Habervs

Habervs

2010’da ‘Ankara’ istifası

Resmi açılışının 16 Ocak 2010’da yapılacağı duyurulan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) etkinliklerinin, bu açılışın içeriğinin oluşturulmasından da sorumlu Büyük Etkinlikler Koordinatörü Serhan Ada istifa etti. İstifasını 5 Kasım’da AKB Ajansı’na bildiren Ada, sorumluluğunu üstlendiği açılış etkinliklerinin içeriğinin, kendisinin ve bu etkinlik için oluşturulan çalışma grubunun bilgisi olmadan ihalenin verildiği İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından değiştirilmesini gerekçe gösterdi. AKB Ajansı’nda daha önce Kent Kültürü Yönetmenliği görevini üstlenen Serhan Ada, ajanstan gelen teklif üzerine “büyük etkinlikler koordinatörlüğü”nü üstlenmişti. Ada’nın yönetimindeki bu birim, 2010 çerçevesinde gerçekleştirilecek çeşitli etkinliklerin, bir bütünlük içerisinde sunumuyla görevlendirilmişti. 16 Ocak 2010’da gerçekleşeceği duyurulan, resmi açılış töreni de bunlardan biriydi. Açılış etkinliğinin içeriğinin oluşturulması için ajans bünyesinde bir çalışma grubu oluşturuldu. Serhan Ada’nın başında olduğu bu gruba AKB Yürütme Kurulu’nun iki üyesi, AKB Ajansı Genel Sekreteri, İletişim Koordinatörü ve müzik ve sahne sanatları yönetmenliklerini temsilen iki üye dahil oldu. Grup, “bir milyon İstanbullu’nun katılacağı, tüm kente yayılan, şimdiye kadar yapılanlardan farklı ve daha sonra yapılacaklara örnek olacak” bir etkinlik zinciri için çalışmalarına başladı. Etkinlikler için yurt içi ve dışından, 13 şirket ya da kurum ile görüşüldü. Bu şirket ve kurumlar, daha önce Avrupa Kültür Başkenti organizasyonlarında, olimpiyat açılışı gibi büyük etkinliklerde göre almış, yaptığı işler referans oluşturabilecek isimlerdi. Çalışma grubu, doğru isimlerin belirlenebilmesi için bir “kriter listesi” hazırladı. Ve bu kriterlerin, değerlendirmede hangi yüzdeyle dikkate alınacağını karara bağladı. Gelen teklifler, bu ölçütlere göne değerlendirildi ve tekliflerin bir kısmı elenerek bir “kısa liste” hazırlandı. Kısa listede yer alan kurumlar ikinci tura davet edildi. Görüşmeler sonunda üç yerli ve dört yabancı firmanın oluşturduğu konsorsiyumun açılış etkinliklerini düzenlemesi uygun görüldü. Kültür AŞ çözümü! Grup, yaptığı çalışmanın sonucunu eylül ayının sonunda ajansa sundu. Ancak Bütçe Komisyonu, işin bu şekilde yapılamayacağı, ihale açılması gerektiği ve ihale için de teknik şartname hazırlanması gerektiği görüşünü çalışma grubuna bildirdi. 41 sayfa tutan bu şartname […]

‘Irak ordusunu Türkiye eğitsin’

Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarik El Haşimi, ABD askerlerinin çekilmesinden sonra Irak’ın güvenlik açısından komşu ülkelerden destek alabileceğini, bu çerçevede Türkiye’den Irak güvenlik güçlerini eğitmesi için talepte bulunabileceklerini söyledi. Irak’taki asker ve polisi Türkiye’deki güvenlik güçlerinin ciddiyetine ulaştırmak istediklerini söyleyen Haşimi, Türkiye’nin sadece güvenlik güçlerinin eğitimi için değil, ekonomik ve siyasi sorunların çözülmesi için de önemli olduğunu vurguladı:“Bugün Türkiye komşu ülkelerle iyi ilişkiler içinde ve bunu geliştiriyor. Belki bu ilişkilerle bölgesel bir birlik oluşabilir. Bu ülkelerde yaşayan insanları bir araya getirebilir ve müşterek sorunları çözebiliriz bu sayede. Biz Türkiye ile 44 anlaşma imzaladık. Tüm alanlarda ilişkilerimizi daha geliştirmek için çalışıyoruz.” ABD’nin 2003 Irak işgalinden sonra ülkede meydana gelen mezhepsel ve etnik bölünmüşlük yerine, birlik içindeki bir Irak vizyonu taşıyan Irak Cumhurbaşkanı Yardımcısı Tarık El Haşimi bugün “Toplum ve Demokrasi Derneği” tarafından İstanbul Bilgi Universitesi Dolapdere Kampüsü’nde gerçekleştirilen konferansa katıldı. Konferansta 2003’teki işgal sonrası durumu, Irak’taki askeri gücün ülkeyi terk ettikten sonra beklenen olası senaryoları ve tüm bu süreçte Türkiye Irak ilişkilerini ve Türkiye’den beklentilerini dile getiren Tarık El Haşimi’nin 2010 yılında yapılacak seçimlerde cumhurbaşkanı olması bekleniyor. Bilgi Üniversitesi’ne ikinci ziyareti olan bu konferansın, cumhurbaşkanı yardımcısı olarak yurtdışında verdiği ilk konferans olduğu için kendisi için çok önemli olduğunu ve gençlerin Irakla ilgili düşüncelerini merak ettiğini söyleyerek söze başlayan Tarık El Haşimi, daha sonra işgal sonrası ülkenin geldiği durumu değerlendirdi. Saddam yönetiminin yaptığı hataların ve baskılarının Irak’a göz diken ülkelere işgal için fırsat verdiğini dile getiren Haşimi, ABD Askerlerinin çekilmesi sonrasında Irak’ta gerçekleşebilecek üç olasılık olduğu görüşünde. Birinci senaryo bugünkü zayıf güvenlik durumunun devam etmesi. İkinci senaryo durumun daha da kötü olması ve Irak güçlerinin sorumluluğu taşıyamaması. İyimser senaryo ise Irak’ın siyasi ekonomik ve güvenlik açısından gelişmesi. Haşimi, Bu üç senaryoyu değerlendirip 2011 sonuna kadar bir yol haritası çizeceklerini bu yol haritasının içinde de şu noktalara ağırlık vereceklerini söylüyor:“İlk olarak güvenlik güçleri asker […]

Gençay Gürsoy: YÖK kaldırılmalı, çoğulculuğu teşvik eden bir yapı kurulmalı

Prof. Dr. Gençay Gürsoy YÖK’ünr kuruluşundan sonra 1402 sayılı sıkıyönetim yasasıyla 1983’te üniversitelerden uzaklaştırılan isimlerden biri. Açtığı davayla 1990 yılında tekrar görevine dönerek, emekli olduğu 2006 yılına kadar İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde anabilim dalı başkanlığı dahil akademik ve idari görevini sürdürdü. 1980 öncesinde dernek, sendika ve partilerde yer alan Gürsoy, 1980 sonrasında askeri rejimi ve daha sonra da YÖK sistemini en çok eleştiren isimlerden biri oldu. Gençay Gürsoy’la kuruluşunun 28’inci yılında YÖK’ü ve Türkiye’nin üniversitelerini konuştuk. YÖK neden kuruldu? YÖK, 12 Eylül askeri darbesinin üniversiteyi adeta askeri yönetime uydurma operasyonuydu kısaca ve 12 Eylül rejimi ondan önceki döneme ait bütün siyası olayların öğrenci olaylarının, gençlik olaylarının sorumlusu olarak üniversiteleri görüyordu ve kendi ifadeleriyle; “üniversitelerin ıslah edilmesi lazımdı”. Dolayısıyla ilk yaptıkları şeylerden biri üniversiteleri hiyerarşik, monolitik, otoriter bir yapıya dönüştürmek oldu. Ondan önceki dönemde de üniversiteler yeteri kadar düşünce özgürlüğünün, özerkliğin yaygın uygulandığı alanlar değildi belki ama yine de özellikle 1933’ten sonra, üniversitenin ilk reform hareketinden sonra, batıdaki modellere uygun düşünce özgürlüğünün, fikir özgürlüğünün ve katılımın yaygınlaştığı bir yapıya doğru kendini adım adım değiştirmeye çalışan bir kurumken tepeden inme bir yasal değişiklikle üniversiteler adeta kışla disiplinine uydurulmaya çalışıldı. Bütün üniversitelerin tek bir model etrafında yapılanması konusunda bir strateji izlendi. Tabi bunlar gerçekleştirildi ilk yasayla. Özerklik kaldırılmış oldu. Merkezi bir yapıya kavuşturuldu bu dönem İhsan Doğramacı diye tanınan hala hayatta olan bir akademisyenin başkanlığında yapıldı askeri rejimle işbirliği halinde. Tabi o zamandan bu zamana çok değişiklikler geçirdi YÖK. Hangi aşamalardan geçti? Zamansal bir şeye ayırmak mümkün mü çok emin değilim ama bütün bu yıllar içinde askeri rejimin yavaş yavaş geri çekilmesiyle birlikte, normal “siyasi hayata dönüş” ile birlikte YÖK’ün de bu katı hiyerarşik yapısının ihtiyaçları karşılamadığını, topluma özellikle akademik dünyaya batı örneklerine uyma konusunda üniversitelerin hızla geriye gittiğini görerek adım adım bazı değişikliklere gidildi. Çok sayıda yönetmelik yasa değişikliği yapıldı. Ama bugün […]

Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, dünyayla rekabet edebilir bir sistemi tartışmalıyız

YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk… YÖK neden kuruldu? Amaçlanan neydi? Herhalde bunu yanıtlamak için iki şeye bakabiliriz. Birincisi ne zaman kuruldu, bir de ne kuruldu? Kasım 1981’de kuruldu. 12 Eylül 1980’den 14 ay sonra. 82 anayasasının kabulünden de bir sene kadar önce. Demek ki, 12 Eylül askeri yönetiminin en katı ve en güçlü olduğu dönemde kurulmuş. Dolayısıyla bu, askeri rejim mantığıyla kurulduğunu açıkça gösteriyor. İkincisi kurulan nasıl bir sistemdi? Kurulan sistem son derece merkeziyetçi bir sistemdi. Bunu daha önceki yüksek öğretim sistemiyle karşılaştırarak rahatlıkla anlayabiliriz. Bugün Türkiye’de 140 kadar üniversite var. Yüksek Öğretim Kurulu dediğimiz zaman üniversiteleri, fakülteleri bir de meslek yüksek okullarını anlıyoruz. Hâlbuki 1981 YÖK yasasından önceki sistemimizde 2547 sayılı kanun vardı. Bir kere üniversite sayısı çok daha azdı. Bir de üniversiteler yanında akademiler vardı. İktisadi ticari ilimler akademileri, mühendislik, mimarlık akademileri. Bugün bizim Yıldız Teknik Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman mimarlık, mühendislik akademisiydi, Marmara Üniversitesi diye bildiğimiz kurum o zaman iktisadi ticari ilimler akademisiydi. Aynı şekilde İzmir’de Ankara’da benzer akademiler vardı. Dolayısıyla önceki sistemimizde yüksek öğretim kurumları içinde üniversiteler ve akademiler vardı. İkinci önemli fark; üniversitelerde üniversite öğretim üyeleri rektörlerini kendileri seçiyordu dekanı da fakültenin öğretim üyeleri kendisi seçiyordu. Şimdi ondan önce 1973 yılında daha merkezi bir yapı getirilmek istenmişti. O zaman 1973 yılında bu gerçekleşemedi. Orada da bir yüksek öğretim kurulu oluşturulmak istenmişti. Peki bir yüksek öğretim kurulu oluşturmanın amacı […]

Mazide kalamayan YÖK

HaberVs 12 Eylül darbesinin hemen ardından 6 Kasım 1981’de çıkartılan bir yasayla kurulan Yükseköğretim Kurulu (YÖK) aradan geçen 28 yıla rağmen Türkiye’nin en fazla tartışılan kurumlarının başında geliyor. Üniversitelerin merkezi bir yapıya kavuşturularak kontrol altına alınması için oluşturulan YÖK, bu işlevinin halen devam ettiriyor. Devlet ve vakıf üniversitelerinin sayısı 140’a ulaşırken her iki alanda da hem akademik, hem idari, hem ekonomik sorunlar bir türlü çözüme kavuşturulamıyor. Üniversitelerde bilimsel araştırma ve öğrenci kalitesi uluslararası standartları yakalamaktan halen çok uzak görünüyor. YÖK’ün getirdiği antidemokratik uygulamalar bugün hâlâ aşılabilmiş değil. YÖK’ün varlığı bir yandan üniversitelerde demokrasi kültürünü yok ederken bir yandan da geleceği yönelik tartışmanın sağlıklı bir zeminde cereyan etmesini engelliyor. Bugün 28’inci yaşını bitiren YÖK’ün nereden gelip nereye gittiğini ve Türkiye’deki yükseköğretimin geleceğini sistemi yakından tanıyan iki isimle konuştuk. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof Dr. Burhan Şenatalar ve Türk Tabipleri Birliği Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Gençay Gürsoy’la yaptığımız söyleşileri aşağıdaki linklerde bulabilirsiniz. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Burhan Şenatalar: Artık YÖK’ü değil, uluslararası alanda rekabet edebilir bir yükseköğretim sistemini tartışmalıyız YÖK’ün kurulmasından sonra YÖK sistemini en fazla eleştiren Prof. Dr. Burhan Şenatalar, 1980 sonrasında öğretim üyelerinin örgütlenmesinin ilk adımı olarak kabul edilen Öğretim Üyeleri Derneği’nin kurucuları arasında yer aldı. Daha sonra Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı döneminde YÖK üyeliğine seçildi ve mücadelesini bu kez kurum içinde sürdürdü. Üniversitelerin özgürleşmesinden ve üniversite içi demokrasiden yana görüşleriyle tanınan Prof. Şenatalar, YÖK’ü hem uygulamalarıyla dışarıdan, hem de YÖK üyeliğiyle içeriden tanıyan bir isim. 28’inci kuruluş yıldanömünde YÖK’ü ve Türkiye üniversitelerinin geleceğini Prof. Dr. Burhan Şenatalar’la konuştuk…

Doçent Beşiktaşlı olursa…

—————————————————————————————————————————— Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’i “Yıldırım Demirdöven” adıyla anıldığı soruda İnceoğlu, öğrencilerine kurgusal bir hikâye anlatarak yaşanan olayların medeni hukuk açısından değerlendirmesini istedi. Demirdöven’in son maçta taraftarının kendisine küfretmesine çok kızarak görevinden istifa ettiği belirtilerek, “Taraftara ‘ibret’ olsun diye kulüpten 50 milyon TL tutarındaki alacağından vazgeçtiğini ve futbolculara da şampiyon olmaları şartıyla 500 bin TL prim ödemeyi vaad ettiği” anlatıldı. Olayın medeni hukuk sınavına konu olmasına neden olması ise, Demirdöven’in istifasının ardından gazetelerde yer alan “korktu kaçtı” şeklindeki haberlere sinirlenerek, Beşiktaş kulübünün geçen sene kazandığı iki kupayı ünlü Rus milyarderi Salakov’a satması oldu. Sınavda süre de tıpkı futbol karşılaşmasında olduğu gibi 90 dakikayla sınırlıydi. Kötü gidişin faturası Demirören’e Geçen sezon Türkiye Süper Ligi’ni şampiyon olarak tamamlayıp, üstüne bir de Türkiye Kupası’nı müzesine götüren Beşiktaş’ın zor günler geçirdiği aşikar. Sezonun başlamasıyla birlikte alınan kötü sonuçları, tatmin edici olmayan bir futbolla da olsa daha yeni yeni telafi etmeye çalışan Kara Kartallar bu “başarıyı” Şampiyonlar Ligi’ndeki maçlarda gösteremeyince yönetimle taraftarın arası iyiden iyiye açıldı. Yine Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri CSKA Moskova’yla 30 Eylül gecesi Moskova’da yapılan ve Beşiktaş’ın 2-1 kaybettiği maçın ardından gece geç saatlerde İstanbul’a dönen kulüp kafilesi Sabiha Gökçen Havalimanı’nda taraftarlarının protesto gösterileriyle karşılaşmıştı. Protesto gösterileri altında havalimanında aracına doğru yönelen Kulüp Başkanı Yıldırım Demirören’e de taraftarlar yumurta atıp aracına saldırmışlardı. Taraftarla yönetimin arasını iyiden iyiye açan bu olaydan sonra 17 Ekim Cumartesi günü Süper Lig’de Kasımpaşaspor ile İnönü Stadyumu’unda yapılan maçta taraftarlar “Yeter Yıldırım Demirören” diye bağırarak protesto gösterisi yapmıştı. Maç boyunca birbirleriyle de kavga eden taraftarlar, “Temizlesene, temizlesene. Tribünleri temizlesene” ve “Kim gelirse gelsin, adam gibi gelsin. Beşiktaşımıza iyi şeyler versin” diye bağırıp, “Şerefin varsa istifa etsene” diye tempo tuttu. Sabırları taşıran yenilgi Son olarak geçtiğimiz Salı gecesi (3 Kasım 2009) Şampiyonlar Ligi’ndeki dördüncü maçında Alman takımı Wolfsburg’a kendi evinde 3-0 yenilerek gruptan çıkma şansını yitirmesi üzerine Demirören taraftarıyla […]

Altın Portakal’dan Hollywood’a

46.sı düzenlenen Altın Portakal Film Festivali’nin ödüllü filmleri arasında İstanbul Bilgi Üniversitesi mezunu genç bir yönetmenin de yapıtı var. Efe Conker’in bol ödüllü filmi “Geri Dönüşüm Günlüğü” Türkiye’nin en köklü film festivalinden de boş dönmedi ve kısa film dalında Digital Film Academy Ödülü’ne layık görüldü. Conker bu ödülü, Mustafa Dok’un “Köy” ve Cahit Çeçen’in “Tamirci Çırağı” filmleriyle paylaştı. 10–17 Ekim 2009’da gerçekleşen festivale 234 kısa film başvurmuş ve 26 film yarışmaya hak kazanmıştı. Efe Conker ödülünü almak üzere Antalya’ya gelemedi. Çünkü Aydın Kuşadası’nda askerlik görevini yerine getiriyordu. Telefonla ulaştığımız genç yönetmen, törene katılıp, Antalya’da ödülünün keyfini yaşayamamaktan dolayı burukluğunu dile getiriyordu: “Ödüller beni motive ediyor. Çünkü yoğun mesai ve inançla hazırladığım projelerin başarıya ulaştığını görüyorum. Ayrıca yaptığım işlerin tanınması açısından önemli bir fırsat. Maalesef ödül almayan filmler gerektiği ilgiyi göremiyor.” Altın Portakal, Conker ve filminin ödül aldığı ilk festival değildi. Bir objenin zaman içindeki karmaşık öyküsünü aktaran, 4 dakika uzunluğundaki “Geri Dönüşüm Günlüğü” ilk ödülünü 2008’de Amerika’nın Los Angeles kentinde düzenlenen Uluslararası Öğrenciler Film Festivali’nde “en iyi deneysel film” dalında kazandı. Film bu yıl, 16. Altın Koza Film Festivali’nde de aynı kategoride ödüllendirildi. Ve en son, Galatasaray Üniversitesi’nin düzenlediği kısa film festivalinde ise “en iyi görüntü yönetmeni” dalında ödüle uzandı. Ayrıca Cannes ve Ankara film festivallerinde de gösterime hak kazandı. Efe Conkerİstanbul’da 1985 yılında doğan Efe Conker İstanbul Bilgi Üniversitesi Reklamcılık ve Sinema ve Televizyon bölümlerinde öğrenim gördü. Sinemaya, proje asistanı olarak çalıştığı PTT filmiyle başladı. Bu film için çalışırken çektiği kısa filmin iyi tepkiler almasıyla reklam yerine film yapımcılığına yöneldi. Anka Film’de çalışırken Treasure of Ugarit filminde yapım asistanı olarak görev aldı. 46. Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de ödül alan Geri Dönüşüm Günlüğü, ulusal ve uluslar arası birçok festivalde gösterildi, ödüller aldı. Conker kazandığı ödüllere sevinse de, başarının yenilenmesi gerektiği görüşünde. 28 Temmuz’da, askere gitmeden hemen önce tamamladığı […]

Sahte kampanyaya kanma, kontörünü kaptırma!

Kimileri için cep telefonu, hayatın olmazsa olmazlarından biri. Ne ekonomik kriz, ne de telefon şirketlerinin dudak uçuklatan tarifeleri cep telefonundan vazgeçmemize engel olamıyor. Durum böyle olunca da bir kaç dakika bedava konuşmak ya da ücrete tabi olmayan mesajlar çoğu insanın ilgisini çekiyor. Haliyle işi bilen ünlü markalar, promosyona gidiyor ve yapılan alışveriş karşılığında bedava konuşma veya kontör dağıtıyor. Aslında buraya kadar hiçbir problem yok. Ürünü alan da kontörü dağıtan da hayli memnun görünüyor. Ta ki iş dolandırıcılığa gelene kadar… Dolandırıcılık konusunda sınır tanımayan birileri, şirketlerin promosyon çalışmalarını paravan olarak kullanıyor. Bedava kontör kazanmak için uğraş veren aboneler de cep telefonuna gelen şüpheli aramalara ya da mesajlara inanarak istenenleri yaparsa işte o zaman işler değişiyor ve bu sefer dolandırıcı, bedava kontörün tadını çıkarmaya başlıyor. Zira dolandırıcı, vaat ettiği kontörü vermek için belirli miktarda kontör talebinde bulunuyor. Örneğin, bin kontör kazanmak isteyen kişilerin 250 ya da 500 kontör göndermesini istiyor. Ramazan ayında Pepsi’nin başlatmış olduğu “Pepsi Yaşatır Seni Kampanyası” ile kampanyalı ürünlerden çıkan şifreyi gönderen herkese (kampanya süresince) her gün on kontör veya iki buçuk dakika hediye ediliyor, çekilişe katılanlar arasından on kişiye bin TL., bir kişiye 10 bin TL. ve üç kişiye de 100 bin TL. hediye kartı veriliyordu. Kampanya 30 Eylül 2009 tarihi itibariyle sona erdi. Fakat dolandırıcılar için kampanyanın herhangi bir tarih sınırlaması bulunmuyor. Çünkü kampanyanın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen dolandırıcıların gönderdiği, “Değerli abonemiz, Seda Sayan’ın başlatmış olduğu Pepsi Yaşatır Seni Kampanyası’ndan Ramazan’a özel 100 bin ve 10 bin TL. ödül ikramiyesinden hattınız yarışmaya katılmış, yarışma sonucunda hattınız 10 bin TL. ödül ikramiyesi kazanmıştır. Bilgi ve işlem için 0539 661 25 42 Pepsi Danışma Hattı’nı arayınız” mesajı ile kampanyanın hâlâ devam ettiği izlenimi veriliyor. Telefonuna bu tarz mesaj gelenler veya mağdur durumda kalanlar da Pepsi Danışma Hattı’nı arıyor ve gerçeği öğreniyorlar. Pepsi ise durumu engellemek için mesaj […]

Çalış ve gez ama kazıklanma

Sefa Çınar geçtiğimiz yaz “pedicap” denen bisiklet taksilerle insan taşıyarak para kazanmak için San Diego’ya gitti. Yolcusu olan kadınlardan biri yolda epilepsi krizi geçirdi. Kemer takmadığı için de pedicap’ten düştü ve öldü. Sefa durumu açıklayamadan tutuklandı bir süre hapishanede kaldı. Olayın gerçekleştiği sokaktaki bir güvenlik kamerası kayıtlarını mahkemede delil olarak sununca suçsuz bulundu ve arkasına bile bakmadan Türkiye’ye döndü.Judy Gormez iki sene önce bir markette reyon görevlisi olmak için Wisconsin’e gitti. Hem çalışacak hem de marketin lojmanında kalacaktı. Gittiğinde market sahibinin hiçbir şeyden haberi yoktu. Aynı zamanda verecek bir işi ve lojmanı da. Judy’nin gelmesinden birkaç gün önce Wisconsin’i sel bastığı için bir öğrenci yurdunun, duvarların çarşaftan odaların tek bir şilteden oluştuğu yatakhanesine yerleşti. Duş olmadığı için günlerce yıkanamadı. Yurt sahibinin köpeğinin odalardaki pisliklerine alışmaya çalıştı. Beraber kaldığı arkadaşları bitlendi, valizleri kurtlandı. 18 gün sabredebildi ve soluğu Türkiye’de aldı.Barış Kaya, geçen sene bir Meksika restoranında çalışmak üzere Teksas’a gitti. Gittiğinde çalışacağı yer de kalacağı yer de hazır değildi. Tesadüfen tanıştığı Türkiyeli 4 kişi Barış’ı evlerinde misafir etti. Misafirlik süresince dini kitaplarla dolu evde içki içmek yasaktı. Kuran okuma ve namaz kılma konusunda da psikolojik baskı hisseden Barış, dini bir cemaatin içine çekilmeye çalıştığını anlayınca Amerika’ya ayak basışının 8. gününde Türkiye’nin yolunu tuttu. Amerikan rüyası kabus olmasın Nasıl? Amerikan rüyasına pek benzemiyor değil mi? Birbirini tanımayan Sefa, Judy ve Barış’ın ortak noktası her yaz Amerika’da gerçekleştirilen kültürel değişim programı Work and Travel’a (Çalış ve Gez) katılmış olmaları. Her yıl 138 ülkeden 150 binin üzerinde öğrencinin katıldığı programa olan ilgi her geçen gün artarken, yaşanan kötü tecrübeler kafalarda soru işaretleri uyandırıyor.Work and Travel programı Amerika’nın farklı şehirlerinde eğlence, restoran, ulaşım, turizm, güvenlik, gıda gibi sektörlerin alt kademelerinde asgari ücretlik işlerde çalışarak iş deneyimi edinme, yeni insanlar tanıma, İngilizceyi geliştirme, para kazanma ve Amerika’yı gezebilme esasına dayalı bir kültürel değişim programı. 6 haftadan […]

Ahmet Altan ve haberciliğin dip noktası

başlıklı yazıydı. Çakır, bir gün önce Taraf muhabiriyle arasında geçen konuşmalardan ve Altan’ın yazısından alıntılarla aslında “Taraf tarzı gazeteciliği” sorguluyordu. Ruşen Çakır’ın yazısı ve Altan’in bir gün önce yazdıkları alt alta konulunca Çakır’ın sözünü ettiği gazetecilikle Taraf’ın ve Altan’ın tarzı arasındaki çelişki iyice belirginleşiyordu. Biri muhabirlikten gelmiş deneyimli bir gazeteci, diğeri ise belâgatine güvenen bir yayın yönetmeni olan iki kişinin bir gün arayla yazdıklarını arka arkaya ve ayrı ayrı okumak biraz sıkıcı gelebilir. Ancak bu iki yazı paralel bir kurguyla harmanlanınca; ortaya nederedeyse 24 dizisini andıran gerilim dozu yüksek bir macera çıkıyor. Koyu olan bölümler Ruşen Çakır’ın 24 Ekim’de NTVMSNBC’nı yayınlanan yazısı, italik olanlar ise Altan’ın 23 Ekim’de Taraf’taki yazısı. Her iki yazının da kendi iç kurgusu değiştirilmemiş, herhangi bir yeri kısaltılmamıştır… ***Cumartesi günü saat 11.30’da bu yazıyı yazmaya oturduğumda internette Taraf Gazetesi’nin Cuma günkü hali, masamın üzerindeyse aynı gazetenin bugünkü nüshası. Taraf, Cuma günü “Bu telefonları açıklayın” diye meydan okumuştu NTV’ye ve sayfalar dolusu NTV telefonlarından, düşen helikopterde hayatını kaybedenlerin cep telefonlarına yapılmış aramaların kayıtlarını yayınlamıştı. (Ruşen Çakır) Bizim “sarsıcı” haberler uzmanı Mehmet Baransu elinde haberle geldi.Çok kuşkulu bir kazada ölen Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopterinde bulunan dört kişi NTV tarafından, helikopter düşmeden önce yüzlerce defa aranmıştı.Telefon dökümleri elimizdeydi.Bu açıklanması gereken tuhaf bir durumdu.Bir televizyon kanalı, “düşecek” bir helikopteri, o helikopter düşmeden ve düştüğü hakkında bir bilgi edinilmeden önce neden bu kadar çok arıyordu?Baransu’nun konuştuğu iki uzman, uzaktan telefon çağrısıyla helikopterin, yüksekliği gösteren cihazlarının bozulabileceğini iddia ediyordu.(Ahmet Altan) Taraf bir sıkıyönetim savcısı gibi hem NTV’yi suçluyor, hem de suçluluğunu kanıtlamak yerine NTV’nin suçsuz olduğunu kanıtlamasını istiyordu. Çünkü Taraf’a göre ellerine tutuşturulan her “resmi belge” doğru, suçlananların savunma çabalarıysa nafileydi. Yine de NTV, aslında Taraf’ın yapması gerekeni yaptı ve iki saatlik farkın GMT’den kaynaklandığını belgesiyle gösterdi. Ve Cumartesi günü Taraf, TİB Başkanı’ndan da doğrulatarak, NTV’yi şu ya da bu şekilde Muhsin Yazıcıoğlu […]

Hayal fabrikasının emekçileri

Mustafa Kemal AğaoğluMustafa Kemal Ağaoğlu; 1939 yılında dünyaya geldi. Siyaset ve edebiyat dünyasında adı çok duyulmuş aslen Karabağlı bir aileden geliyor. Dedesi, 1909 yılında Türkiye’ye gelen ve o dönem Türkçülük akımının önde gelen isimlerinden olan yazar Ahmet Ağaoğlu (Agayef), babası 1950’li yıllarda Demokrat Parti hükümetlerinde bakanlık da yapmış olan yazar Samet Ağaoğlu. Yine günümüz yazarlarından, aynı zamanda yayıncı Tektaş Ağaoğlu ise, Mustafa Kemal Ağaoğlu’nun ağabeyidir. Tektaş Ağaoğlu ile Ağaoğlu Yayınevi’ni kurdu, 1980’li yılların başında da YAZKO Edebiyatdergisinin sorumluluğunu üstlendi. 1984’te, bağımsız sanatçıları desteklemek ve ürettikleri işlerin sergilenmesini sağlamak üzere BİLSAK tiyatro atölyesinin kurulmasına ön ayak oldu. Şiirleri bir dönem sıkça bir şekilde Adam Sanat dergisinde yayımlandı. Ayrıca, bir kısım şiirlerini içeren “Nüzüllü Şiirler” adını verdiği bir de kitabı bulunuyor. Mustafa Kemal Ağaoğlu, en verimli olabileceği yaşlarda, 19 Ekim 1999’da öldü.

Domuz gribi rehberi

Yaz aylarında Meksika’da ortaya çıkıp ABD üzerinden tüm dünyaya yayılan domuz gribi, Dünya Sağlık Örgütü’nün (WHO) tahminiyle yaklaşık 400 bin kişiye bulaşan hastalık, bugüne kadar 4 bin 735 kişinin hayatına maloldu. Hastalık Türkiye’de de yaygınlaşmaya başladı. Henüz can kaybı yaşanmayan ülkemizde bugüne kadar 551 vaka kayıtlara girdi. Özellikle son iki hafta içerisindeki gelişmeler tehlikenin önemli ilk sinyalleriydi: Geçtiğimiz hafta Ankara Bilkent Laboratuvar İlköğretim Okulu’nda rastlanan 16 vaka nedeniyle bu okulda bir hafta süreyle eğitime ara verildi. Ancak Ankara genelinde hasta sayısı arttı ve son beş günde 41 kişide domuz gribi tespit edildi. Ardından, 19 Ekim’de Diyarbakır’da 7 ilköğretim öğrencisinde domuz gribine rastlandı ve il genelinde eğitime bir hafta ara verildi. Tatile rağmen bu kentimizde de hasta öğrenci sayısı 17’ye ve toplam vaka sayısı 23’e yükseldi. Ve ulaşan son haberlere göre İstanbul’da da 16 öğrencide virüse rastlandı. Vali Muammer Güler, vakaların görüldüğü iki okulda dahil olmak üzere eğitime ara verilmesini gerektirecek bir durum olmadığını duyurdu. Aşı çelişkisi Bilinen gribin değişik bir cinsi olan domuz gribine karşı insan metabolizması henüz bir bağışıklık geliştiremedi. Bu amaçla çalışmalar yürüten ilaç firmaları yeni bir aşı geliştirdi. Aşının yeni olmasından kaynaklanan bir takım çelişkiler mevcut olsa da yan etkilerinin başka aşılarda bulunanlardan fazla olmadığı iddia ediliyor. Ancak domuz gribi aşısı üreten uluslararası firmaların lisans almadan aşı satmalarını imkânsız kılan uluslararası düzenlemeler de mevcut. Yan etkilerin ne sıklıkla görüldüğünün tespit edilebilmesi için uzun süreli gözlem verilerine ihtiyaç duyulsa da dünya çapında ciddi bir salgın yaşanması nedeniyle Türkiye de dahil bir çok hükümet bu tarzda bir gözlem çalışmasının sonuçlarını beklememeyi tercih etti. Yetkililer bulaşıcı hastalıklara karşı daha fazla açık olan ve zayıf bünyeli kişilerle daha sık teması olan sağlık personeli, kalabalık okul ortamlarında bulunarak hastalığın yayılmasında ciddi faktör olan 6 ay ile 24 yaş arasındaki kişiler, kronik bir hastalığa sahip oldukları için bağışıklık sistemi zayıflamış olan 25 ile […]

Krizden kaçarken sele kapılmak

Ekonomik kriz üzerine gelen sel felaketi, İkitelli’de hem halkı hem de gayrimenkul sektörünü etkiledi. Ekonomik bunalım yüzünden geçim sıkıntısı yaşayan İkitelli sakinleri bir de selin getirdiği maddi ve manevi sorunlarla uğraşmak zorunda kalıyor. Sel, İkitelli ve Halkalı bölgelerinde toplu konut alanında çalışan emlâkçileri ise daha farklı bir şekilde etkiledi. Ekonomik kriz ve TOKİ’nin son dönemde inşa ettiği çok sayıda konut nedeniyle satışları düşen emlâkçiler, sel felaketinin ardından insanların bu konuyla ilgili önyargıları ve korkuları nedeniyle piyasanın daha da durgunlaştığını söylüyorlar. “Geceleri sel korkusundan nöbet tutuyoruz” Sel felaketinin ardından evleri ve işyerleri sular altında kalan İkitelli halkı, hala selin yaralarını sarabilmiş değil. Yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri eski haline getirebilmek için var gücüyle çalışan vatandaş, devletin bu konudaki yardımlarını yetersiz buluyor. 31 yaşındaki otolift tamiri yapan, Ünlü Makine’nin sahibi Murat Ünlü yardımları yetersiz bulanlardan sadece biri. Kira ödediği dükkanı için hiç bir maddi destek alamadığını belirten Ünlü, sözlerine şöyle devam etti: “’İtfaiyeden bilirkişi raporu almamıza rağmen, kaymakamlık maddi destek isteğimizi maalesef geri çevirdi. Henüz bununla ilgili herhangi bir ödenek çıkmadığını söylediler. Devlet sadece burada yaşayan halka tetanos aşısı yaptı ve sokağın genel temizlik işlerini halletti. Şu anda maddi zararlarımı karşılamak konusunda büyük sıkıntılar yaşıyorum, iki aracım hasar gördü, borç harçla onları tamir ettirdim, ayrıca dükkanı temizlerken kullanmış olduğum sudan dolayı 300 milyon su parası geldi. Kira zaten ayrı bir sıkıntı, mal sahibi sel felaketinin olduğu günler dahil kiramı benden ödeme günümde istiyor. Bu kadar sıkıntı yaşarken devletin bu konuyla ilgili bizlere daha fazla yardımcı olması gerekir. Biz hala tedirgin durumdayız akşamları her yağmur yağdığında dükkâna gelip sel basmaması için nöbet tutuyoruz.” Mağdurlardan bazıları ise devletin kendilerine maddi olarak yardım yaptığını ancak bu yardımların, hasarların giderilmesi açısından yeterli olmadığını düşünüyor. Kirada oturan ev hanımı Emine Tekin, devletin yapmış olduğu maddi yardımların eksik kaldığını savunuyor: ”Devlet bize 1.000 TL yardımda bulundu, bu yardımın bayram […]

Kültür Bakanı’nın dünü, bugünü

Prof. Dr. Talât Sait Halman geçtiğimiz hafta Kültür Yönetimi Programı’nın davetiyle İstanbul Bilgi Üniversitesi santralistanbul yerleşkesindeydi. Halman, ülkemizin kültürel değerlerini örneklerle anlattığı konuşmasını “Türkiye: Dünya Kültür Ülkesi başlığı altında yaptı. Konuşmasına güncel bir konudan, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti projesinden başlayan Halman, İstanbul’un bu unvanı Almanya’nın Essen ve Macaristan’nın Pecs şehirleriyle aynı anda almasından duyduğu mutsuzluğu dile getirerek başladı: “Bu kadar önemsiz ve zayıf kentlerin İstanbul gibi bir kent ile aynı ünvanı kullanmasını hazmedemiyorum. Kızıyorum adeta. Daha önce de bu tür kentler, İspanya’nın Santiago de Compostela şehri örneğin, kültür başkenti seçildi. İlginç bir şehir elbette. Ya da Yunanistan’ın Patras kenti. Ama hangisi her çağa ilişkin tarihi, kültürel, entelektüel birikim taşıyan İstanbul ile mukayese edilebilir?” “Üstelik sadece İstanbul değil, tüm Türkiye, dünyanın kültür başkentidir” diyen Halman bu iddiasını şu örneklerle destekledi: “Türkiye’de Yunanistan’dan daha fazla Yunan amfi tiyatrosu var. Roma eserlerinin çeşitliliği İtalya’dan fazladır. Hem Asya’yız, hem Avrupa’yız. Hem Balkanlar’ız, hem Ortadoğu’yuz. Hangisiyiz önemli değil, ama bunların ortasında pırıltılı bir senteziz. “Anadolu doğudan batıya uzanan tek büyük yarımadadır. Bu bizim kaderimizdir adeta. 3 bin tane antik kentimiz, 25 bin tarihi anıtımız var. Karun’un efsanevi hazinesi bu ülkedeydi. İskender buradan geçti, kördüğümü Gordion’da çözdü. Sezar ‘Geldim, gördüm, yendim’ (veni, vidi, vici) sözünü bu topraklarda sarf etti. Tarihin babası Herodot, coğrafyanın öncüsü Strabon, modern tıbbın kurucusu Galenus, matematik dehası Tales bizdendi. Japonya ile eser becayişi Halman’ın konuşmasında getirdiği belki de en ilginç öneri, taşınabilir kültür varlıklarının yabancı eserlerle değiş tokuş edilmesiydi: “Bizde fazlasıyla bulunan eserleri, bizde olmayanları almak için satabiliriz. Becayiş edebiliriz. Afyon Arkeoloji Müzesi benim bakanlığım sırasında (1971) açılmıştı. O zaman depoda aynı tipte 3 bin kadar heykelcik vardı. Bu kadar çok eserin teşhire çıkma, sergilenme şansı yok. Bu eserleri örneğin Japonlara satsak, onlar da bize kendi mazilerinden eserler verse. Eserlerimizi sadece sahip olmak açısından düşünüyoruz. Oysa önemli olan bunları paylaşıma sunmak. […]

AB süreci, sürüncemesi

Mine Savaş Türkiye’nin Avrupa Birliği süreci yıllardır, fakat belirli dönemlerde daha yoğun olarak karşımıza çıkıyor. Sorun gündemde değilken kimileri tarafından unutuluyor, ancak gündeme geldiği anda da ciddi tartışmalara sebep oluyor. Türkiye’nin son dönemde biraz da uykuya yatırdığı AB süreci, İstanbul Bilgi Üniversitesi Santralistanbul Kampusu’nda gerçekleşen 17’nci AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı ile yine gündeme taşındı. 17 yıldır gerçekleşen bu konferans, aslında Türkiye’nin uzun zamandır, uzun bir yolda ilerlediğini de gösteriyor. Türkiye’nin AB’ye tam üyeliğinin en erken 2013’te gerçekleşmesi bekleniyor. Fakat üye olmak isteyişimizin gerçek öyküsü, 12 Eylül 1963’te İsmet İnönü’nün başbakanlık döneminde gerçekleşen Ankara Anlaşması’yla başlıyor. Böylece, Türkiye ile Avrupa Ekonomik Topluluğu arasındaki ilk bağ kurulmuş ya da kurulamamış oluyor. Anlaşma tam bir sene sonra yürürlüğe giriyor, fakat anlaşmanın tam da yıl dönümünde gerçekleşen 12 Eylül Darbesi ile işler değişiyor ve AET ile Türkiye arasındaki bu anlaşma donduruluyor. Anlaşmayla darbe arasında geçen 17 senede ne olup bittiği pek bilinmiyor, zira demokrasideki ciddi aksaklıklar sadece kâğıt üzerinde imzalanan süreci donduruyor. Türkiye 1983’te çok partili döneme geçiş yapıyor. Böylece, Türkiye’nin AB ile arasındaki buzlar az da olsa eriyor, ama buzların erimesi üyeliği beraberinde getirmiyor. 14 Nisan 1987’de Turgut Özal hükümeti, tam üyelik başvurusunda bulunuyor. Beklenen tam üyelik gerçekleşmiyor, fakat 1 Ocak 1996’da Türkiye, AB ile Gümrük Birliği’ne giriyor. Bu gelişme, üç yıl sonra Bülent Ecevit hükümetini heveslendiriyor ve 1999’da ikinci başvuru gerçekleşiyor. 17 Aralık 2004’te gerçekleştirilen toplantıda Avrupa Birliği ülkeleri Türkiye’nin AB’ye katılma müzakerelerinin, 3 Ekim 2005’te başlatılmasına karar veriyor. Halen katılma müzakereleri devam ediyor ve uzun bir süre de devam edeceğe benziyor. Mehmet Ali Birand, bugüne kadar düzenlenen hemen tüm AB – Türkiye Gazeteciler Konferanslarına katılan tek gazeteci. Birand bugünkü toplantıda da kürsüdeydi ve toplantı çıkışında HaberVs muhabirine şunları söyledi: “Türkiye 45 yıldır AB’nin kapısını aşındırıyor gibi gözüküyor, ama durum hiç de öyle değil. İlk başvuru 1987’de Özal döneminde, ikinci başvuru […]

Gazeteciler yaşlandı, Türkiye AB’ye giremedi!

Avrupalı ve Türk gazeteciler bugün, Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkilerini değerlendirmek üzere İstanbul’daydı. Gazeteciler bu işi, Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu’nun organizasyonuyla 17 yapıyor; “AB – Türkiye Gazeteciler Konferansı”nda bir araya geliyor. İşte 17 yıldır süren bu geleneğin bu seneki ev sahibi İstanbul Bilgi Üniversitesi, Santralİstanbulyerleşkesiydi. “Avrupa Birliği ve Türkiye İlişkilerinin Geleceği” başlığıyla gerçekleşen panelde Avrupa’dan yedi, Türkiye’den dört gazeteci kürsüdeydi. İzleyicler arasında en ön sırada, Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış ve Avrupa Komisyonu Türkiye Delegasyonu Başkanı Büyükelçi Marc Pierini vardı. Panelin açılış konuşmasını yapan İstanbul Bilgi Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Halil Güven, yarısı dışarda bırakılmış bir Kıbrıs ve verdiği sözleri tutmayan bir AB nedeniyle Türkiye’de Avrupa Birliği’ni savunmanın çok zor olduğunu söyledi . Ayrıca Bilgi Üniversitesinin AB çalışmalarına hız verdiğini ve bu kapsamda lisans ve yüksek lisans programları açtığına değindi. Rektör Güven’den sonra kürsüye çıkan Devlet Bakanı ve AB Başmüzakerecisi Egemen Bağış “Avrupa gerçekten küresel olmak istiyorsa Türkiye’ye ihtiyacı var. İstanbul’suz bir Avrupa’yı düşünemiyorum. Türkiye çok önemli bir ülke çünkü AB hariç Avrupa’nın bütün kurumlarına tam üyedir. Ayrıca G20 ve NATO üyesi olan Türkiye çok güçlü bir ekonomiye sahip, dünyada 15., Avrupa’da alıncı en güçlü ekonomi. Türkiye doğunun en batısında, batının da en doğusunda yer alıyor. Bu nedenle önemli bir köprü, İsrail ve Suriye, Afganistan ve Pakistan, Rusya ve Gürcistan, İran ve Amerika arasında global sorunların çözülmesine etkili bir ülkeyiz. Kilise, sinegog ve cami yüzyıllardır bu topraklarda birlikte yer alıyor. Ermeni , Müslüman, Alevi, Hıristiyan, Yahudi inanan, inanmayan hepsi birlikte yaşıyor. Bu bizim AB’ye katacağımız en önemli şey. Türkiye medeniyetler çatışmasının çözümüdür” sözleriyle mikrofonu panelist gazetecilere bıraktı . Gazeteciler, panel yöneteticisi, Bilgi Üniversitesi AB Enstitüsü Başkanı Prof. Dr. Ayhan Kaya’nın sorularını cevapladılar. Şunları söylediler: “AB’ye süpheyle bakmayı biz başlattık” John Peet (The Economist, Britanya)Bana sorarsanız ben Türkiye’yi, Almanya ve Rusya ile aynı gruba koyarım çünkü konum olarak […]

‘Çok kutuplu bir dünyaya doğru gidiyoruz’

İstanbul’daki olaylı IMF-Dünya Bankası toplantılarının ardından küresel krizin geldiği noktayı ve dünya ekonomisindeki gelişmeleri Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ahmet Tonak, HaberVs için değerlendirdi. – Geçtiğimiz günlerde IMF-Dünya Bankası toplantılarında da dile getirildiği gibi küresel ekonomik krizden yavaş yavaş çıkılmaya başlandığı yönünde “İhtiyatlı” bir görüş yaygınlaşmaya başladı. Siz bu görüşe katılıyor musunuz? Ahmet Tonak: Krizin bitip bitmediğine karar vermek için önce nedenine bakmak gerekiyor. Küresel kriz Amerika’daki subprime mortgage piyasasındaki bazı sıkıntılarla bir anda tartışılmaya başlandı. Krizin nedeni olarak da bu piyasadaki bir takım düzensizlikler veya kimi şirketlerin, özellikle finansal şirketlerin aç gözlülüğü gösterildi. Ancak yavaş yavaş krizin daha yapısal nedenleri olduğu konusunda bir tartışma da başladı. Oysa benim gibi üniversitelerde okutulan egemen iktisat anlayışı dışında klasik marksist ekolden gelen birçok iktisatçı yıllardır böyle derin bir krizin geleceğini değişik şekillerde dile getiriyorlardı. Örneğin 2005 yılının aralık ayında Cumhuriyet Gazetesi’nde bir sayfa bu konuyu yazmış, özellikle konut borçlandırma piyasasında Amerika’da bu tip kırılganlıkların biriktiğini, asli neden olmasalar da bunların bir krizi tetikleyebileceğini dile getirmiştim. Bu durum Amerika’da dediğim gibi ana iktisat akımı dışındaki bazı iktisatçılar tarafından gözlemleniyordu bende o tartışmaları Türkiye’ye taşımaya çalışmıştım. Fakat kimse bunlara kulak asmadı. Ondan sonra 2008 yazında bu kriz patlak verince bir anda mesele gündeme oturdu. Az önce söylediğim gibi ana akım iktisadın dışından gelenler yani bizim gibi Marksçı bir yaklaşımla meseleyi ele alanlar için kapitalizmin dönemsel krizleri bilinmeyen bir şey değil. Kapitalizmin 3–5 yılda bir yaşanan iç çevrim dediğimiz kısa dönem bunalımlarının yanısıra aslında daha ciddi, daha derin 20-30 yılda bir gözlemlenen krizleri de yaşadığı, kapitalizmin yapısal nedenlerle bunları doğurduğu, yıllardır söylenir bilinir. Bu kriz de bence böyle derin, 20–30 yılda bir yaşanan krizlerden biridir. – Yaygın kabullerden biri de finans sektöründe ortaya çıktığı ve reel sektörü etkilediği yönünde… Evet, “Finans sektöründe bir takım şeyler oldu, ondan sonra finans sektöründe yaşanan bu kriz hali […]

Parvus Efendi ne demişti?

) Geçmişe dönük hüküm yazmayı marifet sayan kimi gazetecilerin ve gazetelerin, “ajan” ve “silah tüccarı” olarak nitelendirdiği Parvus Efendi’nin Türkiye için önemi, 1910-1914 arasında Önce Taninve Jöntürkgazeteleri, sonra da Türk Yurdu dergisi için kaleme aldığı makalelerden ve risalelerden kaynaklanıyor. Parvus Efendi’nin makalelerinin ilk kez Türkçe’ye çevrildiği ve Kemal Kılıçdaroğlu’nun da “okudum” dediği ve ilk basımı 1977 yılında yapılan Türkiye’nin Mali Tutsaklığı adlı kitabı kaleme alan Muammer Sencer, Pavrus’un önemini şu sözlerle anlatıyor: “Yazılanlar önce Duyun-ı Umumiye’nin (Osmanlı Borçlar İdaresi) ve Reji’nin (Tekel şirketi) devleti nasıl düpedüz aldatarak borçtan kurtulamaz duruma getirdiğini açığa koyması açısından önemli. Türk Yurdu dergisinin Parvus’un yazılarına başlarken yayınlamış olduğu sunum yazısında da üzerinde durduğu gibi Türk ekonomicileri, Türkiye’nin sorunlarına o güne değin değil çare aramak, bir açıklık kazandırma savaşı bile vermemişler. Parvus çıkana değin uzun yıllar devletin nasıl soyulduğu ve politikacıların beceriksizliği, bilgisizliğinden yararlanılarak borçtan sıyrılamaz bir ortama sürüklendiği kamuoyundan gizli kalmış.” Osmanlı’nın mali tutsaklığının ilk kez Kırım Savaşı’yla başladığını düşünen Parvus Efendi, Tanin, Jöntürk ve ardından da Türk Yurdu dergilerindeki makaleleleriyle elbette Türkiye’ye ülkenin o günkü yapısıyla sosyalist bir ufuk çizmiyordu. Ancak Türkiye’de bir milli burjjuvazi geliştirilebilmesi için tarım ve tarıma dayalı sanayilerin önemine dikkat çekiyor, bunu başarabilmek için devletin emperyalist güdümden kurtarılması gerektiğini söylüyordu. Madem ki bir gecede bu kadar meşhur oldu, hakkında türlü iddialar ortaya atıldı, biz de gazetecilik görevimizi yapıp mikrofonu Pavrus Efendi’ye bir uzatalım dedik. Tabii uzun gelir gider hesaplarını, borç dökümlerini vergi geliri tablolarını buraya hiç almıyoruz. İşte Pavrus’un Osmanlı Devleti’nin Batı’ya olan mali tutsaklığıyla ilgili görüşlerinden ve uyarılarından satırbaşları: Köylüler ve devlet “(…) Bugün ulus biri siyasal biri ekonomik iki tür tutsaklığın baskısı altında kıvranmaktadır.Osmanlı devletini eli kolu kapütilasyonlarla, mali denetime yol açan anlaşmalarla ve başka sözleşmelerle bağlıdır. Bu sözleşmeler uyarınca kimi vilayetlerin gelirleri bile rehnedilmiş hükümet istediği gibi davranamaz duruma gelmiştir.(…)Bu bakımdan Türkiye kendisini siyasal tutsaklıktan kurtarabilmek için […]