Etiket sanat

Smoke on Bosphorus

Rock müzik tarihinin efsanevi mihenk taşlarından Deep Purple, 4. İstanbul konserinde de hayranlarını rock’a doyurdu. Turkcell Kuruçeşme Arena’daki diğer konserlere kıyasla muhtemelen bilet fiyatlarını yüksekliği ve hafta içi oluşu sebebiyle konser daha tenha gözükse de grubun çıktıkları uzun yolculuğun başlangıcı 1960’lar olunca, konser alanını da 7’den 70’e bir hayran kitlesi doldurmuştu. Ağarmış saçlarıyla kelli felli adamlar ve kadınlar, uzun saçları ve siyah tişörtleriyle genç müdavimleri grubun şarkılarını hep bir ağızdan söyledi. Önceki senelerde konseri yaşı tutmadığı için kaçırmış olan genç hayranların yanısıra anne babalarıyla konsere gelip birlikte aynı şarkılara eşlik eden ufaklıkları görmek grubun ölümsüzlüğünün bir kanıtı gibiydi. Yaşlıların performansı gençlerden iyi Tüm dünyada albümleri 100 milyonun üzerinde satan, rock tarihinin belki de en çok kadro değişikliği yaşayan Deep Purple, bir dönem, Guinness Rekorlar Kitabı’nda “en gürültülü” grup olarak gösterilse de Kuruçeşme Arena’daki akustik sorunu nedeniyle grubun bu ününe yakışır bir ses duymak mümkün olmadı. Konser sırasında sesin her yerden net duyulmamasının yanısıra tüm enstrümanlar birlikte çaldığında uğultuya sebep olsa da, Deep Purple’ı İstanbul’da hem de boğazın yanıbaşında dinliyor olmanın gerçeküstülüğü tüm bu sorunları unutturdu. Grup üyelerinin yaşlarının hayli ilerlemiş olmasından dolayı beklentiler biraz düşük tutulmuştu, belki de bu yüzden konser birçokları için olağanüstü geçti. Hatta Ian Gillan, Steve Morse, Roger Glover, Don Airey ve Ian Paice’in kariyerlerinde geride bıraktıkları 40 yılı ve yaş ortalamalarının 50’nin üzerinde olduğu düşünülürse Deep Purple’ın sahnedeki performansının izleyicilerden daha iyi olduğunu söylemekse hiç de yanlış olmaz. Seyirciye her şarkı bitiminde övgüler yağdıran vokalist Ian Gillan aslında o kadar da coşkulu olmayan kalabalığı canlandırmak ister gibiydi. Arenada gerçekleşen hemen hemen her konserde olduğu gibi önden arkaya doğru artan yaş ortalamasıyla birlikte seyircinin şarkılara eşlik etmedeki coşkusunda bir düşüş vardı. Yine de Deep Purple’ın insanı hareket etmeye zorlayan şarkıları arka taraflarda da kimilerinin içinie kıpır kıpır etmeyi başardı. Deep Purple hep aynı Konserde Ian Gillan’ın eşsiz […]

Yüzer sanat merkezi İstanbul’a geliyor

“Tekneyi Akdeniz’e getirmek en büyük düşüydü. Ama bir yıl sürecek bu yolculuğa katılacak sekiz kişiyi bulmanın güç olduğunu düşünüyordu,” yaşamının son yıllarını İsveç’te geçiren ünlü heykeltıraş İlhan Koman’ın yakın dostu ressam Behçet Safa böyle anlatıyor anılarında. 1921’de Edirne’de doğan ve 1986’da Stockholm’de ölen ünlü sanatçının bu düşü gerçekleşiyor. 1960’lı yılların sonunda alıp restore ettiği ve ölümüne kadar evi ve atölyesi olarak kullandığı 1905 yapımı ‘Hulda’ adlı tekne Stockholm’den yola çıktı bile. İçinde Koman’ın yapıtlarını taşıyan ve sergiye dönüştürülen tekne çeşitli Avrupa limanlarına uğradıktan sonra, İstanbul’un Avrupa’nın Kültür Başkenti olacağı 2010 yılının Eylül ayında muhtemelen Dolmabahçe önlerine demirleyecek. Ev sahibi kirayı arttırınca… İlhan Koman’ın teknede yaşamaya karar vermesi de ilginç bir öyküye dayanıyor. 1959 yılında İsveç’e yerleştikten sonra Stockholm’de bir evde kiracı olarak yaşayan ünlü sanatçı, doğal becerisiyle evi restore ediyor. Ama ev sahibi İsveçli hanım, restorasyondan sonra evin değerinin arttığına hükmederek kirayı artırmaya yelteniyor. Koman bunun üzerine 1965 yılında “Hulda”yı satın alıyor. Tekne 60 yıldır kuzey denizlerinde yük taşımakta kullanılmaktadır. Koman “Hulda”nın ambarlarını ev ve atölye olarak yeniden inşa ediyor ve Stockholm limanda Kıraliyet Yazlık Sarayının önünde rıhtıma bağlıyor. Liman yetkilileri Koman’ı teknesini buradan çekmesi için uyarıyorlar ama o “Kıral İsveç vatandaşıysa ben de İsveç vatandaşıyım,” diye karşı koyuyor. Sonunda rica, minnet Koman’ı tekneyi yüz metre ileriye bağlamaya ikna ediyor İsveçli yetkililer. Yapıtları bugün Paris Çağdaş Sanatlar Müzesi, New York’ta Modern Sanat Müzesi MoMA, Brüksel’de Palais International des Beaux-Arts, Seattle Sanat Müzesi, Montevideo’da J. Battle Müzesi ve Stockholm’deki Moderna Museet gibi dünyanın ünlü sanat merkezlerinde sergilenmekte olan İlhan Koman’ın Santral İstanbul’da da önemli yapıtları var. Ama İstanbul’daki en tanınmış yapıtı ilkin Zincirlikuyu’da sonra Galatasaray’da şimdi de Levent’te Yapı Kredi Bankasının Genel Müdürlük binası önünde sergilenen Akdeniz adlı heykeli. Dört ton ağırlığında, 12 milimetre kalınlığında ve 112 metal levhanın yan yana getirilmesiyle oluşturulan bir kadın figürü bu heykel. “Sanat has, öz, […]

“Sevda sözleri”ni öksüz bırakan şair

Oruç Aruoba, “Bir şairin gözleri kapanınca, dünyada görülecek şeyler azalır” demişti. 19 yıl önce Cemal Süreya da, “Ölüyorum tanrım, bu da oldu işte / Her ölüm erken ölümdür, biliyorum tanrım / Ama ayrıca aldığın bu hayat, fena değildir… / Üstü kalsın…” diye yazdığının ertesi günü bir 9 Ocak günü bu dünyaya kapatınca gözlerini görülecek şeyler azaldı. Tüm günahların yarı yarıya işlendiği, bir sevişmenin gelip bir daha gitmediği, unutulmayacak aşkların her daim dörtnala sevişen kahramanıydı hâlbuki. Cemal Süreya henüz 6 yaşındayken daha, Dersim sürgünlüğüyle başlayan hüzünlü yaşamını; mutluluklarıyla, mutsuzluklarıyla, her birini sevdiği kadınlarıyla, evlilikleriyle, sözcüklere can veren şairliğiyle noktaladığında yazılmamış aşk şiirleri eksik, yazılanlar ise öksüz kaldı. Bu eksikliği, bu öksüzlüğü Can Yücel, “Aşk yok gayri memlekette / Cemal Süreya beri gideli” diye özetlemişti ardından yazdığı bir şiirde. Ahmed Arif’in, “Eros’tu kendi okuyla kendini vuran” dediği; aşkın en güzel hallerini, aşkın ya da aşığın çaresiz, başıboş hallerini dizeleriyle yudum yudum içiren bir şairdi. “Dünyanın en küçük devleti” Sevmeye ya da âşık olmaya neden arayan ve her seferinde de bulduğunu 20 ayrı şiirinin son dizesinde, “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” diye anlatan şairdi. Aziz Nesin’in,Jean Paul Sartre’yle birlikte, “Dünyanın en küçük devletleri. İkisinde de bir devlet olabilecek kadar birikim var” dediği, Ülkü Tamer’in, “Dilin ve şiirin yaman avcısı” diye tanımladığı bir sözcük ustasını, Cemal Süreya’yı, hangi kelimeleri yanyana getirdiğimizde anlatabiliriz? Cemal Süreya’nın dostu, sevgilisi, iş arkadaşı olan Tomris Uyar’ın, “Tanıdığı kaç kişi varsa o kadar Cemal Süreya vardır. Hepsi değişik. Belki temel öğeleri aynı kalıyor; politikaya, edebiyata, espriye tutkusu; çalışkanlığı, dürüstlüğü gibi, Ama çok değişken biri. O yüzden ben bir tane Süreya biyografisi düşünmem. 3 tane yazılabilir. 3 tane apayrı” dediği şair hakkında ne söylesek eksik kalacağını bilerek anlatmaya çalışalım istedik ölüm yıldönümünde. Kadere yazılan göçebelik hali Cemal Süreya 1931’de Erzincan’da bir yük vagonunda doğdu. Cemalettin Seber adı verilen geleceğin şairinin […]

Dali’nin aşırı realist ziyaretçileri

Müzeler genellikle sessizlikleriyle, ziyaretçilerinin belirlenmiş kurallarla nesnelere baktıkları yerler olarak bilinir. Bazen eserlere o kadar konsantre olursunuz ki, müzenin güvenlik görevlilerinin peşinizden gelmesi bile sizi rahatsız edebilir. Peki, Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a gelen insanlar, Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki (SSM) dünyaca ünlü İspanyol ressam Salvador Dali’nin 270 eserinin yanısıra çeşitli dokümanlarını ve fotoğraflarını hangi şartlarda izliyor? Müzeye girebilmek için ilk önce bilet alıp, metal eşyalara karşı uyarı veren güvenlik detektöründen geçmek gerekiyor. Çünkü bu değerli eserler son yıllarda terörün sıklıkla kendini gösterdiği bir ülkede, Türkiye’de sergileniyor. SSM köşkünün girişindeki ıssız merdivenleri çıkarken müzedeki insanların çoğunun diğer gezginlere karşı düşüncesizce hareketlerini o güzel köşk bahçesinden içeri girip görmeden hayal etmek mümkün değil. Dali’yle baş başa kalamamak Bir cumartesi günü, akşam saatleri. Üç katlı geniş sergi alanındaki bütün resimlerin karşısında onlarca heyecanlı insan topluluğu göze çarpıyor. Müze çıkışındaki hediyelik eşya satan mağazada 10 YTL’ye satılan sergi resimlerinin bulunduğu katalogdan habersiz fotoğraf çekmeyi seven onlarca kişi, resimseverleri, makinelerinin flaşlarıyla ya da bedenleriyle rahatsız ediyordu. Güvenlik ve düzen kurma amacıyla insanların resimlere yaklaşmaması için resimlerin önüne çizilmiş beyaz şeridin önüne geçen onlarca insanın arasında Dali’nin büyüsüne kapılmak oldukça güç. İçerideki uğultuya ise bir süre sonra alışabiliyorsunuz. Müze gezginlerini devamlı uyarmaktan bezmiş güvenlik görevlileri bu duruma anlam veremediklerini, insanların resimleri incelemek yerine, resimlerin fotoğraflarını çekmeyi tercih ettiklerini ve benim gibi müze gezginlerinin azınlıkta olduğunu söyledi. Müze çıkışında Salvador Dali misafirlerinin karşısına çıkan, içinde müze kataloglarının da satıldığı hediyelik eşya dükkan ise içerideki kalabalığın aksine bomboştu. Amerika’da gözlemlediğim Dali Geçen yaz Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinin St. Petersburg şehrindeki dünyanın en geniş koleksiyonuna sahip Salvador Dali Müzesi’ne gitmiştim. Müze, okyanus kenarında, marinanın bitişiğinde, yemyeşil bir ortamda tek katlı, çok yüksek tavanlı bir bina. Binanın dış duvarında ise Dali ve eşi Gala’nın çatıdan yere kadar uzanan kol kola fotoğrafı asılıydı. Gittiğim zaman, müzedeki resimler sadece “Dali’nin Kadınları” […]

Bölünen Almanya

 Çağdaş Alman fotoğraf sanatından örneklerin sunulduğu “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi Milli Reasürans Sanat Galerisi’nde izleyicileriyle buluşmaya devam ediyor. Sergide, Almanya’da son yıllarda gelişen; hiçbir ekole, bölgeye ya da egemen üsluba dahil edilemeyen ayrışık bir sanat çevresinden gelen 10 fotoğraf sanatçısının seçilmiş eserleri yer alıyor. Ülkenin bölünmüş olduğu yıllarda büyüyen kuşağın son temsilcileri olan sanatçılar bu bölünmüşlük duygusunun kendilerinde yarattığı değişimleri objektiflerinden sanatseverlere aktarıyor. Küratörlüğünü Thomas Weski’nin üstlendiği, Goethe Institut İstanbul’un Türkiye’de Alman Kültür Esintileri Programı çerçevesinde gerçekleşen sergi 3 yıldır Dünya’nın çeşitli ülkelerini dolaştıktan sonra son olarak İstanbul’a konuk oldu. 29 Kasım’a kadar devam edecek olan “Temsil Eden, Temsil Edilen” sergisi pazartesileri dışında her gün 11.00 – 18.30 arasında ücretsiz olarak izlenebilir. Mili Reasürans Sanat Galerisi: Teşvikiye Cad. No: 43 – 57 Teşvikiye Sergide yer alan sanatçılarLaurenz Berges, Albrecht Fuchs, Karin Gieger, Claus Goedicke, Uschi Huber, Matthias Koch, Wiebke Loeber, Nicola Meitzner, Peter Piller ve Heidi Specker. Haber:Mert Çimen Kamera:Emre Sayacan

Beyoğlu’nda bir cam ustası

“Cam işçiliği sınır tanımaz. Bu iş bir gönül işidir. Severek yaparsan karşılığını alırsın.”Bu sözler bir cam ustasına ait. Emrah Evin, İstiklal Caddesi Örs Pasajı’ndaki küçük dükkânında ateş ile cam işleyen ve cama verebilecek her şekli üretebilen bir sanatçı. Siz onu izlediğinizde ortaya çıkacak şeyi merakla tahmin ederken, o ise beyninden o anda ne geçiyorsa cama yansıtıyor, hayallerini cama işliyor. Yaptığı şeylerin hiçbiri birbirine benzemiyor çünkü her defasında farklı hareketlerle farklı şekiller ortaya çıkabiliyor. Dedelerinden kalma bu mesleği hala devam ettiren Emrah, yaptığı işin hiçbir zaman bir doyum noktasının olmadığını şöyle açıklıyor: “Cam sınır tanımadıkça benim yaptığım işin bir sınırı olmaz. Camla uğraşmak, ona şekil vermek her an bana yeni şeyler katıyor. Ona ne kadar severek yaklaşırsam o kadar güzel şeyler ortaya çıkıyor. Ondaki özgürlük bana yansıdığı zaman bende sınır tanımıyorum…”Haber-Kamera: Selahattin Altunkılıç 

Osmanlı’nın susturulan cinselliği

Özlem Özbaş Yaşlı bir adamın karşısında genç ve çıplak bir erkek bedeni… Bir de bu bedene sarılmış bir yılan… Bu resmin, Edward Said’in “Oryantalizm” kitabının kapağında yer alması tesadüf olmaktan fazlasıyla uzak. Batı’nın “yeniden yarattığı” ve “ötekileştirmek”ten çekinmediği, ahlaki çöküntü içinde farzettiği “Doğu”, böylece dökülüvermiş kağıda. Konuşmasına bu resimle başlayan Dror Ze’evi, erken modern dönem Osmanlısında cinselliğin tıp, fizyonomi, rüya tabirleri, hukuk gibi diskurlar üzerinden inşa edildiğini, fakat “nasıl olduysa” 19. yüzyılda cinselliğin tabulaştığını, hor görüldüğünü ve cinsel kültür birikiminin yok edildiğini söylüyor. “Pre-modern Osmanlısı, eşcinsellik öğeleri barındırıyor” Ze’evi, bu dönemde Osmanlı’da yazılan tıp kitaplarından söz etti. Kitapta, erkek ile kadın arasında birkaç ufak farkı saymazsak, herhangi bir fizyolojik farka rastlamak mümkün değil. Yine bilim kitaplarında, insanların yaratıldığı dört elementten bahsediliyor. Toprak ve su elementlerinin baskın çıktığı bireylerde feminen, ateş ve hava elementlerinin baskınlığındaki bireylerdeyse maskülen özelliklere rastlanacağı açıklanıyor. “Osmanlı Hukuku’nda “zina” yapan biri oldukça düşük miktarda bir para cezasına çarptırılıyor. Bu cezanın verilmesi için de şahitlerin olması şartı var. Bazı ülkelerde hâlâ, zina yapanların taşlanarak öldürüldüğünü düşünürsek bu oldukça hafif bir uygulama.” Ze’evi, Fransız gezginlerin, Hacivat – Karagöz oyununu izlediklerinde yaşadıkları şaşkınlığı, yazılarında kaleme aldıklarını söylüyor ve ekliyor: “Bu oyunlarda cinsel içerikli espriler yaygındı ve bu bir “Batılı”da şaşkınlık yaratabiliyordu”. Dönemin rüya tabirleri kitaplarında “biriyle cinsel ilişki yaşamak” gibi başlıklara da “sakınmadan” yer verildiğinin altını çiziyor Ze’evi. Ze’evi’ye göre, erken dönem Osmanlısında tıp ve hukuk metinlerinin, rüya tabirleri kitaplarının, ve hatta Karagöz – Hacivat oyununun ortak paydası şöyle; erkek ve kadın arasında şimdiki gibi keskin bir sınır yok, eşcinsellik “normal” ve “doğal” olarak görülüyor ve insanlar, cinsellikle ilgili konuları konuşmaktan ve tartışmaktan çekinmiyorlar. 19. yüzyıla gelindiğinde durum biraz değişiyor. Osmanlı topraklarında nüfusunu ve nüfuzunu artıran Avrupalı, Osmanlı’nın ahlaki değerlerini yargılamaktan da geri durmuyor. “Heteronormallik”in Osmanlı topraklarında yaygınlaşmaya başlaması da aynı döneme denk geliyor. Böylece pre-modern cinsel söylemin izi bilimden, […]

Çağdaş sanatta yeni diller

Nur Niyaz Bildik Fotoğraftaki renklerin canlılığına takılıyor gözlerim. Ardı sıra dizilmiş rujlar ne kadar da cezp edici. Biraz daha yürüyor ve 1970’lerde kadınlar arasında oldukça popüler olduğunu düşündüğüm parfüm şişelerine takılıyor gözlerim. Bu fotoğraflar gerçekten devasa boyutlarıyla vitrinlerin çekiciliğini aratmıyor. Biraz daha yaklaşıp fotoğraf bilgilerini okuyorum. Fakat o da ne? Bu bildiğimiz tuval üzerine akrilik çalışması! Kendimden utanıyorum o anda. İşte Nur Koçak’ın “Fetiş Nesneler”ini “Modern ve Ötesi”nde ilk gördüğüm an bunlar geçti aklımdan… Ardından daha akademik bilgiler olsaydı diye düşünürken İpek Duben ve Esra Yıldız’ın editörlüğünü yaptığı “Seksenlerde Türkiye’de Çağdaş Sanat: Yeni Açılımlar” adlı kitabı geçiyor elime. Ve sayfalar arasında Nur Koçak hakkında bilmediğim her şey… Ve daha fazlası… İpek Duben’in 2003’te, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde workshop olarak başlattığı “eleştiri olarak modernizm” seminerlerinin sonucu olan bu kitap, 1970’lerin sonu 1980’lerin Türkiye’sinde çağdaş sanatçılar ve “sanat tanımı toplulukları”na ışık tutuyor. Bir başvuru kitabı olarak tanımlayabileceğimiz bu kitap, İpek Duben’in öğrencileri tarafından hazırlanmış. Çiğdem Kaya, Rana Öztürk, Deniz Meltem Çebi, Çiğdem Sağır, Hande Dedeal, Bilgen Yılmaz, Asuman Kırlangıç, Seçil Serpil çağdaş sanatçıları ve “Sanat Tanımı Toplulukları”nı (STT) ince eleştirilere girmeden tanıtıyorlar. Ancak ciddi bir emeğin ürünü olan bu çalışma esnasında çağdaş sanatın kapsamlı dökümünü gösteren, örneklerin izlenebildiği bir müzenin bulunmayışından, yazılı ve görsel arşivin dağınık olmasından, sanatçılara ulaşmanın güçlüklerinden, görsel belgelerin eksikliğinden yakınıyor İpek Duben. Tüm bunlara karşın, Türk sanatındaki kırılmalar, evrilmeler ve oluşan yeni diller çıkıyor karşımıza… Kitapta öğrenciler tarafından tanıtılan sanatçılar ise şunlar: Füsun Onur, Sarkis, Şükrü Aysan, Ahmet Öktem, Serhat Kiraz, Cengiz Çekil, Canan Beykal, Ayşe Erkmen, Gülsün Karamustafa, İpek Duben, Nur Koçak, Erdal Aksel, Bedri Baykam, Candeğer Furtun, Azade Köker, Handan Börtüçene, Osman Dinç, Seyhun Topuz ve Sanat Tanımı Toplulukları (STT).

Sanat için döv-me

Mine Savaş Ezgi Kuzudişlimsavas@medyakronik.com Dövme, benliğimizi, duygularımızı, yaşantımızı gözler önüne seren küçük bir sinyal. Özetle, insanların konuşmadan kendilerini özgürce ifade edebilecekleri farklı bir yöntem. Araştırmalara göre, dövmeler kişi analizlerinde etkili bir yöntem aracı.Peki, ya sanat? Dövmecilerin ve ressamların savundukları tek şey, çizimin bir defa yapılması ve bir başkasında kopyasının bulunmaması. Herkesin vücudunda olan, çiziminin defalarca tekrarlandığı dövmeler sanat eseri sayılmıyor. Fakat dövmeyi yaptıran kişi açısından, dövmenin sanat eseri olup olmadığının pek fazla önemi yok. Kendini başkalarına tanıtma, kanıtlama ya da aidiyet hissi, dövme yaptırmak için yeterli sebep. Dövme bir sanat, zanaat ya da moda. Aslında dövme yaptıranlara göre bir perspektif, malum zevk ve renk meselesi.

Beni Çin ressamlarına emanet ediniz

Mine SavaşPek çok ülke, ucuz ve sayıları yüz milyonları bulan işgücü sayesinde pazarlarını istila eden ucuz Çin mallarından şikayetçi. Oyuncaktan bisiklete, tekstile kadar yayılan birçok sektörde bunu görmek mümkün. Ama bu küresel istilayı en iyi açıklayan şeylerden biri, ucuz Çin resimleri. Sadece Türkiye’ye yılda yaklaşık bir buçuk milyon Çin resmi giriyor. Bu resim akını 1999’da başladı ve etkisini çabucak gösterdi. Bu zaman zarfında, örneğin, sadece Beyoğlu Asmalımescit’te beş galeri kapandı. Asıl etkilenenler ise, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara resim yapan küçük atölyeler. İstanbul’da, resim piyasasının en önemli mekânlarından Asmalımescit’te atölyesi bulunan Ressam Muzaffer Akyol, Çin’deki üretkenliğin ucuzlukla süslendiğini ve çok cazip bir çekim alanı oluştuğunu söylüyor. Çin resimleri Türkiye’de 10 ila 80 dolar arasında satılıyor; yani Türk resimlerinin onda biri fiyatına. Akyol, “Ressam boya, tuval, fırça alacak, çerçeve yaptıracak. Bunların hepsinin bir ederi var ve bu ederi ancak bir kazanımla ödeyebilir. Resim satın alan olmazsa, bu malzemeleri nasıl alacak, atölye kirasını nasıl ödeyecek?” diye durumu açıklıyor. Yüreği sanat sevdasıyla yoğrulmuş bir sanatçının, resmiyle zengin olmayı asla düşünmeyeceğini söyleyen Akyol’a göre, “Ressamlar zengin olmak isteselerdi, patates – soğan satarak daha çok para kazanırlardı”. Seri üretimEkspresyonist, sürrealist, natüralist ve daha birçok ekole ait her tür resmi yapan Çinli ressamlar her ülkenin nabzına göre hareket ediyor. Türkiye’ye senede ortalama 500 bin adet Çin resmi getiren ve yüzde yüz kârla satışa sunan Cevat Sarıkartal’ın verdiği bilgiye göre, en çok Atatürk, İstanbul ve manzara resimlerine talep var. Çin resimleri fabrikalara, dükkânlara, devlet dairelerine, turistik otellere, okullara, hastanelere ve restoranlara satılıyor. Dünyada en çok alıcı bulan resim ise, Van Gogh’un “Ayçiçeği Tarlası”… Portreler de en çok rağbet görenlerden: Shakira, David Beckham, George W. Bush, Mao, Bill Clinton, Elvis, Yaser Arafat… Muzaffer Akyol, üretilen resimlerin hiçbir sanatsal değeri bulunmadığına işaret ediyor. “Resimler özgünlükten uzak ve fabrikasyon. Benzetme var ama sanatın olması gereken olmaları yok.” […]

Protestocunun performansı

Nur Toprakoğlu Ressam ve müzisyen Asaf Zeki Yüksel, kendini performans sanatçısı olarak tanımlıyor. Türkiye’de yaşayan biri için hayli ilginç performanslara imza atmış. İlk performanslarını 1989’da icra etmeye başlayan Yüksel’in en dikkat çekici işlerinden biri, kendini İsa Peygamber kılığında Ayasofya Camii’nde çarmıha germesi. Zaten o görüntüler zamanın gazetelerinde de kullanılmış. Peki, neden kendini çarmıha germiş? Amacı, o günün koşullarında, düşüncelerinden dolayı cezalandırılan gençlerin durumunu protesto etmekmiş. İşin cesaret kısmına gelince, tahmin edebileceğiniz gibi, Ayasofya’da çalışan polis memurları Yüksel’i durdurmaya kalkışmış, ama o ve birkaç arkadaşı bu durumdan hiç yara almadan kurtulmuş. Artık sanata saygı mı dersiniz, yoksa deli sanılmanın avantajı mı bilinmez… Bu kadarla da kalmamış Yüksel’in imza attığı işler. Türkiye’de yaptığı performansları İsveç’te de icra etmesini isteyen bir grup sanatçıyla oraya giden Yüksel, sokaklarda 12 saat çıplak dolaşmaktan tutun da bir market arabasında çıplak olarak paketlenip bir tavuk gibi kasadan geçirilmeye kadar pek çok akıl almaz işe soyunmuş. Peki derdiniz neydi neden soyup tavuk gibi paketlediler sizi diye sorunca, Yüksel, “O zaman İsveç’te Migros diye zincir marketler vardı. Onları ve aşırı tüketimi protesto etmek için yapmıştık bu performansı” diyor. Sokaklarda soyunup gezmek mümkün olsa da, İstanbul gibi keşmekeşin hakim olduğu bir şehirden sonra İsveç’te kısa bir süre sonra sıkılan Yüksel, tası tarağı toplayıp vatan topraklarına geri dönmüş. Sonra da ver elini Amerika demiş. Orada İtalyan bir ressamın yanında sokak resimleri yapmaya başlayan Yüksel, bu işte epey uzmanlaşmış. Türkiye’de sosyal sanat henüz yaygınlık kazanmadığı için yaptığı duvar resimleri restoranların, alışveriş merkezlerinin ve tatil köylerinin duvarlarını süslüyor maalesef. Geçimini resim dersleri vererek sağlayan Yüksel, çok sevdiği resim yapmak dışında müzikle de uğraşıyor. Dinar Bandosu adlı grupta kendi yaptığı müzik aletlerini çalan Yüksel, performanslarına artık galeri ve sergi salonlarından çok sahnede devam ediyor.Kendi yaptığı müzik aletleri deyince aklınıza gitar ya da davul gibi bir enstrüman gelmesin. O daha çok elektrikli süpürge borularından ya […]

Sokağın illegal tasarımcısı: Tunç Dindaş

Tunç Dindaş, 12 yaşından bu yana graffiti yapıyor. Bugün 36 yaşında ve Türkiye’nin en önemli sokak sanatçılarından biri olarak kabul ediliyor. 70’lerde sokak gruplarının bölgelerini işaretlemek için kullandıkları graffitiyi Türkiye’de sanat haline getiren isimlerden biri o. Graffiti, dünyanın birçok ülkesinde çetelerin kendi bölgelerini işaretlemek, hatta bir çeşit ahkâm kesmek için çizdikleri resimlere verilen ad. Resim yapmayı seven Tunç Dindaş, 1984 yılında izlediği “Beat street” isimli belgeselden çok etkilenerek graffitiye başlamış. 1997 yılında Bakırköy’de apartmanlarının önünde arkadaşlarıyla otururken kurdukları S2K Graffiti, yurtdışında üyeleri bulunan büyük bir ekibe dönüşmüş. Başlangıçta S2K’nin Almanya, İsviçre gibi ülkelerden de üyeleri varmış. Şimdi sadece Türkiye ve Almanya’daki üyeler aktif olarak çizim yapıyor. S2K üyelerinin graffiti çizmek için Şanlıurfa’ya, Ordu’ya bile gittiklerini söyleyen Dindaş, 30 yaşında iş güç sahibi bir adam olunca graffitiyi legal ortamlarda yapmaya başlamış. Türkiye’de birçok illegal graffiti grubunun sokakları boyadığını söyleyen Dindaş, bu grupların genellikle genç arkadaş topluluklarından oluştuğunu anlatıyor. Dindaş, illegal graffitinin asıl amacının grupların kendilerini ifade etmek olduğunu söylüyor. Hedefinin legal graffitiyi yaygınlaştırmak ve detaylı, kalıcı işler çıkarmak olduğunu söyleyen Dindaş, illegal graffiti çizerlerinin yakalanma korkusu yüzünden çizimlerini yeterince özenli yapamadığından yakınıyor. Yurtdışında graffitinin bir sektör haline geldiğini anlatan Dindaş, “Yurtdışında, tekstil, oyuncak gibi birçok sektörde insanlar işlerini pazarlayabiliyor. Ama maalesef ülkemizde graffitinin sektör haline gelmesine daha çok zaman var. Burada ancak mesleği olan insanlar graffiti ya da street art’ı yapabiliyorlar çünkü yaşamlarını sürdürmek için para kazanabilecekleri bir işe ihtiyaçları var” diyor. Tunç Dindaş da bu insanlardan biri. Şu anda bir ajansta görsel reklam yönetmenliği yapan Dindaş’ın Bienal kapsamında Portekiz ve İstanbul’da birçok graffitisi sergilenmiş. Graffitiyi herkesin yapabileceğini söyleyen Dindaş, sokak sanatı olarak tanımlanan bu resimlerin bir okulu olmadığı için meraklıların kendilerini deneyerek geliştirilebileceğinin altını çiziyor. Youtube’da en çok izlenen illegal graffiti videoları http://www.youtube.com/watch?v=_Iopg9Tcwqg http://www.youtube.com/watch?v=WXUnpF5wyIo&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=lICrxSCgmcA&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=DtFcgGlnQ8Q&feature=related http://www.youtube.com/watch?v=anyEDCXiePk http://www.youtube.com/watch?v=M6bRvnCOEi4

Sanat alışverişte!

İşvecan Nur Özen iozen@medyakronik.com Metrocity’de sergi, Tepe Nautilus’ta sergi, Kanyon’da konser… Bütün alışveriş merkezleri, aynı zamanda bir sanat merkezi olmaya başladı. Mağazaların vitrinlerine bakarken kulağımıza gelen güzel ezgilere farkında olmadan alıştık belki de. Hatta o kadar alıştık ki canlı müzik olduğunda alışverişi bırakıp, müziği dinlediğimiz bile oluyor. Eskiden alışveriş merkezine gidip mağaza gezerdik; artık sergi geziyoruz. Hatta Profilo Alışveriş Merkezi kendi tiyatrosunu bile kurdu. Peki, neden bu kadar iç içe geçti alışveriş ve sanat? Alışveriş hayatımızın hep içindeyken, sanatı da hayatımızın hep içine sokma çabası mı bu? Yoksa yöneticilerin alışveriş merkezini canlandırmak için uyguladıkları bir taktik mi? Mini orkestra Levent’teki Kanyon Alışveriş Merkezi’nde 5 kişilik mini bir orkestra buranın en can alıcı yeri olan Starbucks’ın önündeki meydanda konser veriyor. Günlerden cumartesi ve birçok insan mini konserin olduğu yerde toplanmış. Kimi ayakta, kimi de bir yandan yemek yiyerek konseri izliyor. Orkestranın solisti Sema, verdikleri bu mini konserin müşterilere “hoşluk olsun” diye yapıldığını söylüyor. Kanyon yönetimi Türkçe şarkı söylemelerini istemiyormuş. Çünkü yabancı şarkılar ortama daha elit bir hava katıyormuş. Sanat aktiviteleri mutlaka alışveriş merkezlerinin en canlı ve kalabalık yerlerinde yapılmıyor. Bazen de küçük orkestralar ya da sergiler bu merkezlerin en sakin ve ölü noktalarında düzenleniyor. Tabii bu da bir strateji. Böylece, insanların pek gelip geçmediği noktalardan müzik sesinin yükselmesi müşterilerin, az ziyaret edilen mağazaların önlerine gelmesini sağlıyor. Adım başı sergi Sergiler de alışveriş merkezlerinde düzenlenen bir başka sanat aktivitesi. Ebru, fotoğraf, resim ya da el sanatları sergileri… Bu sergiler de alışveriş merkezlerine müzik gibi canlılık ve hareket katıyor. Bir sanat etkinliğini izlemek için artık herhangi bir günde herhangi bir alışveriş merkezine gitmek yeterli. Çünkü alışveriş merkezleri müşterileri tek bir gün bile sanatsız bırakmıyor. İnternet sitelerinden de yıl boyu yapılacak sayısız sanat etkinliğini duyuruyorlar. Belli ki alışveriş merkezlerinde sanatın amacı “sanat sanat içindir” veya “sanat toplum içindir” görüşlerinden çok “sanat müşteri ilgisini artırmak […]

Sanatın nabzı İstanbul’da attı

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com Sanat adına şanslı bir dönem geçirdiğimiz şu günlerde İstanbul yeni bir organizasyona ev sahipliği yapıyor. Bu sene ikincisi düzenlenen Contemporary İstanbul Art Fair (Uluslararası Çağdaş Sanat Fuarı) 28 Kasım – 2 Aralık 2007 tarihleri arasında Nişantaşı’nda bulunan İstanbul Lütfi Kırdar Uluslararası Kongre ve Sergi Sarayı, Rumeli Salonları’nda gerçekleştiriliyor.Akbank Private Banking sponsorluğunda ve önemli koleksiyoncuların danışmanlığında gerçekleştirilen fuar, tüm dünyadan gelen 76 galeri ve 379 sanatçının 2000’e yakın resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerine ev sahipliği yapacak. 16 ülkeden toplam 145 galeriden başvuru aldıklarını belirten yetkililer, imkânları dahilinde en uygun katılımı sağladıklarını belirttiler.Sanatseverler ve özellikle koleksiyoncular için büyük önem taşıyan fuar, Gerhard Richter, Sigmar Polke, Jeff Koons, Ewerdt Hilgemann, Andy Warhol gibi dünyaca ünlü birçok önemli sanatçıya ve ilginç sanat olayına ev sahipliği yapıyor. Bunlardan biri, 28 Kasım açılış gününde ünlü heykeltıraş Ewerdt Hilgemann’ın canlı olarak “çökertme” tekniğiyle yapacağı heykel. Bu heykel fuarda sergilendikten sonra İstanbul’da kalacak. Bir başka aktivite ise 30 Kasım’da dünyanın en prestijli müzayede evlerinden olan Sotheby’s Sanat Enstitüsü’nün uzmanlarının vereceği eğitim. Tüm gün sürecek kurs programında “Şartlar ve Çerçeve içinde Modern Sanat, Çağdaş Sanat Pazarında Önemli Eserler, Günün Sanat Pazarında Satın Alma” gibi konularda eğitim verilecek. Ayrıca enstitü görevlileri, alanın uzmanları, galeri yöneticileri, sanat eseri satıcıları ve başlıca kurumların rehberliğinde fuar gezisi ve “Koleksiyoner Olmak İçin Stratejilerin Belirlenmesi” konulu bir panel de düzenlenecek. Sanatseverler, 600 Euro ödeyerek katılabilecekleri bir günlük eğitim programı sonunda Sotheby’s Müzayede Evi’nden “Sanat Eğitimi Sertifikası” almaya hak kazanacaklar.Son dönemde yatırımcıların bir yatırım aracı olarak gördükleri ve büyük önem verdikleri çağdaş sanat eserleri Contemporary İstanbul Çağdaş Sanat Fuarı’nda alıcılarını bekliyor. Bu anlamda fuarın en pahalı eserlerine sahip olma özelliği taşıyan, Pop Art akımının en önemli temsilcilerinden Andy Warhol’un 6 adet tablosu arasından “Valentine’s Hearts Ads” ve “Hearts with Bow” isimli tabloları 100 bin Euro’luk fiyatlarıyla dikkat çekiyor. Ünlü […]

Artİstanbul’un teması: “Hissettiğin Gibi…”

Ali Erişkin aeriskin@medyakronik.com İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve dDf’nin katkılarıyla gerçekleştirilen ve Sanat Galericileri Derneği’nin organizasyonunu üstlendiği Artİstanbul 2007 Sanat Günleri, Karaköy Salıpazarı’ndaki 5 no’lu Antrepo’da 10–18 Kasım tarihleri arasında sanatseverlerin beğenisine sunuldu. “Hissettiğin Gibi…” (As You Feel) temasıyla toplam 75 sanat galerisinin 2 binin üzerinde eserle katıldığı sergi, 8 bin metrekarelik bir alanda gerçekleştirildi.Ulusal ve uluslararası sanatçıların resim, heykel, fotoğraf, enstalasyon, dijital sanat, video, grafik, gravür, kâğıt ve cam üzerine yapılan çalışmaları, dünya standartlarında hazırlanan sergileme ünitelerinde beğeniye sunuldu.Bu yıl altıncısı düzenlenen Artİstanbul’da en çok dikkat çeken çalışmalardan biri, Gönül Paksoy’un küratörlüğünü yaptığı “Türkân Şoray – Beyaz Perdeden Yüzler” sergisi… Sergi, Türkân Şoray’ın çeşitli filmlerinde kullandığı favori aksesuarlarından oluşuyor. Fuarın en ilginç çalışmalarından bir diğeri ise Teşvikiye Sanat Galerisi standında sergilenen 13 Türk ressamın Leonardo Da Vinci’nin ikonik resmi “Last Supper-Son Yemek”i yeniden yorumlamaları oldu.Dünyaca ünlü Kolombiyalı sanatçı Fernando Botero’nun eserlerini ilk kez Türk sanatseverlerle buluşturması da dikkate değerdi. Sanatçının sadece dört eserinin (Nü, Aile, Gitar Çalan Kadın, Uzanan Kadın) yer aldığı sergi büyük ilgi gördü. Gürbüz, abartılı ve varlıklı insan figürlerini resimlerinde kullanan sanatçı son dönemlerde gerçekleştirdiği Ebu Garib çalışmalarıyla özellikle dikkat çekiyor. Artİstanbul’un gözdesi olan Fernando Botero’nun çalışmaları da Dirim Art standında yer aldı.Geçtiğimiz yıl “Bağlantı” (Connection) temasıyla beşinci kez düzenlenen fuara, 62 sanat galerisi 200’e yakın sanatçıyla katılmış ve binden fazla eser satılmıştı. Fuar, 79 bin 642 kişilik ziyaretçi sayısıyla rekor kırmıştı.

Kameradan dayak yiyen kadın

Özlem Özbaş oozbas@medyakronik.com İlk kısa filmini henüz 16 yaşındayken çekmiş Yeşim Aslan. O yaşta kendisini sinemaya yönlendiren şeyi şöyle açıklıyor: “O yıllarda yan flüt ve bateri çalıyordum, resim yapıyordum, fotoğraflar çekiyordum… Yapmak istediğim şeyin ‘sanat’ olduğu çok açıktı.”Biri üzerinde profesyonelleşmesi gerektiğinin farkına vardığı gün, bunların hepsini içinde barındıran şeyin “sinema’’ olduğunu anlayarak sinemaya yöneldiğini ekliyor.İlk filmi “150. Sayfa’’dan sonra “Tarihin Doğurduğu Kent: Safranbolu” isimli belgeselle devam etmiş serüveni. Üniversite yıllarında çektiği “Süper Kahraman Okurları Üzerine Kısa Bir Film”i birçok yerde gösterilme şansı yakalamış. Yeşim Aslan, sinemadan uzak kaldığı yıllarda “Sekans” dergisinde sinema yazıları yazmış ve Ankara’da “Sinema Dostları Derneği’’nde sinema derslerine katılmış.İlk filminin üzerinden geçen 11 yılda nelerin değiştiğini şöyle anlatıyor Aslan: “O dönemde sinema algım çok farklıydı. Tek bildiğim sinema yapmak istediğimdi. İzlediğim, sevdiğim gibi bir şey çekmek istedim. Kısa filmde neyi anlatabilirim, kısa filme hangi öyküler yakışır bilmiyordum. Sonra 150. Sayfa’nın konusunun kısa filme ne kadar yakışmadığını öğrenmiş oldum.’’Kameralı Kadın’ı çekme fikri çok önce, sinemada “kameranın varlığı’’nı sorgulamaya giriştiği sırada başlamışsa da, bir gece arkadaşlarına “Benim şöyle de bir hayalim var” dediği bir anda doğmuş. Filmde kameranın, yönetmenle oyuncu arasında nerede durduğunu, işlevsel olarak sadece kayıt tuşuna basılınca bize “an”ı gösteren bir makine olup olmadığını sorguladığını söylüyor Aslan.Filmi izleyenlerin verdiği tepkiler ise hayli ilginç. “Bazılarına filmdeki şiddet yetmedi, ‘Neden kan yok?’ dediler. ‘Ben bu filmde böyle bir şiddet izlemek istemezdim’ diyenler de oldu. Marilyn Monroe’nun da kameralar tarafından öldürülmüş bir kadın olduğunu söyleyenler oldu. İzleyenlerden biri de kadının aslında kendi kendisini dövdüğünü söyledi, kadının toplumsal baskı karşısında kendisini cezalandırması olarak okudu bunu. Çok farklı yorumlar, çok farklı okumalar çıktı.’’ Yönetmenin tercihi Yeşim Aslan’ın kendi okumasını soruyoruz bu durumda. Aldığımız cevap şöyle: “Kadın kamerayı öpüp koklasaydı da hemen hemen aynı mesaj verilirdi. Yine kameranın işlevi sorgulanmış olurdu, yine kadının toplumsal rollerine, medyadaki yansımasına gönderme yapmış olurdum. Ama yönetmenin varlığı […]

Santralistanbul’dan bir İranlı geçti: Shahram Entekhabi

Ali Erişkin Shahram Entekhabi 1963 Boroujerd, İran doğumlu bir sanatçı. Aslında sanatçı olarak kariyeri çok uzun yıllara dayanmıyor. Çalışma hayatının 20 yılını profesyonel bir mimar olarak geçirmiş. Altı yıl önce de kendi deyimiyle “biraz şans, biraz istek, belki biraz da destek sayesinde” sanatçı olmuş.Mimarken çalıştığı firmanın yaşadığı bir takım sıkıntılar, onu önce bir arkadaşıyla beraber bir maymun figüründen yola çıkarak grafik tasarımına, daha sonra da sanatçılığa yönlendirmiş. Yaptığı sıra dışı performanslar, videolar ve enstalasyonlarla adını kısa sürede tüm dünyaya duyuran sanatçı, sanatın satın alınıp evin duvarına asılmasına karşı çıktığını ve başlangıç noktasının aslında bu duruma bir isyan niteliği taşıdığını anlatıyor. Sanatın sahiplenilmesi durumunun onda yarattığı rahatsızlık nedeniyle yarattığı eserlerin birçoğu kamusal alanda sanata işaret ediyor.Bu konuda tüm dünyada farklı şehirlerde yaptığı performanslarda kamusal alanı kullanıp, kamusal alan içerisinde güvenlik bantlarıyla izole bir alan yaratmaya çalıştığı eserlerinde halkın bu konuda tepkisini ölçmeyi hedefliyor ve bunu gizli kameralarla gerçekleştiriyor.Kendisinin icra ettiği sanatı, yaptığı performanslara bakarak “kavramsal anlamda sanat” ile “teatral sanat” arasında bir yere konumlandırmak mümkün görünüyor. Ayrıca Entekhabi, altyapısı nedeniyle olacak ki, şiddetli bir biçimde sanatın siyasi olabileceğini savunmaktan da kaçınmıyor, bunu doğal bir sonuç olarak nitelendiriyor.Shahram Entekhabi ve sanatını daha iyi anlamak ve algılamak için aslında en doğru yol eserlerini incelemek. Çünkü kendisinin belki de biraz çizgi dışı tarzı, herkeste farklı anlamlar yaratabiliyor. Kariyerinin yaşattığı çeşitliliğin açık bir şekilde sanatına yansıdığını görmek mümkün. Eserleri mektepli ve alaylının farkına, bu çeşitliliğin her zaman olması gerektiğine dikkat çekiyor.Londra ve Berlin’de yaşayıp, çalışan sanatçının eserlerini incelemek için kendi web sayfasını ziyaret etmek herkes için değişik bir tecrübe olacaktır:http://www.entekhabi.org/