Etiket kadın

Osmanlı’nın feministleri

Bugün Türk kadınının seçme ve seçilme hakkını kazanmasının 74. yıl dönümü. Aradan geçen yıllar boyunca kadının hak mücadelesi siyasal, kültürel, sosyal alanlarda devam etti. Feminist mücadelede yer alan kadınların sokaklara inmesi ya da taleplerini daha gür bir sesle dile getirmesine ilişkin örneklerle son yıllarda daha sık karşılaşsak da, bu topraklardaki kadın mücadelesinin kökeni Osmanlı dönemine kadar iniyor. Osmanlı modernleşmesinin başlangıcı kabul edilen 1839 ikinci Tanzimat dönemiyle birlikte kadın hareketindeki aktif mücadelede başladı. Bu dönemde kadınlar, gösterdikleri çabalar sonunda özellikle eğitim alanında bir takım haklara kavuştu. Böylece çeşitli öğretmen okulları, rüştiyeler (lise) ve ebelik mesleğini öğreten kimi kurumlar açıldı. Eğitimin içinde yer almalarıyla beraber gelişen bilinçlenmeyle de çeşitli sorgulamalara girişen kadınlar 1869 yılında, dönemin feminist hareketinin ilk yayını olarak bilinen Terakki-i Muhaderat isimli kadın dergisini çıkardı. Derginin yayımlanmasıyla birlikte başlayan kadınların erkeklere karşı verdiği var olma mücadelesi ve eşit birey olarak tanınma talepleri de ciddi atılımlara yol açtı. “Osmanlı Kadın Hareketi” adlı kitabın yazarı İstanbul Üniversitesi öğretim üyelerinden Doçent Doktor Serpil Çakır da, geçen hafta (29-20 Kasım 2008) Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Enstitüsü tarafından düzenlenen Toplumsal Cinsiyet Konferansı’nda konuyla ilgili yaptığı konuşmada bu mücadeleden örnekler verdi. Önce yayın sonra dernek Çakır, kadınların varolma çabalarının Tanzimat’tan sonra hızlandığını özellikle dergiler, dernekler aracılığıyla seslerini duyurmak istediğini belirterek Cumhuriyetin ilan edildiği döneme kadar kadın dergi ve gazetelerinin sayısının 40’ı bulduğunu söyledi. Hanımlara Mahsus Gazete, Şüküfezar, Demet, Mehasin, Kadın, Kadınlar Dünyası gibi kadın dergileri çıkarıldığını anlatan Çakır, “Bu dergiler kadınlara kendilerini birey olarak ifade etme, sorunlarını dillendirme ortamını sağladı. Her kesimden kadınların yazma ürkekliğini, çekimserliğini gidermede, taleplerini iletmede ve sesini duyurmada önemli işlev gördü. 1910’larda bu gayretler sonuç verdi ve kadın hareketi kurumsallaşmaya başladı. Aynı tarihsel süreç içerisinde 30’a yakın kadın derneği de kuruldu. Dernekler vasıtasıyla, bireysel talepler örgütlü birliklere dönüştürüldü, sorunların çözümü için ortaya konulan öneriler uygulamaya geçirildi” diye konuştu. Osmanlı’nın feministleri Tarihin tozlu […]

Kadına şiddetin öteki adı: Güldünya

Bir süredir TV ekranlarında tanıtımı duyurulan bir dizi, Güldünya, yakında gösterime girecek. Adını, kardeşleri tarafından, hem de devletin gözetimindeyken namus kisvesi adı altında öldürülen Güldünya Tören’in adından alan dizide, bir sığınma evinde kalan Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kadınların öyküleri anlatılacak. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde, bir diziye adını veren töre kurbanı Güldünya kimdi hatırlatalım istedik. 27 Şubat 2004 tarihinde töre cinayetine kurban gittiğinde 22 yaşındaydı. Aylarca “törelerin” namlusunu ensesinde hissetmiş hatta iki kez ölümden dönmüştü. Sığındığı polisler başta olmak üzere herkes, tehlike altında olduğunu biliyordu. Ama her seferinde onu kurtaracak bir çözüm bulunmadan yalnız bırakıldı. Sokak ortasında vurulduğunda kurtulmayı başarmıştı fakat hastaneye kaldırıldıktan sonra, hiçbir güvenlik tedbiri olmadığı için elini kolunu sallayarak gelen kardeşleri ikinci denemede Güldünya’yı canından edip, “namuslarını temizlemişlerdi”. Aşık olmak sonun başlangıcı Güldünya Tören’nin henüz 22 yaşındayken İstanbul’da son bulan öyküsü, Bitlis’in Güroymak ilçesine bağlı Budaklı Köyü’nde başladı. Şego aşiretine bağlı ailesi de tıpkı diğerleri, “namuslarına” bağlı “törelerine” sadıktı. Aşık oldu Güldünya. Ferman dinlemeyen gönlünü kaptırdığı kişi, aynı zamanda teyzesinin oğlu olan ve amcasının kızıyla evli Servet Taş’tı. Karşılıksız kalmadı aşkı. Adının önünde “yasak” kelimesiyle birlikte yaşanmaya başladı. Güldünya için sonun başlangıcını hazırlayan da bu oldu. Hamile kaldı. Ne kadar gizlemeye çalışsa da karnındaki canın şişliğini, fark edilmesi çok uzun zaman almadı. Aşiretin ileri gelenlerine anlatıldı, “törelerin” ne emrettiği konuşuldu. Servet Taş’ın Güldünya’yı kuma olarak almasına ve birlikte köyü terk etmelerine karar verildi. Kendini asması istendi Güldünya istemeyince kumalığı Servet Taş kaçtı. Gidecek bir yeri olmayan Güldünya önce bir odaya hapsedildi ardından İstanbul’daki amcası Mehmet Tören’in yanına sürgün edildi. Amcasının, “Seni biriyle evlendirebiliriz, ama çocuğu nasıl açıklarız” dediğinde başına gelecekleri biliyordu artık. Bir süre sonra ağabeyi İrfan geldi memleketten. Odasına girdiği Güldünya’ya bir ip uzatıp, kendisini asmasını söyledi. Ağabeyi odadan çıkar çıkmaz Güldünya da pencereden atlayıp evden kaçtı. Polise sığındı. Götürüldüğü Fatih’teki […]

Kadın yazarlar kadınlar için yazdı

Dünya Ekonomik Forumu’nun, geçtiğimiz günlerde açıklanan 2008 yılı cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre Türkiye kadına yönelik şiddet, ekonomik güç ve fırsat eşitliği, eğitim düzeyi, sağlık, siyasi temsil konularında rapora konu 130 ülke arasında 123. sırayı aldı. Kadın-erkek eşitliğinin dünyadaki durumuna dair veriler yer alan The Global Gender Gap Report isimli raporun, Haklar ve Sosyal Kurumlar başlığında ülke olarak en düşük notu aldığımız konu ise, kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar oldu. Raporda, şiddete maruz kalan kadınların korunabilecekleri bir yasaları ve sığınabilecekleri barınaklarının yok denecek kadar az olması da eleştiri konusu yapıldı. Türkiye’de sekizi İstanbul’da olmak üzere 40 kadın sığınağı var. Bunların toplam kapasiteleri ise bini bulmuyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı da bunlardan biri. Türkiye’deki ilk ve bağımsız kadın sığınağı olan Mor Çatı ’nın kapasitesi 18 kişi olmasına rağmen, ayda ortalama 50 kadın müracaat ediyor. Kadınların, yüzde 90’ı fiziksel şiddete maruz kalmış; yüzde 10’u ise cinsel taciz, sözlü şiddet gibi şikayetlerle başvurduğu Mor Çatı, mücadelelerine yeni bir boyut kazandıracak bir proje hazırlığı içinde. Seslerini duyurmak ve bu gidişata dur demek isteyen, şiddete maruz kalmış kadınları kadın yazarlarla buluşturan bir kitap projesiyle şiddetle içiçe yaşamak zorunda kalmış 11 kadının hikayesi kadın yazarlar tarafından kaleme alınacak. İnci Aral, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç, Nükhet Sirman, Handan Çağlayan, Yasemin Öz, Siren İdemen ve Handan Koç’un aktarımıyla okurlarla buluşmaya hazırlanan kitapta, şiddetin tüm kadınların başına gelebileceğinin, yalnızca şiddete direnme biçimlerinin farklılık gösterebildiğinin altı çizilmek isteniyor. Yaklaşık 2 yıl önce, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı ile ortaklaşa başlatılan “Aile içi şiddete karşı, kadınların dayanışma merkezleri aracılığıyla güçlenmesi” projesinin bir ayağı olan kitabın, Aralık ayında piyasada olması hedefleniyor. Kitapta yer alan 11 kadın hikayesinin yazarları, kadından yana bakabilecek, şiddeti kendi dışında yaşanan bir sorunmuş gibi görmeyecek kadın yazarlardan seçildi. Mor Çatı Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın basımını Avrupa […]

Kadına şiddet çok sığınak yok

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele amacıyla, ilk bağımsız kadın sığınağını kuran Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın maddi desteğini çekmesi üzerine zor günler yaşıyor. Uluslararası standartlara uygun bir sığınak hizmeti için gereken ödenek ayda 20 bin YTL. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sebebiyle, 48 bin havai fişek için 2 milyon YTL üzerinde bir ödenek çıkarabilen devlet, konu kadına yönelik şiddet ile mücadeleye gelince kaynak yetersizliğini gerekçe gösteriyor. Hâlbuki Cumhuriyet Bayramı için bir gecede harcanan parayla bir kadın sığınağı 8 yıl ayakta kalabiliyor. Sorun maddi kaynak yetersizliğiyle de sınırlı değil. AB’ye uyum sürecinde çıkarılan Belediyeler Yasası’na göre, her 50 bin nüfus için, 1 kadın sığınma evi kurulması gerekirken, nüfusu 70 milyonun üzerinde olan Türkiye’de yalnızca 40 kadın sığınağı var. Ülkemizdeki kadın sığınakları, devlet ve sivil toplum kuruluşları tarafından ya da bireysel yardımlarla destekleniyor. Özel sektör desteği yok denilecek kadar az. Bu şartlar altında, çalacak kapı, sığınacak çatı bulamayan kadınlar, şiddete maruz kalmaya ve susmaya mecbur bırakılıyorlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Zelal Yalçın ile kadın sığınakları ile ilgili merak edilenleri konuştuk. Kadın sığınma evi nedir? Neden ihtiyaç duyulur?Feminist kadın hareketinin önerdiği sığınaklar; şiddetten kurtulmak isteyen kadınların, can güvenliği riskinden uzaklaşarak, yeni bir hayat kurabilecekleri mekanlar olarak tarif ediliyor. Aile içinde şiddet gören, hayati riski olan, bulunduğu sosyal çevre içerisinde sorununu kendi imkanlarıyla çözemeyen kadınlar, can güvenliğini sağlayabilmek, şiddetten uzaklaşarak, güçlenebilecekleri mekanizmalar içerisine girebilmesi için sığınaklara geliyor. Uluslararası sığınak standartları neler?Dünyadaki kadın hareketinin getirdiği standartlar bunlar. Kadınların yargılanmadığı, sorgulanmadığı, ikinci cins olarak görülmediği, yardım edilen olarak görülmediği, kadınları güçlendiren, destekleyen, onların birey olarak ayakta kalmasını sağlayan, erkeğe muhtaç etmeyen bir hayatın örgütlenmesi hedefleniyor. Türkiye’de kaç kadın sığınağı var?Son rakamlara göre 40’a yakın sığınak var. Ama nüfusa oranladığınızda, bin 400 civarında sığınağa ihtiyaç var. Her 50 bin nüfuslu belediyenin 1 sığınak açması […]

Her derde deva Kültür Başkenti

İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde önemli bir kilometre taşı olarak görülüyor. Örneğin, AKB girişiminin öncülerinden AB Uzmanı Cengiz Aktar “Bu projeyi başarmamız şart. Başarırsak AB sürecinde işleri kolaylaştıracak” diyor. İstanbul’un, üyesi olmayı istediği birliğin kültür başkenti seçilmesinin Türkiye’ye ne kazandıracağı, kazandıracaksa da bu “proje”nin başarı ölçüsünün ne olacağı bir başka soru. Ancak görünen o ki, sadece Türkler değil konunun Avrupalı tarafları da aynı fikri paylaşıyor. Örneğin, Avrupa Komisyonu Onursal Genel Direktörü Baron Daniel Cardon De Lichtbuer de İstanbul 2010’un, ‘değiştirmesi gerekenler’ konusunda Türkiye için mükemmel bir başlangıç olacağını düşünüyor. De Lichtbuer, geçtiğimiz hafta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen “Avrupa Kültürü Nedir” başlıklı sempozumun konukları arasındaydı. Onlarca profesyonel ve bürokrat The Marmara Oteli’nde üç gün boyunca bir aradaydı. Altı farklı oturumda, farklı başlıklar altında sempozyuma isim veren soruyu tartıştı. Baron De Lichtbuer, ikinci gün yapılan “Avrupa Kültürünün Türkiye’ye Bakışı” başlıklı oturumun açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında “Türkiye’nin değiştirmesi gerekenler”i sıraladı. Şunları söyledi: “Türkiye’nin kırsal kesimlerinde kadınlar kocalarını seçme özgürlüğüne bile sahip değil. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına seçme hakkının tanınması ve bunun hemen yapılması gerekir. “Almanlar Yahudilerle, İngilizlerin Hintlilerle, Fransızlar Cezayirlilerle yüzleşti. Türkiye Ermenilerle ve Rumlarla arasındaki problemi çözemedi. Bu konuların laik ve demokratik bir ülkede rahatça konuşulabilirken Türkiye’de hâlâ bir tabu. “Türkiye’de, yabancı ülkelerden gelen öğrencilere ve göçmenler uygulanan programlar yetersiz. Avrupa’daki bu insanlara özel olarak dil eğitimi ve yurtdışında yaşam eğitimi veriliyor. Bu eksiklik Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuruyor.” De Lichtbuer’in açılış konuşmasının ardından oturuma ara verildi. Ancak daha henüz kahve arasında yapılan sohbetlerden, oturumun devamının bu konuşma nedeniyle hareketleneceği belliydi. “Mustafa değil, Mustafa Kemal Atatürk” İlk konuşmacı Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’ydu. Sözlerine aslında farklı bir konuşma hazırladığını, ancak De Lichtbuer’in konuşmasından sonra […]

Erkek kentinde kadın

“Kadın dostu kent” yaratmak… Son yıllarda gündeme gelen ancak yine de medyadan hak ettiği ilgiyi göremeyen bir konu bu. Kentlerimiz erkekler tarafından tasarlanıyor. Sahiplerine mutlu ve rahat bir yaşam sunan bu planlama kadın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuyor. Meclise girmeden önce kurucuları arasında bulunduğu İstanbul Kadın Araştırmaları Merkezi’nde (İKAM) kadınlara yönelik projeler yürüten AKP İstanbul Milletvekili ve TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Alev Dedegil, kentin kadın ihtiyacına yönelik eksikliğini şu sözlerle anlatıyor: “Yani kadınlar, bu şehrin üst geçitlerinden, kaldırım yüksekliğinden memnunlar mı? Tüm il ve ilçeler kadın dostu haline getirilmeli. Üst geçitler kadınlar için bir felaket. Yüksek topuk, hamilelik, kemik erimesi, kucakta çocuk, evde çocuk ve bebek arabası ile bir kadın üst geçidi nasıl kullansın? Kent, erkeklerin çok mutlu ve rahat yaşaması için planlanmış. Üst geçitlerin tümden kaldırılması ve atılması gerekir. Ben bu durumu kendi bölgemdeki yöneticileriyle konuşup tartışıyorum. Bunu tespit etmek ve buna göre önlem almak gerekiyor. Kadın kucağında çocuk, elinde alışveriş yaptığı araba, belki elinden tuttuğu bir çocuk daha, geliyor üst geçin önüne, karşıya geçmek istiyor. Ama nasıl geçecek?” (Hürriyet,4 Kasım 2008) Alev Dedegil bu sorunu, belediye meclislerinde yeteri kadar kadın olmamasına bağlıyor. Çözümü ise belediye ve bakanlıkların bütçelerini “cinsiyetçi bütçe” çerçevesinde hazırlamasında görüyor: “Cinsiyetçi bütçe, sonucu doğrudan kadının hayatına yansıyan hizmetleri üretebilmek için gerekli olan bütçedir” diyor. Ve bu konuda Avrupa Birliği ile ortak bir proje yürütüldüğünü ekliyor. Bir kenti “kadın dostu” yapacak şeyler nedir? Otobüslerin, durak bulunmayan noktalarda da kadın yolcuları da almasını sağlamak örneğin. Ya da parkta oynayan çocuğunu uzun saatler boyunca bekleyen anneler için ergonomik koltuklar bulabilmek. Çocuğu kucağında ve ya pusetteyken üst geçit merdivenlerini tırmanmak zorunda olanların halini anlamak… Peki yukarıda saydığım sorunlar sadece kadınlara mı ait? Kentlerimizde “mutlu ve rahat” yaşayanların kim olduğu, bu sorunu da cevabını veriyor. Çocuklarını hiçbir zaman parka götürmeyen babalar, dedeler; yeğenlerini pusetle gezdirmeyen, kucağına alıp üst geçitten geçmek zorunda […]

Saklambaç oynarken hamile kalma ihtimali

Kimi kadının bizzat mağduru olduğu kimininse şanslıysa sadece büyüklerinden duyduğu travmatik ilk regl hikâyeleri, psikolog Şule Akdağ’ın 12 yaşındaki kızı Ezgi için verdiği partiyle haber sitelerinin yorum köşelerine taşındı. İnsan hakları eğitimi programı kapsamında kadın ev gruplara eğitim veren psikolog Akdağ, Ankara’da bir restoranda 19 Ekim’de, kızının arkadaşları ve ailelerini davet ettiği bir parti düzenlemişti. Akdağ’ın yine psikolog olan kocası ise başta partiye katılmayı düşünmediğini, tepkiler üzerine ailesine destek olmak adına bu kararından vazgeçtiğini söylemişti.Regl partisi haberi yayınlandığı sitelerde okuyucunun yoğun ilgisini gördü. Pek çok yorum yapıldı. Okuyucuların “ilk regl” hakkında aktardığı geleneklerden en akılda kalanı, adet olan kıza “korkmasın” diye atılan tokat. (“Uygulamalar”, bereket getirsin diye kızın ellerini una bulamaktan, ölçüsü belirlensin diye göğsüne bastırılan kaplara kadar uzanıyor.) Tokat atmaktaki amaç, ailelerin gelişimin doğal bir parçası olan regl hakkında bilgilendirme gereği duymadıkları kızlarının, gördükleri kan karşısında hissettikleri korkuyu tokadın acısıyla bastırmak istemesi olsa gerek. “Kirli” atfedilen kadının Kuran’a dokunması da yasaklar arasında. Hamur açmak, turşu kurmak da bir süreliğine ertelense iyi olur çünkü “tutmaz.” Dün arkadaşlarıyla sokakta oyun oynarken ertesi gün artık doğurganlık mertebesine eriştiği için küçük kızın hayatı da kısıtlanmalı elbette. Saklambaç oynarken ya da ip atlarken hamile kalma olasılığı yüksek çünkü(!) O yüzden küçük kız bir an önce büyümeli, edebini bilmeli. Halamlar geldi Bu gelenekleri aile içindeki erkeklerle araya mesafe koymak izliyor. Baba ya da erkek kardeşin yanında regl olduğuna dair en ufak bir ipucu verilmemeli. Bu uğurda kadınlar kendi aralarında nesilden nesile aktarılmış bir jargon bile üretmiş. Kadın olmanın “utancını” vajinaya taktığı “şey”, “kuku”, “muni”, “dudu”, “piti” gibi özenle uydurulmuş sözcüklerle azaltan kadın, adet için de “renklendim”, “halamlar geldi”, “kirliyim”, “hastayım”, “aybaşıyım” gibi yöreden yöreye hatta aileden aileye değişebilen bir dil kullanıyor. Bu dili Erkekleri Doğrama Cemiyeti adlı manifestosu ve Andy Warhol’u vurmasıyla ünlü altmışların Amerikalı radikal feminist yazarı Valerie Solanas’ın tanımlamalarıyla karşılaştırdığımızda aradaki uçurum inanılmaz. […]

Cumhuriyet ve kadın

Cumhuriyet’in kadın politikasından konu açılınca Türkiye’nin kadınlara seçme ve seçilme hakkını birçok Avrupa ülkesinden önce verildiği tekrar edilir, durur. Ancak, ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların temsili bugün hala yüzde 10 oranının altında. 85 yılda kadın konusunda alınan yol bu kadar mıydı? Cumhuriyet kadın projesinde neleri gerçekleştirmeyi amaçlıyordu? İlk yıllarından bugüne Cumhuriyet’in kadın politikalarını Pınar Selek ve Nihal Bengisu Karaca’yla konuştuk. “Kadın, erkekten rol çalıp dışa açılsa da, anlayışta radikal bir dönüşüm olmadı”Pınar Selek Cumhuriyet, kendini “kadın projesi” üzeriden tanımladı. Bu proje, aynı zamanda yeni bir yaşam tarzını, yeni sosyal, ekonomik, siyasal örgütlenmeyi de ifade ediyordu. Yukardan aşağı inşa edilen kapitalizm, kendi kurallarını ve yaşama biçimini eski gelenekler üzerine kurdu. Bu alt üst oluş sürecinde, klasik ataerkilliğin maddi temelleri, uluslaşmanın, yeni piyasa güçlerinin, kırsal ve kentsel alanda kapitalistleşmenin etkisi altında sarsıldı. Toplumsal cinsiyetlere yüklenen anlamlar, yeni ihtiyaçlara göre yeniden kalıplara sokuldu. Söz konusu gelişme, geçmişten beri süren toplumsal cinsiyet inşa mekanizmalarına yenilerini ekledi. “Kadınlar, ev içi görevlerini ihmal etmeden, kamusal alanda etkin olmaya çağrıldılar” Yeni sistemdeki rolleri net olarak ortaya konulan kadınlar, ev içi görevlerini ihmal etmeden, kamusal alanda etkin olmaya çağrıldılar. Kısa bir süre içinde görünürlükleri artan kadınlar, ev geçindirme sorumluluğunu paylaştılar, yalnız yaşamaya, hatta çocuklarını tek başına büyütmeye başladılar. Bu durum kız çocuklarının ev içindeki konumlarını da görece değiştirdi. Dersleri daha iyi olan, saygın meslekler elde eden, babalarıyla özel ilişki kurup güvenirlik kepini giyen kız kardeşlerin sayısını arttırdı. “Bu değişim, kadınların özgürleştiği anlamına gelmiyor” Ama bu değişim, kadınların özgürleştiği anlamına gelmiyordu. Sadece yeni bağlama göre yeniden yapılanan ataerkil sistem içinde kadınlar ve erkekler için çeşitli konumlar söz konusuydu. Üstelik bu süreç, bir mühendislik müdahalesiyle, yukardan aşağı inşa edildiği için eski alışkanlıklar, refleksleşmiş değerler ve yeni kabuller, yaşamın dayattığı durumlar birbirine eklemlenerek, çoğu zaman iç içe geçerek şekilleniyordu.Yıllar geçtikçe, Türkiye’de nüfus açısından gözlemlenen önemli bir gelişme, ailenin daralması ve içyapıda […]

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Utku Güven İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı. Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı. Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil. Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm! Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor. Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine […]

Bir toplumsal baskı aracı olarak 225. madde

Hülya GülbaharAvukat, Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) Başkanıhulya.gulbahar@yahoo.com.tr Bir kadının Galata Köprüsü üzerinde balık tutmaya kalktığında başına neler geleceği, geçtiğimiz günlerde, İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir kararla öğrenildi. İddiaya göre, Gülcan Köse, 12 Haziran günü “uygunsuz kıyafetlerle” balık tutarken, çevredeki erkek balıkçıların şikâyeti üzerine gözaltına alınıp hakkında açılan davada da 5 ay hapisle cezalandırıldı. Hapis cezasını erteleyen mahkeme; polisler tarafından taciz edildiğini, karakolda psikolojik ve fiziki işkence gördüğünü söyleyen Köse’nin iddialarıyla ilgili ise herhangi bir işlem başlatmadı. Türk Ceza Kanunu’nun, “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddesinden yargılanıp ceza alan Köse’nin “hayasız” kıyafeti ise tayt ve uzun bir tişörtten ibaretti.Haberlerin gazetelerde yer almasının ardından bir grup feminist kadın, Köse’ye destek için Galata Köprüsü üzerinde, “hayâsız” kıyafetlerle bir eylem düzenledi. Yapılan basın açıklamasında tek başına bir kadının tayt ve tişörtüyle balık tutmasının genel ahlakı rencide edip hapisle cezalandırma gerekçesi yapıldığı belirtilerek, “Biz kadınlar bu kararı protesto ediyoruz. Bizler kadınların bedenleri üzerinde erkeklerin, ailenin ve devletin denetimine karşı çıkıyoruz. Bedenimiz bizimdir” denildi. Basın açıklamasında, Taksim’deki kutlamalarda cinsel saldırı suçunu işleyen erkeklere yalnızca 50 YTL para cezası verildiğini vurgulayan kadınlar, “TCK 225. madde kadınlara karşı ayrımcılık içermektedir ve kaldırılmalıdır. Nerede ne giyeceğimizin yargı kararlarıyla belirlenmesine, kıyafetlerimiz üzerindeki sözlü ve yazılı her türlü kural ve denetime itirazımız var” dedi. “Topluma Deli Gömleği Giydirilmeye Çalışılıyor” Basın açıklamasında vurgulandığı gibi aynı nedenle suçlanan erkek ve kadın sanıklara verilen çifte standartlı cezalarla bir kez daha tartışma konusu olan TCK’nin 225. maddesi ve benzer yasal düzenlemeler yapılması topluma deli gömleği giydirmeye benziyor. TCK’deki “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddenin hukuki olarak son derece tartışmalı olması nedeniyle, Köse davası daha uzun süre tartışılacak. Çünkü hayâ, edep, genel ahlak gibi kavramlar hukuk metinlerinde olmamalıdır. Bu kavramlar başta bekâret baskısı ve kadınların kılık kıyafetleri olmak üzere her yaştan her toplumsal kesimden kadının hayatının erkeklerin kontrol altında tutmak amacıyla […]

Azize’nin başörtüsünü takmayan ABD gaflet uykusunda!

Mustafa Alp Dağıstanlı Azizah’nin durmadan başörtülü kadın kapaklarıyla eleştirilmesine karşılık, Muslim Girl fazla liberal olduğu için tepki topluyor. Başörtülü veya açık cıvıl cıvıl, kimi şuh Müslüman kızlarla dolu dergi. Mesela bir yandan “Ayın Müslüman Kızı”nı seçiyor, bir yandan da okurlarını Kurani ilkeler ve İslami değerler konusunda fikirlerini söylemeye, tartışmaya davet ediyor. Biraz daha dolu ve ciddi bir dergi istiyorsanız Elan’a bakmalısınız; zaten alt başlığı da “Rethink Islam” (İslam’ı yeniden düşün, anlamına). Monitor’ın haberine göre, okurlar nisbeten zengin olmasına rağmen sadece birkaç büyük ilanverenin ilgisini çekebilmiş bu kadın dergileri. Yine de birkaç gedik açılabilmiş; IKEA, Azizah’ye ilan veriyor, Fox televizyonu da Muslim Girl’e mesela. Kısaca, ABD’de Müslümanlar, her düzeyde kendilerini ve dinlerini anlatabilmek için çaba sarfediyor. Son örneklerden biri de Princeton Üniversitesi öğrencilerinin Mayıs başında çıkarmaya başladığı, İslami meseleleri ele alan 15 günlük Misbah dergisi. Kendilerini anlatma çabasıyla entegrasyon çabası atbaşı gidiyor. Çoğunluğunu Hıristiyanların oluşturduğu bir toplum içinde birarada yaşamanın yolunu arıyorlar. Nüfusunun yüzde 99’u Müslüman olan Türkiye’de, Hıristiyanların boğazları kesiliyor, yazı yazdı diye insanlar öldürülüyor ve yargılanıyor, başörtülü çocuklar okullara sokulmuyor, askerin içinde birileri “irtica gelmesin diye” darbe hazırlıkları yapıyor, Kayseri’de içki bulunmuyor, bilmemnerede Ramazan’da oruç tutmayan taciz ediliyor, Aleviler ikinci sınıf muamelesi görmekten şikayet ediyor, Kürtler varlıklarının yeterince temsil edilmemesinden yakınıyor… Ama tabii, medenniyyyetler ittifakını sağlayacak olan da biziz.

“Cumhuriyet umarız kendi çocuklarını yemeyi bırakır”

İstanbul Seminerleri’nin üçüncü gününde, Santralistanbul kampusu AB sürecinde Türkiye, İslam, kozmopolitanizm ve kadın konuları çerçevesinde iki yuvarlak masa toplantısı ve bir paneli ağırladı. Seminerler çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiyeli konuşmacılardan oluşan tek gün olması 4 Haziran’ı, Türkiyelilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini beyan etmesi için en uygun gün haline getirdi. Nilüfer Göle bu tartışmalara “How the Encounter with Islam is Shaping and Transforming Europe itself” başlıklı makalesiyle katıldı. Avrupa’daki göçmen Müslümanların değişen konumundan bahseden Göle, öncesinde yalnız, erkek, işçi, Müslüman göçmen görmeye alışkın olan Avrupa’nın başörtülü, eğitim amaçlı göç etmiş olan kadın göçmen profili ve göçün “feminenleşmesi” karşısında ne yapacağını şaşırır hale geldiğini vurguladı. Avrupa’da yaşanan sorunun, mekânın kültürel oryantasyonundan, cinselliğin farklı biçimlerde disipline edilmesinin yarattığı şaşkınlıktan ve kolektif hafızadan kaynaklandığını belirten Göle, Avrupa’nın Osmanlıyı Bosna’daki Mostar köprüsüyle değil Ermeni soykırımıyla hatırladığını söyleyerek Mostar köprüsünün mekâna daha heterojen bir bakış geliştirmemizde yardımcı olabileceği önerisiyle konuşmasını noktaladı. Nilüfer Göle’yle kamusal alan, İslam ve kadın konularına da değindiğimiz bol kahkahalı bir söyleşi yaptık. Toplantıda kaldığımız yerden devam edersek “İslami bir Gandi”nin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? İslami düşünürlerin bugünkü şiddet karşısında nasıl pozisyon alacakları sorununu önemsiyorum. İslami düşünürler arasında şiddete karşı tavır takınanlar da olmasına karşın Gandi’nin felsefesi gibi dünyaya mal olmuş bir görüş maalesef yok. Anti – şiddet tavrı bu kadar belirginlik kazanmadı. Bugün İslam’ın gündemindeki konulardan belki de en önemlisi şiddet ve İslami düşünce arasındaki sınırı ayrıştırabilmek. Şiddetin politikayla ilişkisini nasıl göreceğiz? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor? Şiddet yoluyla aslında belirli alanlarda yasaklar koyuyorsunuz, hatırlatmalar yapıyorsunuz. Bir sinagogun önünde bomba patlaması, Yahudi vatandaşların kendi dinlerini özgürce kamusal alanda yaşamaları konusunda rahatsızlık verip tedirgin edici bir tavır getiriyor. Bu yüzden burada bir politika var. Bu politikaya karşı Tayip Erdoğan’ın Hahambaşı’yla görüşmesi çok büyük bir adımdı. Yani ‘Biz bunu kabul etmiyoruz, sizin özgürlüğünüzü tanıyoruz’ demenin bir […]

Çokeşlilik yasal olsa!

Duygu Ertürk “Mutlu bir yuvamız vardı. 16 yıllık evliyiz, üç çocuğumuz var. Birbirimizi çok seviyorduk, ya da öyle zannediyorduk. İlk yıllarda kocam fakirdi. Ben çalıştım, eve katkıda bulundum. Her zaman ona destek oldum. Sonraları maddi durumu düzeldi. Üsküdar’da evim olsun isterdim. Evim de oldu. “Keşke olmasaydı” diyorum şimdi. Çünkü taşındığımız gün hadiseyi öğrendim. Kocam, çocuğu yaşında bir çocukla ikinci evliliğini yapmıştı. Bunun gerçek olduğunu anlayınca şoke oldum. Ben onun için her fedakârlığı yapmıştım; o ise kıza bir daire tutmuştu. Kocamı dövmeye, ona saldırmaya başladım. Affedemiyorum ve ondan nefret ediyorum. Bana bunu nasıl yapardı? Çocuklarımın ikisi de bunalıma girdiler. Boşanmak istiyorum; çocuklarım “anne bizi babasız bırakma” diyor.” (Disikus.net’ten) Toplumda “çokeşlilik” kalıbından haberdar olmayan, hayatı boyunca yukarıdaki gibi bir hikayeyi duymamış olan yoktur herhalde. Zira kadın programlarına şöyle bir göz atmak bile insanı çokeşlilik ve aldatma kavramlarıyla haşır neşir etmeye, aldatılan kadınların haykırışlarına, çokeşli erkeklerin savunma ritüellerine aşina yapmaya yeter de artar bile… Özellikle Tekbir Giyim’in sahibi Mustafa Karaduman’ın: “Üç karım var, kime ne!” sözleriyle olay yarattığı ve çokeşliliği gündemin en çok tartışılan konularından biri haline getirdiği şu günlerde… Son aylarda TV programlarında sıkça boy gösteren Psikiyatr Dr. Hamdi Kalyoncu da, tam olarak bu konuya parmak basan ilginç açıklamalarıyla gündeme oturdu. Kalyoncu, birinci veya ikinci kadın olmaktan musdarip kadın hastalarının mağduriyetinden yola çıkarak, aldatma olaylarının kadın üzerinde büyük yaralar açtığı sonucuna varmış ve yaraya merhem niyetine bir çözüm önerisi sunmuş: “erkek çokeşliliğinin yasallaştırılması”… Konuyu resmi internet sitesinde, yazdığı kitaplarda ve katıldığı TV programlarında büyük bir ciddiyetle ele alan psikiyatr, kadınlara büyük zarar veren aldatma olaylarının, erkeklerin doğası gereği tek kadınla yetinemeyeceği için kaçınılmaz olduğunu iddia ediyor; “Madem erkeğin ‘kayıt içi’ veya ‘kayıt dışı’ çokeşlilik yaşaması kaçınılmaz, o zaman ikinci evliliği yapmak “kayıt altına” alınsın; kimse zarar görmesin” diyor. Bu konuda görüşlerini aldığımız kadınların bazıları, ikinci kadını güvence altına alacağını düşünerek çokevliliğin yasallaşması […]

Medyada “erkek sorunu” yaşanıyor

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu MEDİZ’in İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde düzenlediği “Medyada Cinsiyetçiliğe Son!” Kampanyası kapsamında düzenlenen konferansta medya sektöründe işbölümü ve cinsiyetçilik, yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz konuları tartışıldı. Konuşmacılar arasında yer alan Hürriyet Gazetesi Okur Temsilcisi Temuçin Tüzecan dünyaya hakim olan “erkek sorunu” var oldukça, medya sektöründe çalışan kadın sayısının artmasının kaliteyi yükseltmeyeceğini söyledi. Uzun bir süre Kanal7 ve Yeni Şafak gibi islami yayın organlarında çalışan AKP Kadın Kolları üyesi Ayşe Böhürler, “medya sektöründe çalışmak kadınlar için özveri meselesi” derken Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni İsmet Berkan “Bu özelliklerimle kadın olsaydım da aynı başarıyı gösterirdim” iddiasında bulundu. Künyeye bir kaç kadın eklemekle sorun çözülmez Temuçin TüzecanMedyadaki cinsiyetçilik kotayla değil, kültürel ve tarihsel nedenlere dayanan “erkek sorunu”yla açıklanabilir. Bu sorun tüm dünyada kadını sosyal hayattan dışlayan bir bakış açısıyla açıklanabilir. Erkek sorunu var oldukça, medyada çalışan kadınların oranı yüzde 80 de olsa mesele çözülmez. Sonuçta kadınlar o kültürel ortamda çalışacak. İslamcı gazeteler künyelerine üç, beş kadın daha koyunca sorun çözülecek mi yani? Konuya sadece şehirli, profesyonel kadın bağlamında bakmamak lazım. Türkiye’nin genel toplumsal yapısı medya sektörüne yansıyor. Kadınlar toplumun genelinde sosyalleşemiyor. Sadece güzel kadınlar yükselebiliyor Ayşe BöhürlerTürkiye’deki bütün genel yayın yönetmenleri erkek. Bu durum Türkiye’deki medya profilini ortaya koyuyor. Gazetecilik gibi sert bir işte çok az kadın başarılı olabiliyor. Hele işin fikri yönetim kısmında bulunmak bir kadına kolay bahşedilen bir şey değil. Çünkü erkekler bu “hak”kı kadınlara bahşediyor. Ülkemizde muhabir kadınlar güzel, şık olmak zorunda. Çirkin kadınlar görünmeyecek yerlere itiliyor. Erkekler için böyle bir problem yok. Erkeklerin rahatlıkla çalıştıkları medya sektöründe bulunmak kadınlar için özveri meselesi.” Kadın olsam da aynı başarıyı gösterirdim İsmet BerkanBizim gazetemizde kimseye bir şey bahşedilmiyor. Daha ziyade biz bunu bir yükün altına girmek ve o yükü başarıyla taşıyabilmek olarak tanımlıyoruz. Ben bu özelliklerimle ve deneyimimle […]

Medyada cinsiyet ayrımına son!

Duygu Ertürk Kadınların Medya İzleme Grubu‘nun (MEDİZ) “Medyada Cinsiyetçiliğe Son” kampanyası kapsamında düzenlenen “Cinsiyetçi Olmayan Medya İçin…” Konferansı 3-4 Mayıs’ta İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Yerleşkesi’nde gerçekleştiriliyor. Konferansta medya yöneticileri, medya çalışanları, medya izleme grupları, feminist medyadan temsilciler, akademisyenler ve kadın gazeteciler medyada cinsiyetçiliği ve cinsiyetçi medyadan arınma yollarını tartışacaklar. Amacı, kadınların cinsiyetleri nedeniyle ayrımcılığa uğramadığı; cinsel nesne, anne, namus simgesi ve kurban olarak yansıtılmadığı, yalnızca magazin ve üçüncü sayfa ürünü olarak kullanılıp siyaset ve uluslararası ilişkiler gibi konulardan dışlanmadığı; beceri ve uzmanlık alanlarıyla temsil edildiği, dengeli bir medya ortamı ve cinsiyetçi olmayan bir medya etiği oluşturmaya katkıda bulunmak. Bu amaç doğrultusunda, kampanya boyunca afişler, gazete, dergi ve internet ilanları, televizyon ve radyo spotları ile kamuoyunda da duyarlılık oluşturacak etkinlikler düzenlenecek. MEDİZ tarafından düzenlenen kampanya, Avrupa Demokrasi ve İnsan Hakları Girişimi kapsamında Avrupa Komisyonu’nun desteğiyle, Filmmor Kadın Kooperatifi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi ortaklığıyla gerçekleştiriliyor. Konferans programı 3 Mayıs Cumartesi11:00-13:30 Forum I Medyada Temsil ve Cinsiyetçilik Kadın ve erkeklerin temsil biçimleri, cinsiyetçi kalıp yargılar ve iş bölümü, muhafazakarlık, küreselleşme, militarizm, milliyetçilik, homofobiAsa Eldén (Uppsala University- İsveç)Hale Bolak (İstanbul Bilgi Üniversitesi)Hülya Gülbahar (KA-DER)Jennifer Pozner (Women in Media and News, ABD)Kürşad Kahramanoğlu (Birgün Gazetesi)Mine Gencel Bek (Ankara Üniversitesi, KASAUM)Neşe Yaşın (Yazar) Kolaylaştırıcı: Ferai Tınç (Hürriyet Gazetesi) 13:30-14:30 Ara 14:30-17:30 Forum II Medya “Sektör”ünde İşbölümü ve Cinsiyetçilik Yatay ve dikey ayrımcılık, cam tavanlar, karar organlarında kadınların/kadın kotasının yokluğu, cinsel taciz Ayşe Böhürler (Yeni Şafak Gazetesi)Ayşenur Arslan (Kanal D)Fernanda Zanuzzi (Meditereranean Network of Information and Communication of Gender, İspanya)İsmet Berkan (Radikal Gazetesi)Nuran Bayer (TRT)Şirin Payzın (CNN Türk)Temuçin Tüzecan (Hürriyet Gazetesi) Kolaylaştırıcı: Yasemin Arpa (NTVMSNBC)18:00-19:00 Kokteyl 4 Mayıs Pazar 10:30-12:00 Forum III Medyada Cinsiyetçiliğin Teşhis ve Teşhiri: MEDİZ Araştırması Televizyon, yazılı basın, radyo ve internette cinsiyetçi temsiller üzerine yapılan araştırma sonuçlarının paylaşılmasıBarış Kara (Galatasaray Üniversitesi)Ceren Sözeri (Galatasaray Üniversitesi)Ece Vitrinel (Galatasaray Üniversitesi)Hülya Uğur Tanrıöver (Galatasaray Üniversitesi)Melda Sunar (Galatasaray […]

Ev kadınları yolunu buldu

Özgecan Okay “Hiçbir şey için geç olmadığını bu yaşta kavradık” diyor İkinci Bahar oyuncularından 56 yaşındaki Zerrin Gün. “Bana ne mutluluk getiriyorsa hangi yaşta olursam olayım onu yaparım. Bu oyunla, hayatımıza renk kattık” diye ekliyor. Kabare Dev Aynası oyuncularından Ali Erdoğan’ın kurduğu ve en genç üyesinin 42 yaşında olduğu İkinci Bahar adlı tiyatro grubunun çoğunluğu emekli ve ev hanımlarından oluşuyor. “Yolumuzu Bulalım” isimli kabereyle gencinden yaşlısına, şehirlisinden köylüsüne, kadının başından geçen acı, tatlı, komik olaylar gözler önüne seriliyor. Oyuncuların, eşlerinden izin alarak gruba dâhil olduklarını söyleyen Zerrin Gün, “Tiyatrodaki ve evdeki sorumluluklarımızı beraber yürütebildik ve bu yaşta bir kadın olarak neler yapabileceğimizi gösterdik” diyor. 20 senedir spor eğitmenliği yapan Gün oyundaki en renkli karakterlerden Cazip Bey’i canlandırıyor. Yasemin Yalçın’ın “kadın düşkünü” Şuayip karakterinden esinlenerek oluşturulan Cazip Bey, karısını defalarca kendinden oldukça genç kadınlarla aldatan uslanmaz bir adam. Zerrin Gün ise bunu o kadar gerçekçi ve başarılı canlandırıyor ki sonunda seyirciyi kahkahalara boğuyor. Gezilerde arkadaşlarla beraber bu tip skeçler hazırlayarak kendi aralarında eğlendiklerini söyleyen Gün, “Yolumuzu Bulalım”ı sahneye koyarken de bu skeçlerden pek çok alıntı yaptıklarını belirtiyor. “Keşke daha önce fırsat bulabilsem ve tiyatro yapabilseydim” diye düşünüp düşünmediği sorduğumuzda Zerrin Hanım, tereddüt etmeden, hiç pişman olmadığını her şeyin zamanı gelince yaşandığını söylüyor. “Geç de olsa bir yerden başladık. Kim bilir belki bastonlu nineler olana kadar bu işi devam ettiririz” diye ekliyor. İkinci Bahar oyuncularından 51 yaşındaki ev hanımı Nazire Balioğlu ise günlük hayatta çok çekingen biri olduğunu, arkadaşlarının yüreklendirmesiyle gruba dahil olduğunu söylüyor. Tiyatro çalışmalarının onu daha girişken yaptığını ve diksiyonunu da geliştirmesine çok faydası olduğunu belirtiyor. Oyun kısıtlı imkânlarla sahnelenmiş. Sahneyi belediye ayarlamış, dekorları yok, kostümleri ise oyuncular temin etmiş. Bütün bu zorlukların ve emeğin sadece sahne arkasında yaşanan o tatlı heyecan için, perde aralığından sevinçle “Kim gelmiş? Kalabalık mı?” diye bakabilmek için olduğunu söylüyorlar. Grup üyeleri arasında çok sağlam […]

Kadınların sesiyle “Kadından Kentler”

İlknur Aydoğan Yazar Murathan Mungan’ın son kitabı “Kadından Kentler”, önceki gün Santralistanbul’da gerçekleşen özel gecede okuyucuya farklı bir şekilde tanıtıldı. Sinemanın, müziğin, tiyatronun önemli kadın isimleri Mungan’ın hikâyelerindeki kadınlar oldular ve hikayelerden parçalar okudular. Türkiye’nin 16 şehrinde geçen kadın hikayelerinden oluşan kitabın özel gecesinde Macide Tanır, Nedret Güvenç, Ayla Algan, Arsen Gürzap, Bennu Yıldırımlar, Türkan Şoray, Müjde Ar, Sezen Aksu, Derya Alabora, Jülide Kural, Başak Köklükaya ve Suzan Avcı vardı. Kenan Işık’ın sunduğu gecede mekan Santralistanbul’daki Enerji Müzesi’ydi. Davetlilerin ve basının toplandığı alandan yüksekte bir balkonda, her zaman bir araya gelmesi mümkün olmayacak kadınlar yanyanaydı. Tam olarak bir tiyatro sahnesi dekoru olmasa da kitaba fon oluşturacak bazı şeyler vardı hikâye kadınlarının yanında; gelinlik, dansöz kıyafeti giyen cansız mankenler, bavul ve komodin. Ayrıca salonun girişinde otogar sahneleriyle dolu bir film oynuyordu ve önünde türlü kadın ayakkabıları vardı. Bu ufak prodüksiyon bir kitap için, “Kadından Kentler” için hiçbir şeydi, zira yukarıda prodüksiyonun alâsı yapılıyordu. Kültür ürünlerinin birbiriyle iç içe geçmesine alışkınız ama bunun kanlı canlı insanlarla, kanı canı bize, Murathan Mungan’a mal olmuş kadınlarla gerçekleştirilmesi geceyi bambaşka bir hale getiriyordu. İlk hikâyeyi oyuncu Arsen Gürzap okudu, ardından Jülide Kural. Türkan Şoray farkı Sırası gelen o tanıdık sesler, sevdikleri yazar Murathan Mungan’ın kelimelerini okuyorlardı. O akşam “Okuma Akşamı’” olarak geçiyordu, okunan bir şeyi izlenebilir hale getirmek için isimler de mükemmeldi ama dinleyicilerin yekten izleyici olduğu an Türkan Şoray okumaya, oynamaya, yaratmaya başladığı andı. “Geceye damgasını vuran” yakıştırması belki oradaki bütün kadınlar için geçerli olabilir ama o akşam herkesi büyüleyen isim Türkan Şoray’dı. Aşağıdan ona bakan gözlerin hayranlığı bir yana, yanındaki kadınlar da onun oyunculuğuna tanık olmanın keyfini yaşadılar. Sezen Aksu, Müjde Ar, Ayla Algan, Bennu Yıldırımlar.., oradaki 12 kadının hepsi de hakkını vererek okudular öyküleri. Murathan Mungan’ın teşekkür konuşmasıyla sona eren okuma akşamının sonunda, Mungan’ın sihirli kelimeleri 12 kadının sesiyle Enerji Müzesi’nin atmosferine […]

“Erkeklik buysa biz erkek değiliz…”

“Barış mesajı getirmek ve dünyanın güvenli olduğu” mesajını vermek için ülkesinden gelinliğiyle yola çıkan İtalyan sanatçı Pippa Bacca’nın, Gebze’de tecavüz edilerek öldürüldüğünün ortaya çıkmasından sonra birçok kişi ve kurum tarafından protesto gösterileri yapıldı, kınama mesajları yayımlandı. Türkiyelilerin ne kadar iyi insanlar olduğu anlatılmaya çalışıldı tüm dünyaya. Hatta öyle ileri gidildi ki, hemen her gün “tecavüz” konulu haberlerin basın organlarında epey yer tutması bile göz ardı edilip, bu vahşi olayın “münferit” olduğu söylendi. Bu kadar yorumun ya da protesto gösterisinin arasında en dikkat çekici olanı, 19 Nisan günü Galatasaray’da biraraya gelen bir grup erkeğin eylemiydi. Pippa’nın vermek istediği barış mesajının ironik bir biçimde yarım kalmasını simgeleyen siyah duvak takan erkekler, “Öldürmek, tecavüz etmek erkeklikse biz erkek değiliz” diye bağırıyorlardı. Yaptıkları basın açıklamasında kadına yönelik şiddeti kınayan erkekler Taksim Meydanı’na kadar da yürüyüş yaparak, “Tecavüz etmek, namus töre bekçiliği, öldürmek, homofobik olmak, hayatı ve sokakları kadınlara dar etmek erkeklikse biz erkek değiliz” sloganı attılar. Bildirilerine “Kara duvaklı erkekler. Biz erkek değiliz girişimi” diye imza atan grupta yer alan Kürşad Kızılıtuğ, tecavüz, cinsel taciz ve şiddetin Türkiye’deki en yaygın suçlardan olduğunu belirterek, erkek egemen kültürün bir yansıması olarak sürekli pohpohlanan her türlü dinsel, cinsel, ahlaki ve milliyetçi değer sistemine karşı olduklarını söylüyor. Kızıltuğ, eylemin nasıl doğduğunu ve neler yapılmak istendiğini Medyakronik’e anlattı… Bu eylem fikri nasıl doğdu? Pippa Bacca’nın korkunç sonunun ortaya çıkmasından sonra küçük bir arkadaş grubumuzda bu konuyu tartışmaya başladık. Elbette ki hepimiz eleştiriyor ve bir şeyler yapmak gerektiğini düşünüyorduk. Biz erkekliği, seksizmi sorguluyorduk ama bunu politik gündem haline getirelim diye bir tasarı yoktu. Bu eylem yaşanan bir olaya karşı artık bardağı taşıran son damla idi. Bunun tepkisiyle ortaya çıktı. Sonra bu konuyu üyesi bulunduğumuz haberleşme gruplarında da tartışmaya açtık ve en sonunda bir eylem yapmamız gerektiğinde birleştik. Yani tamamen arkadaş sohbetiyle başlayan bir süreçle gelindi bu noktaya. 10 kişilik bir […]