Etiket milliyet

Starbucks’ta işeyebilmek

50 ülkede yaklaşık 17 bin şube ile dünyanın en büyük “kahvehane” zincirine sahip Amerikan firması Starbucks, uzunca bir süredir uygulandığı söylenen “şifreli tuvalet” sistemini güzel ülkemle de tanıştırdı. Artık bu kahvehaneye gidip “önce tuvalete gireceğim arkadaş sonra kahvemi yudumlarım” demek yok. İlk önce kahve, sonra şifre, akabinde teşaşşür¹. Firmanın İletişim ve Sosyal Sorumluluk Müdürü Aslı İnoğlukonuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada “Yoğunluğun fazla olduğu mağazalarımızda tuvaletleri mağaza müşterilerimizin öncelikli olarak kullanabilmesi için müşteri talebi doğrultusunda uygulamaya başladık. Şifre almadan tuvalet kullanılamıyor. Bunun içinde alışveriş yapmak gerekiyor. ABD’de de müşteri yoğunluğunun fazla olduğu mağazalarda uygulanıyor” demiş. (Milliyet, 18 Ocak 2011) Bu açıklamadan Starbucks tuvaletlerine yoğun bir talep olduğunu, “gerçek” müşterilerin bu servisten yararlanmakta güçlük yaşadığını, hatta belki uzun kuyruklar oluştuğunu, uzun süre defihacet² için beklendiği, beklemekten sıkılanların kahvehane yönetimine şikâyette bulunduğu sonuçları çıkarılabilir. Yönetim de şikâyetin gereğini yerine getirmiş ve şifre yöntemiyle tuvaletlere girişi başlatmış olmalı. “Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım” havasıyla sadece tuvaleti kullanmak isteyenlerin bundan sonra pek şansı olmayacak gibi görünüyor… Kırk yıl önce kahve içenler… Oysa bu çok uluslu, çok ülkeli, pek çok şubeli şirketlerin dünyaya yayılırken uyguladığı olmazsa olmaz bir kural vardır: Ürünlerini ve hizmetlerini, ticari faaliyette bulunulan coğrafyanın beğeni ve kültürüne yakınlaştırmak, coğrafyaya özel “lezzetler” sunmak. (Örneğin bir İtalyan pizza devinin Türkiye’de faaliyet gösteren şubelerinde proşutto yerine sucuk ve parmesan yerine hellim peyniri kullanması gibi.) Bahsettiğim bu coğrafyaya uyum sağlama kuralını işletmeciler kısaca “fine tuning” (ince ayar) tabir eder. Starbucks ilk şubesini 1971’de Seattle’da açtı. Bundan tam 40 yıl önce… Tesadüf bu ya, güzel ülkemde de “bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var”. Yani coğrafi koşullar ve yerel kültür kâle alınırsa, 40 yıl önce Amerika’da Starbucks’ın ilk kahvesini içenlerin bile Türkiye’de nazı, niyazının geçmesi gerekiyor. Bu nedenle firma, bırakın ekmek yediği güzel ülkemin insanlarını, bir şekilde yolu güzel ülkemden geçen ilk müşterilerine, güzel ülkemde haksızlık ediyor. Bizi, onların […]

Maksat açılış olsun

İstanbul Belediyesi, aylardır kullandığımız metro istasyonlarını ve spor salonlarını Başbakan’ın katılımıyla “açıyor”! Tam sayfa açılış ilanlarının maliyetini de iki inşaat firması üstleniyor.

Bilgi Üniversitesi’nden haberler

İstanbul Bilgi Üniversitesi, tüm ülkenin gündemine oturacak kadar hareketli günler yaşıyor. Üniversitenin öğretim kadrosu ve mezunları, basında görüşüne sık sık başvurulan, örnek başarı öyküleri haber konusu oluşturan isimler arasında yer alıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Tanıtım ofisinin yayınladığı bültenlerin yardımıyla derlediğimiz, son bir hafta içerisinde Türkiye basınında yer alan ve üniversitenin isminin geçtiği haberlerin bazıları şöyle. Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Araştırma ve Uygulama Merkezi’nin çabasıyla kurulan Tarlabaşı Çocuk Orkestrası, Zamangazetesinin 4 Ocak tarihli nüshasında ön sayfadan haber oldu. Aynı gazetenin yazarı İbrahim Öztürk 3 Ocak tarihli “Bu yazının kahramanı sizlersiniz!” başlıklı köşe yazısında, Ekonomi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Katırcıoğlu’ndan alıntı yaptı. Bilgi Üniversitesi İşletme Bölümü mezunu Cenker Kardeşler, Hürriyetgazetesinin Cumartesiekinin haber konusuydu. Vesaire Vesaire isimli albümü yayınlanan Kardeşler ile yapılan röportaj “Baba zoruyla albüm yapan fabrikatör müzisyen” başlığıyla 1 Ocak tarihinde yayınlandı. Eleledergisi de bir başka Bilgi mezununa mikrofon uzatmıştı. Dergi Ocak 2010 sayısında “Gazeteci olmak isterken lojistik patroniçesi olan” Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü mezunu Evrim Aras Sağıroğlu’nun başarı öyküsüne yer verdi. 2 Ocak Pazar günü yayınlanan “insan kaynakları” ekleri de İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim elemanları ve öğrencilerin görüşlerine başvuruyordu. Hürriyet’in İnsan Kaynakları eki, kadın ve çocuk istismarının konu edildiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç, Dr. Ayten Zara ile röportaj yaptı. Sabahgazetesinin İşte İnsan eki ise Sağlık Bakanlığı’nın, psikologlarının yalnız başlarına sağlık hizmeti veremeyeceklerine dair genelgesini konu ettiği haberinde İstanbul Bilgi Üniversitesi Psikoloji Yüksek Lisans Programı Direktörü Yrd. Doç. Dr. Murat Paker’in görüşüne başvurdu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu Nayad Demirci, “Eğitimi üst düzey yöneticiler veriyor” başlıklı haberde, İstanbul Business School’dan üniversite sonrasında aldığı eğitimin kariyerinde oynadığı rolü anlatıyordu. Cosmopolitandergisi, Ocak 2010 sayısında Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Bölümü mezunu, doğum fotoğrafçısı Vera Caen Anahmias ile “işine duyduğu aşk” üzerine söyleşi yaptı. HABERTÜRKgazetesinin 31 Aralık 2010 tarihli İstanbul ekinde, 1999 […]

Gazetecilere sorduk: Neden Twitter?

Ethem Sucu – Dila Özsoy – Koray Çil Muhabirimiz Barış Uygur’un yaptığı “O protestocu öğrencilerin halleri” başlıklı haber Bilgi Üniversitesi Medya ve İletişim Sistemleri bölümü tarafından yayınlanan HaberVs’nin, bu dönem, en çok okunan haberi oldu. Haber, 21 Aralık’ta öğle saatlerinde yayına girdi ve okuduğunuz bu haberin yayına hazırlandığı saatlerde okuyucu sayısı 35 bini geride bırakmıştı. Ancak okuyucu sayısındaki sıçrama, ertesi gün gazeteci Mirgün Cabas’ın haberin linkini Twitter’dan paylaşmasıyla yaşandı. İki gündür yayında olan haberimiz o ana kadar sadece, politik tutumları gereği haberin içeriğiyle ilgilenen siteler tarafından fark edilmişken ulusal medyaya taşındı. Hürriyetyazarı İsmet Berkan, 23 Aralık tarihli köşesinde haberi “dehşete düşüren bir haber” başlığıyla duyurdu. Ve Berkan’ın yazısından sonra HaberVs’nin telefonları susmak bilmedi. Sonuç olarak tüm ülkenin ilgisini çeken, hemen tüm gazetelerin ve onlara ait internet sitelerinin kullandığı haberin duyulabilmesinin neredeyse tek nedeni, sosyal paylaşım ağı Twitter oldu. Gazetecilerin, bu sosyal ağı en aktif şekilde kullandığı biliniyor. Gazetecilerin Twitter yazışmaları kimi zaman ayrıca haber konusu da olabiliyor. Örneğin Ahmet Hakan’ın, Fazıl Say’la geçtiğimiz aylarda girdiği “arabesk müzik” tartışması akılda kalan, Twitter kaynaklı gazete haberlerinden biriydi. Ahmet Hakan örneğinde olduğu gibi, ilginç olan, bu gazetecilerin bir bölümünün hem kendilerine ait TV programlarında hem de gazetelerdeki köşelerinde, düşüncelerini aktarmak için yeterince imkân sahibi olmaları. Anlaşılan o ki, “140 karakterlik görünürlük”, TV ve gazetelerle yetinmeyen gazeteciler için ayrı bir cazibe yaratıyor. Son günlerde tekrar alevlenen “Ankaralı gazeteci-İstanbullu gazeteci” tartışmasında da Twitter’ın bir mukayese birimi olarak algılandığına tanık olduk. Örneğin Radikalmuhabiri Berrin Karakaş bu iki grubun gazetecilerine mikrofon uzattığı haberinde kıyaslamayı “Ankaralı gazeteci Twitter’ı dedikodu değil, iş amaçlı kullanır” diye yapıyordu. HaberVs muhabirleri gazetecilere, neden Twitter kullandıklarını sordu. “Erken uyarı sistemi” Kendi kuşağı içerisinde belki de Twitter’ı en aktif kullanan gazeteci, Sabahyazarı Nazlı Ilıcak soruyu şöyle cevaplıyor: “Twitter’ı hızlı haber almak için kullanıyorum. I-phone kullanıcısı olduğumdan kolaylıkla olan biteni takip edebiliyorum. Böylece çok hızlı […]

“İçi yanan” Hasan Cemal’e Fenerbahçeli cevabı

Gökhan Tan Kendini “radikal Galatasaray taraftarı” diye tanımlayan gazeteci Hasan Cemal, Fenerbahçe’nin pazar gecesi Ali Sami Yen Stadyumu’ndaki galibiyeti sonrasında şöyle söylüyor: “Bu yenilgiden sonra bana şampiyonluk kupasını getirsen dahi, şunu iyi bil, yine belki sevinirim ama kendini kolay affettiremezsin. Yaşadığım düş kırıklığı o kadar derin çünkü…” Oysa tarih ve Hasan Cemal’in bizzat kendisi bize aksini söylüyor. ***HaberVs’nin, altyazı çevirileriyle ilgili bir haberinde görüşüne başvurduğu çevirmenlerden biri, karşılaştığı eleştirilere karşı şu örneği veriyordu: “Her kıraathaneden bir teknik direktör çıkaran bir milletiz biz. Bu Türk halkının bir tavrı.” Çevirmenin varmak istediği nokta elbette futbol hakkında yapılan yorumlara parmak basmak değildi. Ama üzerine Türkiye’de üzerine en kolay yorum yapılan konunun futbol olduğunu belirtmesiyle akılda kalıcıydı. Konuşulan, yazılan şeylerin içeriğine bakılınca, bırakın kahvehaneyi, basının bizzat kendisi bu durumun ispatı. Aşağıda, Hasan Cemal’e verdiğim cevap da bu “kolay” yazılardan biri. ***Cemal’in kendi gazetesi Milliyet‘te yazıya attığı başlık “, 4-0’a bozgununa rağmen o da, şampiyonluğa ta Washington’dan seviniyor, Fenerli dostlarla dalga geçmekten kendini alamıyordu: Galatasaray’ın şampiyonluk sevincini Washington’da, televizyon başında yaşadım.…Bir Galatasaraylı olarak kendilerine yürekten teşekkür ediyorum. Bir Galatasaraylı olarak göğsüm kabardı. Galatasaraylılık ruhunu bir kez daha iliklerime kadar hissederken gözlerim yaşardı.…Fenerli dostlara gelince …Geçmiş olsun! Ne kadar da kendilerinden emindiler bu sezon… Ama son anda iki kupa da uçtu gitti. Dünyanın sonu değil! Üzülmeyin bu da geçer.Son söz:Bir de şu 4-0 olmasaydı! En güçlü aday, hâlâ, Galatasaray Ligin zirvesindeki dört takımın gelecek 7 haftadaki maçlarını ve şu anda puan tablosunun tepesindeki Bursaspor’un zirve tecrübesizliğini dikkate aldığımızda, şampiyonluk için en güçlü adayın, hâlâ, Galatasaray olduğunu düşünüyorum. Ve inanın bu yenilgi, kötü futboluna buir maçlık bahane bulan Fenerbahçe’nin şampiyon olma ihtimalini daha da azaltıyor. Yakın gelecekte, Galatasaray’ın Kadıköy’deki ilk galibiyetinden sonra sanıyorum kimse Fenerbahçe’yi “10 yıl boyunca Galatasaray’a yenilmeyen takım” diye anmaz. Ama Fenerbahçe’nin 10 yıl boyunca lig şampiyonluğu yaşayamaması, ki umarım olmaz, hafızalarda kalıcı tortu […]

Türkler tenis maçı yazarsa…

). Kratzer’e göre “konu, tenis maçı izlemesini bilmeyen bir toplum oluşumuz”du. Marsel’in rakibi Gonzales maçtan sonra, tribünlerle ilgili memnuniyetini şöyle dile getirmişti: “Müsabaka bir Davis Kupası (milli maç) havasındaydı. Büyük keyif aldım. “ Kratzer, Marsel’in antrenörü Can Ünel’le de görüşmüştü. Ünel de yorumların abartılı olduğunu ve maçın büyük bir final havasında geçtiğini doğruluyordu.

‘Love and hate’ tefrikası

HaberVs Hürriyetyayın yönetmenliğinden ayrılma kararını açıklamasının ikinci gününde de gazeteciler, meslektaşları Ertuğrul Özkök’ü “yalnız bırakmadı”. Eski yılın son ve yeni yılın ilk gününde, köşe yazarları Özkök hakkındaki düşüncelerini ve görevi bırakmasının Türkiye basınında yaratacağı değişikliğe dair öngörülerini dile getirdi. Bu konuda en iddialı yorumlar Zaman, Yeni Şafak ve Star’dan geldi. Zamanyazarı Hüseyin Gülerce, konunun şahsi bir mesele olarak görülmemesi gerektiğini ancak Özkök basında bir zihniyeti temsil ettiği için onun görevden ayrılmasının “demokratikleşme” adına bir şans olduğunu savundu. Staryazarı İbrahim Kiras ise ayrılığın nedeninin hükümetin Aydın Doğan’dan “kelle istemesi”yle açıklanamayacağı, Özkök’ün kendi grubunda “devlet içinde devlet” gibi davrandığını, bu nedenle Doğan’ın vergi cezaları nedeniyle düştüğü zor durumdan Özkök’ün bilinen yöntemleriyle kurtulamayacağını görmesi olduğunu iddia etti. Yeni Şafak’ın müstear isimli yazarı Taha Kıvanç, “Kurduğu çarpık medya düzeninin değişik gazetelerdeki uzantılarının kaç gündür ‘büyük başarı’ diye sözünü ettikleri” Özkök’ün gazeteciliğinin, tam tersine “büyük bir başarısızlık” olduğunu yazdı. Farklı çizgideki yazarların yorumlarında öne çıkan bir ortak saptama da, 20 yıl boyunca Hürriyetyayın yönetmenliği yapmanın “normal bir insanın işi olmadığı” (Ahmet Kekeç) hatta “delilik” (Yılmaz Özdil) olduğu tespitiydi. Özkök’ü “severek” ya da “nefret ederek” takip etmek HaberVs olarak 30 Aralık 2009 tarihli gazeteleri taramış ve “Türkiye basınının Ertuğrul Özkök’ün istifasını nasıl yorumladığı”nı sunmaya çalışmıştık. Özkök’ün Hürriyetçalışanlarına 29 Aralık tarihli yazı işleri toplantısında duyurduğu istifa kararı çok yeni (ve sürpriz) olduğu için bu gelişme birçok gazetede “haber” çerçevesi içinde kalmış, yorum yapacağını tahmin ettiğimiz yazarların çoğu ilk gün Özkök’le ilgili yazmamıştı. Özkök’ün ayrılığına “seyirci kalmayacağı” tahmin edilen birçok isim, 31 Aralık’ta “içini döktü”. Son iki günde yayınlanan, Özkök hakkında yıllardır yazıp çizilenlerin özeti niteliğindeki bu yorumlar aynı zamanda, onun neden Türkiye basınının en hararetle takip edilen ismi olduğunun da güncel bir cevabı. Oktay Ekşi: “Onu tartışanlar için ‘2 numara büyük’tü.” Hürriyetbaşyazarı Oktay Ekşi, “”). Görmüş, konu hakkındaki birikimini bu yazıda da kullandı ve hemen tüm yazarların […]

Basında ‘love and hate’: Ertuğrul Özkök

HaberVs Dile kolay, 20 yıl… Bir gazetenin üstelik de yalnız Doğan Grubu’nun değil neredeyse Türkiye basınının “amiral gemisi” sayılan Hürriyet’in yayın yönetmenliğinden ayrıldığını açıklayan Ertuğrul Özkök’ün ardından beklendiği gibi bir fırtına koptu. Hürriyet’in daha Simavi ailesi’nin olduğu dönemde Çetin Emeç’in bir suikaste kurban gitmesini ardından “daha ılımlı” bir isim olarak gazetenin başına getirilen Özkök şimdi de biraz “radikal” bulunduğu için, gazete yönetimine veda etmek zorunda bırakıldı. Hürriyet’in Aydın Doğan’a geçmesinin ardından “gitti gececek” denilen Özkök, şu veya bu nedenle eleştirilse de gazetenin başında kalmayı sürdürdü. Özkök’ün istifası kimine göre hayırlı, kimine göre bir “geri adım”. Ama kim ne derse desin dün itibariyle Türkiye basınında bir devir kapandı ve yeni bir dönem başladı. Bu “devir değişikliği”ni gazete ve yazarların nasıl gördüğünü, en azından tarihe bir not düşmek için derledik. Vatan: “Hürriyet’te görev değişikliği” Haberi ön sayfadan duyuran Vatan, Ertuğrul Özkök’ün yerine Enis Berberoğlu getirildiğini duyurdu. Vatanyazarlarından Reha Muhtar, “Ertuğrul Özkök için söylediklerim ve söylemediklerim” başlıklı yazısında “Hürriyet gibi Türkiye’nin devlet gibi gazetesini 20 yıl genel yayın yönetmenliği koltuğunda oturarak yönetmek bir gazetecinin yaşamında çocuklarına bırakabileceği çok değerli bir mirastır” yorumunda bulundu. Muhtar, Özkök’e söylemediklerini ise kısaca şöyle özetledi: “Genel yayın yönetmenliği gibi görevlerde insanların önemli bir kısmı gücünüzden dolayı size saygılı davranırlar… Mesele hayata, “genel yayın yönetmeni olarak gelmediği gerçeğini” bilmekten geçer. Eğer bunun bilincindeyseniz, ‘Hayat boyu Tanrı tarafından seçilmiş bir genel yayın yönetmeni’ olduğunuza inanmıyorsanız, zaman içinde ‘sizi sadece kendi kişilik özelliklerinden dolayı sevecek insanlarla’ beraber olursunuz.. En kutsal hazine, sizi sadece kişilik özelliklerinizle seven insanlarla geçireceğiniz keyifli saatlerdir. Çünkü oradaki alma-verme ilişkisi sanal değil hakikidir… Genel yayın yönetmeni olunmadığı durumlarda hayat hakikidir. Hakikatlere hoşgeldin Ertuğrul Özkök…” Akşam: “20 yıllık Özkök dönemi kapandı” Ön sayfadan duyurulan haberde Özkök’ün Hürriyet çalışanlarına yaptığı veda konuşmasına değinildi. 18 Aralık’ta CNNTürk’te yayımlanan Medya Mahallesi adlı programda Ayşenur Arslan ile yaptığı söyleşiden bahsedildi. Ahmet Hakan, […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Can Dündar’dan bilirkişiye cevap: “Buyrun siz çekin!”

Can Dündar* Hep merak ederdim; Türkiye niye yıllar boyu, bu kadar sevdiği Ata’sına bir film çekemedi diye… Başıma gelince anladım; çekmek mümkün değilmiş ki… “Mustafa” konusunu kendimce kapatmıştım. Filme ilişkin polemiklere bu köşeyi ayırmamaya da gayret sarf ettim. Ama filmin “Atatürk’e hakaret” iddiasıyla soruşturulduğunu bu gazetede manşetten okuduğunuz için sonucu da bilmek istersiniz diye düşündüm. Bir “yakınıcılarlar” (“müştekiler” yani) , filmde “Atatürk’e hakaret suçu” işlendiği iddiasıyla savcılığa başvurmuş, savcılık da soruşturma açmıştı. Başvuruda “hakaret”in kanıtları nelerdi biliyor musunuz?– “Mustafa” demekle O’na saygısızlık ediyorduk.– Film müziği için “Ermeni asıllı Goran Bregoviç”i seçmiştik. (Bu iddia üzerine Goran’ı aradım; “Ermeni asıllı olduğunu biliyor muydun?” diye sordum. Bilmiyormuş. O kendini Boşnak sanıyormuş(!). Bir de Canan Arıtman’a sormaya karar verdik.)– Filmin dağıtımını dünya çapında Warner Bros firması üstlenmiş. Bu da “saygısızlığın yabancı destekli uluslararası bir programın parçası olduğunu kanıtlıyor”muş.– Filmde Atatürk’ün çocukluğunu Yunanlı ve Makedonyalı iki çocuk canlandırmış. “Yakınıcılar”, “Neden yabancılar?” diye soruyordu. (Sanki yıllarca Atatürk rolü için yabancı oyuncu aranmamış gibi…)Kanıtlar bunlardı. “Yakınıcılar”, bu verilerden “Amerikan destekli bir Ermeni-Yunan komplosu“ kokusu almış ve “Bunlar programlı, dış bağlantılı, ülkeyi parçalamak maksatlı, reklam kokan yayınlardır” sonucuna varmıştı.7.5 yıla kadar hapsimi istiyordu. Hakaret ve aşağılama yok“Her ülkede böyle paranoyalar olabilir” diyebilirsiniz. Ama bizde savcılık dilekçeyi işleme koymuş ve bilirkişiye yollamıştı.Ben de gazetelerden öğrendim: İnceleme tamamlanmış.Bilirkişiye sorulan soru neydi:“Filmde Atatürk’e hakaret var mı?”Bilirkişi ne cevap vermiş:“Değerlendirmemi yapayım, siz karar verin.”Savcı da, sigara yasağının sinema filmlerini kapsamadığını, filmde senaristin kendi sübjektif yorumunu yaptığını ve “bu yorumda Atatürk’e hakaret veya aşağılama bulunmadığını” yazmış ve kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiş. ‘Optik anlatım’ eleştirisi Buraya kadarı normal. Garip olan şu:Bilirkişi, son derece titiz bir çalışmayla hakaret iddiasını incelerken film eleştirisine de girişmiş.76 maddelik bir rapor hazırlamış.Bunları da “yanlışlar”, “aykırı yorumlar” ve “eksikler” diye sınıflandırmış.Öyle maddeler ki, okudukça “Neden Sayın Bilirkişi, film eleştirmenliğine ya da bizzat yönetmenliğe soyunmuyor?” diye düşünmeden edemiyor insan…Çünkü 24 […]

İkinci iddianamenin manşetleri

Ankara temsilcisi Mustafa Balbay’ın günlüklerinin de yer aldığı iddianemeyi Cumhuriyet gazetesi “Tartışmalı iddianeme” manşetiyle verirken Doğan Medya Gurubu’na ait gazetelerde iddianame “Türkiye’de bir ilk” ve “ 3 Orgeneral daha” başlıklarıyla yer buldu. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilen 1909 sayfalık 2. iddianame 16 gazetede farklı manşetlerle yayınlandı: Cumhuriyet: Tartışmalı iddianameDarbe planı savları ve “günlüklerin” yer aldığı ikinci Ergenekon iddianamesi, özel telefon görüşmelerine,mektuplara,elektronik postalara, siyasi partlerdeki iç çekişmelere, gizli tanık ifadelerine dayandırıldı. Radikal: Tarihimizde bir ilk: Darbe girişimi sivil mahkemedeErgenekon’un iddianamesinde Eruygur ve Tolon, “silah zoruyla hükümeti devirmeye teşebbüs’le suçlandı; dört darbe girişimi anlatıldı.Milliyet: 3 Orgeneral dahaTürkiye’de ilk kez kuvvet komutanları “Darbe”den yargılanacak.İddianamede Sarıkız, Ayışığı, Yakamoz ve Eldiven adı verilen 4 darbe girişimi yer aldı. Eski kuvvet komutanları Yalman, Örnek ve Fırtına örgütle işbirliği yapmakla suçlandı. Savcı 3 komutanın dosyasına adli yargının bakacağını da kaydetti.Hürriyet: İddianame diyor kiÜst düzey bazı komutanlar 2003-2004 yıllarında dört darbe planı yaptılar. Sabah: Eruygur ve Tolon 4 darbe planladıErgenekon sanıkları Yakamoz, Ayışığı, Sarıkız ve Eldiven kod adlı planlarla darbeye teşebbüs suçuyla yargılanacak. Taraf: Generallerin isyan cuntasıİkinci Ergenekon iddianamesi, Eruygur liderliğindeki beş generalin, hükümeti devirmenin yanı sıra orduyu da baştan aşağı değiştireceklerini ortaya koydu. Yeni Şafak: Zehirli darbe girişimiErgenekon’da 56 sanıklı 1909 sayfalık 2. iddianame kabul edildi. 1 numaralı sanık emekli general Eruygur’un darbe için Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ı zehirlemeyi bile düşündüğü ortaya çıktı. Zaman: Darbeye teşebbüsten yargılanacaklarErgenekon terör örgütüyle ilgili ikinci iddianame kabul edildi. Suçlamalar Türkiye’yi dehşete düşürdü: “Cebir ve şiddetle hükümeti ve Meclis’i ortadan kaldırmaya teşebbüs, partileri bölme, askeri isyana teşvik, yargıya baskı, kamu görevlilerine suikast.” Birgün: Ergenekon’da ikinci perde açıldı13. Ağır Ceza Mahkemesi, Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan ikinci iddianameyi kabul etti. Sanıklar 20 Temmuz tarihinde hakim karşısına çıkacakVakit: Allah korumuşİkinci Ergenkon iddianamesi mahkemece kabul edildi… İddianameyi okuyunca; tüylerin diken diken olmaması ve “ülkeyi Allah korumuş” denmemesi mümkün değil… Çünkü darbeciler, “Hitler’in toplama kampları”na […]

Taha Akyol’un bilime katkısı

"Teori bağnazlığı" sanırım Taha Akyol’un icat ettiği bir kavram. Çünkü yazısı bilim, hipotez, bilimsel gerçek, yasa ve teori (kuram) kavramlarından bihaber olduğunu çok açık bir şekilde ortaya koyuyor.