. Şiddet mağduru kadın ve çocukların tanıklıkları aracılığıyla elde edilen bilgileri yetkililer başta olmak üzere geniş bir kesimle düzenli olarak paylaşan Mor Çatı, yasaların kadından yana değişmesi, uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi konusunda önemli çalışmalar yürüttü. Mor Çatı’ya ait uluslararası standartlarda faaliyet yürüten üç sığınakta kalan kadın ve çocukların şiddetten uzak yeni bir yaşam kurma oranı ise yüzde 80.

Kadın sünneti

Senegal’de resmi bir toplantının ortasında kimseye fark ettirmeden sessizce ağlıyordu. “Her şey o kadar yabancı ki, ben n’apıyorum burada” dedi kendisine. Dillerini bilmediği insanlar devlet erkânının da olduğu bir toplantıda konuşmalar yapıyor, şiirler okuyor, dans ediyordu. Sonra ağlaması geçti, konuşulanları anlamasa da konuyu bilmesi yabancılığını atmasına yetti. Çünkü o konunun belgeselini çekmek için İstanbul’dan Afrika’ya gitmişti. Kadın sünneti, İstanbul Bilgi Üniversitesi Fotoğraf ve Video Bölümü son sınıf öğrencisi Cemre Yeşil’in (23) bitirme tezi için seçtiği konuydu. Cemre “başkasına, bambaşkasına ait bir hikâye” için yıllar önce okuduğu ama hiç unutmadığı bir kitabın etkisiyle gitti Senegal ve Gambiya’ya. İki hafta boyunca sünnet yapılan köylerde kadınlarla, erkeklerle birlikte oldu. Kesik(Cut) ismini verdiği belgesel bu çalışma sonunda ortaya çıktı. Onunla ekmeğini paylaşan insanlara “ihanet etmeden” tamamladı belgeselini. Doğru anlaşılmak için de “Bu, sadece bir gelenektir. Korkunçtur, ama özünde kötü niyetli değildir. İnsanlığın utancı değildir, insanın kendisidir” diye başlayan bir beyan yazdı. Bize de “kadının, kadın olmaya devam etme çabası” diyerek tanımladığı sünneti ve gözlemlerini anlattı. Kadın sünneti konusu seni neden yollara düşürdü?Somalili model Waris Dirie’nın kadın sünnetini anlattığı Çöl Çiçeği kitabını okumuştum 16 yaşında ve çok etkilenmiştim. O zamandan beri kafamı kurcaladı bu konu. Üniversiteyi bitirme projemde benimle hiçbir alakası olmayan (kadın olarak tabii ki alakası var) bir hikâye anlatmak istedim. Buradan Afrika’ya gidip o kadınları orada dinleyen biri olmak istedim kendi adıma. Oradaki bağlantıları nasıl kurdun, nasıl bir ön hazırlığı oldu belgeselin?Uzun bir süre bana destek verecek kuruluş aradım. Tostandiye bir sivil toplum kuruluşuyla yazısız bir anlaşma yaptık: ben onlara fotoğraflarımı verdim onlar da insanlara ulaşmamda kolaylık sağladı. Bu kuruluş orada kadın sünnetinin bırakılması konusunda eğitimler veriyor. Dolayısıyla konuya nasıl baktığımı çokça sorguladılar; döndüğümde “iğrenç bir şey yapıyorlar” demeyeceğime emin olmak istediler. Onlarla aynı kafadaydık ama ne yalan söyleyeyim kadın sünnetine dair algımı değiştirdiler. Sünnet coğrafyasıKadın sünneti yoğun olarak Afrika ve Asya’da uygulanıyor. […]

Margaret Moth

“Somali’deki doğum günlerimizi, Irak’daki gündoğumlarını, Tibet’in zirvelerini, Kongo Nehri’nde yüzüşümüzü ve Champs-Elysées’de paten yaptığımız zamanları düşününce hâlâ gülümsüyoruz. Gülüşlerimiz, sıradışı hayatlarımızdan geriye kalan anılarımızı, kameranın arkasında yaşadığımız hayatın en samimi anlarını yansıtıyor.” CNN Internationalkameramanı Cynde Strand, 21 Mart’ta ölen meslektaşı Margaret Moth’un ardından www.cnn.com’da bunları yazıyordu. Sadece CNN’deki çalışma arkadaşları değil, dünyanın saygın haber kuruluşlarında çalışan birçok gazeteci, Afganistan’dan Bosna’ya, Irak’tan Gürcistan’a omuz omuza görev yaptıkları Moth’u yazılarıyla uğurladı. Özellikle de kadınlar… Ülkesinin ilk kadın haber kameramanı olan Moth, erkeklerin egemen olduğu bir alanda hemcinslerin neferi olmuştu. Savaş muhabirlerinin, daima saçlarına uyumlu siyah makyajı ve giysileriyle hatırladığı bu güzel kadın, silahların gölgesinde de olsa güçlü duruşundan ödün vermemişti. Moth’la birlikte kadın haberciler idollerini, İstanbullular ise bir “hemşeri”sini kaybetti. Hayatının son yıllarını CNN’in bölge ofisinde görev yaptığı İstanbul’da geçiren Moth bu kente, öldükten sonra küllerinin getirilmesini isteyecek kadar bağlıydı. 1951’de Yeni Zelanda doğumlu Moth, yaşam tarzına erken yaşlarda karar vermiş gibiydi. İlk kamerasını sekiz yaşında edindi. Gerçek adı Margaret Wilson’dı. “Evlenene kadar babamın ismini, evlendikten sonra da kocamın ismini taşıyorum. Neden kendi adım olmasın” diyerek soyadını Moth olarak değiştirdi (bu ismi, paraşütle atladığı Tiger Moth modeli uçaktan esinlenerek almıştı). Ama aile yaşantısına hiçbir zaman ilgi duymadı, evlenmedi. Kendini, dünyanın zor coğrafyalarında görev yapan şanslı azınlık içinde görüyordu: “Milyoner bile olabilirsiniz, ancak yine de bizim gittiğimiz yerlere gidemezsiniz” diyordu kendisiyle yapılan bir söyleşide. 1983’te Amerika’ya geldi ve 1990 yılında CNN’e geçene kadar Teksas’daki KHOU’da (Amerikan CBSTelevizyonu’nun Houston’daki iştiraki) çalıştı. Margaret Moth, Lübnan’dan Güney Afrika’ya kadar dünyanın pek çok yerinde yaşanan savaşlarda gönüllü olarak görev yaptı. Koyu siyah saçı ve makyajı, bazen beraber uyuduğu postalları ve her zaman siyah giyinmesi ile kendine has bir stili vardı. Hangi şartlar altında olursa olsun her sabah erken kalkıp saçını, makyajını düzeltmesi ve kilosundan her zaman şikayetçi olması da, güçlü görüntüsü altında aslında bir kadın olduğu gerçeğindendi. […]

Chatroulette’de bir gece

Üç kadın, kullanıcılarının yüzde 14’ünün “ekranda görmek istemeyeceğiniz hareketler yaptığı” Chatroulette’i merak etti; bir cumartesi gecesini internette geçirdi.

Pippa’ya Mektubum

Barış mesajı vermek amacıyla ülkesi İtalya’dan yola çıkan ve otostopla Orta Doğu’ya gitmeye çalışan Pippa Bacca’nın ölümünün ardından tam iki koca yıl geçmiş. Bu bize, ölümlerin ardından zamanın ne kadar pervasız ve hızlı geçtiğine dair minik bir kanıt. Bingöl Elmas bu hızlı geçişe “biraz yavaş”, son sürat hafıza kaybına “dur” demek isteyenlerden sadece biri. İstanbul Film Festivali’nde gösterilen Pippa’ya Mektubum filmi bunların bir tezahürü. Her bir çerçevesinde ayrı kadınlar, ayrı hikâyeler barındıran bu film Pippa’nın yolculuğunun sembolik bitişi için hazırlanmış. Film Pippa’nın öldürüldüğü Gebze’den başlayıp Suriye sınırında son buluyor. Bingöl Elmas (yönetmen, kameraman, oyuncu), erkeklerin en “erkek” olduğu boyuta, TIR şoförlerinin dünyasına elinde kamerası, siyah gelinliği ve arkasında onu takip eden ekip arkadaşları ile giriş yapıyor. En başlarda hâkim duygu ne tepki vereceğini bilememek olsa da konuştukça açılıyor şoförler. Pek çoğu onu siyah elbiseyle otoban kenarında gördüğünde hayat kadını sandığını itiraf ediyor. Otele gitmeyi teklif edenler de oluyor, bu otostopun çok tehlikeli olduğunu, “çocuk yapıp yuva kurması gerektiğini” söyleyenler de. “Ahlak” kelimesini ağzından düşürmeyen bizim gibi bir toplumun taşralarında aslında insanların ne kadar farklı yaşadığını, ahlak anlayışının kilometreden kilometreye değişebileceğini fark ettiriyor film. Ve en çok, en üzücü olarak da kadın hareketi, kadınların özgürleşmesi, mutluluğu, hakları adına daha kat edilecek uzun uzun yolların var olduğunu hissettiriyor. Hatay’daki köylü kadının kendisi ve kadınlar için sadece “bir bulut kadar özgür olmayı istediğini” yüzümüze çarpıyor. Pippa’ya yazılan mektup, kadın olmanın ve olduğun gibi kendini koruyarak hayatta kalmanın ne kadar zor olduğunu hissettiriyor iliklerinize kadar. Bingöl Elmas ekibiyle birlikte söyleşiye geldiğinde, bunun sembolik bir yolculuk ve devam olduğunun tekrar tekrar altını çiziyor: “Amacımız ‘Bakın bu yolculuk böyle de olabilirdi’ demek değildi. Pippa ve ben kesinlikle farklı koşullar içerisindeydik. O geldiği bu ülkenin diline de kültürüne de yabancıydı, yani minik bir tebessüm de onun yanlış algılanmasına sebep olabilirdi, ben insanlarla konuşarak ortamı yumuşatma olanağına sahiptim. […]

Bir gecede nasıl terörist oldum

Tutuklanıp bir deliğe tıkıldığında, yaşam kalitesi olarak elinizde ne varsa alınıyor, bu yaşınıza kadar sürdürdüğünüz aralıksız eğitim ve çalışma sürecinizin size sağladığı alışkın olduğunuz sayfa ve ayrıcalıklar yerini emir veren, çocukluğunuzda dahi duymamış olduğunuz “sen’’ hitaplarına bırakıyor ve alçakça suçlanıyorsunuz. Ama adliyedeki dosyanızda gizlilik kararı olduğu için “ne ile suçlandığınızı’’ dahi bilmiyorsunuz. Ancak suçlu kabul ediliyor ve suçunuz kesin hükmünde bir muamele görüyor, demir demir üstünüze kilitleniyor. Bir sabah evinizden alınıp “terörist’’ diye iftiraya uğramak suretiyle cezaevine kapatılmış olarak belirsiz bir geleceği eklemeye başlıyorsunuz. İşe benim durumum bu.Tek suçum tanıyor olmam “Terör’’ kelimesi, korku ve endişe ortamı yaratarak halkı o güne ve geleceğe ilişkin belirsizlik içine sürüklemek ve güven duygusunu kalıcı biçimde zedelemek amacı taşır, bu belirsizlik ve güven eksikliğinin oluşturulacağı kaos ortamından faydalanılarak hukuk dışı faaliyetler toplumda haklılık ve meşruiyet kazandırılarak yaygınlaştırılır. Benim “terör’’ tarifim böyle. Bugün bana ve aileme ve yakın çevreme ve beni tanıyan iş ve eş-dost-arkadaş çevreme yeni oldukça kalabalık bir topluluğu, bu cemiyetin bir parçası olan bizlere, benim mesnetsiz tutuklanmam ve akıl sınırlarının ötesinde bir zorlamayla terörist olarak damgalanmaya çalışılmamla yapılan işte tam olarak budur. Benim hayatım bana “terörist’’ denilerek terörize edilmektedir. Hiçbir polisiye delil/bilgi/bulgu olmaksızın bir dosyaya, bir örgüte dahil edilmeye çalışılmam ve hiçbir hukuki dayanağı olmaksızın hapse atılmış olmam, aklın sınırlarının ötesinde zorlama bir hâyâl gücünün ürünü bile olmaktan uzaktır. Bir terör örgütü ile ilişkili olduğumun iddia edilmesine dayanak olan şey ise sadece üniversiteden arkadaşım gazeteci-yazar Orhan Yılmazkaya’yı tanıyor olmam ve O’nu aile evimize “misafir’’ olarak kabul etmemdir. Orhan Yılmazkaya teröristmiş ve böyle bir örgüte üyeymiş, gözaltına alındığım sabah kolluk kuvvetlerinden öğrendim ve aynı kolluk kuvvetlerinin gözünde Orhan’ın benden saklamış olduğu “terörist yanını’’ bilmiyor olmam, beni “terörist’’ yapıyor. Şayet bir “terörist dedektörüm’’ olsaydı, anlayabilmek için uygun yerlere monte ederdim ama ne yazık ki böyle bir alete sahip değildim. Ayrıca terörle mücadele polislerinin de […]