Bir eski mahkûm, bir ateist, bir vicdani retçi okuması

Önyargı ve ayrımcılığı paylaşımla yıkmayı hedefleyen Yaşayan Kütüphane Projesi, ikinci kez Bilgi'deydi

Önyargı ve ayrımcılığı paylaşımla yıkmayı hedefleyen Yaşayan Kütüphane Projesi, ikinci kez Bilgi'deydi
Barış gazeteciliğinin masaya yatırıldığı seminerde çatışma dilinin tiraj ve ratinglere etkisi de tartışıldı.
Hüseyin Aygün, Bülent Bilmez, Talha Köse ve İhsan Eliaçık'ın katıldığı ve HaberVs'nin canlı yayınladığı panelin bant kaydını izleyebilirsiniz
Gazi mahallesinde kahvehanelerin ve bir pastanenin taranmasıyla başlayan olayların üzerinden 16 yıl geçti. Olaylarda hayatını kaybeden 22 kişi, olayların yıldönümünde anıldı ve faillerin cezalandırılması istendi. Gazi mahallesinde sivil toplum örgütü ve siyasi partilerin katılımıyla gerçekleşen gösteri, Eski Karakol Durağı önünden başlayıp, olaylarda hayatını kaybedenlerin mezarı başında son buldu. BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel, Gazi Olaylarının aydınlatılması için verdikleri önergelerin iktidar tarafından reddedildiğini söyledi. Türkiye’nin bu olayı aydınlatması gerektiğini belirten Tuncel,“Gazi, Türkiye’nin kendi geçmişiyle yüzleşmesi açısından bir fırsat. Gazi aydınlatılmadan Maraş, Sivas, Dersim, Zilan aydınlatılamaz. Çünkü bu katliamın arkasındaki zihniyet, Türkiye’deki farklı kültür ve kimlikleri kendisine tehdit ve bölücü gören zihniyettir.” dedi. Göstericilerin “Gazi’de düşene, dövüşene bin selam”, “Gazi şehitleri ölümsüzdür”, “Dersim, Sivas, Koçgiri unutulmaz hiçbiri…” sloganlarıyla yürüdüğü gösteride hiçbir olay yaşanmadı. Yürüyüşe BDP İstanbul milletvekili Sebahat Tuncel’in yanısıra, olaylarda hayatını kaybedenlerin aileleri, Metin Göktepe’nin annesi Fadime Göktepe, CHP milletvekili Mehmet Sevigen ve ESP Genel Başkanı Figen Yüksekdağ da katıldı. Avukat Remzi Kazmaz, Ergenekon davası iddianamelerinde Gazi olayının adının geçmesine rağmen hala gündeme gelmediğini belirtti. “Bu ülkede faili meçhulleri temizleyeceğiz” denmesine rağmen, başka şeylerin üzerine gidildiğini kaydeden Kazmaz, Savcı Zekeriya Öz’ün ‘Bu olayı aydınlatacağım’ demesine rağmen, aileler ve müdahil avukatları hala çağırmadığını söyledi. Olaylarda hayatını kaybeden Zeynep Poyraz’ın babası Cemal Poyraz’ın, yaptığı konuşmada 12 Mart 1995’te yaşananları anlattı ve faillerin yargılanmasını istedi. Teyzesiyle aynı adı taşıyan Zeynep Poyraz da teyzesine yazdığı mektubu okudu.12 Mart’ta ne oldu 12 Mart 1995 akşamı Alevilerin, Kürtlerin ve sol görüşlülerin yoğun yaşadığı Gazi Mahallesi’nde kahvehaneler ve bir pastane, şoförü öldürülüp gasp edilen bir taksiden açılan ateşle taranır. Açılan ateşle Alevi dedesi Halil Kaya hayatını kaybeder ve 5 kişi yaralanır. Gazi Mahallesi’nde olayı protesto eden halka polis ateş açar. 15 Mart’ta, Ümraniye 1 Mayıs Mahallesi’nden cenaze törenine gelmek isteyenleri, engellemeye çalışan polis ve özel tim, kitlenin üzerine yine ateş açar. Böylece 12-15 Mart arasında toplam 22 kişi […]

Bilgi Üniversitesi İnsan Hakları Hukuku Uygulama ve Araştırma Merkezi yönetiminde, bağımsız araştırmacılar tarafından Belgeleme ve Raporlama Yoluyla Türkiye’de Ayrımcılıkla Mücadele Projesi kapsamında hazırlanan ayrımcılık izleme raporlarının ön sunumu bugün gerçekleştirildi. Taslak raporda Ocak-Haziran 2010 dönemi içerisinde Türkiye’de yaşanan ırk veya etnik köken, din veya inanç, engellilik, cinsel yönelim veya cinsiyet kimliği temellerinde ayrımcı muamelelere yer verildi. Çalışma yürütülen 4 ana başlıkla ilgili istihdam, eğitim, mal ve hizmetlere erişim konusundaki ayrımcı uygulamaların nedenlerinin ve çözüm önerileri sunularak aktarılan raporla Türkiye’de ayrımcılığın varlığı ve yoğunluğu hakkındaki bilginin yaygınlaştırılması hedefleniyor. Tüm hizmetler Sünnilere Türkiye’de din veya inanç temelinde ayrımcılığım izlenmesi raporu, Ergün Kayabaş ve Özgür Mehmet Kütküt tarafından hazırlandı ve sunuldu. Medya taraması, resmi verilen ve akademik çalışmaların kaynaklık ettiği raporda Aleviler, Ateistler, Bahailer, Bulgar Ortodokslar, Caferi Şiiler, Ermeniler, Gürcü Ortodokslar, Keldani Hıristiyanlar, Museviler, Nesturiler, Protestan mezhepleri, Roman Katolikler, Rum Ortodoks Hıristiyanlar, Sünni Müslümanlar, Süryaniler, Yehova Şahitleri ile Yezidilerle ilgili 15 ilde meydana gelen 20 vakaya yer verildi. Ergün Kayabaş, sağlık ve barınma alanında din veya inanç temelinde hiç bir vaka bulamadıklarını söylerken, istihdam alanında ÖSYM’nin yaptığı KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) ve KPDS’ye (Kamu Personel Dil Sınavı) girmek isteyen başörtülü adayların başvurularının kabul edilmemesine dikkat çekti. Hükümetin bu konudaki düzenlemelerinin, başörtülü kadınların tereddüt yaşamasını engellemediğini ifade eden Kayabaş, “Sanki hükümet değiştiğinde bu konuda atılan tüm adımlar da kalkacakmış gibi bir kanıya vardık” dedi. Kayabaş, eğitim alanında zorunlu din dersleri ile ders kitaplarında yer alan ayrımcı ifadelere yapılan itirazların sonuçsuz kaldığını dile getirdi. Özgür Mehmet Kütküt, nüfus cüzdanlarındaki din hanesinin boş bırakılması veya farklı inançların yazılmasıyla ilgili ayrımcı uygulamalardan söz ederken, “Alevi vatandaşlar Cemevlerine ibadethane statüsü verilmesini talep ediyorlar ancak reddediliyor” dedi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın tüm hizmetlerinin Hanefi-Sünni inanca mensup yurttaşlar için olduğunu söyleyen Kütküt, “16-22 Nisan 2010 tarihleri arasında Kutlu Doğum Haftası yapıldı. Diyanet İşleri Başkanlığı yetiştirme yurtlarından okullara, cezaevlerinden ana sınıflarına, kamu kurumlarından […]

Emirgan’daki Osman Saçmacı İlköğretim Okulu’nda öğrenim gören, 7. sınıf öğrencisi R.’nin önümüzdeki birkaç senede alacağı notlar, ileride hangi lisede okuyacağını belirleyecek. Yapılan başarı puanlarının sadece küsuratıyla, yüzlerce kişinin elenebildiği bir sistemde, o da güzel bir puan yaparak iyi bir okula girmek istiyor. Fakat onun alacağı puanı etkileyecek derslerden biri de Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararlarına aykırı olduğu halde verilen, zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi. R. şimdi Alevi olmasına rağmen, puan kaybetmemek için harıl harıl Arapça dua ezberlemeye çalışıyor. AİHM, 2007’de verdiği kararda; “Türkiye’deki din kültürü ve ahlakı dersleri, demokratik bir toplumda verilen eğitimde olması gereken, objektiflik ve çoğulculuk, bunun yanı sıra öğrencilerin dine karşı sorgulayıcı bir bakış geliştirmeleri ölçütlerini karşılamamaktadır” demişti. Muafiyet çözüm değil ayrı bir sorunAnne B. (37) kızını din dersinden muaf tutmak için yargı yolunu seçmemiş. Haksız da sayılmaz. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği (PSAKD) Başkanı Fevzi Gümüş sadece kendi derneklerinde, elliye yakın sonuçlanmış ya da sürmekte olan muafiyet davası olduğunu söylüyor. Bu davaların çok uzun sürdüğünü anlatan Gümüş, dava süresi boyunca çocuğun din dersi almaya devam ettiğini de hatırlatıyor. Fevzi Gümüş’ün dikkat çekmek istediği bir başka nokta da, çocuğun dersten muaf olmasının bir kazanım olmadığı. Gümüş, “Dava kazanılsa bile, çocuğun muaf olduğu, öğrenciler, öğretmenler ve yönetim tarafından biliniyor. Bu durumu herkes kendi kimliğine, kendi algısına göre değerlendiriyor” diyor. Muaf olan öğrencilerin, okulda dışlanma, lakap takma gibi sorunlarla karşılaştığını belirten Gümüş, bu yüzden ayrı bir psikolojik baskı altına girdiklerini belirtiyor. Baskıdan kaçmak için kimlik gizleniyorAnne B. de, hem uzun bir davanın, hem de muafiyetin, kızının arkadaşlarından farklıymış gibi hissetmesine neden olacağını düşünmüş. Ayrıca, kızının Alevi kimliği ön plana çıktığında, eğitim kadrosunun tepkisinin de değişmesinden korkmuş .”Bu konuda keskin düşünceleri olan Sünni öğretmenleri olabilir, notlarını da riske atmak istemedim” diyerek anlatıyor bu süreci. Kızının bir ders saati boyunca dışarda tek başına beklemesinin de onu üzeceğini düşünerek bu […]

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 1. Uluslararası İlişkiler Öğrenci Kongresi kapsamında farklı etnik ve dinsel gruplardan konuşmacılar Türkiye’deki azınlık sorunlarını dile getirdiler. İlk oturumda Şalom Gazetesi Köşe Yazarı Denis Ojalvo, Türk Yahudilerinin de Türkçe düşündüklerini, Türkçe küfür ettiklerini ve “Ne mutlu Türküm diyene” dediklerini fakat din farklılıklarından dolayı sorunlar yaşadıklarını anlattı. Günümüzde yaşanan sorunların kaynağının hükümetlerin ortadoğu üzerine ürettikleri siyasetten kaynaklandığını vurguladı. Bilgi Üniversitesi Diplomasi Kulübü tarafından organize edilen kongrenin, ikinci konuşmacısı Alevi-Bektaşi Eğitim ve Kültür Vakfı Onursal Başkanı Lütfi Kaleli ise; Birlikte hareket etmenin güzelliğine ve kadın erkek eşitliğine vurgu yaparak “Cami yerine cem evine gidebiliriz fakat bu bizim birbirimize olan sevgimizi asla azaltmaz” diyerek yaşadıkları sıkıntılara rağmen iki toplum arasındaki kardeşliğe gönderme yaptı. Farklı etnik gruplardan birçok dinleyicinin bulunduğu kongrenin ikinci oturumu Sulukule Platformu Üyesi Hacer Foggo’nun konuşmasıyla başladı. Foggo, Romanların dünyada en çok baskıya uğrayan etnik grup olduğunu, dünyanın farklı yerlerinde romanlara karşı yapılan ayrımcılıktan örnekler vererek anlattı. Türkiye’deki Romanların çektiği sıkıntıları anlatan Foggo, Romanlara “Kentsel dönüşüm” değil “Sosyal dönüşüm” gerektiğini savundu. Kongrenin son konuşmacısı Agos Gazetesi Yazı İşleri Müdürü Aris Nalci ise farklı mezheple evlenme sorunundan, Ermeni çocuklarının farklı okullara gönderilmesine kadar birçok farklı konuyu kendi yaşadıklarından da örnekler vererek dinleyicilerle paylaştı. Türkiye’de Yahudi OlmakDenis Ojalvo (Şalom Gazetesi, Köşe Yazarı) Tarih boyuncu Anodolu ve orta doğu topraklarında yaşayan toplumlar arasında büyük etkileşimler olduğunu anlatan Denis Ojalvo, aslında kimin nereden geldiğinin tartışmaya açık olduğu belirtterek sözlerini şöyle sürdürdü:“Bu ülkede bulunan Yahudiler Türk toplumu ile eşit olamadılar. Türkiye’deki Yahudi aleyhtarlığı, yabancı düşmanlığından kaynaklanıyor. Yahudilerin farklı dinden, dilden olması, varlıklı olması, kadınlarının giyim tarzı. bütün bunlar kültürel sürtüşmelere neden oldu. Son zamanlarda Türkiyelilik diye bir kavram ortaya atıldı. Çünkü insanlar kendilerini Türk hissetmeyebilirler denildi. Yahudiler adına şunu söyleyebilirim; Anayasa’da bulunan Türklük tarifi ile hiçbir sorunumuz yoktur. Bu tarifle kendimizi Türk hissedebiliriz ama etnik olarak bu farklıdır. İsrail kurulduktan sonra Türkiye’de […]

“Gizleyemez yüzlerine işlenmiş sürgünleri, pirlerin ak sakalı her teli ayrı bir yaradan beslenir, ‘38’ den beri yürekleri ‘şark çıbanı’, anlatsalar masal, sussalar ağıt. gözü lal, dili lal, yüreği lal, yol anlatır o susar, su anlatır o dinler bir hüzün anıtıdır dersim sürgünü, yarası gizli, umudu lal.” (Ali Erenler) Saatli maarif takvimlerinin her güne bir gün düşen yaprakları Nisan ayı başını gösterdiğinde yazılırdı; mevsimlerden bahar, günlerden Kırlangıç Fırtınası olduğu. Göç mevsimine denk düştüğünden böyle anılan bu fırtınada, esip gürleyen gökyüzüne karşı sadece kırlangıçlar kanat çırpabilir. Güçlünün güçsüzü yok etmesine dayalı bu fırtınada sadece kanadı en kuvvetli olanlar sağ kalıp yoluna devam edebilir. Yanıbaşındakinin yok oluşuna, kanadının kırılıp ölümüne tanık olmuş kırlangıçlar kendilerinden sonra gelenlere, adeta soylarını kurutmayı amaçlayan bu fırtınayı ve benzer acıların tekrar yaşanmaması için bu afetten nasıl kurtulacaklarını anlatıp dururlar. Yaşanan acıların gelecek kuşaklara anlatılmasının tek amacı vardır, acıyla yüzleşip yaşamlarını sürdürmenin yolunu öğrenmek. Türkiye’nin maalesef geçmişi de adeta, yüzleşmesi eksik kalmış bir kırlangıç fırtınasına benziyor. Mesela, bugün hala rakamlarla tartışılan; kiminin soykırım kiminin katliam dediği Osmanlının son döneminde Ermeniler’in yaşadıkları… Sonra, çok değil 15 yıl geriye gittiğimizde, hala sürüp giden bir savaşın sonucu olarak boşaltılan 4 binden fazla yerleşim yeri ve göçe zorlanan onbinlerce insan çıkıyor karşımıza. Dersim’de zamanı ikiye bölen tarih: 1938 1915’le günümüz arasında bir yerde ise Dersimliler’in yaşadığı sürgün acısı hala taze ama hala tartışmadan uzak duruyor yerli yerinde. Modern Türkiye tarihindeki belki de en kara sayfa 1937 ve 1938 yıllarında Dersim bölgesinde yaşanan insanlık dışı eylemler. Bu yıllarda “tek millet” yaratmak isteyen anlayış, on binlerce savunmasız kadın, çocuk, yaşlı insanı ve hiçbir suçları olmadığı halde yok etti. Ölenlerin sayısının 40 binden az olmadığı araştırmacıların ortak görüşü. 10-12 binden az olmayan sayıda bir insan grubunun ise “batıya” muhacirliğe gönderildiği tahmin ediliyor. Kesin rakamlar verilemez; resmi istatistikler yok ve arşivler kapalı. Bu tarihteki olaylar Dersimlilerin hafızasında “milat”tır. […]

Yunus Emre, Pir Sultan Abdal ve Karaca Ahmet Sultan gibi halk ozanı ve dervişlerin Anadolu’da, hatta kimi zaman Türkiye sınırları dışında onlarca türbesi ya da makamı (yeri) bulunuyor. Bu mekânların her biri yoğun ziyaret alırken, gerçek kabirlerin nerede olduğu tarihçiler tarafından da tartışılıyor. Hacı Bektaş Veli dergâhında yetişen ve adı, İstanbul’da kendi dergâhını kurduğu yere verilen Karaca Ahmet Sultan bu isimlerden biri. Karaca Ahmet, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Mezarlıklar Müdürlüğü’nün geçtiğimiz ay yayınladığı Hüvelbaki adlı kitapla gündeme geldi. Kitapta, Karaca Ahmet’in esas türbesinin Manisa’nın Horoz köyünde yer aldığı iddia ediliyor. Karacaahmet Sultan Derneği bu iddia üzerine 13 Şubat 2009’da bir basın duyurusu yayınlayarak bu iddianın “Türk ve İslam tarihine karşı kasıt değilse önemli bir bilgisizlik” olduğunu savundu. Gazeteci Melih Aşık konuyu Milliyet’teki köşesine taşıdı. Aşık, Hüvelbaki’de Karaca Ahmet hakkındaki iddianın ispatlanamadığını ve kitabı hazırlayanların da bu konuda mahcup olduğunu dolaylı yoldan öğrendiğini yazıyordu. HaberVesaire, Karacaahmet Sultan Derneği başkanlarından, araştırmacı ve yazar Cemal Şener ile birden fazla türbe geleneğinin kaynağını ve Karaca Ahmet’in İstanbul’daki türbesi hakkındaki iddiaları konuştu. Gerçeği hangisi? Cemal Şener, mezar taşlarının kutsal olmasının ve mezarlıklara saygı duymanın İslam’dan çok Türk kültürüne ait bir öge olduğunu söylüyor. İslam’ın karşı olmasına rağmen bu tür geleneklerin halk arasında bin küsur yıldır yaşadığına değinen Şener, bunun o kişiye verilen önemle ilgili olduğunun altını çiziyor. Şener, Karaca Ahmet Sultan, Yunus Emre gibi isimlerin birden fazla türbesinin olmasını ise şöyle açıklıyor: “Sağlığında, düşünceleri doğrultusunda sevilen sayılan insanlar vefat ettikten sonra da onlara olan saygı sevgi devam ediyor. Türk kültüründe reenkarnasyona benzeyen, onu yaşatma anlayışı var. Toplumda isimleri ile yaşayan pek çok insan geçmişin dinsel, siyasal, felsefi önderi. Anadolu’da bu tür kişilerin birden fazla mezar yerinin olması, o kişinin değişik toplumlarda sevilmesinin bir sonucu.” Türk coğrafyasının çok büyük oluşu Şener’e göre, aynı insanın birden fazla yerde türbesinin bulunmasını açıklayan bir başka neden. “Türkler Altaylar’dan Akdeniz’e kadar […]
Medyakronik Sivas Madımak Otelii’nde 2 Temmuz 1993’te meydana gelen katliamın 15. yıldönümü nedeniyle Sivas’ta sabah saatlerinden itibaren geniş güvenlik önlemleri alındı. Otelin bulunduğu Cumhuriyet Meydanı ve birçok cadde trafiğe kapatılırken Sivas’a giriş noktalarında kimlik kontrolü ve araç taramaları gerçekleşti, kentteki yüksek binaların çatılarına keskin nişancılar yerleştirildi. Madımak Oteli’nin önünde yapılan anma töreni, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), Atatürkçü Düşünce Derneği, Cem Vakfı, Eğitim İş Sendikası, Cumhuriyet Kadınları Derneği ve Cumhuriyet Okurları Kulübü (Cumok) tarafından düzenlendi. Törene farklı illerden katılanların yanısıra yurtdışından da çok sayıda kişi katıldı. CHP binası önünde toplanan, aralarında 25 milletvekilinin de bulunduğu yaklaşık 500 kişilik grup kent meydanında bulunan Atatürk Anıtı önüne gelerek saygı duruşunda bulunarak çelenk bıraktı. CHP binasında gerçekleşen programın ardından grup alkışlar eşliğinde Madımak Oteli’nin önüne karanfil bıraktı. CHP Sivas Milletvekili Malik Ecder Özdemir, devleti yönetenlerin suskunluğunu bozarak, tarihteki bu kanlı olayla yüzleşmesi gerektiğini belirterek, yaşanan olaylardan en çok Sivas halkının zarar gördüğünü söyledi. Sivas’ın 2 Temmuz ile değil, 4 Eylül Sivas Kongresi ile özdeşleşmiş bir Cumhuriyet kenti olduğunu söyleyen Özdemir, yaşanan bu olayın laik Cumhuriyet’e karşı bir başkaldırı olduğunu ifade etti. CHP Grup Başkan Vekili Hakkı Süha Okay ise Madımak Oteli’nin mutlaka hoşgörü ve aydınlanma müzesi olması gerektiğini, otelin bulunduğu yerde hala bir lokanta olmasının büyük rahatsızlık yarattığını sözlerine ekledi. Programa destek veren kuruluşlar adına hazırlanan ortak bildiriyi okuyan CHP İl Başkanı Bülent Renda Deniz, “15 yıl önce gerçekleşen katliamın ve bu amaca yönelik hareketlerin bir daha yaşanmaması için devletin ve toplumun tüm güçlerinin gereken özeni göstermesini diliyoruz” dedi.

Radikal Adalet ve Kalkınma Partisi, 22 Temmuz seçimlerinin ardından Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, Alevi kökenli vatandaşların sorunlarının çözümüne dair bir dizi proje öngören açılım başlatmıştı. Projenin mimarları da Çamuroğlu ile yine Alevi kökenli diğer vekil İbrahim Yiğit’ti. Erdoğan, Çamuroğlu’nu, parti genel merkezinde makam odası da verilerek, bu konulardaki danışmanlığına da getirdi. Erdoğan, bazı bakanlar ve parti yöneticileri de Alevi iftarına katılarak Alevilere yönelik mesajlar verdi. Ancak bu süreçte Başbakan Yadımcısı Çiçek ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’ndan Alevileri ve Çamuroğlu’nu kızdıracak açıklamalar geldi. Çiçek bir soru üzerine “Hükümetin gündeminde Alevi açılımı yok” mesajı verirken, Bardakoğlu da, “Cemevlerine yasal statü tanınamaz” görüşünü dile getirdi. Bu çıkışlara Erdoğan’dan yanıt gelmezken, AKP’nin Alevi kökenlileri bir süre bekleme eğilimine girdi. Ancak kapatma davasının açılmasıyla Alevi projesi rafa kalktı, konu da unutulmaya yüz tuttu. Mektuplu istifa Hürriyet gazetesinden Şükrü Küçükşahin’in haberine göre Çamuroğlu’nun görevinden istifa etmesine giden süreç şöyle gelişti: AKP’nin Alevi açılımının mimarı olduğu için Erdoğan’ın, danışmanlığına getirdiği İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu sert bir mektup yazarak bu görevinden istifa etti. Başbakan’ın yakınları, “Ya yapma bunu; ‘enjoy it’ (Keyfine bak)” dese de Çamuroğlu kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine mektubu geçen hafta alan Erdoğan harekete geçti. Çamuroğlu’yla görüşen Erdoğan, milletvekili olan danışmanının istifa nedenini sordu. Mektubunda Alevi açılımı konusunda kendisine verilip de yerine getirilmeyen pek çok sözü anımsatan Çamuroğlu, Erdoğan’a “Sayın Başbakanım, Alevilere karşı ayrımcılığın bitirilmesini istedik. Bitti mi? Sorabilir miyim; bürokrasinin üst kademelerinde, valiler arasında kaç Alevi var? Sadece bir vali mi? Bu yeterli mi? Peki emniyet müdürleri arasındaki durum ne? Ya altı yıllık iktidarımız boyunca devletten ihale alan kaç Alevi yatırımcı var? Belki hiç yoktur!” dedi ve cemevlerine hükümetin ilgisiz tutumdan yakındı. “Allahaısmarladık Sayın Başbakanım” Çamuroğlu, Alevi açılımı açıklandığında Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Yok böyle bir şey” dediğinde Başbakan’ın sessizliğini manidar bulmuştu. Başbakan’ın, “Ama, Diyanet’in dedikleri ortada” imasına da içerleyen Çamuroğlu, binlerce ayrım örneği verebileceğini söyledikten […]
Alper Görmüş Ahmet Altan 27 Mayıs’ta Taraf’ta “Yalancı laikler” başlıklı bir yazı yazdı. Yazı esasen, laikliğin mottosu olan “devletin bütün inançlara eşit mesafede durması” ilkesinin Türkiye versiyonunun pespayeliği üzerineydi. Altan, yazısına, bu “laik” devlette Müslüman olmayan tek bir kişinin bile çalışamadığını vurgulayarak başlıyordu: “Siz bizim devletin herhangi bir kademesinde Müslüman olmayan birine rastladınız mı? Peki, Sünni olmadığını açıkça söyleyebilen birine rastladınız mı? Yahudi bir Yüzbaşımız, Ermeni bir diplomatımız, Rum bir posta müdürümüz var mı? Olabilir mi? İstedikleri kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olsunlar ‘gayrimüslimler’ devlet katlarında görev alamazlar.” Altan’ın haklı olarak vurguladığı gibi, Müslüman olmak da yetmezdi bu iş için, ille de Sünni Müslüman olmak gerekirdi: “Müslüman olmak yetmez. Siz hiç Alevi olduğunu açıkça söyleyen bir general gördünüz mü? ‘Ben Aleviyim’ diyen bir Maliye müfettişiyle karşılaştınız mı? Aleviler de kimliklerini açıkça beyan ederlerse devlet dairelerinde iş bulamazlar. Bu devlet, Müslüman Sünni olmayanlara güvenmez ve onları içine almaz.”Ve nihayet, Ahmet Altan’ın gene haklı olarak vurguladığı gibi “Sünni Müslüman” olmak da yetmezdi. “Sünni Müslüman gibi yaşamayan Sünni Müslüman” olmak gerekirdi. Bir başka deyişle “Aleviler gibi” yaşamak gerekirdi: “Bizim devlet sadece ‘Sünnilere’ kapılarını açar ama Sünnilerin Sünni gibi yaşamasını da yasaklar. Sünni olmayanlara devlet kapıları kapalı olduğu gibi Sünni usullere göre yaşayanlara da devlet kapıları kapalıdır. Bizim devletin istediği ‘ideal vatandaş’, Alevi gibi yaşayan bir Sünnidir. Namaza gidilmeyecek. İçki içilecek. Kadınlar başını açacak. Faiz haram sayılmayacak. Konuşmalarda asla Hz. Muhammed’e ve Kuran-ı Kerim’e atıfta bulunulmayacak. Bakın üst düzey devlet memurlarına. Onların hepsi Alevi gibi yaşayan Sünnilerdir. İçki içerler, namaza gitmezler, karılarının başları açık olur. Sünniliğe kalben bağlı olan biri içki içemez. Mutlaka beş vakit namazını kılar. Öyle bir Sünni, devlet kadrolarında yer bulamaz. Siz, aynen Vatikan gibi tek mezhepli bir devlet kuracaksınız, sonra da ‘laiklik’ istediğinizi söyleyeceksiniz. Bizim devlet ‘laik’ falan değildir.” Aleviler bu yazıya neden kızdı?Ahmet Altan’ın bugünkü (30 Mayıs) yazısı ise “Alevilik” […]