Etiket kitap

Eğitimde çok güzel hareketler

İlk kitabını dokuz yaşında yayınladı. “Hiçbir yerde zorlanmadı.” Nar Taneleri’nin yazarı hızını alamadı, “Bu kitaptan 20 tane de ben alırım” dedi. İstanbul Ali Yalkın İlköğretim Okulu 3A Sınıfı Öğrencileri ilk kitaplarını dün yayınladı. Hikâye kitabının ismi Nar Taneleri. Ayın gün, okullarında düzenlenen törende basın mensuplarını ağırlayan genç yazarlar, yaratma sürecinde hiiiç zorlanmadıklarını dile getirdi. (Sadece hikâyeleri süsleyecek resimleri çizerken renk seçmekte biraz tereddüt ettiler.) Eğitimde farkındalık yaratmayı ve yeni öğrenme ortamlarının oluşmasına katkı sağlamayı amaçlayan bu çalışma, bir sınıf öğretmeninin çabalarıyla hayat buldu. Mitat Zorlu, geçtiğimiz eylül ayında hikâye yazmanın unsurlarını öğrenen öğrencilerinden, kendi belirledikleri konularda hikâyeler yazmalarını ve bunları resimlerle süslemelerini istedi. Ortaya çıkan ilginç yazıları derleyerek proje kapsamında kitap haline getirmeye karar verdi. Milli Eğitim Müdürlüğü, Okul Müdürü Rüştü Özker ve velilerin desteği ile ilk adımlar atılmaya başlandı. Hukuksal işlemlerin de tamamlanmasından sonra Nar Taneleri Projesi hayata geçirildi. Kelime Yayınevi sponsor olduğu ve yayınladığı kitabın gelirini, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği‘nin yürüttüğü “Baba Beni Okula Gönder” kampanyasına bağışlamayı önerdi.“Yazıları değiştirmedim” Nar Taneleri’nin derlemeleri sırasında hikâye içeriklerine kesinlikle dokunmadığını ve düzeltme yapmadığını belirten Zorlu, yazım sürecini şu şekilde dile getiriyor: “ Öğrencilerim yazılarını yazarken kesinlikle bir düzeltme yapmadım. Yalnızca Yayın Yönetmeni Asya Çağlarile şiddet unsuru içeren, mesela ‘ölüm’ gibi kelime ya da cümleleri düzelttik.” Ayrıca aynı süre içinde hikâye yazan öğrencilerin birbirlerinin yazılarından da haberdar olmadığının altını çizen Zorlu, bunu hikâyeler arasında benzerlik olmasının önüne geçmek ve farklı ürünlerin ortaya çıkmasını kolaylaştırmak amacıyla yaptığını belirtti. Kitabın yayınlanma süresini beklemenin öğrencileri ve kendisi için çok zor geçtiğini anlatan Zorlu bu sürede heyecan ve stresten beş kilo verdiğini, ancak gururunu öğrencileriyle birlikte yaşadığını söylüyor. Nar Taneleri’nin yazarlarından, 3A sınıfı öğrencisi Melek Doğa Harmancı (9) hikâyesini yazarken hiç sıkılmadığını fakat resimleri yaparken renkleri seçmede biraz zorlandığını söylerken, Arda Tuna Erşık (9) kalemine duyduğu güveni: “Ben hiçbir yerde zorlanmadım. Kitaptan 20 tane alacağım” sözleriyle […]

Sahibinden kelepir kitap

“Güler yüzle insanları bilgilendirmek” sloganıyla yola çıkan Kelepir Kitap çeşitli ve ucuz seçenekleriyle kitapseverlerle buluşuyor. İstiklâl Caddesi üzerindeki kitapçının Sahibi Serkan Özburun, ucuza kitap satarak hem korsan satışların önüne geçmeye çalıştıklarını hem de okuma alışkanlığını arttırmayı hedeflediklerini belirtiyor. Aynı zamanda yazar, yayıncı editör ve çevrimenlik de yapan Özburun, Kelepir Kitap olarak genç ve kariyerinin başındaki yazarların okuyucularla ulaşmasına yardımcı oluyor.Kaktüs yayınlarının da sahibi olan Serkan Özburun burada imkanları doğrultusunda bir çok yazara şans tanıdıklarını belirtiyor. Yazarlık ve editörlük yaptığı için okuyucunun isteklerini çok iyi anladığını belirten Serkan Özburun diğer kitapçıların yüksek fiyatlara kitap satmasını da eleştiriyor. “ Buraya sadece kitapçı demek doğru olmaz biz bir kültür merkeziyiz” diyerek diğer kitapçılardan farkının altını çizen Serkan Özburun, Osmanlıca,Farsça ve Rusça dersler verdiklerini ve bunda her hangi bir kâr beklentilerinin olmadığını belirtiyor. Öte yandan Özburun “Kaybolan Meslekler”, adlı kitap serisini , belgesele dönüştürmenin en büyük hayallerinden biri olduğunu belirterek bu konuda çalışmalara başladığını dile getiriyor. Özburun, okuma alışkanlığının az olmasını siyasi yönetimlere bağlayarak, gerekli kültür politikaları izlenmediği sürece bu alışkanlığın artmayacağını söylüyor… Yazarların en büyük sıkıntısının, kendilerinden alınan lüks vergisi olduğunu savunan Özburun bu uygulamanın da değiştirilmesi gerektiğinin altını çizyor… Kelepir Kitap’tan kitap alan bazı müşteriler, ucuza kitap satışının korsan kitap satışlarının önüne geçeceğini düşünürken, bazıları ise yeni çıkan kitap fiyatlarının çok yüksek olmasından ötürü korsan kitap satışlarının süreceğini düşünüyor.

Okumaya eylemli teşvik

İstanbul Bilgi Ünversitesi’nde 5 yıl önce kurulan Toplum Gönüllüleri (Tog) Kulübü Türkiye’deki kitap okuma oranın düşüklüğüne dikkat çekmek için “kitap okuma eylemi” gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde örgütlenmeleri olan Toplum Gönüllüleri Vakfı, daha önce Taksim Meydanı, İzmir-Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde gerçekleştirdikleri eylemi bu sefer İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampüsü’nde tekrarladı. Öğlen başlayan eylemde protestocular bahçede kitap okumayı planlarken yağmur nedeniyle 2 saatlik okuma eylemini okulun kantininde başlattılar. Öğrenciler, merdivende oturup kitap okuyan Toplum Gönüllüleri Kulübü üyelerini şaşkın bakışlarla izledi. Toplum Gönüllüleri Kulübü üyesi Özge Babacan, bu projeyi okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir ülkede okuma konusuna dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için gerçekleştirdiklerini belirterek, “İnsanların bizi burada 2 saat boyunca kitap okurken görmelerini ve bunun üzerinde düşünmelerini istiyoruz, kısaca onları teşvik etmeye çalışıyoruz.” diyor. Japonya’da bir kişi yılda ortalama 25 kitap, Fransa’da 7 kitap bitirirken bu oran Türkiye’de 6 kişiye yılda ortalama 1 kitap düşüyor. Araştırmalara göre Türkiye’de televizyon izleme oranı yüzde 94’e ulaşırken yüzde 4,5 düzeyinde kalıyor. Eylemi izleyen Bilgi Üniversitesi öğrencisi Arda Sarıgül, eylemi görünce şaşırdığını ve çok dikkat çekici bulduğunu söylüyor. Bu tür sosyal sorumluluk projelerinin insanları daha duyarlı hale getirebileceğini ifade eden Sarıgül, kendisinin de eyleme katılmayı düşündüğünü belirtiyor. Toplum Gönüllüleri Vakfı üyeleri daha önce de Taksim İstiklal caddesinde sırt sırta vererek 2 saat kitap okumuşlardı.

71 yıl sonra Dersim sürgünü belgeleri

“Gizleyemez yüzlerine işlenmiş sürgünleri, pirlerin ak sakalı her teli ayrı bir yaradan beslenir, ‘38’ den beri yürekleri ‘şark çıbanı’, anlatsalar masal, sussalar ağıt. gözü lal, dili lal, yüreği lal, yol anlatır o susar, su anlatır o dinler bir hüzün anıtıdır dersim sürgünü, yarası gizli, umudu lal.” (Ali Erenler) Saatli maarif takvimlerinin her güne bir gün düşen yaprakları Nisan ayı başını gösterdiğinde yazılırdı; mevsimlerden bahar, günlerden Kırlangıç Fırtınası olduğu. Göç mevsimine denk düştüğünden böyle anılan bu fırtınada, esip gürleyen gökyüzüne karşı sadece kırlangıçlar kanat çırpabilir. Güçlünün güçsüzü yok etmesine dayalı bu fırtınada sadece kanadı en kuvvetli olanlar sağ kalıp yoluna devam edebilir. Yanıbaşındakinin yok oluşuna, kanadının kırılıp ölümüne tanık olmuş kırlangıçlar kendilerinden sonra gelenlere, adeta soylarını kurutmayı amaçlayan bu fırtınayı ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bu afetten nasıl kurtulacaklarını anlatıp dururlar. Yaşanan acıların gelecek kuşaklara anlatılmasının tek amacı vardır, acıyla yüzleşip yaşamlarını sürdürmenin yolunu öğrenmek. Türkiye’nin maalesef geçmişi de adeta, yüzleşmesi eksik kalmış bir kırlangıç fırtınasına benziyor. Mesela, bugün hala rakamlarla tartışılan; kiminin soykırım kiminin katliam dediği Osmanlının son döneminde Ermeniler’in yaşadıkları… Sonra, çok değil 15 yıl geriye gittiğimizde, hala sürüp giden bir savaşın sonucu olarak boşaltılan 4 binden fazla yerleşim yeri ve göçe zorlanan onbinlerce insan çıkıyor karşımıza. Dersim’de zamanı ikiye bölen tarih: 1938 1915’le günümüz arasında bir yerde ise Dersimliler’in yaşadığı sürgün acısı hala taze ama hala tartışmadan uzak duruyor yerli yerinde. Modern Türkiye tarihindeki belki de en kara sayfa 1937 ve 1938 yıllarında Dersim bölgesinde yaşanan insanlık dışı eylemler. Bu yıllarda “tek millet” yaratmak isteyen anlayış, on binlerce savunmasız kadın, çocuk, yaşlı insanı ve hiçbir suçları olmadığı halde yok etti. Ölenlerin sayısının 40 binden az olmadığı araştırmacıların ortak görüşü. 10-12 binden az olmayan sayıda bir insan grubunun ise “batıya” muhacirliğe gönderildiği tahmin ediliyor. Kesin rakamlar verilemez; resmi istatistikler yok ve arşivler kapalı. Bu tarihteki olaylar Dersimlilerin hafızasında “milat”tır. […]

Anadolu’nun Elleri

Gazeteci Nazım Alpman, Anadolu’nun çeşitli yerlerini dolaşarak “Ustadan Çırağa, Dededen Toruna Anadolu’nun Elleri” isimli kitabı kaleme aldı. Nar Photos fotoğraf ajansından Tolga Sezgin’in çekimlerini gerçekleştirdiği kitabın fotoğrafları da Fotografevi Allianz Galerisi’nde geçtiğimiz günlerde sergilendi. Alpman’ın Ahlat, Afyon, Bartın, Beykoz, Buldan, Bursa, Denizli, Devrek, Diyarbakır, Gaziantep, Görece, İznik, Mardin, Midyat, Milas, Mudurnu, Safranbolu, Şanlıurfa ve Tavas olmak üzere Anadolu’nun farklı bölgelerinden 15 el sanatı ustasını yansıtan kitabında toplam 48 fotoğraf yer alıyor. Kitapta gümüş, demir, boncuk, semer, lüle taşı, yemeni, tekne, çini, bakır, dokuma, baston, kalay, halı, taş ve keçe ustalarının üretim süreçleri ve ürünleri fotoğraflarla anlatılıyor. Kitapta ayrıca, ustaların hayat hikayeleri ve sanatlarına ilişkin bilgiler de yer alıyor.

Kadın yazarlar kadınlar için yazdı

Dünya Ekonomik Forumu’nun, geçtiğimiz günlerde açıklanan 2008 yılı cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre Türkiye kadına yönelik şiddet, ekonomik güç ve fırsat eşitliği, eğitim düzeyi, sağlık, siyasi temsil konularında rapora konu 130 ülke arasında 123. sırayı aldı. Kadın-erkek eşitliğinin dünyadaki durumuna dair veriler yer alan The Global Gender Gap Report isimli raporun, Haklar ve Sosyal Kurumlar başlığında ülke olarak en düşük notu aldığımız konu ise, kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar oldu. Raporda, şiddete maruz kalan kadınların korunabilecekleri bir yasaları ve sığınabilecekleri barınaklarının yok denecek kadar az olması da eleştiri konusu yapıldı. Türkiye’de sekizi İstanbul’da olmak üzere 40 kadın sığınağı var. Bunların toplam kapasiteleri ise bini bulmuyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı da bunlardan biri. Türkiye’deki ilk ve bağımsız kadın sığınağı olan Mor Çatı ’nın kapasitesi 18 kişi olmasına rağmen, ayda ortalama 50 kadın müracaat ediyor. Kadınların, yüzde 90’ı fiziksel şiddete maruz kalmış; yüzde 10’u ise cinsel taciz, sözlü şiddet gibi şikayetlerle başvurduğu Mor Çatı, mücadelelerine yeni bir boyut kazandıracak bir proje hazırlığı içinde. Seslerini duyurmak ve bu gidişata dur demek isteyen, şiddete maruz kalmış kadınları kadın yazarlarla buluşturan bir kitap projesiyle şiddetle içiçe yaşamak zorunda kalmış 11 kadının hikayesi kadın yazarlar tarafından kaleme alınacak. İnci Aral, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç, Nükhet Sirman, Handan Çağlayan, Yasemin Öz, Siren İdemen ve Handan Koç’un aktarımıyla okurlarla buluşmaya hazırlanan kitapta, şiddetin tüm kadınların başına gelebileceğinin, yalnızca şiddete direnme biçimlerinin farklılık gösterebildiğinin altı çizilmek isteniyor. Yaklaşık 2 yıl önce, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı ile ortaklaşa başlatılan “Aile içi şiddete karşı, kadınların dayanışma merkezleri aracılığıyla güçlenmesi” projesinin bir ayağı olan kitabın, Aralık ayında piyasada olması hedefleniyor. Kitapta yer alan 11 kadın hikayesinin yazarları, kadından yana bakabilecek, şiddeti kendi dışında yaşanan bir sorunmuş gibi görmeyecek kadın yazarlardan seçildi. Mor Çatı Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın basımını Avrupa […]

“Kınıyoruz”

Türkiye Yayıncılar Birliği, Frankurt Kitap Fuarı organizasyonuna, Ulusal Yürütme Kurulu’nun tasarruflarına ve bazı yayıncılara getirilen eleştirileri 13 Kasım’da yayınladığı basın duyurusu ile cevapladı. “2008 Uluslararası Frankfurt Kitap Fuarı ve telif ajansları” başlıklı bu duyurunun tamamını yayınlıyoruz. Uluslararası kitap fuarları ülkelerin kültür ve sanatının tanıtıldığı, yazarların ve eserlerinin dünya pazarına çıkarıldığı önemli organizasyonlardır. Bilindiği üzere Türkiye 1999 yılına kadar uluslararası fuarlarda Kültür Bakanlığı’nca temsil edilmekteydi. Kültür Bakanlığı bu fuarlarda ülkelerin sivil toplum kuruluşları tarafından temsil edilme geleneğine uyarak bu görevi 1999 – 2005 yılları arasında Türkiye Yayıncılar Birliği’ne devretmiştir. Yazarlarımızın yurtdışı yayın haklarını elinde bulunduran telif ajanslarının Türk Edebiyatı’nın dışa açılımında çok önemli rollerinin olacağı bilinciyle, 2004 yılından itibaren telif ajanslarının desteklenmesi birliğimizce planlanmıştır. Bu bağlamda 2004 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda, yurtdışına yönelik Türk yazarlarının haklarını satma yönünde çalışma yapan bir telif ajansına ajans bölümünde bir masa kirası, uçak bileti ve harcırahın yanı sıra, telif satışına yönelik hazırladığımız kataloglarla destek verilmiştir. Aynı desteğimiz 2005 yılı Frankfurt Kitap Fuarı’nda da sürdürülmüştür. 2006 yılında Kültür Bakanlığı tarafından aynı ajanslara; 2007 yılında dört ajansa daha maddi destek devam etmiştir. Ayrıca birliğimizce hazırlanıp bakanlığa sunulun TEDA projesinin hayata geçirilmesiyle telif satışlarına dolaylı destek sağlanmıştır. Ajanslara sağlanan desteğin sadece Frankfurt Kitap Fuarı’yla sınırlı kalmayıp, diğer uluslararası fuarlarda da devamının Türk Edebiyatı’nın daha geniş boyutlarda tanıtılması açısından yararlı olacağı konusunda Kültür Bakanlığı nezdinde çalışmalar yürütülmüş ve bu fuarlara devlet desteği ile ajanslarımızın katılımı sağlanmıştır. Türkiye Yayıncılar Birliği fuar organizasyonları için Kültür Bakanlığı’nca tahsis edilen kısıtlı bütçelerden ajans kuruluşlarına da pay ayırmak suretiyle destek vermeyi ilke olarak kabul etmiştir. Fuar çalışmalarını 1999’dan bu yana yürüten birliğimiz ve görevli arkadaşlarımız hiçbir maddi karşılık beklemeden Kültür Bakanlığı’nın sağladığı sınırlı olanaklar çerçevesinde çalışmışlardır. Türkiye’nin 2008 yılında konuk ülke konumunda olması bu arkadaşlarımızın çabaları ve emekleri sonucu gerçekleşmiştir. Fuar bitiminde destek verdiğimiz tüm yayıncı ve ajanslardan telif satışları hakkında bilgi notu istememize […]

“Sadece ticari gözle bakanlar…”

Başak Ertür/Metis Yayınları Metis Yayınları adına SantralHaber’e yaptığım açıklamayla ilgili Barbaros Altuğ’un Santral Haber’de ve diğer bazı haber sitelerinde yayınlanan beyanında pek çok somut hata var. Açıklamayı Altuğ’un iddiasının aksine Ulusal Yürütme Komitesi eşbaşkanı değil, bir Metis çalışanı olarak ben yaptım. Yazılı açıklamada geçtiğimiz senelerdeki Frankfurt Kitap Fuarı çalışmalarımız sonucu Murathan Mungan’ın Çadorkitabının bu sene Almanca ve Fransızca yayımlandığını belirtmiştim, haberi yapan arkadaş sanıyorum kısaltma kaygısıyla bu sene “sözleşme aşamasına getirdiğimizi” yazmış, dolayısıyla bu yanlış bilginin kaynağı biz değiliz. Mungan’ın bu fuarda yaptığımız görüşmeler ertesinde Almanca hak satışı gerçekleşen kitabı ise Kadından Kentler oldu. Barbaros Altuğ Çadorbu dillerde yayımlanalı “bir yıl olduğunu” yazmış, oysa kitap Fransa’da Mayıs 2008’de, Almanya’da ise Eylül 2008’de yayımlandı. Çador’u uluslararası bir ajansın bazı ülkelerde temsil ettiği doğru, fakat Fransa ve İtalya’da çalışmayı ajansla yakın ilişki içinde, Almanca telif satışını ise aracısız yürüttük. Yani Altuğ’un “Ne satıldıysa ajans satıyor” açıklaması yanlış. Murat Uyurkulak’ı ise yalnızca Fransa haklarını bir ajans temsil ediyor ve bu ilişkinin temelinde de bizim ajansla 2007 Frankfurt Kitap Fuarı ve 2008 Londra Kitap Fuarı’ndaki görüşmelerimiz ve sonrasındaki takip çalışmalarımız yatıyor. Tol ve Har’ın Bulgaristan satışları ile Uyurkulak’ın Almanca ve Fransızca öykü antoloji hakkı satışları yine yayınevi tarafından gerçekleştirildi. Bir yayınevinin kendi yazarlarını temsil eden ve dolayısıyla satışlardan komisyon alan ajansla yakın ilişki içinde telif satışı çalışması yürütmesi, ajansın satış yapabilmesi için gerekli desteği sağlaması, hatta kimi durumlarda bir ilişkiyi sözleşme aşamasına kadar getirip o noktada ajansa devretmesi bu meseleye sadece ticari gözle bakanlar için hiçbir şey ifade etmeyecektir. Bizim için ise yazarlarımızın hak ettikleri uluslararası görünürlüğe kavuşmaları öncelikli bir kaygı. Bütün bunların yanı sıra, yayıncıların kitap fuarındaki faaliyetleriyle ilgili, bu alandaki deneyimlerine rağmen Altuğ’un işaret etmeye gerek görmediği, aksine pekiştirdiği bir yanlış anlaşmayı düzeltmek isterim: Toplam beş gün süren Frankfurt Kitap Fuarı’nda bir kitabı bir yabancı yayıncıya ilk kez tanıtıp, yine bu süre […]

“Frankfurt’un hesabı verilmeli”

SantralHaber’de yayınlanan Frankfurt Kitap Fuarı ile ilgili bir haber beni hem şaşırttı hem de korkuttu! Haberde, Ulusal Yürütme Komitesi’nin desteği ile Frankfurt’a götürülen ve yüz binlerce avro harcanarak ağırlanan 102 yayınevinin sattığı telifler soruluyordu. Bu sorunun cevabını herkes gibi ben de merak ediyorum. Zira Ulusal Yürütme Komitesi, tüm ikaz ve teamüllere aykırı olarak 102 yayınevini Frankfurt’a telif haklarını satmaya götürmeyi seçmişti. Ve bu seçimleri Türkiye’nin kültür sanat harcamalarından yüz binlerce avroya mal oldu. Ben günlerdir bu yayınevlerinin telif satıp satamadığını sorguluyorum. Ama cevap veren yok. Zira eminim ki bu 102 yayınevinin satmayı başardığı telif yok. Bu kaynakla elde edilebilecek sonuçları düşününce insan kızmadan da edemiyor. Tüm dünya yayıncılığının da bildiği gibi Frankfurt’ta telif alış-verişi ajansların olduğu 6’ıncı salonda 2. katta yapılır. Ben de burada senelerdir telif satıyorum. Bunu Ulusal Yürütme Komitesi üyeleri de bal gibi bilir; yoksa Ulusal Yürütme Komitesi başkanı olan yayınevi sahibi senelerdir bu salonda neden yayınevine yeni kitaplar bulmak için görüşmeler yapsın ki? Frankfurt geçti bitti. Simdi kol kırılır yen içinde kalırdan vazgeçip komiteden “gerçek” bir rapor almanın zamanı gelmedi mi? Frankfurt’a götürülen 100 küsur yayınevinin sattığı telifler konusunu ben çok merak ediyorum. Ve program dışı bırakılan ajanslar ne yaptılar? Ulusal Komite’nin “yayınevleri telif satabilir” tezi ne kadar doğru çıktı? Zira tüm fuar programını buna göre inşa etmişlerdi. Açıklamalarında da yayınevlerini desteklediklerini açıkça söylüyorlardı. Benim iddiam 100 küsur yayınevine nakit olarak ödenen aşağı yukarı 150 bin avro ve bilet bedeli olarak ödenen 30-40 bin avronun çöpe atıldığıdır (ki fuar kapsamında harcandığı belirtilen 7 milyon Avro’nun nereye harcandığı konusu da herhalde merakınızı celbeder!). Bu desteğe asla ihtiyacı olmayan yayınevlerinin (düşünebiliyor musunuz koskoca Yapı Kredi, Doğan Kitap, şu, bu, 1000 küsur avro destek almasa sanki katılamayacaklardı fuara) toplumun diğer kesimlerinden beklediği etik, ahlak vs. kurallarını hiçe sayarak, Türk yazarların haklarını satmak için değil ama sadece kendi ilişkileri için ve […]

Pamuk gibi aşk: Masumiyet Müzesi

İnsanoğlu aşkı anlamaya, tarif etmeye çalışmış. Bu konuda pek başarılı olamadığı gibi “aşk acısı”na da bir çare bulamamış. Böylesine soyut ve göreceli bir kavramı kelimelere dökmek, bu duyguyla yaşamak ya da unutmak bir hayli zor olsa gerek. Aşk unutulur mu, acısı geçer mi, yoksa mutlu sonla mı biter bilinmez. Ama o, anneanne ve annelerimizin anlattığı gibi masum değil artık. Tabii zaman içerisinde aşk da insanlar gibi değişime uğruyor. Belki de aşk hep aynı kalıyor da bize yansıma şekli farklılaşıyor. Çocukluğumuzda anlatılan o masum aşklar, şimdi birden canavara dönüşüyor. Peki, masallarda okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz o romantik aşklara ne oldu? “Biz hiç gerçek aşkı yaşayamayacak mıyız? Yoksa gerçek aşklar masallarda mı kaldı?” derken Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde gerçek aşkın yine kitap ve filmlerde kaldığına şahit olduk. Tarihin ünlü aşıkları Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Masumiyet Müzesi’nde karşımıza Kemal ile Füsun olarak çıkıyor. Kitap okuyuculara “böyle de aşık olunur mu kardeşim?” dedirtecek kadar saplantılı bir ilişkiyi anlatıyor. Ama bu saplantı, 21. yüzyılın o “canavar” aşkları gibi değil, tam aksine adı gibi, masum. Masumiyet Müzesi, 1975 baharında başlayan, zengin Basmacı ailesinin otuzlu yaşlardaki küçük oğlu Kemal ile uzaktan akraba, yoksul Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki kızları Füsun arasında geçen aşk hikâyesinin, 2008’e kadar etkisini yitirmeden gelişini anlatıyor. Aşıkların yasak ilişkisi, Kemal’in başka bir kadınla nişanlanmasıyla bitiyor gibi gözükse de daha da şiddetleniyor. Kemal, Füsun uğruna nişanlısından ayrılıyor, tüm engeller kalktı, kavuşacaklar derken bu sefer de ayrılık acısı Kemal’i sarsıyor. Yaklaşık bir sene Füsun’u arayan Kemal, en sonunda aşkına kavuşuyor ama bu sefer de başka bir engelle, Füsun’un kocasıyla karşılaşıyor. Bir türlü güzeline (Füsun’a) ulaşamayan Kemal, Füsun’un eli değen hemen her şeyi toplarken buluyor kendini. Füsun’un küpesi, sigara izmariti, bikinisi, onun su içtiği bardaklar ve daha birçok eşya, Kemal’in Nişantaşı’nda bulunan Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde birikmeye başlıyor. “Aşk kaçmaktan çok kovalamayı sever” […]

Yayıncının Frankfurt defteri

Frankfurt Kitap Fuarı’na Kültür ve Turizm Bakanlığı destiğiyle giden ve Türkiye standında yer bulan 102 yayınevi, kitaplarını ve yazarlarını görücüye çıkardı. Basına yansıyan haberler, Türk yayınevlerinin yabancı yayınevleriyle yaptığı görüşmelerin olumlu geçtiği yönündeydi. Ancak ülke tanıtımı dışında, fuara katılımın öncelikli amacının ne kadar gerçekleştiği yani hangi eserlerin yurt dışında yayınlanma imkanı bulabileceği konusunda bilgi sahibi olamadık. Bunun üzerine yayınevlerini arayarak, Frankfurt Kitap Fuarı’nda kurdukları bağlantıları ve fuar hakkındaki izlenimlerini sorduk. Aldığımız cevaplar şöyleydi: Aras YayıncılıkYayınevi editörlerinden Rober Koptaş, fuarın kendileri adına olumlu geçtiğini söyledi. Koptaş Alman, Yunan ve İspanyol yayıncıların Mıgırdiç Margosyan’ın Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen?, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Tesbih Taneleri, Takuhi Tovmasyan’ın Sofranız Şen Olsun, Agop Arslanyan’ın Adım Agop Memleketim Tokat, Jaklin Çelik’in Kum Saatinde Kumkapı ve Yılanın Yoluna kitaplarıyla ilgilendiklerini söyledi. Koptaş Yunanistan’dan birkaç yazarın eserlerinin Türkiye’de yayımlanması için görüşmelerinin devam ettiğini söyledi. İletişim YayınlarıFuarı en verimli kullanan yayınevilerinden biri de İletişim. Editörler Bahar Siber, birçok yayıncının kitaplarıyla ilgilendiğini belirtti. Kurgu türünde, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğuşu ve Gölgesizler, Emrah Serbest’in Son Harfiyat ve Her Temas Bir İz Bırakır, Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak adlı eserleriyle Almanya, İtalya, Brezilya’dan çeşitli yayınevlerinin ilgilendiğini söyledi. Kurgu dışı eserlerden Rıfat Bali’nin Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileriyle ilgili yazıları, Tanıl Bora ve Kemal Can’ın Türkiye’de aşırı milliyetçilik üzerine çalışmaları, Ahmet Yaşar Ocak’ın Türkler, Türkiye ve İslam, Baskın Oran’ın M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları’yla İngiltere’den yayınevlerinin ilgilendiğini belirtti. Siber, organizasyonda bazı sorunlar yaşansa da büyük fuarlarda bu tür aksaklıkların doğal karşılanması gerektiğini ve genel olarak başarı elde edildiğini dile getirdi. Literatür YayıncılıkGenel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Fakir Baykurt’un kitaplarıyla ilgili görüşmeler olduğunu ancak henüz sonuçlanmadığını söyledi. Ayrıca Prof Dr Nur Akın’ın Balkanlar’da Osmanlı Dönemi Konutları kitabıyla Portekizli ve Yunan yayıncıların ilgilendiğini belirtti. Metis YayıncılıkFuarı “Filiz vermesi umuduyla çok sayıda tohum ektikleri bir yer” olarak […]

Nereye gitti o 6 milyon avro?

Meltem Ürüt Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye konuk ülkeliğini tamamladı. Peki Frankfurt’ta ne umduk ne bulduk. Bu sorunun yanıtını fuara katılan yazarlar Pınar Kür, Oya Baydar ve Ayfer Tunç’a sorduk.Fuara katılanlar, yayıncılar en çok Türkiye’nin ulusal standından memnun değildi. Sergilerde fotoğrafı yer almayan yazarlar, Türk bayrağının kullanılmaması, yayıncıların çeviri için yeterli anlaşmalar yapamaması gibi bir çok tartışmalı konu gündeme geldi. İlgi çekici stantlar mı sadelik mi? Stantlar, çok küçük, albenisiz ve tek tip oldukları için eleştirildi. Yazar Oya Baydar, Türkiye’ye ayrılan 500 metrekareyi iyi kullanamadığı görüşünde. Ama bu eleştiriyi süs püs eksikliğinden değil de stantların yayıncıların ilgisini çekecek biçimde hazırlanmamasına yapıyor: “İtalyan stantları ve benzerleri sadelik içinde nasıl görünür ve çekici olunabilirin iyi bir örneğiydi. Tabii ki rüküş bir gösterişten, panayır havasından kaçınmak gerekiyordu, ama oraya gelen onbinlerce yabancı yayıncının, okurun, kitapla ilgili insanın ilgisini çekebilecek, onları bizim stantların bulunduğu yere yönlendirecek ve asıl orada tutabilecek bir tasarım asla değildi.” “Nereye gitti o 6 milyon euro bilemiyorum” Yazar Pınar Kür de stantların çekici olmadığı görüşünde: “Türkiye için 6 milyon avro harcandı deniyor. Nereye gitti o 6 milyon avro bilemiyorum. Stantlar çok kötüydü. Onur konuğu olmayan ülkelerin yayınevlerinin yaptığı stantları gördüğünüzde sizi çekiyor. Oturacak yer var, bütün kitaplar görülebiliyor, o dili konuşan insan var. Türkiye ise çok zayıftı.” Ayfer Tunç ise çoğunluğun aksine Türkiye’nin stantlarını ve sunumunu beğenmiş: “Ben başkalarının aksine stantların sadeliğinden çok hoşlandım. Belki stant malzemeleri biraz daha kaliteli seçilebilirdi. Onun ötesinde kontrolsüz bir süs püs olmaması benim hoşuma gitti.” “Orası bir millliyetçilik arenası değil” Türkiye’ye ayrılan kısımda, logodan başka Türk kültürünü simgeleyen çok fazla figür yoktu. Türk bayrağının kullanılmayışı kimileri tarafından eleştirildi. Hatta bir grup fuarda bazı stantlara gelip küçük bayraklar dağıtarak bu durumu protesto etti. Ancak yazarlar Türk bayrağının kullanılmasının fuarın amacıyla ilgisinin olmadığını düşünüyor. Ayfer Tunç bayrak fetişizminden uzak kalmamız iyiydi diyor: “Bence bayrak yerine logonun kullanılması, […]

“Frankfurt’ta hamam mı kursaydık?”

Meltem Ürüt “Acısıyla tatlısıyla bir Frankfurt Kitap Fuarı’nı daha geride bıraktık” klişesi, geçtiğimiz hafta sona eren bu organizasyonun kendi adımıza en iyi özeti olsa gerek. 60. yılını dolduran fuarı, onur konuğu olmamız nedeniyle doğal olarak, daha çok önemsedik. Hatta bir “milli mesele” olarak algılandık, imkânlarımızı seferber ettik. Öyle ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi bütçesini de aşarak 6 milyon avro harcama yaptı. Fuar sonrasındaki genel hava, Türkiye’nin yıllardır beklediği bu şansı başarıyla değerlendirdiği yönünde. Gelgelelim her “milli mesele” gibi, bu fuarı da biraz kendimize benzettik. Ulusal yürütme komitesinin seçimlerine, hatta bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın aranarak müdahale edildiğini duyduk. Konuşmacı olarak davet edilen yazarların bırakın fuara, Almanya’ya bile gelemediğinin ancak konuşma saati geldiğinde fark edildiğini öğrendik. Stantların ve sunumların sıradanlığını, hatta “bir Türk bayrağı bile asılamadığını” tartıştık. Gerçekten, kaş yapalım derken göz mü çıkarmıştık? İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yönetmeni Fahri Aral, Türkiye’yi bu fuara hazırlayan ulusal komitenin danışmanları arasında yer alıyordu. Aral, aynı zamanda yaklaşık 500 yıldır yayınlanan Yunan, Ermeni, Arap ve Latin harfleriyle yazılmış Türkçe kitapları içeren bir serginin de Bilgi Üniversitesi adına düzenleyicisiydi. Deneyimli yayıncı, fuarın ve stantların gösterişsizliğine yönelik eleştirilere katılmıyor ve bu tartışmaları kitabın metalaştırılmasına bağlıyor. Fahri Aral, fuarın direktörü Juergen Boos’un da sonuçtan çok etkilendiğini dile getiriyor. Boos, kendisine “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” demiş. Aral başka ülkeleri örnek gösterip, onların stantlarda kültürlerini daha iyi tanıttıklarını savunanlara ise şu soruyu yöneltiyor: “Ne yapsaydık biz de hamam mı kursaydık?” Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye adına nasıl geçti? Bu fırsat değerlendirilebildi mi?Aksamalar oldu ama olumlu bir tepkiyle döndük. Sonuçta hazırlıklara biraz geç başlandı, bakanlık bütçeyi geç onayladı ama yaratılan etki oldukça büyük oldu. Fuarın direktörü Juergen Boos “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” dedi. Bizimkilerse bir turizm etkinliği olarak […]

Tepegöz’den Binbir Göze: Nazarlar çoğulluğu olarak radikal siyaset

Kapitalizmin ve dolayısıyla neo-liberalizmin cihan-şümul bir hüviyete bürünmesine mukabil şimdilerde liberal demokrasinin klasik temsil mekanizmalarının iflas ettiği ve bunun da bir siyasal temsiliyet krizine yol açtığından hareketle, buradaki krizin bertarafının demokratik perspektifin derinleştirilmesinden geçtiği; ve bunun için de radikal demokrasi, müzakereci demokrasi, yeni kimlik politikaları eksenli çoğulcu demokrasi gibi yaklaşımların en elverişli teorik yaklaşımı oluşturduğu düşüncesi doksanlardan günümüze kadar oldukça revaçta bir tavır olarak gerek akademide gerekse akademi dışı çevrelerde taraftar buldu/buluyor. Sosyalizm, marksizm ve dolayısıyla diyalektik materyalizmin çağın sorunlarını anlama ve açıklamada yetersiz kaldığı iddiası bu türden demokrasi eksenli siyasal tavır alışların ciddiyetle ele alınmasını beraberinde getirdi. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve reel sosyalist deneylerin çöküşüyle beraber liberalizmin ve dolayısıyla onun demokrasi algısının tek ve yegane geçerli siyaset yapma-etme tarzı olduğu fikri “tarihin sonu” söylemleriyle de meşrulaştırılmaya çalışıldı. Öte yandan liberalizmin allame-i cihan haline rağmen radikal demokrasi kuramcıları, liberalizmin salık verdiğinden farklı bir demokratik algı geliştirilmesinin gereğine dikkat çekip; bunun da liberalizmin günümüzün toplumsal hayatının karmaşık yapısına salt birey ve onun yapıp ettikleri perspektifinden yaklaşan tavrı ve bu türden açmazlarının demokrasinin temel argümanlarıyla çelişik yapısının sergilenmesi ve onun teorik öncüllerinin sorgulanması ya da yapıbozuma uğratılmasıyla mümkün olabilecek bir demokratik bakışa gereksinim olduğu vurgusu daha sık dillendirilmeye başlandı. Demokrasinin sınırlarının tedricen genişletilmesi fikrinin; sosyalist bir perspektifinin olup olmadığı yahut bizzat bu fikrin kendisinin sosyalist teorik öncüllerin ne kadarını bünyesinde barındırdığı; liberal demokrasinin açmazlarının radikal demokratik bir yeniden yapılandırılmasının ne kadar mümkün olduğu ve ayrıca liberal demokrasi ile radikal demokrasi fikri arasında bu kadar sorunsuzca bir adaptasyon imkanının olup olmadığı; radikal demokrasinin söylem merkezciliğinin açmazlarının ya da açılımlarının neler olduğu; merkezsiz özne kategorisinin siyasal mücadele biçimlerinin olanağına ne türden bir etki yapacağı gibi sorular bütün bu “yenilenme” sürecinde bütün yakıcılığıyla yanıbaşımızda durmaktadır. Bilhassa diyalektik materyalizmin yeniden ihyasının, liberalizmin cari biçiminin yarattığı felsefi ve ekonomi-politik sorunların tesbiti ve aşılmasında kritik bir öneme haiz […]

Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan

Birçok şey gibi çığrından çıkmış bir hızla akan zamandan nasibini pek de müsbet bir biçimde almayan Akademi, artık teknik birtakım etkinliklerin sahih bilginin kıyısına dahi uğramadan suya sabuna dokunmamacasına talim edildiği bir meslek edindirme kursuna dönüştü. Yaşamayı öğrenmenin, bilginin rutin bir pratikler sürecinin sıradan bir çıktısı değil de bütünlüklü bir yaşamın mütekamil bir biçimde tesisinin vazgeçilmez bir parçası olarak teorik ve pratik bir yaşama becerisi biçiminde değerlendirildiği “Ortaçağ karanlığı’nın Akademisi”nin yerinde yeller esiyor. Yaşama bilgisinin sonsuzca parçalanmasıyla kendi küçücük sahasının dışında herhangi bir öğrenme ve ilgiyi zinhar günah sayan günümüz Akademi mensuplarıysa burada resmedilen vahim manzaranın mütemmim cüzü olarak karşımıza çıkıyor. İletişim Yayınları’nın geçen yıl yayımına başladığı Armağan Kitaplar dizisinin beşinci kitabı olan Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan ise, yukarıda resmedilen akademi manzarasının ayrıksı bir figürü olan “eski tip” bir akademi keşişinin yaşamı, yapıtları ve onun geniş ilgi sahasından özgün katkıları içeriyor. İlkin Osmanlı tarihi ve şehircilik sosyolojisiyle başlayan oradan mimarlık, müzik ve felsefeye uzanan insan bilimleri denen sahasının neredeyse tümünü enine kesen bir hatta eserler veren bir akademisyenden bahsediyoruz. Sonuç olarak bu kitap, alabildiğine parçalı bir karaktere bürünen insan bilimlerinin birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan bir bütünlüğe haiz olduğunu bilen; beraber öğrenme ve yapma-etmenin bilgiyle meşgul olmanın temel gereği olduğuna kani bir ufuk ve yol açıcı, dersleri ezberlenmiş birtakım lakırdıların boca edildiği sıradan bir monologdan ziyade, kendisinin de aynı iştahla iştirak ettiği bir beraber yorumlama ve kavrama şölenine çeviren “eski tip” bir “âlim”e saygı duruşu olarak düşünülebilir.

Yeni Sosyal Hareketler

68’in verdiği ilhamla, bilhassa Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve 90’ların sonunda ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler, artık enikonu egemenliğini ilan etmiş küresel kapitalizmin mağdur ettiği belli bir kimliğe indirgenemeyecek çeşitlilikteki kesimleri ifade eden bir kavram olarak literatürümüze girdi. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu bir dünyanın getirdiği sıkıntılar, parçalı toplumsallıklar nedeniyle ele avuca gelmez amorf bir muhalefet hareketinin de ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Klasik teorik yaklaşımların ve kategorizasyonların tanımlamakta ve teşhis ekmekte zorlandığı bu toplumsal hareketliliğin doğasına ilişkin yeni yeni ciddi açılımlar getirilmeye başlandı. Kenan Çayır’ın derlediği kitap ise bu meseleye dair erken dönem ürün verenlerin çalışmalarını içeren bir giriş çalışması olarak değerlendirilebilir. Kitabın temel savunusu ise modernleşme sürecinin çeperindeki marjinal kitlelerin öncülüğünde gerçekleşen bu toplumsal hareketlerin, modernleşmenin sınırlarının tedricen genişlemesiyle ortadan kalkacağını savunan geleneksel yaklaşımların aksine, bunların bizzat modern zihniyetin sorunlu toplumsallık yaklaşımıdan kaynaklı olduğu vurgusuna dayalı içkin bir anlama çabasının ürünü yeni bir teorik açılımın gerekliliğidir.

Yapıbozum, pragmatizm ve siyaset: Ne alakası var?

Barış Aydın “İnsan bilincini sarıp kuşatan ve kendine göre meşru nedenleri olan binlerce durumu gözden uzak tutmuyorum. Bunlar bilincin içine kapatıldığı bir dairedir. Ancak bu daire, hareketli, canlı, dönüp duran, her dakika, her saniye, çemberini ve merkezini değiştiren bir dairedir. Böylece, bu daire içine kapatılmış ve onunla birlikte yer değiştiren tüm insan iradeleri de, her an, karşılıklı olarak, oyunun koşullarını değiştirebiliyorlar, özgürlüğü işte bu hareket oluşturuyor.”Charles Baudlaire Siyaset mefhumu, tarihin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar içeriksiz ve kifayetsiz olmamıştır. Şimdilerde tamamiyle teknik bir alan olarak kurgulanır hale gelen bu mefhum, bilimin hiper-rasyonel çözümlerinin ışığında bir yönetim bilimleri kompleksi olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, siyaset etme/yapma işi, uzmanlarca hazırlanmış ve paket haline getirilmiş ‘istikrarlı’ ekonomi politikaları, dış politika stratejileri vs., siyasetin öznesi olmaktan çok nesnesi (müşterisi) olan veya bu duruma indirgenen insanlar tarafından tüketilmeyi bekleyen birer meta olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Siyasete dair bu algı cariyken dünya üzerindeyse, yaramaz bir çocuğun ‘onu da isterim bunu da isterim’ tavrıyla sağa sola horozlanan bir imparatorluk namzetinin doymakbilmez iştahını, özellikle 3. Dünya ülkelerinde sürmekte olan din ve ırk çatışmalarını; parçalanmış kimlikler, yabancılaşmış, cemaat tipi ilişkilerde kendilerini kurgulayan, kendi kamusallarını yaratıp daha genel bir kamusal yaşamdan kopan ve dolayısıyla ötekine, başka olana karşı reflektif bir saldırgan tavır takınan, farklılığa ve kendinden olmayana tahammülsüz, otarşik ve yer yer oldukça hiyerarşik toplumsal yapıların vücuda getirdiği, akortsuz, ahenksiz, biraraya getirilemez, kaotik ve çoğu zaman şiddet düşkünü toplumların nümayişini seyreyliyoruz. Bütün bu hadiseler siyasal bir yenilenmeye olan ihtiyacı iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Peki ama nereden başlamalı?! Sorunun menşeiyle ilgilenerek mi yoksa mevcut durumdan vazifeler yaratarak mı? Biz şimdilik birinci yolu tercih etsek de, bu meselede menşe problemine yanıt vermek çok parçalı bir yapboza rahmet okutacak denli yorucu bir iş olacaktır kuşkusuz. Lâkin (biraz kestirmeden de olsa) şurası muhakkak ki, bu girişim, modernizm denen musibetle çokça iştigal etmemizi […]

2008 Türkiye’sinde ifade özgürlüğü

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Yazar Nedim Gürsel’in, “Allah’ın Kızları” isimli romanı hakkında, “Dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma başlatıldı. Türkiye Yayıncılar Birliği’nin 2008 yılı Yayınlama Özgürlüğü Raporu’na göreyse bu yılın ilk 6 ayında 22 yayınevinden çıkan 38 yazarın 47 kitabı hakkında soruşturma ve dava açıldı. Mersin 78’liler Derneği ile Mersin 68’liler Derneği’nin 6 Mayıs’ta Deniz Gezmiş ve arkadaşları için ortaklaşa gerçekleştirdiği anmaya, “suçu ve suçluyu övmek” iddiasıyla; Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan operasyonlarda İşçi Partisi Genel Merkezi’nde Yargıtay’a ait ayrıntılı krokisinin bulunduğunu yazan Taraf gazetesi muhabiri Soner Arıkanoğlu’na da iftira, yargıyı etkileme ve gizliliği ihlal iddialarından dava açıldı. Bu arada Uydudan yayın yapan Hayat TV, “Roj TV’ye görüntü geçtiği” gerekçesiyle karartıldı. “Düşmanı peygamberi övse inandırıcı olmaz” Yazar Nedim Gürsel’in geçen mart ayında Doğan Kitap tarafından yayımlanan kitabı “Allah”ın Kızları” adlı romanı hakkında yapılan şikâyet üzerine “dini değerlere hakaret ve aşağılama” iddiasıyla soruşturma açıldı. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı’nın Türk Ceza Kanunu’nun 216. maddesi uyarınca başlattığı soruşturmada dava açılması halinde Gürsel hakkında, “suçun kamu barışını bozmaya elverişli olması halinde” 6 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla dava açılabilecek. Hakkında soruşturma açıldığı haberini Fransız yayıncısı ile birlikte Anadolu üzerine hazırladığı kitabın araştırmaları için bulunduğu Harran’da alan Gürsel ifade vermek üzere İstanbul’a döndü. Hem şaşırdığını hem de üzüldüğünü belirten Gürsel, “Ben bir yazarım. Dini aşağılamak gibi bir amacım olamaz. Kitabım İslam’ın doğuşunu anlatan, peygamberimizi odak noktasına yerleştiren, çok sesli bir roman. Onun düşmanlarına peygamberi övdürseydim roman inandırıcı olmazdı. Kesinlikle kutsal olanı ve insanların dinsel inançlarını rencide edici yönü yok. Romanda söz konusu edilen her şey İslam tarihinde ve eski İslam kaynaklarında var. Türkiye’de bir romanın dava konusu olması ihtimali beni şaşırttı. Türkiye’de bu konuda çok yol alındığını zannediyordum. Uzun Sürmüş Bir Yaz adlı kitabım 159. maddeden yargılanmıştı. İlk Kadın adlı romanım da 426. maddeden yargılanmıştı. Ama bütün bu davalardan aklandım. Aradan 28 yıl geçti. Kitaplarım çeşitli yabancı […]

Modern Devletin Doğası ve Müdafaası

Rifa’at Ali Abou-El-Haj, Modern Devletin Doğası: 16. Yüzyıldan 18. Yüzyıla Osmanlı İmparatorluğu Çev: Oktay Özel, Canay Şahin, Ankara: İmge Kitabevi, 2000. Osmanlı İmparatorluğu tarihi çalışmaları genellikle iki izlek üzerinde cereyan edegelmiştir. Osmanlı’yı dönemindeki birçok devlet gibi çevresiyle ve içerisiyle dinamik bir yapı olarak etrafıyla benzer özellikler gösteren ve yakın tarihsel süreçler yaşayan bir devlet olarak ele alan dünya tarihselci bir çizginin karşısında, onu Türk-İslam kültürünün sui generis bir sentezi, tamamen kendine has ve genellikle zaman içinde pek de farklılık göstermeyen statik bir toplumsal ve sosyo-ekonomik hilkat garibesi yahut zat-ı şahane olarak gören bir çizgi vardır. Osmanlı’yı bir dünya-tarihsel fenomen olarak çevresiyle dinamik bir etkileşim içerisindeki modern bir devlet namzeti olarak ele alan yaklaşımıyla Abou-El-Haj, Batı tarihçiliğinin Osmanlı tarihine oryantalistik bakışının da esaslı bir eleştirisini yapıyor bu kısa ama yoğun çalışmasında. Özellikle Osmanlı’nın görece ihmal edilen ve duraklama, gerileme paradigmalarıyla düşünülen 16. ve 18. yüzyıllarına yoğunlaşan bu çalışma, Osmanlı’yı dönemin erken modern devletlerinden biri olarak ve Avrupa (ve dolayısıyla Dünya) tarihinin ayrılmaz bir parçası olarak değerlendiren yaklaşımıyla Osmanlı Tarihi çalışmalarında yeni bir yönelimin okunması elzem örneklerinden biridir. Bünyamin Bezci, Carl Schmitt’in Politik Felsefesi: Modern Devletin Müdafaası İstanbul: Paradigma Yayıncılık, 2006. Ünlü hukuk felsefecisi ve Nazilerin başhukukçusu Carl Schmitt, özellikle 11 Eylül sonrasında ABD’nin neo-con politik yöneliminin teorik öncüllerini temsil ettiği gerekçesiyle sosyal bilim camiasında dikkate değer bir figür haline geldi. Öte yandan modern devletin muhtevasını keskin bir gözlem, yetkin ve derinlikli bir analizle gözler önüne seren Carl Schmitt sol siyaset açısından da ilgi çeken bir isim oldu. Modern devletin nomos’u olan iktidar, egemenlik, otorite, düzen ve yasa gibi mefhumların seküler gibi görünen doğalarının aslında gırtlağına kadar teolojik öncüllere batmış olduğunu ironik bir biçimde gösteren Schmitt, bir diğer yanıyla insanlığın asri zamanlarda bir arpa boyu yol alamadığını da bütün açıklığıyla ortaya koymuş oluyor. Bünyamin Bezci’nin bu kitabı, esas olarak Türkiye’deki Tek Parti […]