Etiket müzik

Cerrah, Şafak, korsan ve terörist

, 11 Mayıs 2009) Şafak Sezer’in ima ettiği şey açık. Bu korsan işinin arkasında PKK var, o yüzden korsan ürün almamalıyız. Arka arkaya rasyonel olmaktan bir hayli uzak iki davranış görüyoruz anlayacağınız. Öncelikle, bir emniyet müdürü görevini yapıyor, bir takım suçluları yakalıyor ve ondan sonra illa ki o suçtan olumsuz olarak etkilenenlerin hazır bulunacağı bir basın toplantısı düzenlemek istiyor. Emniyet kuvvetleri, ilginç bir şekilde görevini yerine getirdiği için fazladan takdir ve iltifat bekliyor anlayacağınız. Lakin görevin büyük zorluklarla yerine getirildiğini düşünmek bir hayli güç. Zira ele geçirilen ürünler neticede son kullanıcıyla buluşan ürünler olduğuna göre, bunlara ulaşmak bir hayli kolay olmalı. Burada sokakta satılan, herkesin önünden geçtiği tezgâhlardan ve bu tezgâhlara mal temin eden imalathanelerden bahsediyoruz. Öyle alkış tutulacak, “vay emniyet müdürüm, gel seni omzuma alayım da şöyle bir tur attırayım” dedirtecek bir durum yok yani. Daha gerçek dışı görüneni, sanatçıların planlanan bu şova pek iltifat etmemiş olması üzerine emniyet müdürünün ağzından çıkanlar: “Buraya gelmiyorlarsa kendilerine zarar verirler.” Barda reddedilen erkeğin verdiği “sen kaybedersin” tepkisini andırsa da, teşbihimizdeki afacanın “sen kaybedersin”inden daha tehlikeli bir tepki bu. Çünkü gerçekten kaybedebilir sanatçılar ve Cerrah’ın “sen kaybedersin” tepkisinin “eğer siz buraya gelmeye zahmet etmeyip bu şovu benim kursağımda bırakırsanız ben de bir daha operasyon düzenleyip bu CD’cileri yakalamam” manasına geldiğini anlamak için Einstein olmak gerekmiyor. Gerçi Einstein nereden baksanız medeni bir insan, bir emniyet müdürünün “bundan sonra da suçluları yakalamayacağım işte!” gibi çocukça bir tepki vereceğine ihtimal veremeyebilir. Tabii bu tepkinin altında bizim bilmediğimiz başka şeyler de yatıyor olabilir. Mesela sayın Cerrah, Ali Rıza Binboğa’yı hiç sevmiyordur, Şafak Sezer’e kıl oluyordur falan; o kadarını bilemeyiz. Davete icabet etmekte bir beis görmeyen iki sanatçımızın söyledikleri ise bu irrasyonellik zincirinin son halkasını oluşturuyor. Şafak Sezer, korsan ürün alınmasına sadece PKK’ya gelir sağladığı için karşı çıkıyor gibi görünüyor. “Ne yani”, diye düşünüyor insan, “o paralar PKK’ya […]

Üniversitelerin şenlik ayı geldi

Üniversitelilerin bütün bir yıl boyunca iple çektiği günler yaklaşıyor. Öğrenci kulüpleri tarafından organizasyonu yapılan “Bahar Şenlikleri” Türkiye’nin pek çok üniversitesine hareket getiriyor. Üniversite öğrencisi olmanın belki de en tatlı yanı olan şenlikler, vizeler, ardından finaller, ödevler derken bunalan üniversite öğrencilerinin kafa dağıtmasını ve bir yılın gerilimini atmalarını sağlıyor. İlkbahar aylarında gençlerin imdadına yetişen “Bahar Şenlikleri,” bu yıl da pek çok ünlü şarkıcıyı ve grubu ağırlıyor. Üniversite kampüslerinde düzenlenen şenlikler konser tadında bir eğlence sunmanın yanısıra yarışmalar, sergiler ve çeşitli etkinlikleri de içinde barındırıyor. Farklı üniversitelerden öğrencilerin de katılabilecekleri İstanbul’daki üniversite bahar şenliklerinin programları şöyle: 16-17 Mayıs İstanbul ÜniversitesiÜniversite şenliklerin ilki İstanbul Üniversitesi’nde gerçekleştiriliyor. 16 -17 Mayıs tarihlerinde Beyazıt kampüsünde gerçekleştirilecek olan etkinlik, Ogün Sanlısoy, Pinhani, Direc-t ve Yasemin Mori’yi gençlerle buluşturuyor. 16 Mayıs Koç Üniversitesi16 Mayıs Cumartesi günü Koç Üniversitesi Rumeli Feneri Kampüsü’ndeki şenlikte ise Kenan Doğulu, Teoman, Bedük ve İngiltere’nin en ünlü trip hop elektronik gruplarından Kosheen canlı performansıyla sahne alıyor. “Koçfest” adı altında gerçekleştirilen şenlikte kitap bağışı, ‘10 boş bardak=1 bira’ kampanyası ve Greenpeace’in çevreci etkinlikleri de katılımcıları geri dönüşüme ve sosyal duyarlılığa davet ediyor. 16-18 Mayıs Galatasaray ÜniversitesiYine en renkli üniversite şenliklerinden biri de Galatasaray Üniversitesi’nin Ortaköy Kampüsü’nde. 16-17-18 Mayıs’ta Sakin, Babazula, Yenitürkü, Pinhani gibi grupların katıldığı şenliğe pek çok amatör grup performanslarıyla öğrencilerin karşısına çıkacak. 20-23 Mayıs Boğaziçi Üniversitesi20-23 Mayıs tarihlerinde “Sanat Bayramı” adıyla Boğaziçi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen şenlikte ise Bedük, Mert Yücel, Duman ve Battle of the DJs – Atjazz’ı ağırlıyor. Şenlik süresince güzel sanatlar, fotoğrafçılık ve sinema gibi pek çok kulübün sergileri de ziyarete açık olacak. 23 Mayıs Sabancı ÜniversitesiŞehrin karmaşasından uzakta eğlenmek isteyen gençler “Suşenlik” adı altında Sabancı Üniversitesi’nde buluşacak. Duman, Bedük ve Jukebox’ı konuk edecek olan “Suşenlik,” 23 Mayıs’ta gerçekleştiriliyor. 23 Mayıs İstanbul Bilgi ÜniversitesiAynı gün santralistanbul`da gerçekleştirilecek olan “Bilgi Mayfest” Kenan Doğulu, Yüksek Sadakat ve Nil Karaibrahimgil’e evsahipliği yapacak. Konserleri ile Santral […]

Replikas’tan heykel yapmak

“Zerredir belki, ama yok denilmez…” Bu sözler, en azından bazı müzikseverler için bir hayli tanıdık. Rock grubu Replikas’ın 2008 yılı sonunda çıkan Zerrealbümünden, albüme de isim veren şarkının sözlerinin bir kısmı. Ancak şimdi albümden bağımsız olarak, bir başka sanat etkinliğinin başlığını oluşturuyorlar. Heykeltıraş Bayram Candan’ın yeni sergisi “Zerredir belki, ama yok denilmez…” 23 Nisan-23 Mayıs tarihleri arasında, Beyoğlu Çukurcuma Galeri Apel’de ziyaretçilerini bekliyor. Bayram Candan’ın sergisi için seçtiği isim elbette bir tesadüf değil. Serginin fikri Candan’ın ifadesine göre Replikas’ın albümünün yayınlanmasıyla birlikte gelişmiş ve sanatçının Zerre albümünü dinlerken müzikte hissettiği hacim duygusuyla ortaya çıkan anlık bir karardan doğmuş. Candan, dinlediği müziğin kendisine hissettirdiği görselliği plastik sanatlara aktarırken albümde yer alan 12 şarkıya ve bir de “hidden track”e (gizli şarkı) heykelle cevap vermiş. Müziğin verdiği zaman, mekân, ses ve hareket duygusu Candan’ın heykellerinde hayat bularak gözle görülür, elle tutulur formlara dönüşmüş. Mırıldayan, şımaran, yuvarlanan, düşen, dans eden ve özellikle de ziyaretçisini oyuna davet eden 13 heykeli görmek istiyorsanız Galeri Apel’e uğramanızda fayda var. Sergilenen eserler incelendiğinde Bayram Candan’ın, pek de alışık olmadığımız, izleyiciyi özgür bırakan yaklaşımını fark etmemek elde değil. İlgi duyanların hatırlayabileceği gibi Candan daha önce, İzmir’de kamusal alanda sergilenen iki heykeliyle gündeme gelmiş, bu heykelleri sergilendikleri alanda gördüğü müdahaleleri “Vandalizm” olarak tanımlayan gazetecilere karşı çıkarak müdahalelerin heykellerinin kamuya ait alana yerleştirilmelerinden itibaren geçirdikleri doğal ve yaşanması gereken bir süreç olarak değerlendirmişti. Korunan değil yaşayan sanat eseri Geleneksel “sanat eseri korumacılığının” bir hayli dışında duran bu tavırla Bayram Candan, ülkemizde özellikle açık alan heykellerine yüklenen “çağdaşlaştırma misyonu”na karşı çıkmış ve otoritenin, bu heykelleri bir “halk eğitim aracı” gibi görmesinin yanlışlığına dikkat çekmişti. Bu “aşırı korumacı” tavrı, çocuğuna pahalı bir oyuncak hediye eden anne babanın “Uzaktan bak ama oynama, yoksa kırılır” demesine benzetmişti. Eserlerinin cam fanuslar ardında saklanmasından çok yaşamasını ve yaşamın tanımına uygun olarak tıpkı diğer tüm canlılar gibi dış […]

Jane Birkin aramızda

Bir zamanların seksi kadın oyuncusu, söylediği tek şarkıyla muhafazakarları hop oturtup hop kaldıran İngiliz sinema oyuncusu, şarkıcı, besteci ve yönetmen Jane Birkin beş yıl aradan sonra yine İstanbul’da. Jane Birkin denilince, onu skandal yaratan “Je t`aime moi non plus” şarkısındaki erotik sesli kadın ve sansürlere maruz kalan “Blowup” filmindeki seksi manken kimliğiyle hatırlayanlar çoktur. 17 yaşındayken “Passion Flower Hotel” adlı müzikalde sahne alan Birkin, provalar sırasında “James Bond” filmlerinin müziklerine imzasını atan ünlü İngiliz besteci John Barry ile tanışıp, kısa bir süre sonra evlendi. Jane Birkin, henüz 20 yaşındayken oynadığı “Blowup” adlı gerilim filminde baştan çıkarıcı performansıyla hafızalara kazınan mankenlerden birini canlandırmıştı. Erotik sahneleri nedeniyle, 60’lı yıllarda gündeme oturan film, bir kadının çıplak olarak gösterildiği ilk ingiliz filmi olma özelliğini taşıyor. Bu filmdeki rolüyle dikkatleri üzerine çeken Birkin’a film teklifleri gecikmedi. “Blowup”tan sonra “Slogan” adlı filmde Fransızca bilmemesine rağmen başrol alan Jane, aynı zamanda filmin şarkısında da Serge Gainsbourg ile düet yaptı. 1969 yılında film çekimleri sırasında tanıştığı Serge Gainsbourg ‘la 14 yıl süren bir aşka yelken açmış oldu. Düet yaptıkları şarkının erotik sözleri yüzünden İtalya’da, İspanya’da ve İngiltere’de şarkı yasaklandı, buna rağmen büyük bir ticari başarı elde etti. Böylece 60’lı yıllarda skandal yaratan “Je t`aime moi non plus” adlı parçayla, sinema dünyasından sonra müzik dünyasına da adım atmış oldu. 1975’te Gainsbourg’un ilk filmi olan ve şarkıyla aynı ismi taşıyan “Je t’aime… moi non plus” filminde oynadı. Jane Birkin, bu performansıyla Cesar Ödülü kazandı.1992`de Victoires de la Musique ödüllerinde Yılın Kadın Sanatçısı ödülünü kazandı. Birkin, müzik ve sinema hayatında elde ettiği başarı dışında göçmen hakları ve AIDS gibi konularda derneklerle çalışmalar yaptı. Bosna, Ruanda ve Filistin`i ziyaret ederek çocuklarla ilgilendi. 1960’lı yıllarda muhafazakar kesimler tarafından kıyasıya eleştirilen Birkin, 2001`de İngiliz Kraliyet Nişanına layik görüldü. Eşi Gainsbourg’un vefatından sonra onun şarkılarını en iyi yorumlayan sanatçı ünvanıyla 1996 yılında Gainsbourg’un 15 bestesini […]

Sihirbaz Vassilis Saleas

Enstrümantal müzik yapmak ve dinletmek iddialı bir uğraştır. Çünkü popüler müzik dinleyicisi çoğu zaman vokalsiz bir şarkıyı dinlemek istemez. Oysa bu tür, sesini, tınısını beğendiği enstrümanları “su katılmadan” dinlemek isteyen müzik severler için çok farklı bir yere sahiptir. Hele de dünyanın en iyi müzisyenleri tarafından icra ediliyorsa… Beyoğlu Ghetto yarın akşam, işte böyle ismi, “klarnet sihirbazı” olarak nitelenen Yunan müzisyen Vassilis Saleas’ı ağırlıyor. Saleas’a bu konserde şarkıcı Ege eşlik ediyor. Güney Kıbrıs’ta 1958’ta doğan Vassilis Saleas’ın, hemen her bireyi müzisyen Roman ailesi aynı yıl Atina’ya yerleşti. Klanete 9 yaşında başladı, 14 yaşında ilk profesyonel kaydını yaptı. Kısa zamanda ismini duyurdu. Saleas, Mikis Theodorakis, Dionisis Savopoulas ve Stamatis Spanoudakis gibi sanatçılara eşlik etti. İlk solo albümünü 2000 yılında yayınladı. 2003 yılında İstanbul’da, Cemil Topuzlu Açıkhava Sahnesi’nde Laço Tayfa ile de konser verdi. Saleas, geçtiğimiz yıl bir yarışma programına konuk olmuş, onu televizyonda gören Hüsnü Şenlendirici eşofmanlarıyla apar topar programa gelmişti. İkilinin birlikte çaldığı o tüm izleyicileri büyülemişti. Tüm dünyada pek çok hayranı olan Saleas, enstrümanının imkânlarını sonuna kadar zorluyor; onu kimi zaman bir saksafon kimi zaman zenci gırtlağını andıran bir insan sesi gibi kullanabiliyor. Olağanüstü dudak ve nefes ayarıyla, ses genişliği dört oktava varan klarnetin her tonunda geziniyor. Akdeniz müziğinin gür ve gösterişli neşesini ve kısık sesle çaldığı hüznünü başarıyla birleştiriyor. Müziği bize hiç yabancı değil. Onun tınılarında, Ege’nin ortak dilini konuşuyor. Saleas’e 20 Mart’taki performansında vokalde Ege’nin yanı sıra buzuki Orhan Osman ve gitarist Ayhan Günyıl eşlik edecek. Bu isimler Türkiye’nin önde gelen müzisyenleri. Ama doğrusu Saleas’ı Ghetto’da sahnesinde solo dinlemek isterdim.

Çellonun Yo-Yo Ma’sı

Dünyaca ünlü viyolonsel sanatçısı Yo-Yo Ma, ikinci kez ziyaret edeceği İstanbul’da 4 Şubat Çarşamba günü İş Sanat Kültür Merkezi’nde bir konser verecek. Enstrümanına hakimliği, olağanüstü tekniği ve klasik Batı müziğiyle sınırlamadığı zengin repertuvarı dışında daima kendini yenilemesi ve alçakgönüllüğüyle de büyük müzisyen sıfatını hak eden Çinli sanatçının, 15’i Grammy ödüllü olmak üzere tam 75 kaydı bulunuyor. Viyolonsel öğrenimine dört yaşında başlayan ve “harika çocuk” olarak nitelendirilen Yo-Yo Ma, ilk resitalini henüz beş yaşındayken verdi. Yedi yaşındayken ise dönemin ABD Başkanı John F. Kennedy için performans sergiledi. “İnsanlar veya bir kültür aracılığıyla yeni bir şey öğrendiğiniz zaman, bunu bir hediye olarak kabul edersiniz ve onu koruyup geliştirmek sizin için yaşam boyu sürecek bir bağlılık haline gelir” diyen Yo-Yo Ma, 1998 yılında değişik kültürlerin müziklerini ve müzisyenlerini bir araya getirmeyi amaçlayan “The Silk Road Project”i hayata geçirdi. Kâr amacı gütmeyen proje, İpek Yolu ülkelerinin kültürleriyle ve kendine özgü sesleriyle modern bir müzikal harman oluşturarak Doğulu ve Batılı müzisyenleri buluşturma fikrine dayanıyor. Müziğin insanları birbirine yaklaştırmak için bir araç olarak kullanılabileceğine inanan Yo-Yo Ma, 2006 yılında Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan tarafından BM Barış Elçisi olarak atandı. Ma, ilk barış mesajını 25. Dünya Barış Günü kutlamalarında Ahmet Adnan Saygun’un “Partita” adlı eserini yorumlayarak iletmişti. Sınır tanımayan dahi çellist, Hollywood için film müziği çalışmaları da yaptı. John Williams ile beraber çalıştığı “Tibet’te Yedi Yıl” ve “Bir Geyşanın Anıları” bunlardan ikisi. Tipik bir klasik müzik sanatçısına kıyasla hayli geniş ve çeşitli bir repertuvara sahip Yo-Yo Ma, standart klasik Batı müziğe ek olarak birçok tarz denedi. İrlanda asıllı Amerikalıların müziği Bluegrass’tan geleneksel Çin melodilerine; tangodan dönem enstrümanlarıyla Barok müziğine kadar birçok farklı müziği seslendiren Ma, aynı zamanda ünlü caz sanatçısı Bobby McFerrin ve modern minimalist Philip Glass ile beraber doğaçlama üzerine de çalışmalar yaptı. 2001 yılında ABD Hükümeti’nin tüm sanat alanlarında verdiği en yüksek nişan […]

Ebony Bones; müziğini de modasını da kendi yapıyor

2000’li yılların en çılgın müzisyenlerinden olan Afrika kökenli İngiliz vatandaşı Ebony Bones, 24 Ocak’ta Beyoğlu The Hall’da sahne alacak. Bones, şarkı sözlerini kendi yazıyor, vokallerini yapıyor ve tüm enstrümanları kendi çalıyor. İlk olarak 1998-2005 yıllarında İngiltere’de Kanal 5’te yayınlanan soap opera dizisi “Family Affairs”de “Yasmin Matthews” adıyla yer alan Bones, henüz 24 yaşındayken dikkatleri üzerine çekti. “O zamanlar müzikle ilgilendiğimi biliyorlardı, laptopumu alıp soyunma odasında ses kontrollerimi yapıyordum” diyen Bones, İngiliz pop grupları“Sugababes” ve “Future Cut”ın prodüktörlüğünü yapan Richard X ile çalıştı. “Kısa sürede dikkat çeken şarkılar yaptık” diyen Bones, 2002, 2003 ve 2004 yıllarında, İngiltere TV Dizi Ödülleri’ne (The British Soap Awards) “En Seksi Kadın Oyuncu” olarak, 2004 ve 2005’te ise “En İyi Komedi Oyuncusu” olarak aday gösterildi. Daha sonra, bir plak şirketi ile anlaşması olmadığı halde “We Know All About U” adıyla çıkardığı single ile haftalarca radyo listelerinde 1 numara oldu. “We Know All About U” single’ı, BBC radyosu tarafından “Dünyanın en seksi şarkısı” olarak tanıtıldı. Asıl adı Ebony Thomas olan sanatçının televizyon dünyasından müziğe adım atması da aslında bir tesadüfe dayanıyor. Kuzeni için bu parçayı söylerken, kuzeni şarkıyı myspace’e koymasını istiyor ve böylece şarkı “patlıyor!” Bones, limited edition olarak yayınlanan “Don’t Fart On My Heart” adlı ikinci single’ıyla da yine liste başı oldu. Bu şarkının video klibi, British Council’ın “En iyi video” ödülünü kazandı. Giydiği ilginç kıyafetlerle moda ikonu haline gelen ve görsellerin, kıyafetlerin kendisinin dışa yansıması olduğunu söyleyen Ebony, birçok dergide en stil sahibi kadın şarkıcılar arasında yer aldı. Bones’un çılgınlıkları sadece giydiği elbiselerle kalmıyor, yaptığı açıklamalarda da dikkatleri üzerine çekiyor. Kendini Myspace’de vajinası olan Harry Potter olarak tanımlayan Bones, “Bizi seven ve sahnede yaptıklarımızı kabul eden seyircilerin olması çok güzel, sahnede 5 yaşındaki çocuk gibi zıplayıp, otistik çocuklar gibi hareket edebiliyoruz” diyor. Dünyadaki politik olaylardan her zaman ilham alan Bones, müziği politik bölünmelerin üstündeki evrensel […]

İzzet Öz 23 Ocak’ta The Hall’da

İzzet Öz, “Önce İzzet Öz Vardı” isimli parti ile, 42 yıllık birikimini 23 Ocak gecesi İstanbul Beyoğlu The Hall’da müzikseverlerle paylaşacak. Henüz 20 yaşındayken, müzik kariyerine ilk adımını atan Öz, TRT Radyosu’nda işe başladı. Daha sonra ise televizyon ve radyo programları yaparak sesini milyonlara duyurdu. 42 yıllık kariyerinde birçok ödül alan İzzet Öz, Teleskop, Metronom, Süpervizyon, Zoom, Sihirli Lamba gibi programlar yaptı. Bunun yanı sıra, Hürriyet gazetesi için reklam filmleri, müzikaller ve tiyatroların video yönetmenliği, büyük gösterilerin, prodüksiyonlarını üstlendi. 35. Sanat Yılı nedeniyle “The İzzet Öz Project” albümüyle yeniden müzikseverlerin karşısına çıktı. 2004 yılında TM adlı şirketinden “Aşık Veysel” in doğumunun 110.yılı için İmaj Müzik işbirliğiyle yurt dışında da ilgi gören bir albüm piyasaya çıkardı. Müzik yaşamına başladığı 60’lı yıllardan günümüze kadar radyo ve televizyonda sunduğu sevilen parçalardan oluşan çok özel bir program hazırlayan Öz, konuklarına müzik dolu bir gece yaşatacak. Bu gecede, Sting, Pink Floyd, Ajda Pekkan, Amy Winehouse, MFÖ, Rolling Stones, Barış Manço, The Police, Sertab Erener, Eric Clapton gibi birçok ünlü şarkıcıların parçalarını çalacak. İzzet Öz hayranlarına güzel bir haber, Öz’ün 27. yılını dolduran “Teleskop” isimli radyo programı, Ocak ayı itibariyle TRT Radyo 3’te yeniden yayınlanmaya başlayacak.

Grammy Ödüllü Concha Buika İstanbul’da

Afrika köklerinin verdiği şarkı söyleme yeteneğiyle herkesi büyüleyen, ünü İspanya’dan dünyaya sıçrayan Buika, 17 Ocak’ta ilk kez Türkiye’de İş Sanat’ta sahneye çıkacak. 1972 doğumlu Concha Buika, Mayarko adasında, Ekvator Ginesi’nden politik nedenlerle sürgün edilen bir ailenin kızı olarak dünyaya geldi. Küçük yaştayken babasının terk ettiği Buika, 5 kardeşiyle birlikte müzikle iç içe bir evde büyüdü. Mallorca’da yaşayan Çingenelerle haşır neşir olan sanatçı, onlardan flamenko ezgilerini ve stillerini öğrendi. Daha sonra Madrid’e yerleşmesiyle Buika, burada birçok yerel grup ile çalışma imkânı yakaladı, Londra’da drama okurken Pat Metheny tarafından bir konserine davet edilmesi ile hayatı değişti. Burada Kübalı Bebo Valdes’in albümlerinden tanıdığımız yapımcı, besteci ve müzisyen Javier Lemon ile tanışan Buika, böylece profesyonel müzik kariyerine adım attı. Concha Buika İspanya’nın son zamanlarda gördüğü en üretken ve beğenilen sanatçısı olarak biliniyor. İspanya’nın Grammy’si olan Premio de la Música ödülü sahibi olan Buika, İspanyol kültürünün de etksiyle şarkılarında funk, flamenko, gypsy rumba, caz, Afro-Küba ritimleri, copla ve soul’u bir araya getiriyor. Yetenekli sanatçı gitar, piyano, bas ve çello gibi birçok enstrümanı da çalabiliyor. Tüm dünyada beğeniyle dinlenen Buika, eleştirmenler tarafından da beğenilen bir sanatçı oldu. Grammy ödüllü sanatçı yaptığı müziği; “Farklılıklar insanları zenginleştiriyor, bulunduğum ortamın farklı kültürleri müziğime de yansıdı ve bu beni mutlu ediyor. Müziğim, aslında hepimizin müziği. Hepimiz insanız ve acılarımızı, aşklarımızı şarkılar anlatıyor ancak.” şeklinde tanımlıyor. “Ben bir Afrikalıyım ve Afrikalı müzik eğitim almaz” diyerek yeteneğinin köklerinden geldiğini söylüyor. Müziğin ticari yanından çok performansıyla ilgilendiğini, sahnenin ise kendisi için çok büyük önemi olduğunu söyleyen Buika, sahnede izleyicisiyle derin bir bağ kurabildiğini ifade ediyor. Buika (2005), Mi Niña Lola (2006) ve Niña de Fuego (2008) çıkardığı albümler arasında yer alıyor. Son albümü Niña de Fuego (Ateşin Kızı) ile dinleyicilerine sesinin güzelliği dışında, iyi bir şarkı yazarı olduğunu da kanıtladı. Müziği, hüzünleri azaltmanın, acıları paylaşmanın ve hayatta dimdik durabilmenin bir yolu olarak görüyor. […]

“Bu ne yaman çelişki”

Filiz KüçükMerve Yüksel Şık kıyafetleri içinde, ayağa fırlamış bağırıp çağıran, küfürler eden kadınlı erkekli bir grup. Adeta toplu bir histeri krizi yaşanıyor. Havada çatal bıçaklar uçuşuyor. Saldırının hedefindeki kişi, olası bir linçe engellemek için önünde etten duvar ören garsonların arasından olanları anlamsız gözlerle izliyor. Bundan tam 10 yıl önce, “Televole Cumhuriyeti” vatandaşları için hayli prestijli sayılan Magazin Gazetecileri Derneği’nin ödül gecesinde yaşandı bu görüntüler. Başarıya ulaşamayan bu linç girişiminin devamı medya eliyle gerçekleştirildi sonra. Linç edilen ise tüm Türkiye’nin bildiği bir isim, Ahmet Kaya’ydı. O geceden sonra bir daha asla eskisi gibi olamayan ve terk ettiği ülkesinin özlemiyle kısa sürede ölümün kollarına giden sanatçının suçu ise aldığı ödülün ardından yaptığı kısacık bir konuşma olmuştu: “Ben bu ödülü İnsan Hakları Derneği, Cumartesi Anneleri, tüm basın emekçileri ve Türkiye Halkı adına alıyorum. Çok teşekkür ediyorum. Bir de bir açıklamam var; şu anda hazırladığım ve önümüzdeki günlerde yayınlayacağım albümünde bir Kürtçe şarkı söyleyeceğim ve bu şarkıya bir klip çekeceğim. Aramızda, bu klibi yayınlayacak yürekli televizyoncular olduğunu biliyorum. Yayınlamazlarsa da Türkiye halkıyla nasıl hesaplaşacaklarını da biliyorum.” Linç girişiminden devlet televizyonuna Ahmet Kaya, kendisi için sonun başlangıcını yaşatan, onu ölümün kucağına iten linç gecesinde sadece bunları söylemişti. Bugün ise artık devlet eliyle Kürtçe yayın yapan ulusal bir televizyon kanalı var ülkemizde. Bu, Ahmet Kaya’nın anlatmaya çalıştığı Kürt ve Türk halklarının kardeşliğinin bir meyvesi mi? Yoksa arkasında yatan başka politik oyunlar mı var? TRT Şeş TV’nin yayın hayatına başlaması zamanlaması, amacı ve alt metni hakkında birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Aradan geçen 10 yılda Kürtleri yoksayan, Kürtçe şarkıya bile tahammül edemeyen bu anlayıştan, devlet eliyle Kürtçe yayın yapan Şeş TV’nin kurulması sürecine gelindi. Hemen ardından Nazım Hikmet’in tekrar Türk vatandaşlığına alınma kararı gündeme geldi. Bundan 3 ay önce Hakkari’de Kürtlere, “Ya sev ya terk et!” diyen, hala aydınlarımızı düşüncelerinden ötürü 301. maddeden yargılayan AKP hükümetinin tüm […]

Melankolinin dermanı: The Cure

Bazı gruplar vardır dinleyicileri onları bir yere getirir. Bazı gruplar vardır dinleyicileri bir yerden bir yere getirir. The Cure ikinci tanıma girecek bir grup. Dinleyicilerini bir ruh halinden ötekine, bir anda umutsuzluğa ve çaresizliğe düşürebilir. Doludizgin geçen 31 yıl ve 12 inanılmaz albümle, The Cure kendine özgü tarzıyla, geleneksel ve kalıplaşmış davranış ve yaşam biçimine karşı yıkıcı bir tavır geliştirdi. Özgürlüğümüzü yönlendiren, yaşam biçimimizi şekillendiren toplumsal organizmayı her şeyin suçlusu olarak görüp karşı çıktılar. Düzen karşıtı müzik hareketinde, punk’ın yeni sözcüsü oldular. Sonuçta hala dinlemekten zevk aldığımız bilinçli bir kışkırtıcılık yaratan müzik oluştu. Dünya çapında sattıkları 27 milyon albümle The Cure büyük bir başarıya imza attı. Bugüne kadar çıkış yapmış en yaratıcı gruplar bile en verimli ürünlerini erken dönemlerinde verirken, The Cure zaman geçtikçe her albümle birlikte farklı boyutlara açılmaya ve kendini yenilemeye devam etti. Bu yeniliğin son ürünü ise geçtiğimiz haftalarda yayınlanan The Cure 4:13 Dream isimli albümleri oldu. Var olan sisteme alternatif 70’lerin sonuna doğru dünya yeni bir akımla karşılaştı. İdeoloji ve başkaldırışı daha çok yaptıkları müzikle dile getiren bu akımın adı Punk idi ve anarşist temelli gerçek bir devrimdi. Bu hareketli dönemde ortaya çıkan The Cure asıl ününü 80’lerin başında kazandı. Grubun efsanevi solisti Robert Smith ise kendine özgü giyim tarzı, dağınık saçları, kırmızı ruju, siyah göz makyajıyla bir tür altkültür agresif gençlik yani punk ikonuna dönüştü. Kasvetli ve melankolik şarkı sözlerinden dolayı müzik tarzları gotik rock olarak da anılan grubun yolculuğu 1976 yılında Robert Smith’in henüz 17 yaşındayken arkadaşlarıyla birlikte The Easy Cure’u kurmasıyla başladı. Michael Dempsey, Lol Tolhurst ve kendi çevresinde ufak çaplı üne sahip Porl Thompson’dan oluşan dörtlü 1977 yılında Alman müzik şirketi Ariola-Hansa tarafından düzenlenen uluslararası Battle of the Bands (Grupların Savaşı) yarışmasını kazandı.Marjinal olan istenmedi Bu başarı ilk single ve albüm anlaşmasını getirse de, dönemin müzik şirketlerinin aykırılık ve başkaldırıya mesafeli tutumları […]

Düğün salonunda devrim

İlk kez geçtiğimiz yıl MTV ekranında, “Heart Breaker” isimli ilk klibiyle gördük onu. Takım elbiseli, sakallı ve dazlak adam göğüsüne kadar açtığı beyaz gömleğinin yakalarını düzeltiyor, İngilizce söylüyor ve imajıyla ilişkilendirilemeyecek bir müzikte dans ediyordu. Bu imajın ve müziğinin, Türkiye’den çıktığına dair pek bir işaret vermiyordu. İsmi hariç. Zamanla öğrendik Bedük’ü. Festivallerdeki canlı performanslarına tanık olduk ve sahnedeki enerjisine hayran kaldık. 70’lerin ve 80’lerin popüler müzik anlayışını “kendi imkanlarıyla” günümüze uyarlayan bir müzisyen Serhat Bedük. Ankaralı, 30 yaşında. Dünyada DIY (“Do It Yourself”, kendi işini kendin yap) diye isimlendirilen bir anlaşıyla üretiyor. Kendi yapıp seslendirdiği müziği, evindeki stüdyosunda kaydedip, kendi plak şirketinde yayınlıyor. Bununla da yetinmiyor. Albüm tanıtımlarını ve görsel sunumları da hazırlıyor. Yaptığı işi “çok kişilikli gösteri” sloganıyla vurguluyor. Bedük şu günlerde ikinci albümü “Dance Revolution” için bu kez 1990’ların bir düğün salonunda dans ediyor. Funk’tan house’a, diskodan elektronica’ya farklı stillere kayan dokuz parça ve iki adet remix’in bulunduğu bu albüm için çektiği ilk klip Automatik, internette yoğun ilgi görüyor. SantralHaber muhabiri Serhat Bedük’e müzik anlayışını, projelerini ve “düğün salonu”nu konuştu. “Justin Timberlake gibi seksi görünmeye çalışmak hata olur”Automatik parçasına çektiğin klip gerçekten başarılı. Son dönemde MTV Türkiye’nin de açılışıyla Türk müzisyenlerin yurtdışında görünürlüğü arttı. Emre Aydın MTV European Music Awards’ta ödül aldı. Bu klibin Türkiye’yi yurtdışında yanlış yansıtabileceğini düşünüyor musun?Bir işi yaparken “Türkiye’yi nasıl temsil edeceğim” diye düşünürsem işin içinden çıkamam. Türkiye’nin bayrağını taşıma, Türkiye’yi tanıtma gibi bir amacım yok. Amacım kendi duruşumu ve şarkımı tanıtmak. Zaten şimdiye kadar temsilcilik misyonunu üstlenen insanların da yaptığı işleri gördük, Türkiye’nin şu anda Avrupa ve Amerika’da Arabistan gibi tanındığını biliyoruz. Demek ki burda geçmişten gelen bir hata var. Derdim yaptığım işin özünü yansıtmak. Bu şarkı ve klibin de birebir yansıttığını düşünüyorum. alt metni benim bu topraklarda ne yaptığımın ve ne kadar eklektik bir iş yaptığımın göstergesi. Ben ayrıca klibin ülkeyi olumlu […]

İstanbul omuzlarımın üstünde

Fransız indie ikilisi The Dø esasen film müziği bestecisi olan Dan Levy ve Finlandiya asıllı Fransız (güzelliğinin nereden geldiği belli!) Olivia Bouyssou Merilahti’den oluşuyor. İkili Empire of the Wolves filminin müzik kayıtları sırasında tanışıp The Passenger ve Camping Sauvage filmleri için beraber çalışmaya devam etmiş. Sonrasında da birlikteliklerini The Dø ile devam ettirmeye karar vermiş. “Do” standart müzik ölçütlerine göre ilk nota, aynı zamanda son nota. Aynı zamanda Dan ve Olivia’nın isimlerinin baş harfleri. Grup 2007 yılında özellikle “On My Shoulders” parçasının videosuyla internet kullanıcıları arasında yayıldı ve ismini duyurdu. Duru güzelliği, kendine has narin sesiyle Olivia, klibi izleyenleri kendine hayran bıraktı. Sonrasında “Bu grup da nerden çıktı” diyenler sene başında yayınlanan “A Mouthful” albümünü karşısında buldu. Albümden “At Last” ve “The Bridge Is Broken” gibi parçalar radyolarda sıkça çalınır oldu. Grup daha bu parçaları albüm olarak yayınlamadan birçok konser ve festivale katıldı, performanslarında çekilen videolar paylaşım sitelerinde en çok hit alan klipler arasında yer aldı. Klasik müzik ve cazdan ilham aldığını söyleyen ikili aslında bu tarzlardan uzaklaşıp indie pop/folk rock ağırlıklı ama blues’dan bebop’a, rock & roll’dan hip-hop’a esintiler içeren bir albüm yaptı. Albümdeki birbirinden “tatlı” havası olan, insanda hafifçe gülme hissi uyandıran birbirinden güzel parçaları The Dø 12 Aralık 2008 Cuma akşamı Yeni Melek Gösteri Merkezi’nde karşınızda durup sizin için seslendirecek.

En güzel çirkin kadın

Kısa bir süre önce Yunanistan ve Türkiye’deki konserleri iptal edilen ve pek çok çevrenin şimşeklerini üzerine çeken Amy Winehouse bugün evinde ölü bulundu. Dünyadan çok erken ayrılan bu sıradışı karakteri HaberVs muhabiri Merve Yüksel 2008’de kaleme aldığı portrede çok iyi anlatıyordu. Amy Winehouse anısına 2008’deki haberimizi aynen yayınlıyoruz. Muhteşem sesi, hayatın dibine vurduran aşk acılarını en gerçek haliyle anlatan şarkıları, eski bir modayı canlandırarak yaptığı “arı kovanı” kabarık saçları, rahat tavırları ve elbette ki samimiyetiyle insanları kısa zamanda büyülemeyi başardı. Sokaklara taşan kavgalarıyla ünlü evliliğini, aşk acısını, uyuşturucunun iniş çıkışlarını herkesin gözüne soktu. Yaşamıyla sanki bir ünlünün hayatını anlatan filmini bize izleten, birçok kişinin hayallerini süsleyen seksiliğiyle “en güzel çirkin kadın” Amy Winehouse, herkesin gözü önünde cereyan eden problemli yaşamıyla da çoktan benimsendi. Hem de uyuşturucu bağımlısı olduğunu gizlememesine rağmen. Hafife alınacak cinsten bir bağımlılık da değildi bu. Öyle ki, birkaç kez tedavi görüp sarsıcı krizlere neden olan uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle hayranları, kendisiyle ilgili her haberi ölümüyle ilgili olacağı korkusuyla okuyor hâlâ. Varolmanın dayanılmaz ağırlığını sığdırdığı 25 yıllık hayatı adeta “kendisiyle mücadele” dolu. Buna rağmen başarılı bir kariyere de sahip. Öyle ki, 2008 Grammy ödüllerinden 5’ini birden aldı. Los Angeles’de yapılan ödül törenine, kokain kullandığı gerekçesiyle ABD vize vermediği için gidemese de, her daim “overdose” Amy Winehouse’u, “yüksek doz”da almanın kimseye bir zararı olmadığı Grammy ödülleriyle de tescillenmiş oldu. Armut dibine düştü Amy Jade Winehouse, taksi şoförü bir baba ve eczacı bir annenin çocuğu olarak İngiltere Southgate’de 1983 yılında doğdu. Amcalarının çoğu ve anne tarafının neredeyse tamamı profesyonel caz müzisyeniydi. Hal böyle olunca da çocukluğu Ella Fitzgerald, Dinah Washington gibi popüler caz vokalistlerini dinleyerek geçti. “Armut dibine düşer” deyimini doğrulamak istercesine henüz 10 yaşındayken, “Sweet ‘n’ Sour” adlı iki kişilik bir rap grubu kurdu. 1980’lerin sonunda ortaya çıkan 3 siyah Hıristiyan kadından oluşan “Salt ‘n’ Pepa” grubunun küçük, beyaz ve […]

Trombonla alaturka: Hasan Gözetlik

Müzik dünyası 18 yaşındaki bir tromboncuyu konuşuyor. 13 yaşındayken Sezen Aksu’ya eşlik ederek dikkat çeken Hasan Gözetlik, özellikle klasik ve caz müzik orkestralarında dinlemeye alıştığımız enstrümanını popüler müziklere uyarladı. Bu sayede İbrahim Tatlıses’ten Candan Erçetin’e bir çok müzisyenle çalışma fırsatı buldu. Bergamalı, müzisyen bir ailenin çocuğu. Kemanla çok erken yaşlarda tanıştı. Öğrenimi sürdürdüğü Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nı kazanınca hocaları “Keman ufak bir alet, sen iri yarı bir adamsın, o parmaklarla çalamazsın” diyerek Gözetlik’i trombona yönlendirdi. İlk röportajını SantralHaber’e veren Hasan Gözetlik, perküsyoncu Engin Gürkey’le İstanbul’da Hayal Kahvesi ve Babylon’da konserler veriyor.Kamera:Erim Hüner

‘Hasan ne yapacak?’

Hasan Saltık, arşivinin yayını için TRT'nin Kalan Müzik'le yaptığı anlaşmayı "Bir devlet kurumunun kendini korumak için yaptığı en iyi anlaşma” diye yorumlamıştı. HaberVs'nin görüştüğü Saltık'a göre TRT de bu sürpriz anlaşmanın sonuçlarını merak ediyor ve “Hasan ne yapacak" diye bekliyor.

Kim Cascone santralistanbul Enerji Müzesi’nde

David Lynch’in ses danışmanı elektronik müzik bestecisi Kim Cascone, 4-8 Kasım tarihleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nün konuğu oldu ve ‘Basit Genetik Algoritmaları Kullanarak İçerik Yaratma’ başlıklı bir atölye çalışması yaptı. 7 katılımcının yer aldığı bu atölye çalışmasının sonunda ortaya çıkan eser 8 Kasım Cumartesi akşamı saat 19:00’da santralistanbul Enerji Müzesi’nde yapılacak konserde seslendirilecek. Katılımcılar atölye çalışması süresince, kendi platformlarında ürettikleri elektronik sesleri ortak bir havuza gönderdi. Bu sesler basit genetik algoritmalarlarla işlenerek bir kompozisyon bütünlüğü içinde yer buldu. Eser seslendirilirken katılımcılar canlı ses işleme teknikleri kullanarak eseri şekillendirmeye devam edecekler. Kim Cascone’a göre, ortaya çıkan müziğin en güçlü ve etkileyici unsuru kompozisyonun tüm katılımcılar tarafından birlikte oluşturuluyor olması. – Kim Cascone Kim Cascone Berklee College of Music’te elektronik müzik besteciliği alanındaki eğitimini tamamladıktan sonra David Lynch’in İkiz Tepeler ve Vahşi Duygular filmlerinde yardımcı müzik süpervizörü olarak çalıştı. 1986’da Silent Records, 2000’de Anechoic adlı iki müzik şirketi kurdu. Kim Cascone’ın bu şirketlerden yayımladığı albümleri onun ambient müzik alanının önde gelen temsilcilerinden biri olarak tanınması sağladı. “Hatanın Estetiği” adlı makalesi elektronik müzik alanındaki temel eserlerden biri olarak kabul ediliyor..

İstanbul’da insan kılığında robotlar

Chris Corner eğer bir grubun elinden tuttuysa ya o gruba güveniyordur ya da o gruptan birisi sevgilisidir ya da ikisi birden! Trip-hop tarihinin Massive Attack, Portishead ve Tricky gibi öncüleriyle beraber anılan Sneaker Pimps’in beyni Chris Corner aynı zamanda solo projesi IAMX ile de kendinden sözettiriyor. Elbette haberin konusu Corner değil, müzik kariyeri bu kadar başarılı olan birisinin önemsediği bir grubun neden önemsenilmesi gerektiği… Dee Plume (vokal, gitar) ve Sue Denim’den (vokal, bas) oluşan Robots In Disguise ikilisi, 2000’lerin başında popüler olan electro clash akımını günümüze kadar devam ettirebilen ender gruplardan. Electro-clash size bir şey ifade etmiyorsa en önemli temsilcileri Felix da Housecat, Freezepop, Miss Kittin, The Hacker, Tiga, Peaches, Le Tigre, Chicks on Speed, Fischerspooner ve Ladytron’u gösterip fikir sahibi olmanızı sağlıyabiliriz. Robots In Disguise’ın duruş olarak Chicks on Speed’i örnek alıyor. Çılgın ve renkli kıyafetler, bol bağrışmalı vokaller, snyth’ler grubun karakteristiği olarak özetlenebilir. Plume ve Denim Liverpool Üniversitesi’nde okurken tanışıp grubu kurdular, Mix Up Words And Sounds isimli demolarını yayınladılar. Sonrasında ise grupla aynı adı taşıyan ilk stüdyo albümleri 2001’de yayınlandı. Bu albümde daha electro ve synth pop elementlere yer verilirken, 2004’te yayınlanan ikinci albüm Get RID!’de daha punk bir hava esiyordu. Bu iki albümden öne çıkan parçalar Boys, Turn It Upve The DJ’s Got a Gun. Grubun albümleriyle beraber (bir tanesi Transformers çizgi romanından ilham alan) çılgın klipleri de müzik basınının dikkatini çekti. Bu arada başta belirttiğim gibi Sue Denim’in sevgili olan Chris Corner bu albümlerin yapımcılığını üstlendi, ayrıca bazı parçalar için de remix çalışması yaptı. Grup son olarak, yapımcılığını yine Corner’ın üstlendiği We’re In The Music Business albümünü yayınladı. Albümden The Sex Has Made Me Stupid ve The Tears isimli parçalar öne çıkıyor. Ve bu akşam Robots in Disguise Taksim Studio Live’da canlı performans sergileyecek, ikiliye canlı performanslarında başka müzisyenler de eşlik edecek. Performans öncesi de […]

New Yorklu müzik “idarecileri” turnede

Melis Ozan “The Management” yani MGMT, Brooklyn New York’lu Andrew Van Wyngarden ve Ben Goldwasser’ın Connecticut’taki Wesleyan Üniversitesi’nin yöntembilim kokan kampusunda mistik paganizm etrafında yollarının kesişmesiyle oluşur. Ders aralarında sohbet ederken ilgi alanlarının benzerliklerini fark eden Andrew ve Ben dünya görüşleri ve akımların dışında müzikte de aynı grupları sevdiklerini keşfederler. “Grup kurmak gibi bir niyetimiz yoktu” diyen Ben’e göre tek amaçları birbirlerine beğendikleri müzik türlerini göstermektir. Daha da ileri giden Andrew, bilgisayarları ve turn table’ları eşliğinde kaydettikleri müziğin, her türün en kötü örneğini yaratmaya çalışmalarıyla oluştuğunu ve anlamadıkları bir şekilde beğenildiğini itiraf ediyor. “İnsanların bizi sevmeye başlaması şans eseri oldu” diye de ekliyor. 2008 Ocak’ta, Columbia Records’dan ilk albümleri Oracular Spectacular’ı piyasaya süren ve isimleri The Management and Homocity’den Homocity’yi çıkarmak zorunda kalan grup, İngiltere müzik listelerinde on ikinci sıraya kadar yükseldi.Bu albümden çıkan single’ları Time to Pretend, Electric Feel, Kidsve Time To Pretend parçasına ek olarak sınırlı sayıda çıkarılan single’ları Metanoiaile Amerika, Avustralya, Kanada, Japonya ve İngiltere’de çeşitli festivallerde sahne alıyor. 4th Dimension Transition parçasında gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmayı ihmal etmeyen MGMT torunlarımıza miras bırakacağımız MP3’lerin şimdiki çizik plaklar gibi değerleneceğini iddia ediyor. Kalıplara sığmayan bir tür Kulağa hippi ritimleri fısıldayan Ween ve nostaljik bir tarzı olan Arcade Fire ile kıyaslanmaktan hoşlanmadıklarını belirten grup üyeleri Panda Bear ve Beach House’a olan hayranlıklarını da saklamıyor. Albümlerinde indie-rock, psychedelic pop ve elektronik müzik tarzlarını harmanlayan MGMT’ın, müzik tarzlarına ilişkin sorulara verdiği yanıt ise albümlerinin kendilerine özgü olduğu şeklinde. 1960’larda LSD kullanımıyla birlikte anılmaya başlanan ve uyuşturucu etkisi altında görülen sanrı özellikleri barındıran psychodelic müzik, albümün tamamında en yoğun hissedilen tür denilebilir. Halüsinasyon nedeniyle ortaya çıkan birbirinden kopuk imajlar, parlak renkler, sürrealist sözcükler ikilinin hem müziğine hem şarkı sözlerine yansıyor. Elektronik ritimleri Brezilyalı grup Cansei de Ser Sexy kadar keskin olmayan, popüler müziğin eğlenceli özelliklerini kullansa da punk ezgileri de yok sayılamayacak […]