Etiket müzik

Efes Pilsen One Love’ın ardından

Emre Temiz – Volkan Ağır Efes Pilsen One Love Festivali 10. yılını Büyük Ev Ablukada, Happy Mondays, Manic Street Preachers, Cake, Editors ve Suede gibi büyük gruplarla kutladı. Santralİstanbul’da 2-3 Temmuz’da gerçekleşen yazın en önemli festivali sürprizlerle dolu aktiviteler ve 3 farklı sahneyle katılımcılarına eğlence alternatifleri de sundu. Hükümetin yılın ilk aylarında gündeme getirdiği 24 yaş yasası yüzünden festivallerin geleceği merak konusu olmuştu. Festivalin yaklaştığı günlerde çıkarılması planlanan yasanın Danıştay’dan dönmesiyle hem sponsoru hem de 18-24 yaş arası kitleyi bir sevinç dalgası kapladı. Yasa onaylanmayınca alkollü içki markalarının sponsor olduğu etkinliklerde yaş sınırı 18 yaşın altındakiler için geçerli olacak şekilde, eski haline döndü. Olması gereken de buydu zaten. Yasanın çıkması için öne sürülen nedenlere göre sarhoş olup kavgaya bulaşıp adam bıçaklayan da görmedik. Efes Pilsen One Love Festival 11’de bu sene sahnede bir Britanya dayanışması olduğunu söyleyebiliriz. Festivalin ağır toplarından Suede, Editors ve Happy Mondays İngiliz; Manic Street Preachers ise Galli. Sacrementolu grup Cake’i de pek Amerikan grubundan saymazsak epey Avrupalı bir festival oldu One Love 2011. Bu line-up bizim “baba grup” takıntılı müzik dinleyicilerimizi pek açmıyordu. Ama zaten One Love’ın kendine ait bir kitlesi vardı sahnede kim olursa olsun festivali kaçırmayan. Bu kitlenin yapılan müzikle de pek alakasının olmadığını şimdiden söyleyerek değerlendirmek lazım sahnedeki performansları. Ortalama bir dinleyici festival programına baktığında ilk günün epey zayıf olduğunu düşünmüştür ki alanda sorduğumuz dinleyicilerin çoğunluğundan da benzer tepkiler aldık. Hatta “İlk günü Manics mi kurtaracak tek başına?” diyenler bile vardı festivalciler arasında. 123, bir festivale başlamak için ne kadar uygun bir grup bilemiyorum. Gereğinden fazla sakin müzikleri bir festivalin açılışı için pek heyecan verici olamayabiliyor. Belki ikinci günün açılışını yapsalar ilk gün yorgunları onları keyifle dinleyebilirdi. Hem güneşin tepeden tepeden vurması hem de müziklerini içi kaynayan festival seyircisine “bayık” gelmesi yüzünden güzel performansları biraz güme gitti. Ancak hemen sonrasında Büyük Ev Ablukada, […]

100 taksiciye sorduk (gerçekten)

Nöroloji uzmanının “Arabada arabesk ve hard rock dinlemek olumsuz etki yapabilir” sözleri üzerine 100 “taksici”ye gerçekten sorduk. Hangi radyoyu dinliyorsunuz? Geçtiğimiz günlerde Radikalgazetesinde yayınlanan bir haber, trafikte fazla zaman geçirmenin etkileri üzerinde yapılan araştırmaların sonuçlarını sunuyordu. (“Trafik öldürür!”, 5 Haziran 2011) Örneğin işten eve giderken 90 dakikadan fazla zaman harcayanların yüzde 40’ı, bir önceki güne göre daha sıkıntılı oluyor. Harvard Üniversitesi’den Robert Putman’ın çalışmasına göre ise kent içindeki uzun seyahat süreleri “sosyal izolasyon”a neden oluyor. Öyle ki Putman, ev-iş arasında harcanan her 10 dakikanın, yüzde 10 daha az sosyal ilişki ile sonuçlandığı varsayıyor. Trafiğin insan üzerindeki etkileri sadece psikolojik değil; evle iş arasında uzun süre harcayanların, kilo almaya daha yatkın ve hatta daha şişman. Kaliforniya Üniversitesi uzmanları uzun yolculukları, hayat tarzına bağlı olarak obezitenin en güçlü nedeni olarak görüyor. Bu uzun yol “kurban”larının her üçünden birinin ciddi boyun ve sırt ağrısı çekiyor olması da cabası. 36 binin 100’ü Haberde görüşüne başvurulan Nöroloji Uzmanı Dr. Mehmet Yavuz’un “araç kullanırken dinlenilen müzik” hakkında söyledikleri ise bu tercihin, şoförün psikolojisi üzerindeki etkisini ortaya koyması bakımından dikkat çekici: “Dikkati dağıtmayacak hoş bir müzik dinlemek yararlı olabilir” diyordu Yavuz. Ve hangi türün ne etki yapabileceğini şöyle açıklıyordu: “Arabesk gereğinden fazla efkârlandırarak dikkat dağıtabilir. Hard rock hız yapmayı tetikleyebilir; uzak durulmalıdır.” Nöroloji uzmanının söyledikleri aklımıza, trafikte en çok süreyi geçiren grupların başındaki taksi şoförlerini getirdi. HaberVs muhabiri Abdulsamed Güler üşenmedi ve klişelerden korkmadı: İstanbul’da 100 “taksici”ye çalışırken hangi radyoyu dinlediğini sordu. Güler neden 100 kişi seçtiğini şöyle açıklıyor: “İstanbul’da 18 bin adet ticari taksi var. Bunlar kayıtlı olanlar. Her aracı iki kişi kullansa, en az 36 bin şoför eder. Bütün şoförlere soramayacağımdan dolayı 100’ünü seçtim.” HaberVs 100 şoförle yaptığı “alan araştırmasının” gerçek sonuçlarını açılıyor! Taksicinin “Kral”ı Güler’in ulaştığı şoförlerin arasında hard rock dinleyen çıkmadı. Ancak nöroloji uzmanının uyarısının aksine, arabesk ve benzeri türde yayın yapan kanallar […]

1 Mayıs’ın bestecisi ‘ruhsuzluk’tan şikayetçi

Bazı şarkılar, şiirler vardır, hayatımızın içine o kadar girmişlerdir ki bunları kimin bestelediğini, sözlerini kimin yazdığını hiç düşünmeyiz bile. Sanki onlar hep vardırlar, gökten inmişler ve hayatımızın içine girmişlerdir… İşte 1 Mayıs Marşı da kendini “solcu” olarak tanımlayanlar için böyledir. Sanki bu marş dünya kurulduğundan beri vardır ve söylenmektedir. Oysa 1 Mayıs Marşı’nın hem sözleri hem de bestesi, 1970’lerde Türkiye’nin önemli müzisyenlerinden biri olan Sarper Özsan’a ait. Halen Mimar Sinan Üniversitesi ve Kocaeli Üniversitesi’nde öğretim görevlisi olarak çalışan Özsan’la, Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Ajansı’ndan (MİHA) Serma Dursun bir söyleşi yaptı. Bu ünlü marşın bestecisini daha yakından tanımak isteyenler için Sarper Özsan’la yapılan bu söyleşiyi aynen yayınlıyoruz. 1 Mayıs Marşı nasıl doğdu? Sanıyorum 1973 yılında Ankara Sanat Tiyatrosu, Bertolt Brecht’in Maksim Gorki’nin romanından aynı adla sahneye uyarladığı “Ana” oyununu oynamaya karar vermişti. Müziklerini benim yapmamı istediler. Seve seve kabul ettim ve hemen çalışmaya koyuldum. Tabii Brecht’in bütün oyunlarında olduğu gibi bu da müzikli bir oyundu ve oyunun metninde Brecht tarafından yazılmış şarkı sözleri bulunuyordu. Sanıyorum öncelikle bu sözleri besteledim. Ama oyunda, Çarlık polisinin, meydanda toplanan işçilerin üzerine yaylım ateşi açarak yüzlerce kişiyi öldürdüğü, bu nedenle de tarihe “Kanlı Pazar” adıyla geçen Rusya’daki ünlü 1 Mayıs. 1905 sahnesi için Brecht, metnin üzerine “İşçiler marş söyleyerek sahneye girer” biçiminde bir not yazmış ama hangi marş olduğunu belirtmemiş. Herhangi bir söz de koymamış… Bir süre burası için uygun bir müzik aradım ama sözüyle ve müziğiyle bu sahne için içime sinen bir müzik bulamadım. Bu durumda iş başa düştü. Bu müziğin sözlerini de, müziğini de benim yazmamın daha iyi olacağına karar verdim. Çalışmaya başladığımda gerek sözlerin, gerekse ezginin, bir yandan oyuna aykırı kaçmamasına, öte yandan da kendi halkımızın kulağına aykırı gelmeyecek bir yapıda olmasına dikkat ettim. Sözler, devrimci bir gözle yapılmış durum saptamalarını, geleceğe olan güven ve inancı, devrimci kararlığı dile getirir. Müzik ise, […]

Hey, Mr DJ put a record on ‘academia’*

Diskcokeylik sadece bir hobi mi yoksa “meslek” denebilecek bir iş dalı mı? Kadir Has Üniversitesi’nde geçen hafta başlayan “DJ Akademi” programı bu soruyu yanıtlamak üzere kuruldu. Cibali’deki eski TEKEL Tütün Fabrikası’nın bugün üniversite olarak hizmet veren binasında sinema salonuna doğru ilerliyorum. Kadir Has Üniversitesi’nin müzik ve eğlence şirketi S&S Music Maker’la ortaklaşa başlattığı, profesyonel diskcokey yetiştirme iddiasındaki Pioneer DJ Academy’nin ilk dersinin konuğuyum. İçeride ne olup bittiğini gerçekten merak ediyorum. Merakımın nedeni DJ’liğin Türkiye’de “hobi” olmaktan çıkıp bir “meslek” mertebesine gerçekten de erişip erişemediği… Doğrusu bu alanda çok bilgi sahibi değilim. Ama “ne derece profesyonel olabilir ki” diye düşünmeden edemiyorum. Derken kapının önünde beni bekleyen, programın kurucularından Salih Saka’yı görüyorum ve içeri giriyoruz.Ders başlamadan, salonda hummalı bir çalışma var. Teknik ekipmanlar sahnenin ortasındaki uzun masaya dizilmiş, müzik sistemi tüm öğrencilerin görebileceği bir şekilde sergileniyor. Daha kimse gelmemiş, eğitmenleri ilk dersin heyecanı sarmış, aralarında konuşuyorlar. Saka’yla sohbete koyuluyoruz. “DJ’liğin hak ettiği yerde olmadığını düşündüğümüzden dolayı, bu işi akademik bir boyuta taşımaya karar verdik” diyor ve ekliyor: “İlk defa bu alanda bu kadar profesyonel bir çalışma yapılıyor.” Eğitim sürecinin nasıl ilerlediğini sorduğumda Saka, DJ Sertifika Programı’nı “basic” ve “pro” olarak ikiye ayırdıklarını, “basic” programının temel müzik eğitimini kapsadığını, “pro”nun ise daha ileri seviyede eğitim almak isteyenler için olduğunu anlatıyor. Öğrenci gruplarının yaş aralıklarına göre sekiz dokuz kişiden oluştuğunu, isteyenlerin tek kişilik dersler de alabildiğini ifade ediyor. DJ’liğin yarısı… Tam o sırada akademinin ilk öğrencileri salona giriyor. Üniversiteli iki genç, “Bir şey kaçırmadık değil mi” diyerek, koşar adım sahneye doğru iniyor. Müziğe ilgileri daha ilk anda göze çarpıyor. Vücut dilleri, bu izlenimi doğrular nitelikte. Bir şarkıya eşlik ediyor veya tempo tutuyorlarmış gibi dinliyorlar karşılarındakini. Derken, orta yaşlı bir adam ve arkasından yine aynı yaşlarda bir kadın giriyor içeri. Hava şartları (o gün İstanbul’a sezonun ilk karı yağmıştı) sebebiyle gruptaki diğer dört kişi derse […]

Aynı sesler, aynı sözler

Popüler müziğin vardığı son hale baktığımızda ortak noktanın “elektronikleşme” olduğunu görüyoruz. Artık, “popüler şarkıcılar” , yaptıkları şarkıları techno, house, hip hop gibi elektronik tabanlı müziklerle sentezleyerek bir tür “elektronik tektipleşme” yarattılar. Serdar Ortaç’ın ve Kenan Doğulu’nun şarkılarında hip hop altyapıları kullanması, Gökhan Özen’in rap yapması, Yılmaz Morgül’ün techno müzik üzerine türkü söylemesi… Bunları on sene önce duysaydık, dinleyicilerin büyük kısmının “ne yapıyor bu şarkıcılar ?” dediğine şahit olurduk. Ancak gelişen ve değişen müzik endüstrisi ve müziğin günümüzde vardığı nokta, ilk bakışta absürt gelen bu örnekleri, kulağımızın kolayca kabullenmesini sağlıyor. Örnekler çoğaltılıp, gerek ülkemizde, gerek yurt dışında genel bir analiz yapıldığında, bu durumu “farklı tarzların senteziyle müzikte tek tipleşme” olarak özetlemek mümkün. Türk müziğinde görülen bu değişimin kökeni, elbette Türkiye’nin, popüler müzik olarak, yaklaşık on sene geriden takip ederek kopyaladığı Amerika’da. Bu bağlamda “yeni müzik” kavramının Türkiye’deki durumunu ve geleceğini kavrayabilmek için, durumu Amerika üzerinden incelemek yanlış olmaz. 1980’lerden 2000’lere kadar alternatif tarzlar arasında açık ara farkla krallığını sürdüren “rock” müziğin, 2000’lere geldiğimizde çöküşe geçmesi gözle görülür bir hâl aldı. Rock / metal müziğin en önde gelen gruplarından Korn’un, bu çöküşe sessiz kalmayıp, çektikleri, “Twisted Transistor” isimli video klip, müzik camiasında büyük yankı yarattı. Dönemin hip hop yıldızlarının, Korn grubunun üyelerinin yerine geçtiği klipte Lil Jon, Jonathan Davis’i, Snoop Dogg, Munky’i, Xzibit, Fieldy’i, David Banner da David’i canlandırıyordu. Bu kliple ilgili olarak, Korn grubunun “bunu yaptık çünkü artık sadece onlar izleniyor” demecini vermesi, ironi rüzgârıyla sallanan bir beyaz bayrak niteliğindeydi.2000 senesi dolaylarına dünya müziğine baktığımızda Hip Hop’ın sokaklardan çıkıp, siyasi amaçlarının deforme olması suretiyle büyük bir eğlence sektörü haline gelmesi başta prodüktörler ve müzisyenler olmak üzere tüm müzik otoritelerinin dikkatini çekti. Artık, eski şarkıların melodilerinin belirli bir kısmının alınıp, şarkı boyunca tekrarlanmasıyla oluşan sampleların yerini “elektronik sesler”, eşitlik söylemlerinin yerini “zenginlik” söylemleri, video kliplerdeki sokak manzaralarının yerini “gece kulüpleri”, çetelerin yerini […]

Sokağın ritmi bu albümde

’a mail atarak doğrudan talep edebilirler. Gypsyhood’a dahil olan müzisyenlerBlacky [Kolombiya]Blacky, 49 yaşında bir müzisyen. 20 yıldır şehir merkezinde, doğaçlama rock, rap ve salsa çalıyor. Bu işi para kazanmak için yapıyor. Netty Rhodes [İngiltere]Netty 34 yaşında ve Londra metrosunda flüt çalıyor. İlahiyat, Din Bilimi lisansı sonrasında müzik masterı yapan Netty 17 ve 18. yüzyıl barok müziği icra ediyor. Çaldığı ensturmanla iligi insanların mantelitesini değiştirmek istiyor. Ekonomik olarak kocası tarafından desteklenen müzisyen para için değil evde sıkılmamak ve sosyalleşmek için çalıyor. LOU-d-CAGE [İtalya]Müzisyenler; Mauro Pambianchi (31), Gianni Bovenzi (36), Luca Stefonati (33)İtalya’nın Ferrara şehrinde yaşayan müzisyenlerin her birinin başka işleri var. Meslekleri kasap, müzik öğretmeni ve ilkokul öğretmeni olmasına rağmen bir arada olmak ve gerçekten sevdikleri için hafta sonları sokakta çalıyorlar. Geleneksel ensturmanlar ve alışılmadık fıçı gibi müzik aletleri kullanıyorlar. LOU-d-CAGE grubu 2005 İspanya uluslararası sokak müzisyenleri festivalinde ödül kazandılar. Strella Do Dia [Portekiz-Lizbon]Grup üyeleri, Ricardo Veira (26), Alexandra Gabnel (28), Gonçalo do Camo (27), Daniel Mangodo (29), Joco Neves (28). Kendilerini “üst sınıf” sokak çalgıcıları olarak adlandırıyorlar. Hepsinin ayrı işleri var. Grafik tasarımcısı ve fotoğrafçı… İyi arkadaşlar, sevdikleri işi yapmak ve birlikte olmak için genellikle yazları çalıyorlar. Fransua Cepero [Küba]Kuba’da Santa Maria del Mar şehrinde çalan müzisyenler çok Kübalı ve sosyalist bir söylemle “bilginin tecrübenin sosyalleşmesi ve Küba ritimlerini yaymak için çaldıklarını” söylüyor. Ama aynı zamanda para için de çalıyorlar. Geleneksel Küba müziği yapan grup Latin Amerika kökenli bir davul olan bongo ve marakas kullanıyorlar. Kemal Avcioglu [Almanya]Kemal Avcıoglu Amanya’nın Münih kentinde sokakta geleneksel Türk müziği icra ediyor. Kemal aynı zamanda çocuklara popüler müzik öğretiyor. “Almanya’da yaşayan bir Türk müzisyen, bir Kolombiya’lı tarafından yazılmış İngilizce bir şarkıyı söyledi bu proje çerçevesinde diyor” Daniel. Grup Kadıköy [Türkiye]Türkiye’de yaşıyan çingenelerden oluşan Grup Kadıköy, çeşitli ülkelerden müzisyenlerin oluşturduğu çingene kardeşliğin Türkiye ayağı. Arabesk, roman ve popüler müzik icra ediyorlar. Daniel onları ortaçağ Avrupa’sında […]

Elhamdülillah Müslüman: Asia Connection

Rap müzik neyi çağrıştırır? Sözleri, müziğin tempo ve ritmine göre ve çoğu kez hızlı şekilde söylenen bu türün adı İngilizce’de “ağır eleştiri” anlamına gelir. New York’un arka sokaklarında doğan ve zamanla dünyaya sirayet eden müziğin, isminden de anlaşılacağı üzere dokundurması, en azından bir fiske atması olağandır. “Beyazların” hakim olduğu düzene eşitsizliğe, adaletsizliğe başkaldırır. Serttir. Yıkıcılığı “gangsta” tarzında olduğu gibi kimi zaman sokaktaki şiddete övgüye kadar gider. Gelgelelim her ülke gibi Türkiye de, kendi rap ve rap müzisyenlerini yarattı. İş, yukarıda saydığımız konulardan manevi hayatımıza kadar ilerledi. Örneğin, bu âlemin önemli isimlerinden Sagopa Kajmer (Yunus Özyavuz) protest çizgide devam ettirdiği müziğini son yıllarda İslami rap’a taşıyarak büyük bir değişim yaşamıştı. “Manevi duygular”la müzik yapan rapçilere son günlerde yeni bir isim daha eklendi. Radikaltakma isimli Gökhan Dönmez ve Şüphetakma isimli Emrah Sezek’in kurduğu Asia Connection, ilk albümü La Havle Meclisi’ni geçtiğimiz günlerde yayınladı. Bir yıl önce Radikal’in önerisiyle bir araya gelen iki rapçi, yaptıkları müziği İslamî rap olarak isimlendiriyor. “Bize gelen bela ve sıkıntıların Allah-ü Teala’nın takdiriyle olduğunu biliriz” ya da “kimi kalbinde iman taşır, kimindeyse şeytan var” gibi sözler, grubun 17 şarkılık albümünde benzerlerini sıkça gördüğümüz örnekler. Asia Connection’la HaberVs’nin müzisyen muhabiri Server Uraz görüştü. Bundan önceki çalışmalarınıza baktığımızda “manevi hayat”ın müziğinizde ön planda olmadığını görüyoruz. Müzik tarzınızı “İslamî rap” olarak belirlemenizin nedeni nedir? Şüphe: Bundan öncesini çocukluk olarak görüyorum. Küfürlü sert parçalar çocukluğumuzun esiriydi. Amerikan rap’inden ve büyüklerimizden böyle gördük. Şimdi maneviyata daha fazla yer verme sebebimiz şu: Ben zaten çocukluğumdan beri maneviyata çok düşkün bir insandım. Dilimden Allah kelimesi eksik olmaz, hep şükrederim. Bundan önce Aşk-ı Allah diye bir albüm yaptım, İslamî rap tarzındaydı. Kendi içimdekileri yazdım. Bir ara müziği bırakma kararı almıştım, bu süre içinde Radikal ile bir şarkı yaptık, kendimdeki değişimi fark ettim. Somut olaylardan, manevi olaylara yönelmeme olgunlaşma aşaması diyebilirim. Çocukluğumdan beri kendime “neredeyim, ne yapıyorum, […]

Benim Adım Orman

Lara Özlen Dört buçuk yıllık özlemin ardından “Hoşçakal”la kapattığı ruh muhasebesinin kapağını “Merhaba”yla açıyor Şebnem Ferah. Özletmişti kendini, bekleniyordu heyecanla, herhalde herkes hemfikir bu konuda. 2007’de piyasaya sürülen “rock senfonisi” sayılmazsa yıllardır biriken bir “stüdyo albümüne özlem” söz konusu. Daha pek taze olan Benim Adım Orman albümünün kapağını, beklentilerimi büyüttükçe büyüterek açıyorum. Sonuç: Az biraz özlemin dindirilmesi, epeyce hayal kırıklığı. Birçok yönüyle klasik bir Şebnem Ferah albümü duruyordu karşımda. Üslup, devrik cümleler, gizli anlamlar, müziğin tınlayışı, isterik feryatlar… Her şey kemikleşmiş “Şebo” tarzına uygundu. Yalnızca sözler pek beklenen doyumu veremiyordu. Albümün açılış parçasıyla “Merhaba” derken enerjik ve dolu dolu geldiğinin sinyallerini verir gibi Ferah. Olması istenilenlerin kolayca olabildiği, özgürlüğün sınırlarının olmadığı sihirli bir dünyaya davet ediyor dinleyiciyi. İkinci ve albümle aynı ismi taşıyan “Benim Adım Orman”la olgunluğunun doruklarında, toprak ananın kollarında geziniyor sanatçı. “Yalnız”da sokakta akordeon çalanın yalnızlığı, hayatın nihai gerçekleri işliyor içimize. Herkesin birbirine benzeyen ama birbirinden fersah fersah uzak görünen binlerce hikâyesinin olduğunu hatırlıyoruz. Fakat bir kadının (hem de feminizme yakın duran bir bestekarın) “kahpe dünya” tabirini kullanmasını pek de anlayabildiğimi söyleyemeyeceğim. “İstiklal Caddesi Kadar”la aşk feryatlarına tanıklık ediyoruz Ferah’ın. Geçmişe takılıp kalmak, onu bıkıp usanmadan tekrar tekrar yaşamanın takıntılı döngüsü hammaddeleri şarkının. Albümde remiksiyle birlikte iki kez tekrarlanan “Eski”ye geldiğimizde sıradan güzel güne, ağaç dinginliğine erişmenin özlemini haykırıyor Şebo, kayıpların ağırlığı heyula gibi çörekleniyor bünyelere. Elden kaçırılan, önümüzden geçip giden fırsatlar; artık yıpranan “Mahalle”yle aynayı biraz da kendine döndürüyor. “Ateşe Yakın” uçmaktan hiç utanmadan vazgeçmeyen Ferah, babasına duyduğu özlemi en açıktan minik minik işliyor ruhumuza. Albümün bence gözyaşı dökmeye en elverişli şarkısı da bu. Mutluluktan sürülmüş yarısıyla konuşuyor, asfalta saçılan hayatını toparlıyor, “Serapmış” derken. İnsanlığımızı sorgulatıyor ve umudunu yavaştan yitirmeye başladığını hissettiriyor hafiften “İnsanlık”la. Yarım kalan aşklarının yasını tutuyor, tahlilini yapıyor “Bazı Aşklar”la Metin Türkcan’ın gitar solosu eşliğinde. “En güzel şarkım henüz yazmamış olduğumdur” diyor, çocuksu saflığımızdaki […]

2010 İnsan Hakları Ödülü: Hayati Yazıcı ve U2

). Yazıcı’ya göre U2 “parayla falan gelecek bir grup” değildi. Çünkü insan hakları ihlalleri olan ülkelere gitmedikleri bilinen bir gerçekti. Daha önce Türkiye’ye karşı böyle bir tavırları olmuşmuştu. Ama anlaşmaları yapmışlar ve onlardan (hükümet?) ekstra talepleri de olmamıştı. Konser Ramazan’a denk gelmekteydi. Ya onlar iftarı açıp konsere gidebilir ya da belli mi olur, önce U2 onlarla iftara gelirdi. Başbakan Yardımcısı Yazıcı U2 konserine yapılan katkıyı, 10 Aralık’taki İstanbul 2010 AKB basın toplantısında detaylandırdı. U2’ye 1 milyon TL, bilet fiyatlarının ucuzlaması için ödeniyordu. Yazıcı’ya göre İstanbul konserinin biletleri, Avrupa’daki konserlerden daha ucuz olacaktı. U2 dinlemenin karşılığı HaberVsolarak U2’nin 2010’da Avrupa’da “U2 360° Tour” programına aldığı konserlerin bilet fiyatlarını inceledik. Grubun Ağustos ve Eylül 2010’da gerçekleştireceği 8 konserin biletleri, çeşitli sitelerde avro, dolar ve sterlin para birimleriyle satılıyor. İncelemizde aynı konsere ait biletlerin farklı sitelerde, farklı fiyatlardan satıldığını gözlemledik. İstanbul konseri de buna dahildi. Örneğin bir sitede İstanbul konserinin “saha içi” bileti 141 sterlinden satılırken, Türkiye’de saha içinin iki katından daha fazlaya satılan “üçüncü kategori” bir başka sitede 65 sterlinden satışa sunuluyor. Konserlerin yapıldığı stadyum ve salonlarda farklı oturma düzenlerinin olması da, fiyatlandırmayı etkileyen bir başka faktör. U2 konserlerinin bilet fiyatlarını İstanbul fiyatlarıyla kıyaslarken, bu 8 ülkede görece tutarlı sınıflama ve fiyatlandırma sunan www.ticketbande.co.uk sitesini referans aldık. Bu sitede sterlin üzerinden satılan biletlerin TL karşılığını hesapladık. En ucuz İstanbul, en pahalı Viyana Kıyasladığımız tüm kategorilerde en ucuz biletler İstanbul’da. Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda birinci kategori 375 TL, ikinci kategori 300, üçüncü kategori 225 ve saha içi (ayakta) biletleri 100 TL’den satılıyor. Biletlerin en pahalı olduğu Viyana konserinde 668 TL’den satışa çıkan birinci kategori, Paris konserinde ortalama 622 TL’den satılıyor. Bu iki kent, 468 TL (ortalama) ve 340 TL’lik saha içi bilet fiyatlarıyla da ilk iki sırada yer alıyor. Sekiz kentte ve tüm kategorilerde İstanbul’dan daha ucuz bilet satılan tek konser Torino’da. 6 Ağustos […]

Kolay müzisyenlerin ve mp3’lerin çağı

Milenyumdan sonra, 1990’larda doğan müzik tarzları geniş kitlelere hitap etmeye başlarken, bir çok yeni müzik tarzı da doğdu ve yeni akımlar ortaya çıktı. Dub, deep house, broken house, bossa nova, progressive, space age, exotica, downbeat, ambient, chill out, trip-hop ve benzeri müzik türleri 2000’lerde gündeme geldi. Alternatif denilebilecek bu tür müzikleri çalan radyolar açıldı ve bu tarzlara ağırlık verilmeye başlandı. Bu yeni müzik türlerinin peşinden sürüklenen kitleler ise, tarza göre kategorilenen organizasyonlarda bir araya geldi. 2000’ler için yeni müzikal akımların doğuşu demek yanlış olmaz. Müzikal farklılıkları gözden geçirirken, 2000 sonrası akımları incelediğimizde göze çarpan en büyük farklılık, 90’lardaki enstrümantal ağırlığın, yerini elektronik tabanlı müziğe bırakması oldu. 2000’lerde hızla gelişen teknoloji elbette müziğin mutfağına da damgasını vurdu. Müziğin dijitalleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu değişimi büyük bir sahneden onlarca enstrümanın inip, yerine sadece bir tane bilgisayarın çıkması olarak görebiliriz. Gerek yeni müzik tarzlarının, gerek pop, jazz, rock gibi ana akım denilebilecek, yerini sağlamlaştırmış kalıcı tarzların uğradığı dijital değişim, 2000 sonrası müzik dünyasının en önemli konusu oldu. Artık aranjesi yapılan bir pop şarkısına, örneğin keman gerekiyorsa; aranjörler, bunu kemancı getirmeden, gerekli müzik programlarını kullanarak kendileri yapabiliyor. Tabii aynı durum tüm enstrümanlar için geçerli. Teknoloji ilerledikçe bilgisayar tabanlı kullanılan enstrümanlar, gerçeklerinden ayırt edilememeye başladı. Bu durum müzik yapımında kullanılan emek gücünü azaltırken, müzik üretimini de kolaylaştırdı. Böylece müzisyenlik artık eskisi kadar emek isteyen bir iş olmaktan çıkarak kolayca edinilebilecek bir sıfat haline geldi. Dijitalleşen müzik teknolojisinin getirisi -bir yandan da götürüsü- olan “kolay müzisyenlik” 2000’lerde akıl almaz bir biçimde çoğaldı. Oldukça düşük bütçelerle kurulabilen “home studio”lar , evinde müzik yapmak isteyen insanlara büyük olanaklar sundu. İnternet üzerinde geniş kitlelere sahip bireysel müzik paylaşımına imkan veren sosyal platformlar, “kolay müzisyenlerin” yaptığı eserleri duyurabilmeleri ve paylaşabilmeleri için büyük bir ortam sağladı. Bu durumun en büyük sonucu ise amatör-profesyonel veya iyi müzisyen-kötü müzisyen koşullarının dijital ortamda eşitlenerek ayrımının […]

Müzik gönüllülerine Almanya’dan ödül

Geçtiğimiz günlerde İstanbul Edirnekapı’da dört yıldır devam ettirilen bir sosyal sorumluluk projesine Almanya’dan bir ödül geldi. 7 ila 14 yaş arasında çocuk müzisyenlerin oluşturduğu, “Barış İçin Müzik” topluluğu Almanya’da Deutsche Bank tarafından verilen sosyal sorumluluk ödülü “Urban Age”i kazandı. Okul saatlerinden sonra Ulubatlı Hasan İlköğretim okulunda grubun kurucusu Mehmet Selim Baki tarafından yaptırılan müzik atölyelerinde çalışan yetenekli eller, gönüllü olarak çalışan deneyimli hocalardan akordeon, flüt ve solfej dersleri alıyor. Grubu Ulubatlı Hasan İlköğretim okulu dışında yine Edirnekapıda’da bulunan Alparslan Ticaret Meslek Lisesi ve Muallim Naci İlköğretim Okulundaki öğrenciler oluşturuyor. Grubun kurucusu mimar Mehmet Selim Baki, Almanya ve Türkiye’deki mimarlık işlerini bırakarak tüm zamanını bu gruba adamış durumda. Tek idealinin çocuklar için daha güzel bir gelecek olduğuna dikkat çeken Baki, “Barış İçin Müzik” projesinin dünya çapında bir rol model olabileceğini belirtiyor Grubun 4 senedir koordinatörlük görevini sürdüren Yeliz Yalın, yetenek avcısı olmadıklarını vurgulayarak bu işi sadece müziğin dönüştürücü gücüne inandıkları için yaptıklarını söylüyor. Akordeon öğretmenliği yapan Bayrak Beratlı, gruba katıldıktan sonra işin ciddiyetini daha iyi anladığını ifade ediyor ve öğrencilerin gelecekte önemli birer müzisyen olabileceklerini düşünüyor. Bir diğer akardeon hocası Mirela Muço ve Flüt eğitmeni olan Turgay Özdemir gruba katılarak çocukların dünyasını çok daha iyi keşfettiklerini anlatıyorlar.Kurgu: Niso Esim

Latin müziğin divası Kuruçeşme Arena’da

Latin pop müziğin kraliçesi Gloria Estefan, 3 Ağustos’ta İstanbul Kuruçeşme Arena’da hayranlarıyla buluşacak. 1957 yılında Küba’da doğan Gloria (Gloria Marí¬a Milagrosa Fajardo) 1975’te “Miami Sound Machine” adlı grubun vokalisti olarak sanat hayatına başlar. Estefan daha sonra hit solo çalışmaları Dr. Beat (1984) ve Conga (1986) ile uluslararası üne kavuşur. Çoğu müziksever tarafından Latin pop müziğinin kraliçesi olarak kabul edilen şarkıcı, tüm dünyada 70 milyonun üzerinde albüm satışına sahip. Dünyanın en ünlü müzisyenleri arasında yer alan Estefan, Latin pop müziğinin en ünlü solo seslerinin başında geliyor. Şu ana kadar çıkardığı 14 albümle her zaman dinlenen ve kitleyici sayısını arttırmayı başaran Estefan, 5 kez Grammy ödülü kazandı. Miami Sound Machine’in lideri Emilio Estefan ile 1976 yılında evlendir. Bu evlilikten Nayib (2 Eylül 1980) ve Emily Marie (5 Aralık 1994) adlı iki çocuğu oldu. Estefan, muhteşem sesinin yanında konserlerindeki Latin şovlarıyla da her zaman dikkatleri üzerine çekmeyi başardı. Gloria, müzik kariyerinin yanı sıra Music of the Heart (1999) ve For Love or Country: The Arturo Sandoval Story (2000) adlı iki filmde oynadı. Birçok ünlü Latin şarkıcının da idolü olan Gloria Estefan’ı örnek alan ünlü şarkıcılar arasında Shakira ve Thalía da yer alıyor. Yeni dönem salsa müziğine önemli ölçüde etki ve katkıda bulunmuş şarkıcının parçaları Salsa gecelerinde sıkça çalınıyor. Sinpaş A.Ş’nin 35. yıl kutlaması şerefine 3 Ağustos akşamı gerçekleşecek Gloria Estefan konser biletleri 112 TL ile 520 TL arasında satılıyor. Konsere gidecek olan hayranlarına mükemmel bir Latin gecesi yaşatması muhtemel olan Gloria, 52 yaşında olamasına rağmen muhteşem fiziğiyle de hayranlarını büyüleyeceğe benziyor.

Smoke on Bosphorus

Rock müzik tarihinin efsanevi mihenk taşlarından Deep Purple, 4. İstanbul konserinde de hayranlarını rock’a doyurdu. Turkcell Kuruçeşme Arena’daki diğer konserlere kıyasla muhtemelen bilet fiyatlarını yüksekliği ve hafta içi oluşu sebebiyle konser daha tenha gözükse de grubun çıktıkları uzun yolculuğun başlangıcı 1960’lar olunca, konser alanını da 7’den 70’e bir hayran kitlesi doldurmuştu. Ağarmış saçlarıyla kelli felli adamlar ve kadınlar, uzun saçları ve siyah tişörtleriyle genç müdavimleri grubun şarkılarını hep bir ağızdan söyledi. Önceki senelerde konseri yaşı tutmadığı için kaçırmış olan genç hayranların yanısıra anne babalarıyla konsere gelip birlikte aynı şarkılara eşlik eden ufaklıkları görmek grubun ölümsüzlüğünün bir kanıtı gibiydi. Yaşlıların performansı gençlerden iyi Tüm dünyada albümleri 100 milyonun üzerinde satan, rock tarihinin belki de en çok kadro değişikliği yaşayan Deep Purple, bir dönem, Guinness Rekorlar Kitabı’nda “en gürültülü” grup olarak gösterilse de Kuruçeşme Arena’daki akustik sorunu nedeniyle grubun bu ününe yakışır bir ses duymak mümkün olmadı. Konser sırasında sesin her yerden net duyulmamasının yanısıra tüm enstrümanlar birlikte çaldığında uğultuya sebep olsa da, Deep Purple’ı İstanbul’da hem de boğazın yanıbaşında dinliyor olmanın gerçeküstülüğü tüm bu sorunları unutturdu. Grup üyelerinin yaşlarının hayli ilerlemiş olmasından dolayı beklentiler biraz düşük tutulmuştu, belki de bu yüzden konser birçokları için olağanüstü geçti. Hatta Ian Gillan, Steve Morse, Roger Glover, Don Airey ve Ian Paice’in kariyerlerinde geride bıraktıkları 40 yılı ve yaş ortalamalarının 50’nin üzerinde olduğu düşünülürse Deep Purple’ın sahnedeki performansının izleyicilerden daha iyi olduğunu söylemekse hiç de yanlış olmaz. Seyirciye her şarkı bitiminde övgüler yağdıran vokalist Ian Gillan aslında o kadar da coşkulu olmayan kalabalığı canlandırmak ister gibiydi. Arenada gerçekleşen hemen hemen her konserde olduğu gibi önden arkaya doğru artan yaş ortalamasıyla birlikte seyircinin şarkılara eşlik etmedeki coşkusunda bir düşüş vardı. Yine de Deep Purple’ın insanı hareket etmeye zorlayan şarkıları arka taraflarda da kimilerinin içinie kıpır kıpır etmeyi başardı. Deep Purple hep aynı Konserde Ian Gillan’ın eşsiz […]

Neden Michael Jackson?

Sadece Frank Sinatra, Elvis Presley ve The Beatles ile mukayese edilebiliyor. Hiç bir popüler müzik ikonunun, onun oturduğu zirveye ortak olamayacağı iddia ediliyor. Diğerlerinin yapamadığının, Michael Jackson'ın yaptığı neydi?

“Transit” sanat yolcuları için son çağrı

HaberVs Farklı altyapı ve birikimlere sahip performans sanatçılarını ve izleyicileri, doğaçlama pratiği içinde özel mekânlarda bir araya getirmeyi amaçlayan Transit Festival kapılarını bu akşam açıyor. Tophane’deki Tütün Deposu’nda, geçtiğimiz üç yılın festivallerinden derlenen Retrospektif Fotoğraf Sergisi ile başlayacak etkinlikler 8 Temmuz’a kadar bu mekânda, 10-17 Temmuz tarihlerinde ise Kapadokya’da devam edecek. Koordinatör Defne Erdur Bekdik’in sözleriyle “ses ve hareket yaratımını birbiriyle ilişkilendiren” festivalin ilk ve performansı 3 Temmuz’da. Dünyaca ünlü caz ve doğaçlama basçısı Barre Phillips ve yine doğaçlama dansın en önemli isimlerinden Julyen Hamilton “Mention Obligatoire” isimli duette bir araya geliyor. 1968 yılında caz tarihinin ilk solo doğaçlama kontrbas albümünü kaydeden Phillips, sinema, tiyatro ve bale sanatçılarıyla yüzlerce ortak proje gerçekleştirdi. Avrupa’nın en önemli doğaçlama dans eğitmenlerinden biri kabul edilen Hamilton dansı, doğaçlama metin ve ışıkla birleştirmesiyle tanınıyor. İki usta, İstanbul’da bulundukları süre içerisinde 35 kadar dansçı ve müzisyenin katıldığı “anlık kompozisyon” atölyesini gerçekleştirecek. Atölyenin 8 Temmuz Çarşamba günü bir gösteriyle izleyici karşısına çıkacak. Phillips ve Hamilton ayrıca, 6 Temmuz’da vizyon ve deneyimlerini paylaşmak için düzenlenen panelin konuşmacıları. “Müzisyenlerin dansçıların dilini, dansçıların müzisyenlerin dilini öğrendiği ve birlikte yeni bir dil oluşturdukları” festivalde Türk, Fransız, Norveçli, Bulgar, Yeni Zelandalı, Kolombiyalı, Portekiz, Hollandalı, İspanyol ve Nijeryalı sanatçılar ortak performanslarını sergiliyor. 5 Temmuz akşamı dansçılar Renata Arnedo, Stéphanie Parents ve Defne Erdur Bekdik, müzisyenler Cyprien Bussolini, Youen Cadıou ve Burçin Elmas’la aynı sahnede. 7 Temmuz’da Marjolaine Charbin ile Theodossia Stathi ve Fréderic Blondy ile Yanaël Plumet düetler gerçekleştirecek. Gösteriler saat 20:30’da. Festival 10 Temmuz’da kendini Kapadokya’nın küçük bir beldesi Uçhisar’a “aktarıyor”. Doğal ve kültürel çevrelerin, sanatsal önermelerin kilit unsurları olarak kullanılacağı bir atölye çalışması da köy ve çevresinde, Yanaël Plumet ve Defne Erdur Bekdik tarafından yönetiliyor. Geçen yıl yerli ve yabancı izleyiciler tarafından büyük ilgi gören festival gösterileri bu yıl da yine köy meydanları, vadiler, mağara kiliselerde gerçekleştirilecek. Oldukça mütevazı ücretlerle izlenebilen […]

Sezen’in hasat mevsimi

Rıdvan Ardıç 16 Haziran 2009 tarihi itibariyle Sezen Aksu’nun yine içimizden İzmir’i ve mavi yeşil duyguları geçiren bir albümü müzik marketlerde satışa sunuldu. İki CD ve DVD’den oluşan DMC etiketli bu albümde 30 şarkı bulunuyor ve bu şarkılardan üçü daha önce yayınlanmadı. Sezen Aksu 1996 yazında “Düş Bahçeleri” isimli Onno Tunç’a ithaf ettiği albümünü çıkarmıştı. Aksu o albümde de, başka sanatçılara verdiği şarkılarını kendisi yorumlamıştı. Aradan geçen zamanda, Türk popüler müziğinin belki de en bereketli ağacı Aksu’nun elinden çıkan ama farklı isimlerin sesiyle hayatımıza giren onlarca parça birikti. Ve Minik Serçe 13 yıl sonra “Yürüyorum Düş Bahçelerinde” isimli albümüyle 27 eski şarkısını kendi yorumladı. “İzmir Yanıyor” albümün birinci CD’sinin ve dolayısıyla albümün açılış parçası. İzmirli olmasına rağmen daha önce doğduğu kent için şarkı yazmayan Sezen Aksu, bu parça ile sanki hemşerilerinin gönlünü alıyor. (Sanatçı “Şarkı Söylemek Lazım” albümündeki “İstanbul İstanbul Olalı” şarkısı ile İzmirliler’de bu türde bir beklenti yaratmıştı.) Aksu’nun bu şarkıyı yorumlarken kullandığı akustik sound albümde çoğu şarkıda karşımıza çıkıyor. Aksu’nun ilk kez seslendiği parçalarından biri de “Unutamam”. Bu parça daha önce birçok şarkının düzenlemesini yapmasına rağmen, solist olarak görmeye pek de alışık olamadığımız Mustafa Ceceli tarafından Enbe Orkestrası eşliğinde seslendirilmişti. Aksu bu şarkıyı, keman ve piyanonu da eşliğinde, hergün görmeyi merakla beklediğimiz biri haline getirmiş adeta. Sezen şarkılarının umutsuzluktan bile keyif aldıran bir yönü vardır, bu yadsınamaz. “Kaybedenler” şarkısı bize bu duyguyu yaşatıyor. Şarkıyı, Sezen Aksu dışında Ebru Gündeş de söylemişti. “Uslanmadım” şarkısını daha önce Levent Yüksel o meşhur Med-Cezir döneminden sonra ikinci başırısını yakaladığı zaman söylemişti. O yorum genel anlamda başarılıydı. Ama bir de bu şarkıyı yaratıcısının sesinden dinlemek var!Aşkın Nur Yengi’nin “Hesap Ver” albümünde yer alan “Elveda”, Sezen Aksu’nun yorumuyla yeni bir nefes kazanmış. Şarkı ortasındaki hareketli ve sert kısımdan sonra gelen akustik bölüm, hayatımızda yaşadığımız çalkantılı dönemleri iyi bir şekilde yansıtıyor. “Tutunamadım” Işın Karaca’nın “Anadilim […]