Yorum Analiz Görüş

Ah Bologna

Yazan: Itır Erhart

Üniversitelerin gündeminden uzun süredir düşmeyen “Bologna süreci” geçtiğimiz günlerde İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde de masaya yatırıldı ve “Bilim, Belirsizlik ve Bologna” isimli toplantıda enine boyuna tartışıldı. Sürecin ekonomik, sosyal ve kültürel yönleri ele alındı. Kitaplarda, web sitelerinde yazanların ötesinde, projenin çıkış düşüncesi anlatıldı ve Türkiye üniversitelerinin Bologna kriterlerine ne kadar ayak uydurabildiği konuşuldu.

Öğrenci için savaş

Bologna sürecinin hedefleri — karılaştırılabilir dereceler, kalite güvencesi, erişilebilirlik, yaşam boyu öğrenme, her gün büyüyen pazarın işgücü ihtiyacını karşılama, öğrenci, hoca ve akademik personel mobilitesinin artırılması, öğrenci merkezli eğitim — ve dönüşüm, değişim kriterlerinin ne kadar gerçekçi olduğu üzerine uzun süredir yaptığımız tartışmalar Laureate Üniversiteler Ağı Rektörü Juan Salcedo’nun yaptığı konuşma sonrasında farklı bir zemin kazandı. Salcedo konuşmasına “Başından beri sürecin içinde yer alan biri olarak size bir sır vereceğim”, diye başladı ve projenin çıkış noktasının ABD üniversiteleri olduğunu belirtti.

Yabancı öğrenci çekmekte ve akademik başarıda ABD üniversitelerinin çok gerisinde olan Avrupa üniversitelerinin, “belli bir standardı yakalarsak ibre bize dönebilir” düşüncesiyle yola çıktıklarına değinen Salcedo sürecin iyi öğrencileri çekmek için verilen bir savaş olarak görebileceğini vurguladı.

Projenin temelleri çoğumuzun varsaydığı gibi Bologna’da değil, 1998 yılında Sorbonne’da atılıyor. İlk aşamada yalnızca dört ülke dâhil oluyor. Üye ülke sayısı 1999 yılında 29’a, sonraki on yılda ise 46’ya çıkıyor. Hepsinin ortak amacı iyi öğrencileri ülkelerine çekebilmek; ABD üniversiteleri ile yarışabilir hale gelmek. Bu on yıl içinde komisyonun ön göremediği gelişmeler —11 Eylül saldırıları, ABD’nin Irak’a asker göndermesi ve yabancı öğrencilere uyguladığı vize kriterlerini yeniden mercek altına alması — olduğuna ve bunların sonucunda da Avrupa üniversitelerinin on yıl önceye oranla daha çok talep gördüğüne değinen Salcedo “Ancak Obama’nın seçilmesiyle birlikte ibre yeniden aleyhimize dönebilir; bu nedenle Bologna sürecini hızlandırmalıyız”, diye sürdürdü konuşmasını ve “Şimdi yağmur yağmaya başlasa içeride mi olmak istersiniz, dışarıda mı? İçeride olmak her zaman dışarıda olmaktan iyidir” diye bitirdi.

İstemek yeterli mi?

Türkiye de yukarıda değindiğim 46 üyenin içinde, yani yağmur yağdığında içerde olmayı isteyen ülkelerden. Ancak toplantının ikinci gününde konuşan Prof. Burhan Şenatalar’a göre daha yolun çok başında. Türkiye üniversiteleri sürecin mekanik yönüne hâkim olmalarına karşın sosyal boyutu göz önüne alındığında çok gerideler. Kredi transferi, derecelerin denkleştirilmesi, öğrencilerin uluslarasası mobilitesi uzun süredir konuşuluyor ancak üniversitenin özü ve ruhu tartışılmıyor. Daha da önemlisi, üniversiteye merkezi sınavla girildiği için, fırsat eşitliği, farkındalıkların yansıması gibi kriterleri tutturmaktan çok uzaklar. Bir başka değişle, tam anlamıyla sürecin içinde olabilmek için merkezi sınavın kalkması gerekiyor.

Merkezi sınav kalkarsa hem üniversite hocaları olarak bizler enerjimizin önemli bir kısmını tüm lise hayatları boyunca tez çözmeye programlanmış öğrencileri nasıl eleştirel düşünmeye teşvik edebiliriz diye harcamak zorunda kalmayacağız, hem de yüksek öğrenimde fırsat eşitliği yönünde çok önemli bir adım atmış olacağız. Ancak bu yönde henüz hiçbir somut çalışma yok. Dileğimiz gelecek sene düzenleyeceğimiz Mayıs Toplantısı’nda bu konunun gündemin merkezinde olması.

Yorum yazın