Genel

Vicdanımızın sesi Sait Şanlı

Yazan: HaberVs

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kan davalarının bitmesi yolundaki çabaları nedeniyleFransız Haber Ajansı (AFP) tarafından 2006 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen ve ‘Nobellik Sait’ lakabını alan Diyarbakır Kasaplar Odası Başkanı 65 yaşındaki Sait Şanlı dün (10 Ağustos 2009) günü yaşamını yitirdi. Üç hafta önce kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yatırılan Şanlı geçirdiği iki ameliyatın ardından yoğun bakımda tutuluyordu. Şanlı, memleketi Diyarbakır’da geniş katılımlı bir cenaze namazı sonrasında toprağa bugün toprağa verildi.

Diyarbakır başta olmak üzere bölgede kanaat önderi olan “Barış elçisi” Sait Şanlı, bugüne kadar 448 kan davası , 97 kız kaçırma ve yaralama olayı ile başlayan 106 husumetin barışla noktalanmasını sağlamıştı. “Barıştırma yöntemi”ni anlatması için Şili’ye davet edilmiş, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürt sorununu tanıyorum” sözlerini sarf ettiği ziyareti organize etmişti.

Gazeteci İrfan Aktan’ın Sait Şanlı ile yaptığı röportaj, kapatılanNokta dergisinin 2-8 Kasım 2006 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştı. Bu röportajı Aktan’ın izniyle yayınlıyoruz.

İrfan Aktan

Güneydoğu’da yaşanan kan davalarını barışla sonuçlandırmak isterken başına iş açan çok insan var. Sizse Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu’nun pek çok yerinde yaşanan yüzlerce kan davasının barışla sonuçlanmasını sağladınız. Neden kendinizi böylesi riskli bir sorunu halletmeye vakfettiniz?
Aslında siz de şu anda benim kapımı çalmış olmakla, bu kutsal işe kendinizi vakfetmiş oluyorsunuz. Çünkü basın olmasaydı ben tüm bunları yapamazdım. Ben 1944, Lice doğumluyum. Batıdan gelenler burayı pek bilmezler, o yüzden söyleyeyim: Lice, Diyarbakır’ın kadim ilçelerinden biri. 1957’de, bizim amcazadelerimizle aramızda bir kan davası yaşandı. O olay, bütün hayatımızın seyrini değiştirdi.

Kan davası neden çıktı?
Bizim ineğimiz, komşumuzun bahçesine girmişti…Gerisini artık siz tahmin edin! Komşu, zavallı mahlûkatın kuyruğunu kesti. Amcam da o zaman gençti, 18-19 yaşlarındaydı daha. Ben de 14 yaşındaydım. Tabii bizim ailemiz biraz genişti. Bir amcam belediye başkanıydı, babam mahallenin muhtarıydı. Genç amcam, niye ineğimizin kuyruğunu kestin, diye komşuya gitti. Bir laf ondan, bir söz birinden… Kuyruk davasından, amcamın elinden bir kaza çıktı.

Kuyruk davasından önce aranızda herhangi bir münakaşa yaşanmamış mıydı?
Sana yemin ederim ki, kardeştik, akrabaydık, çok iyiydik. Zaten kuyruğu kesen de cahil bir insandır. Hayvandır affedersin, kendisi gitti bahçeye, biz salmadık ki. Şimdi sen hem günaha girdin, hem de hayvancağızı özürlü yaptın! Cenabı Allah onu özürlü doğurmamıştı ki. Kuyruğunu kesince, hayvan kendisini sinekten filan nasıl koruyacak? Tabii eğitimsiz insan bunu düşünmez. Ama diyelim ki o yaptı, amcam niye öyle bir kaza yaptı…

Neyle?
Kafasına bir taş attı ve o da aramızdan ayrıldı. Baktık birbirimize gireceğiz; bölgemizde zaten genel olarak feodal bir durum var, kalktık terk-u seda olduk. Bağımız vardı, tarlalarımız vardı, babam dededen kalma kasaptır, dükkânımız gitti. Muş’un Malazgirt kazasına taşındık. Çünkü dedik ki, bir ölü insan, bir de özürlü inek var, daha fazla can yanmasın. Yani başını ağrıtmayayım, on dokuz aile biz, göç ettik.

Malazgirt’te nasıl geçiniyordunuz?
Bir sene kendi paramızla idare ettik ama sonra sıkıntılar yaşadık. Ondan sonra çok çektim. İlkokuldan da ayrıldım. Çok ızdırap çekince, kendi kendime vaat ettim; dedim ki kan davası bitmeli.

Amcazadelerinizin gelip “kanını alması” ihtimali sizi korkutuyor muydu Malazgirt’te de?
Zaten ben onun için bu mesele üzerinde hassasiyetle duruyorum. Kan davası olan insan, uyku yatamaz. Ekonomi olarak çalışamaz. Beyin olarak fakir kalır, cep olarak fakir kalır. Sokakta yürürken, “aha da pusudadır bunlar” der, yürüyemez. Taksi de yok o zaman, çare de. O korkunun içinde büyüyorsun ama hep küçülüyorsun aslında.

Kuyruğu koparılan ineğe ne oldu?
İnek özürlü kaldı. Göç ederken, çok iyi hatırlıyorum, onu da sattık: on iki buçuk liraya veya kuruşa!

Kimse sizi kanlınızla barıştırmak için devreye girmedi mi?
O zaman müftü Şlan devreye girdi ama cehalet olduğu için çok iyi bir şekilde çalışma yapamadılar. O yüzden de biz barışamadık. Kanlımız da dedi ki, “kesinlikle intikamımızı alacağız”. Onlar böyle deyince, biz mecbur kaldık, aldık başımızı memleketten çıktık. Bir de Kürtçe’de bir laf vardır: “Golkê malê ji gayê malê na tirse”, yani ailenin buzağısı, ailenin öküzünden korkmaz! Benim Türkçem biraz zayıftır, özür diliyorum ama, bilmem derdimi anlatabildim mi? Yani Türkiye’de de mesele aynen böyledir işte. Buzağı, evin öküzünden korkmaz ki! (Gözleri yaşarıyor). Halen o günler aklıma gelince, gözyaşlarımı tutamıyorum. 1980’e kadar Malazgirt’te kaldık. Orada da kan davaları vardı ve ben aşiretin ileri gelenleriyle, kan davalarının barıştırılması çalışmalarına katılıyordum. İhsan Kılıç ve Sıddık Taş vardı, onlardan kan davalıların nasıl barıştırıldığını öğrendim.

Malazgirt’e gidince sizi nasıl karşıladılar?
Çok misafirperverdiler. Ama maddi olarak çektik, manevi olarak da çöktük.

Ne zaman barıştınız kanlınızla?
1974’te büyükler tekrar araya girince barıştık. Babam Lice’ye döndü. Fakat 1975’te deprem oldu, Allah ömürlerini size versin, babam ve amcalarım, on dokuz nüfusumuz, Lice depreminde toprağın altında kaldı. Biz dört kardeş olarak 1980’de Diyarbakır’a geldik.

Peki, amcazadenizi öldüren amcanıza ne oldu?
O zaten daha Malazgirt’teyken, bütün ailenin dağılmasına sebep olduğu, yanlış yaptığı için, psikolojiden öldü.

Şu anda ekonomik durumunuz bir hayli iyi. Bu duruma nasıl gelebildiniz tekrar?

Biz zaten ailecek kasabız. Malazgirt’te pirzola, kuşbaşı, biftek yapmayı bilen kimse yoktu. Biz de orada üç tane dükkân açtık. Üç-dört sene içinde mali durumumuz fevkalade iyi oldu zaten. Hem askeriyeye hem de yatılı okula et veriyordum. O da durumumuzu fevkalade iyi yaptı. Öyle olunca da, nerede bir kavga olsa, oraya koşmaya, insanları barıştırmaya başladım. Ben insanları çok seviyorum. Hem çok hazımlı, hem de sabırlıyım. Doğrusu sabrım çoktur.

Sabrınızı nereden alıyorsunuz?
Bir, insanları çok seviyorum. Çocuklar ağlayınca, ben de hemen ağlıyorum. Yoksul adamı görünce, onu öpüyorum, senin için ne yapabilirim, diyorum. Hiçbir zaman bir çocuğa merhaba vermeden yanından geçmem. Büyük adamı görünce de elini öperim, benim prensibimdir. Sevgi, saygı, sabır ve sadakat. Eğer sabrınız varsa, zamanınız varsa, biraz sonra başımdan geçen bir olayı da anlatacağım size zaten.

Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’a gelip “Kürt sorununu tanıyorum” dediği gezisini siz organize etmişsiniz…
Ben ettim efendim, ben ettim.

“Affetmek için cesur olmak lazım”

Nasıl yaptınız bunu?

Ben Allah’ın evine gitmişim, hacıyım. Bizim dinimizde öyledir; üç gündür oruç tutmuyorum ama onun sebebini de, sabrınız varsa anlatacağım:
Bölgemizde yirmi yıldır savaş var. Ekonomi olarak, psikolojik olarak, kan olarak zayıflıyoruz. Köyler boşaldı; Diyarbakır’ın nüfusu bir anda üç kat arttı. Sokak çocukları oluştu. Biz ülkemizi sevmezsek, kimse bizi sevmez. Türk’le Kürt iki kardeştir. AK Parti’den başbakanıma ulaştım. Dedim ki, “Başbakanım gel de şu barışı halledelim”. Dedim hem o gelsin kendi gözüyle görsün, hem de mutlu olalım. Beş tane AK Partili belediye başkanına başvurdum. Her beşi de kan davasından dolayı mağdur olmuş zaten. Korumayla evine ve işine gidiyor. Altı ay boyunca, ağlayarak, sızlayarak bu başkanlara gittim. Gelin şu barışı halledelim, diye. En büyük aşiret olarak Çınar Belediye Başkanı’na gittim önce. Dedim ki, “bu demir kapıyı açın, bize nefes aldırın”. Sizden iyi olmasın, ağladı, sarıldı bana, kırmadı bizi. Ona dedim ki, “merak etmeyin, sayın başbakanla da konuşacağım, onlarla da barışı sağlayacağım; bütün ülkemiz için”. Affetmek için cesur olmak lazım. Affetmek cesurun, barıştırmak inatçının işidir. Gördünüz, Mehmet Ağar bir açıklama yaptı, “kanı durduralım” dedi. Ankara’ya gidince benim mesajımı kendisine yollayın lütfen, onu tebrik ediyorum. Samimiyetimle söylüyorum, bu ülkede ateş sönecek.

Bu kadar ölümden sonra, insanları barıştırmak ne kadar mümkün?
Bakın, bir meyve ağacı, ilkbaharda yaprak açıyor. Sonra çiçek açıyor, o çiçekten tane oluyor. Ama tane yetişmeden, meyvesi yenmez. İnşallah bizde de barış yetişmiştir, artık meyvesini yiyebileceğiz. Bana inanmıyorsanız hanımıma sorun, ben yıllardır ilk defa, Mehmet Ağar’ın barış mesajından sonra rahat uyku uyumuşum. İnsanların birbiriyle barışması için çok sebep var. Her şeyden önce, ikinci bir ölümün yaşanmaması için barışmak gerekiyor. Ama bunu, acısı olan insana çok zor anlatabilirsin. Ben yıllardır barış yapıyorum, bunu iyi bilirim. Fakat insanlara, barışın nimetlerini anlatabilmeniz lazım. Bu ülkeyi affetmek kurtarır.

Komşudan gelen ağıt senin vicdanını sızlatmıyor mu?”

Peki, barışın nimetleri nasıl anlatılacak. Siz yüzlerce kanlıyı hangi formülle barıştırdınız?

Komşundan gelen ağıt sesleri senin vicdanını sızlatıyor mu, sızlatıyor. İşte mesele budur. Vicdan sızısı yaşamamayı ve yaşatmamayı başarmak için kendi komşundaki ağıtlara kulak vereceksin. Vallahi ben gidiyorum, önce annelere; anne bak, senin oğlun gitti, başkasının oğlu gitmesin, diyorum. Onun vicdanına sesleniyorum. Kendisiyle konuşuyorum ama, aslında vicdanıyla konuşuyorum. Ülkemizdeki barışı sağlamak için de ben aynı şeyi yapabilirim. Tek tek, bütün annelere gidebiliriz. Bir insan, sadece bir hayata kastederse, dünyadaki tüm hayatlara kastetmiş olur. İşte annelere bunu söylememiz lazım: oğlunun insanlığa karşı suç işlemesine izin verme, demeliyiz.

Ama savaş kararını anneler vermiyor ki. Operasyonlar veya eylemler, planlanarak, bir amaç güdülerek yapılıyor…

Özür dileyerek bir şey anlatacağım size. Ben küçüktüm, nenem anlatırdı. Biz küçük altınlara “pûlik” deriz. Çocuğun biri, elinde üç tane pûlikle, sokakta oynuyor. Yanına yaşlı komşusu yaklaşıyor. Etrafına bakıyor, kimse yok. Yedi yaşındaki çocuğa, “nedir oğlum onlar” diyor. “Amca pûliktir bunlar” diyor çocuk. Yaşlı adam, “oğlum onunla şeker alınmaz ki. Elin kirli toprağın içinde… Ver onları bana, ben de sana para vereyim, git kendine şeker al” deyince, çocuk “sen bilirsin amca” diyor. Eskiden kuruşlar da sarıydı. Adam üç tane kuruş uzatıyor çocuğa. Çocuk, bir şartı olduğunu söylüyor. Afedersiniz, “eğer üç defa eşek gibi anırırsan, pûliklerimi sana veririm” diyor. Adam da etrafına bakıyor, kimse yok. Anırıyor. Çocuk, “bir de köpek gibi havla” diyor. Adam, afedersiniz havlıyor ve tamam diyor, ben senin şartlarını yerine getirdim, ver bakalım pûlikleri. Çocuk diyor ki, “babana rahmet, sen bu eşekliğinle, bu köpekliğinle bunların altın olduğunu biliyorsun da ben mi bilmiyorum!” diyor…
İşte ülkemizin genç kuşağı, bu çocuk gibi olmuştur. Artık kimse onların elinden barışı alamaz. Genelkurmay başkanımız, “Sitem eden annenin elinden öpüyorum” dedi. Ben de sizin aracılığınızla, onun elinden öpüyorum. Yeter ki barışı sağlasın. El öpmek insanı küçültmez. El öpmek insanı büyütür. Süleyman Demirel dedi ki, “Kürtleri tanıyorum”, geldi onu buzun üstüne yazdı, ertesi gün güneş çıkınca yazı da gitti, buz da. Mesut Yılmaz da Tayyip Erdoğan da hep buzun üstünde yazdılar barış mesajlarını. Önemli olan senin o buzu güneşte bırakmamandır. Güneş, buzu eritir. Ben kasabım, mesleğim kasapçılık. Hayvanı kestikten sonra o eti güneşte bırak, zaten bozulup gider. Barış mesajını da güneşte bırakmayacaksın.

Sizce ülkedeki çatışmalarla iki aile arasındaki çatışmalar arasında benzerlik kurmak ve barış çabalarını bunun üzerinden yürütmek ne kadar gerçekçi?
Yüzde yüz gerçekçidir. Senin evinde huzur yoksa, gözlerine huzursuzluk girmişse, sanırsın ki bütün dünya huzursuzdur. O yüzden de dışarıda da mutlu olamazsın. Kimse de seni sevmez. İstanbul’a gidince de söyleyin, ben bu müjdeyi herkese şimdiden veriyorum. Eğer barışımızı sağlarsak, Japonya’dan bile buraya insanlar gelirler, yatırım yaparlar, demokrasi yaparlar. Benim fazla tahsilim yok, o yüzden yanlış bir şey söylemiş olabilirim, özür diliyorum. Bu benim görüşümdür yalnızca.

Jerzy Kosinski’nin “Bir Yerde” adlı kitabının kahramanına benziyorsunuz. Kitabın kahramanı olan bahçıvan, patronu öldükten sonra, ilk defa evin sınırları dışına çıkar. Hayatı boyunca tek uğraşı bitkilerle olan kahraman, tesadüf eseri, bir anda ülkenin gündemine oturur ve bütün sorunlara, bitkilerden hareket ederek yorumlar getirir. Formülü tutar ve siyasette yüksek kademelere çıkar…
Allah razı olsun, teşekkür ediyorum. Ama işte orada yanlış yaptınız. Ben asla siyasete atılmayacağım. Öyle yaparsam, taraf olurum, barışı sağlayamam. Ama beni bir kahramana benzetmeniz, tamamen sizin büyüklüğünüz. Ben insanların hizmetkârıyım sadece. Ülkemin huzuru olsun, canım da malım da size kurban olsun.


Diyarbakır’dan 216 milletvekili çıkmış, bir daha da geri gelmemiş”

Az önce ofisinizin girişinde yaşlı bir seyyar satıcı, elinizi öpmeye çalışıp kulağınıza bir şeyler fısıldadı…
Bir sıkıntısı varmış. İnşallah halledeceğiz. İsterseniz çıkın birlikte dolaşalım, göreceksiniz ki beş adım atamayacağız. İnsanlar geliyor, sarılıyor bana, ağlıyor. Ben de ağlıyorum. Elimizden ne geliyorsa yapıyoruz halkımız için. Gençlerimiz
geliyor, yirmi beş kiloluk erzak veriyoruz. Kekê kurban, aileler o kadar mağdur olmuş ki, ağlamadan ne yapabilirsiniz ki! Cumhuriyet kurulduğundan beri Diyarbakır’dan 216 tane milletvekili çıkmış, gitmiş. Bir daha da geri gelmemiş.
Toplam dört tanesi geri geldi. İkisi vefat ettikten sonra gelmiş, ikisi de sağ olarak. Belediye başkanları da görevleri bittiği anda, bu memleketi terk etmiş. Lice’de 1975’te deprem oldu. Dört bin küsur insan hayatını kaybetti. O zaman geçici barakalar yaptılar. Ve Lice 31 yıldır, iki-üç yıllık ömrü olan barakalarda yaşıyor. Türkiye’nin pek çok yerinde deprem oldu, Allah bir daha göstermesin. Ama Erzincan’da deprem oldu, yeni bir Erzincan kuruldu. Ceyhan’da oldu, yeni bir Ceyhan kuruldu. Yalova’da, Bursa’da oldu, hepsi de yenilendi. Ee, Lice bu ülkenin bir kazası değil mi? 1975 yılında kaza yerle bir oldu. Ama o enkaz aynen duruyor.

Kan davalıları barıştırmak için öncelikle ne yapıyorsunuz?
AK Parti’li bir adamın kan davası olunca, DEHAP’lı araya girmiyor. Tersi de öyle. Ama ben herkes için araya girebilirim. Ben AK Partiliye de koşuyorum, DYP’liye de, DTP’liye de…Diyelim DYP’linin bir olayı olmuş. Önce gidiyorum, oranın büyüklerini, şeyhlerini, âlimlerini buluyor, onlarla konuşuyorum. Onlar da bana, “bizim partinin il başkanı olmadan olmaz” diyor. Gidip hemen partinin il başkanını buluyorum, rica ediyorum, yanıma alıp gidiyorum. Sonra da çocuğu öldürülen annenin yanına gidiyorum. Ona ağlıyorum, yalvarıyorum. Onu ikna etmeden olmaz. Sonra da çocuklara, gençlere yalvarıyorum. Evin bütün bireylerini tek tek ikna etmeden barış sağlanmaz zaten. Ben hepsini ikna ediyorum. Gençler sağolsunlar, çok demokratik olmuşlar. Medyanın sayesinde de işim çok kolaylaşmış. Eskiden bir kan davası için altı ay, bazen de beş yıl uğraşıyordum. Ama şimdi üç ayda çözüyorum kan davasını.

Sizin için en çetin geçen kan davası hangisiydi?
Ben yedi ay hiç durmadan, gece gündüz çalıştım. Yirmi altı yıllık bir kan davası vardı. Sekiz adam vurulmuştu, biri bir bayana tokat attığı için. Tabii göç yaşanmıştı. On yedi tane aile Tarsus’a yerleşmişti. Ben 5.5 buçuk ay boyunca Diyarbakır-Tarsus, Adana, İstanbul arasında gelip gittim. On yedi tane aile, zamanla olmuş seksen tane. O yüzden de hepsini ikna etmem gerekiyordu.

“Ben ağlıyorum, onlar da benimle ağlıyor”

Prensipleriniz neler?
Bir evden erkek gitmişse öbür dünyaya, kadın dul kalmışsa, mutlaka ona ev alınacak. Suç yapan adam, suç aletleriyle birlikte devlete teslim olacak, bu da iki. Bu dünyada da öbür dünyada da cezasını çekecektir. Bu benim prensibim. Zaten bunlar olmazsa, ben davaya hiç girmiyorum. Aksi halde yakını öldürülen tarafın tansiyonu düşmez. Yani ben ona ev aldırsam, ceza kessem, bana itiraz edemez. Ederse, barış olmaz.

Ya ev alacak durumu yoksa?
Ben demiyorum ki, “git dilencilik yap”. Yemin ettiriyorum, ona göre bu sefer ben devreye girip ev, mev ne lazımsa, kendim hallediyorum.

Nasıl hallediyorsunuz?
Zenginlerimiz var, onlara gidiyorum. Kendi durumum da Allaha şükür çok iyidir. Kendim bir şeyler katıyorum. Bundan sonra da çocuğu öldürülen aileye gidiyorum. Diyorum ki, “bakın suçlu hapiste, aile de tazminat verecek. Gelin bu acıyı arttırmayalım”. Diyorum ki, “onlar cahil, bize sığındılar. Biz de size sığınıyoruz…” Diyorum diyorum, ikna ediyorum. Ben ağlıyorum, onlar da benimle ağlıyor. Zaten anne ve baba ikna olduktan sonra, gençlere gidiyorum. Huzurunuzda onları tebrik ediyorum, çünkü beni hiç kırmıyorlar.

“1970’ten bu yana yaptığım barışları sayarsam, bini geçer”

Tüm bu çalışmaların masraflarını nasıl karşılıyorsunuz?
Vatandaşlara sormanızı çok istiyorum: Ben 18 yıldır Diyarbakır Kasaplar ve Besiciler Odası başkanıyım. Yemin ederim bir kuruş maaş almış değilim. Altı yıldır Liceliler Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği Başkanıyım, Allah üzerimdedir, on kuruş maaş almış değilim. Yönetim Kurulu’na da sorabilirsiniz. 1998’de çocuklarımı çağırdım. Dağda beş yüz tane tosunum otlanıyordu. Mesleğim hayvancılık üzerinedir. Şu anda da çiftliğim var. Hepsini çocuklarıma yapmışım. Allahın evine gittim, hacı oldum. Servetimin yüzde yetmiş beşini kız ve oğlan çocuklarıma eşit olarak dağıttım. Yüzde yirmi beşini de Allah rızası için barış yoluna ayırdım. Oğlanlara dükkânları verdim, kız çocukları evlenmiş, onları da razı ettim. Hiçbir iş yapmıyorum, son altı yıldır gece gündüz bu işi yapıyorum. Üç tane mezar da yaptım, biri bana, biri hanımıma, diğeri de aileden Allah kime nasip ederse. Mezarımı da çocuklarıma yük yapmamışım yani. Kendi emeğimle kazmışım.
Buradan Trabzon’a, İstanbul’a, Van’a, Hakkâri’ye, Mersin’e, Ankara’ya, Yalova’ya, Babaeski’ye, Tekirdağ’a, kan davaları için defalarca gittim. 426 tane davaya bakmışım, son altı yıldır. Hepsinde de barışı sağlamışım. Bunların 87’si kız kaçırma, 108 tanesi trafik kazası, 92 tane alacak-verecek meselesi… 1970’ten bu yana yaptığım barışları sayarsam, bini geçer. Bunlar sadece kaydettiklerimiz. Şu ana kadar sadece yaşlı bir adam, o da çok ısrar etti, arabama yirmi milyon liralık benzin koydu! Allahın izniyle hiç kimsenin parasına muhtaç değilim. Bugün ramazandır, oruçlu değilim ama kutsal bir ayda Allah bize yanlış yaptırmaz inşallah.

Neden oruçlu değilsiniz?
Dört gündür oruç tutamıyorum, tansiyondan. Bir olay oldu, iki tane adam öldürüldü, üçü de yaralı. Dört gündür onları barıştırmak için gidip geliyorum…

Barıştırma ihtimaliniz var mı?
İnşallah olacak. Dün de amcaoğulları trafik kazası yaptı, iki tane de oradan gitti. Yastalar şu an. Olaya el koydum, durdurduk. İnşallah hadise büyümeyecek. İki kişi gitmiş, üç olmasın. Onlardan söz almışım zaten, hadise büyümeyecek.

Barıştırdığınız halde tekrar düşman olmuş aile var mı?
Bugüne kadar hiç fire vermemişim. Çünkü ben ailenin yedi yaşındaki çocuğunun da görüşünü almadan, bu işi bitmiş saymıyorum. Benim kadınlara ve çocuklara çok saygım var. Kadının günahı yok. Günah, hep erkeklerdedir. Kadını cahil bırakan da erkektir. Benim fazla tahsilim yok, ama ben öyle düşünüyorum. Bak, dışarıdaki sesleri duyuyor musunuz, çocuklar birbirlerine küfrediyorlar (kalkıp pencereye yöneliyor). Muhtemelen babaları, annelerine kötü davranıyordur. Bir baba, annenin bir gecede çocuğu için çektiği kahrı, bir gece bile çekmez. Anne günlerce, aylarca uykusuz kalıyor.

Namus cinayetleri konusunda…

Anladım ne diyeceğinizi. Allah razı olsun. Töre ve namus cinayetlerini soracaksınız, anladım. Çok kadını kurtarmışım Allah için. Yarın sabah buraya gelin, bakın kaç kişi bize müracaat ediyor (görüşmede notlar tutan genç çalışanına soruyor: “bugün kaç müracaat oldu bize?”. “Hacı bey, onun üzerindeydi bu sabah” yanıtını alıyor). Kız kaçırma olayında olay ölümle sonuçlanmasın diye hemen bize koşuyorlar.

Kim koşuyor size?
Oğlan tarafı. Biz hemen kızın anne-babasına koşuyoruz, hayır, sakin olun, diyoruz. “Ne kızınıza zarar verin ne de insanlığa” diyoruz. Zavallı kızdan ne istiyorsunuz? Sevmiştir, sen vermeyince de kaçmıştır. Ama sevmeden, zorla kaçırılmışsa, biz orada da hemen devreye giriyoruz. Erkek oğlumuzu nasıl kolluyorsak, kız çocuğumuzun da beğendiği, sevdiği erkeğe varması için çalışmalıyız. Kız çocuğu senin kölen değil ki! Biz töre ve namus cinayetlerinin yüzde seksenini, bölgemizden kaldırmışız, Allahın izniyle. Bu müjdeyi size veriyorum, siz de gidin İstanbul’da söyleyin.

İnsanlar mahkemeye gitmek yerine, size mi geliyorlar yani?

Tabii.

Adliye bundan rahatsızlık duymuyor mu?

Diyarbakır’daki savcı ve hâkimlerime saygılarımı sunuyorum. Hepsi de bana yardımcı oluyorlar. Çünkü onların da amacı, adaleti sağlamak. Savcılara gidin sorun, onlar kendileri bana telefon açıyorlar, başkan böyle bir dava var, sen de bakar mısın, diyorlar. “Bu aile tehlikelidir, öldürebilir” diyorlar. Ama size dedim, suç yapan adam kesinlikle cezasını çekiyor. Devlete teslim oluyor.

“Beni vuran adamı, gidip getirecek ve benim yasımda, yanınıza oturtacaksınız”

Allah korusun, sizin çocuğunuzu biri öldürse, ne yaparsınız?
İsterseniz vasiyetimi getireyim size. Biri beni öldürürse, hiç kimseden davacı değilim. Beni vuran adamı, gidip getirecek ve benim yasımda, yanınıza oturtacaksınız, demişim vasiyetimde. Çocuklarım diyecek ki, oğlunuz cezasını
çekecek, siz de yasımıza gelip acımızı paylaşacaksınız, kardeş olacağız.

Sizin gibi başka kaç kişi var burada?
Ülkemin tüm insanlarının benim gibi olmasını istiyorum. Şimdi anlatacağım olayı dikkatle dinleyin: Bir kardeşim vardı, benden biraz uzaktaydı. Kumar oynamış, bütün parasını, arabasını, her şeyini kaybetmiş. Ben öğrendiğimde artık iş işten geçmişti. Geldi yanıma. Dedim ki, “olan olmuş, bari çocuklarına, karına eziyet etme”. Neyse, kardeşim yanımdayken, bir adam geldi yanımıza. Dedi ki, hal ve mesele şu ki, benim oğlum sevdiği kıza varmış. Ama kız tarafı bizi kuşatmışlar, başımıza iş açılacak. Daha önce de kızın akrabaları, oğlanla kızı birlikte görmüşler. Oğlanın burnunu kırmışlar. Adam da oğlunu askere göndermiş, Çanakkale’ye. Kız da üniversiteyi kazanmış, Siirt’e gitmiş. Çocuk askerliği bitirir bitirmez kızın yanına gitmiş, velhasıl evlenmişler, birlikte olmuşlar. Oğlan, babasını da aramış ve “Ben bir daha Diyarbakır’a gelmiyorum, aramayın beni” demiş. Kız hamile kalıyor. O yüzden okul bitince de evine gelemiyor. Doğumunu da yapıyor. Ailesine de, “okul bitti ama geziye çıkmışım, Bursa’dayım” demiş. Ama bu yalan fazla sürmemiş. Babası gitmiş üniversiteye, öğrenmiş olayı, dönmüş Diyarbakır’a. Sonra da başlamışlar oğlan tarafını tehdit etmeye. Dedim kızın babası nerelidir, Dicleliymiş. İsmi ne, M., soyadı ne, İnat! Kız, kayınbabasına vermiş babasının telefonunu. Kumarda her şeyini kaybeden kardeşim de yanımda. Bizim yas evindeyiz ha! Aradım M. İnat’ı. “Kimsin sen, ne arıyorsun, defol git başımdan” dedi. “Dur M. Bey, ben Sait Şanlı, size bir işim düştü de bir çayınızı içmek istiyorum” dedim. “Ne işi, git başımdan” diye bağırıyor. “Bizim iki gencimiz birbirini sevmiş” der demez, “Senin ananı, avradını şöyle şöyle yapayım” dedi. “Ya, küfretme, ben sana bir şey yapmadım ki”, neyse, kapattı telefonu.

Kardeşim ayaklandı, kim bu adam, anneme küfreden, dedi. Yahu sen dur, dedim. Yok, illa ben gidip öldüreceğim onu, diyor. Aradım hemen evi, “hanım, biri bana bir şey söyledi, bizim oraya kimse ulaştı mı?” diye sordum. Kimse gitmemiş eve (gülüyor). Kardeşime dedim ki, bana küfretti ama o küfür onda kaldı, bizim eve ulaşmamış kimse! “Yok, sen karından vazgeçtin ama ben annemden vazgeçmem” dedi. Neyse onu ikna ettik. Sonra ben tekrar M. İnat’ı aradım, bu sefer tansiyonu düşmüştü. Velhasıl evlerine gittik. Barıştırdık. Gençlere de bir ev aldık. Kapattık olayı. İsterseniz adamın telefonunu vereyim size, siz de arayıp sorun bunu. Bizim yas evimiz var. Altı yıldır, vefat eden 459 insanın ailesine hizmet etmişiz. Onlar gelmişler yas evinde, ziyaretlerini burada kabul etmişler. Beş yüz kişiliktir yas evimiz. Benim morgum var, ambulansım var… Tek bir insandan para da almamışım. Ama bazı adamlar var ki, mesela Şer Memedoğlu, arıyor beni, “Hacı baba, muhasebecime söylemişim, 25 milyar liraya kadar, hiç bana telefon etmeden sana ödeme yapabilirler”. Allah razı olsun. Dul kalan kadınlara on yedi tane ev aldırmışım.

“Şili’de ‘ülkemde demokrasi yoktur’ demeyi kendime yediremedim”

Şili’ye davet edilmişsiniz, gittiniz mi?
Hayır, ben gitmedim. Basın geldi Şili’den. İngilizce bilen birini de getirmişler. Anlattılar bana, Şili’de de bizim gibi feodal yapı varmış. Kan davaları da varmış. Ama orada affetmek yokmuş. Barış işlerini yapan biri de yokmuş. Ülkelerine gittikten sonra, başka bir heyetleri geldi. Ticaret odası başkanı da geldi. Onlar da sizin gibi, konuştuklarımızı banda aldılar. Sonra beni davet ettiler ülkelerine. Ben dedim hayır. Oraya gidip, benim ülkemde demokrasi yoktur, bizim bölgeye yatırım yapılmadı, savaş oldu, ölümler oldu desem, doğru olmaz, dedim. Bölgemin sorunlarını size anlatabilirim ama yabancı bir devlette söylemem çok doğru olmaz, diye düşündüm. Kabul etmedim. Yedirmedim kendime.

Nobel Barış Ödülü adayı da gösterilmişsiniz…
Evet, bana bir kâğıt gönderdiler. Onu kimseye göstermemiştim, size gösteririm. “Sait Şanlı’ nın dikkatine” diye bir yazı… Allah razı olsun.

Fransa’nın “Ermeni soykırımı”nın inkârını yasaklayan yasasını nasıl yorumluyorsunuz?
Benim Lice’de yaşadığım mahallede çok Ermeni vardı. Okul arkadaşım, Amerika’da Clinton’un başdanışmanıydı. Onlar bizim Ramazan’ımıza, oruç tutmamıza saygılıydılar, hukuka saygılıydılar. Kimse onlar kadar insanları sevmiyordu. Kimse onlar kadar sadık değildi. Ramazan ayında onlar da lokantasını açmıyordu, sigara içmiyordu. Lice’nin bütün sanatkârları onlardı. 1950’lerden söz ediyorum ha. Onlar tehcir edilmemişler, kalmışlar bir şekilde.

Yorum yazın