Habervs

Habervs

Hayatımızı değiştiren on yıl

Yüzyıl, binyıl değişti derken 2000’lerin ilk on yılı da göz açıp kapayana kadar geçti. Şimdi önümüzde 2010’lu yıllar var. Bu on yıl hayatımızda neleri değiştirir şimdiden tam olarak bilmemiz mümkün değil. Ama bildiğimiz bir şey var ki geride buraktığımız on yıllık süre hayatımızda çok büyük değişiklikler yarattı. Pek çoğunun geçmişi daha önceki yıllara uzansa da cep telefonu ve internet gibi 2000’lerin ilk on yılında hayatımıza giren pek çok yenilik ve teknoloji insan hayatını bir daha asla geri dönülemeyecek biçimde değişikliğe uğrattı. Yeni teknolojiler, kişiler arası iletişimden, sosyal hayata, alışverişten eğlence anlayışımıza kadar pek çok alışkanlığımızı değiştirdi. Müzik ve sinema gibi sektörlerin yapısında adeta devrim yaşanırken kültür ürünlerinin üretilmesi ve tüketilmesi konusunda bambaşka yöntemler ortaya çıktı. Djital müzik, dijital görüntü, mobil teknoloji, Wi-Fi, 3G, online oksijen, Web 2.0, sanal ortam, sosyal paylaşım ve daha pek çok yeni kavramın yaşamımıza hakim olduğu 2000’lerin ilk on yılının değişimini HaberVs muhabirleri Berk Doğan, Meneviş Tozak ve Server Uraz derledi…

Hayatımız dijitalleşti

2000’lerin ilk on yılı dijital teknolojilerin tavan yaptığıı bir dönem olarak tarihe geçecek demek herhalde yanlış olmaz. Dijital müzik ve dijital görüntünün hayatımıza girdiği bu yıllarda ayrı ayrı amaçlara yönelik bir takım araçların bir araya getirilme tutkusu da çılgınlık boyutlarına vardı. Sonunda, o ona eklendi, bu bununla birleştirildi, hem müzik dinlenebilen, hem fotoğraf çekilebilen, hem mesajlaşılan, hem, internete erişilen, hem radyo dinlenen, saati gösteren, kronometre olarak kullanılabilen, sabah uyanmak için çalar saat görevi gören, randevularımızı ve önemli günleri kaydeden, ajanda olarak kullanabileceğimiz, ses kaydı yapılan, hesap makinesi olarak kullanılabilen, oyun oynanabilen, bütün bu özelliklerinin yanında istersek da telefon görüşmesi de yapabileceğimiz bir alet hayatımızın tam ortasına yerleşiverdi. İşte 2000’lerde hayatımızı değiştiren teknolojiler… Dijital kameralı cep telefonları İlk cep telefonu 1973 yılında Martin Cooper tarafından icat edildi ve sadece 2000 adet üretildi. 90’lı yılların sonunda yaygınlaşan cep telefonları, çıktığı yıllarda araba takozlarını anımsatırdı. 2002 yılında Nokia firmasının piyasaya sürdüğü 7650 modeli ilk dijital kameralı cep telefonu olarak tarihe geçti. İlk dönemlerde dijital fotoğraf makinelerinin pahalılığı ve görüntülerin kalitesizliği nedeniyle analog kameralar kullanılmaya devam edildi.Bu geçiş dönemi de telefon firmalarının yüksek çözünürlükte kameraları cep telefonlarına koymalarıyla son buldu. Artık yaşlısı genci kameralı cep telefonlarından edindi ve bütün fotoğraflarını bilgisayara aktarır oldu. Böylece baskı, film gibi masraflar ortadan kalktı. Bu teknoloji sayesinde herkes amatör fotoğrafçı ve gazeteci haline geldi. Aslında bir cep telefonu üreticisi olan Nokia’yı dünyanın en fazla fotoğraf makinesi üreten firması haline getiren bu gelişmeyle birlikte, nternette fotoğraf, film ve yazı paylaşımını sağlayan en önemli adımlardan biri de atılmış oldu. Mp3 çalar, Ipod Napster adlı şirketin internet üzerinden ücretsiz şarkı indirilmesine olanak veren yazılımı kullanıma açmasıyla halen en yaygın dijital müzik farmatı olan mp3’e olan ilgi, müzik sektörünü alt üst edecek şekilde arttı. Bu gelişmeyle birlikte 2000’lerin en yenilikçi firmaları arasında sayılan Apple, 2001 yılında ilk İpod’u piyasaya sundu. İlk taşınabilir […]

Sosyalim, çünkü paylaşıyorum!

2000’li yıllarda internet, birilerinin içerik hazırlayıp birilerinin de okuduğu bir mecra olmaktan çıkıp kullanıcıların yarattığı içeriğe evsahipliği yapan bir ortam haline geldi. Web 2.0 adı verilen bu değişimin hemen ardından da “sosyal paylaşım devrimi” geldi. Artık internette herkes içerik üretiyor ve ürettiği içeriği sınırsız bir şekilde paylaşabiliyor. Medyatava’nın mayıs ayında yayınladığı ComScore internet sitesinin Türkiye için özel olarak hazırladığı raporda Türkiye’de 15 yaş ve üstü toplam 18,1 milyon kişinin internet kullandığı ve mayıs ayında internette toplam 544 milyon saat vakit geçirildiği ve kişi başına aylık 30 saatlik bir internet kullanımını olduğu belirtiliyor. İnternette geçirilen bu sürenin büyük çoğunluğunun sosyal paylaşım ortamlarında harcandığına ise hiç kuşku yok. İşte hayatımızı en çok etkileyen ve onlarsız nasıl iletişim kurduğumuzu hatırlayamadığımız bazı paylaşım siteleri… Bloglar Blog yada Türkçe adıyla ağ günlükleri, web tabanlı günlük gibi düşünülebilir. Genellikle güncelden eskiye doğru sıralanmış yazı ve yorumların yer aldığı bir yayın sisteminden oluşan bloglarda yayıncının seçimine göre okuyucular yazılara yorum yapılabiliyor. Pek çok insan tarafından kullanılan blogların yazarlarına blogger adı veriliyor. Web 2.0, yani kullanıcıların yarattığı içerik sisteminin temeli olan ve yemek, moda, sanat,ekonomi, politika gibi sınırsız bir konu yelpazesine sahip bloglar o kadar popüler ki, kimilerine göre bu yayıncılık biçimi klasik gazetelerin yerini almaya en büyük aday durumunda. Blog yazmak yada “blogger” olmak için öyle çok teknik bilgiye de gerek yok, günümüzde blog kullanıcılarının yaş yelpazesi de çok geniş. Ve ücretsiz olarak kullanılabilmesi de bu sayının artışında oldukça etkili. WordPress ve Blogspot gibi siteler halen en popüler ücretsiz blog siteleri durumunda. Milyonlarca blogun kayıtlı olduğu Technorati.com adlı blog arama motoru bloglar aleminde neredeyse Google’dan daha etkili bir konumda.. Facebook 2006 yılında Harvard’da okuyan Marc Zuckerberg tarafından ilk başta sadece Harvard’lı öğrenciler için kurulan Facebook, şu anda dünyada 350 milyonu aşmış olan üye sayısı ile en popüler sosyal paylaşım aracı. Fotoğraftan videoya içinde bulunduğunuz ruh halinden katılacağınız […]

Kolay müzisyenlerin ve mp3’lerin çağı

Milenyumdan sonra, 1990’larda doğan müzik tarzları geniş kitlelere hitap etmeye başlarken, bir çok yeni müzik tarzı da doğdu ve yeni akımlar ortaya çıktı. Dub, deep house, broken house, bossa nova, progressive, space age, exotica, downbeat, ambient, chill out, trip-hop ve benzeri müzik türleri 2000’lerde gündeme geldi. Alternatif denilebilecek bu tür müzikleri çalan radyolar açıldı ve bu tarzlara ağırlık verilmeye başlandı. Bu yeni müzik türlerinin peşinden sürüklenen kitleler ise, tarza göre kategorilenen organizasyonlarda bir araya geldi. 2000’ler için yeni müzikal akımların doğuşu demek yanlış olmaz. Müzikal farklılıkları gözden geçirirken, 2000 sonrası akımları incelediğimizde göze çarpan en büyük farklılık, 90’lardaki enstrümantal ağırlığın, yerini elektronik tabanlı müziğe bırakması oldu. 2000’lerde hızla gelişen teknoloji elbette müziğin mutfağına da damgasını vurdu. Müziğin dijitalleşmesi olarak adlandırabileceğimiz bu değişimi büyük bir sahneden onlarca enstrümanın inip, yerine sadece bir tane bilgisayarın çıkması olarak görebiliriz. Gerek yeni müzik tarzlarının, gerek pop, jazz, rock gibi ana akım denilebilecek, yerini sağlamlaştırmış kalıcı tarzların uğradığı dijital değişim, 2000 sonrası müzik dünyasının en önemli konusu oldu. Artık aranjesi yapılan bir pop şarkısına, örneğin keman gerekiyorsa; aranjörler, bunu kemancı getirmeden, gerekli müzik programlarını kullanarak kendileri yapabiliyor. Tabii aynı durum tüm enstrümanlar için geçerli. Teknoloji ilerledikçe bilgisayar tabanlı kullanılan enstrümanlar, gerçeklerinden ayırt edilememeye başladı. Bu durum müzik yapımında kullanılan emek gücünü azaltırken, müzik üretimini de kolaylaştırdı. Böylece müzisyenlik artık eskisi kadar emek isteyen bir iş olmaktan çıkarak kolayca edinilebilecek bir sıfat haline geldi. Dijitalleşen müzik teknolojisinin getirisi -bir yandan da götürüsü- olan “kolay müzisyenlik” 2000’lerde akıl almaz bir biçimde çoğaldı. Oldukça düşük bütçelerle kurulabilen “home studio”lar , evinde müzik yapmak isteyen insanlara büyük olanaklar sundu. İnternet üzerinde geniş kitlelere sahip bireysel müzik paylaşımına imkan veren sosyal platformlar, “kolay müzisyenlerin” yaptığı eserleri duyurabilmeleri ve paylaşabilmeleri için büyük bir ortam sağladı. Bu durumun en büyük sonucu ise amatör-profesyonel veya iyi müzisyen-kötü müzisyen koşullarının dijital ortamda eşitlenerek ayrımının […]

‘Kızılay mı dağıtıyor’ bu ayakkabıları?

2000’li yıllarda belki moda dünyasını derinden sarsacak çok özel bir değişim yaşanmadı ama bu sektörün en hareketli alanı ayakkabı tasarımları oldu. Moda alemi internet dünyasından, mobil teknolojilerden, dijital fotoğraf ve videodan payına düşeni alırken 2000’li yıllar bu teknolojilerin de desteğiyle sokak modasının hakimiyetini ilan ettiği, ortamın nispeten demokratikleştiği bir dönem olarak tarihe geçti. Ancak bu genel demokratikleşmeya karşılık ayakkabı modası bu trendin biraz dışında kaldı. Hal böyle olunca hemen her yıl yeni bir model hakimiyetini ilan etti ve bu on yılımız “Kızılay mı dağıtıyor?” dedirten ayakkabılarla geçti. 1990’ların sonunda kısaca “Cat” denilen botlar çıktı ve işte, belki de bu botla birlikte ayakkabı çılgınlığı başlamış oldu. İlkokul çağındaki çocuktan tutun da yaşını başını almış milyonlarca kişinin vazgeçilmezi olan bu botlar, rengiyle ayaklarımızı bir nevi civcive çevirdi. Cinsiyet ayırmayan botlar, sadece birkaç yıl bize eşlik edebildi. “Cat”in ardından ünlü motorsiklet markası Harley Davidson’un çıkarttığı siyah çizmeler, motor hızıyla hayatımıza girdi. O da cinsiyet ayırmadı ve sevdirdi kendini. Ayakları ısıtıyordu, ama neredeyse Harley Davidson motorsikletleri gibi ağır oluşu insanı yoruyordu. Belki bu yüzden onun da krallığı kısa sürdü ve yerini hafif mi hafif bir spor ayakkabıya bıraktı.Siyah ve ağır ayakkabılardan yorulan, içi kararan ayakların imdadına “Puma”nın spor ayakkabıları yetişti. İlk olarak kırmızı renkte çıkan bu ayakkabılar krampona benzerliğiyle ün saldı. Kısa bir süre sonra çıkan farklı renkleriyle de ayaklarımızı süslemeye başladı. Diğerleri gibi o da kadın-erkek ayırmayarak, hizmette sınır tanımadı. Nesli neredeyse tükenen “puma hayvanı” gibi, birkaç yıl içinde bu ayakkabının da modası geçti. Bütün bir kışı “Puma” ile geçirerek ayaklarını üşüten moda tutkunlarının imdadına bu kez “Timberland” isimli bot yetişti. Timberland’in çok fazla renk çeşidi yoktu ama o da cinsiyetçi bir kişiliğe sahip değildi. Timberland’in en büyük özelliği ise hiçbir zaman demode olmamasıydı. Zira ilk çıktığı günden beri popüleritesini hiç kaybetmedi ve soğuk kış günlerinin vazgeçilmezi oldu. Timberland’in yarattığı bu moda, kimi […]

Kopenhag intiharı

* 18 Aralık gecesi imzalanan Kopenhag Anlaşması, iklim değişikliği ve küresel ısınmanın önüne geçmek açısından bilim çevrelerinde büyük bir hayal kırıklığına yol açtı. Ümit edilen, tüm ülkelerin 2050 yılına kadar emisyonlarını 1990’a göre yüzde 50 azaltmayı kabul etmesiydi. Ama sadece gelişmiş ülkelerin 1990’a göre emisyonlarını yüzde 80 indirmesinde anlaşıldı. Brezilya, Çin ve Hindistan gibi hızla büyüyen ama hâlâ gelişmekte sayılan ekonomiler de, bunun dışında kaldı. Çin’in ayak diremesi ve ABD Senatosu’nun gereken emisyon indirimine karşı çıkması yüzünden, Kopenhag’da beklenen bağlayıcı kararlar alınamadı ve dünyanın en büyük krizi olan iklim değişikliğini durduracak politik irade, bir kez daha gösterilemedi. Gerekli emisyon indirimlerini garantiye alacak olan sözleşmeler yine başka bir zamana atıldı. Bu da hızla büyüyen iklim değişikliği krizinin giderek kontrolden çıkması demektir. Ayrıca iklim değişikliği ile mücadele için gelişmekte olan ülkelere verilecek yardım konusunda kesin söz verilmemesi ve bu yardımın kaynaklarının tam olarak belirlenmemesi, Kopenhag’daki diğer bir hayal kırıklığı oldu. Çin: “Gelişiyorum, salarım” Ekonomisi hızla büyüyen ve enerji kaynaklarının önemli kısmı, küresel ısınmayı hızla arttıran kömür santralleri olan Çin, şu anda dünyada en çok sera gazı salan ülke durumunda ve dünya karbon dioksit (CO2) salınımının yüzde 21,5’i Çin kaynaklı. Buna rağmen Çin, Kopenhag’da emisyon kontrollerinin bağımsız uluslararası kurumlar tarafından kontrol edilmesine karşı çıktı. Bu da, Çin’in istediği gibi büyümeye devam ederek, bu büyümenin çevresel faturasını da tüm dünyaya kesmesi anlamına geliyor. Çin’de üretilen malların ucuz olmasının en önemli sebeplerinden biri, bu ülkedeki çevreyle ilgili kanunların ve uygulamasının birçok ülkeye göre çok daha zayıf olması. Çin’deki fabrikaların birçoğu, çevre temizliği için gereken yatırımı yapmıyor. Neden olduğu sera gazı emisyonu yüzünden, küresel ısınma ve iklim değişikliğine bugün itibarıyla en büyük katkıyı sağlayan Çin ise topu, geçmişte bu konuda önlem almayan ABD ve Avrupa Birliği (AB) ülkelerine atıyor. Bu ülkelerin hızla gelişerek dünya atmosferine büyük miktarda sera gazı saldıklarını, şimdi ise gelişmekte olan ülkelerin onunu […]

Burhan Altıntop’u atlatmak

Bazı karakterler vardır. Sıkkınlığınızı unutturup, moralinizi düzeltir onları izlemek. Avrupa Yakası’nın Burhan Altıntop’u da böyle bir karakter benim için. Engin Günaydın, bu karakterle Türkiye’nin en çok güldüğü oyunculardan biri haline geldi. Nişantaşı’nın taşralı dergi müdürü Burhan’ı o kadar çok benimsedik ki, başka bir Engin Günaydın düşünemez olduk. Öyle ki geçtiğimiz gün gösterime giren, Günaydın’ın kendi yazdığı ve başrolünü üstlendiği Vavien filminin daha çekimleri bile bitmeden hep aynı soruyu duyduk: “Burhan Altıntop karakterini aşabilecek mi?” Röportajlarından anlaşıldığı kadarıyla Engin Günaydın’ın kendisi de aynı endişeyi duyuyordu. Oysa bu soru, onu ünlü eden Zabıta İrfan karakterini canlardırdığı Bir Demet Tiyatro sona erdiğinde de yöneltiliyordu Günaydın’a. Burhan Altıntop’un henüz doğmadığı yıllarda örneğin, Milliyet gazetesindeki röportajında “Sizi hâlâ Zabıta İrfan olarak tanıyorlar. Bu rolün üzerinize yapışmasından korkmuyor musunuz” diye soruluyordu. 2005 tarihli bu röportajda, yıllar sonra tekrar karşılaşacağı bu soruyu şöyle yanıtlıyordu Günaydın: “O benim ilk işim olduğu için Zabıta İrfan olarak tanındım. Ama yeni projelerde yer aldıkça bu değişiyor.” Burhan’ı atlatmakGelin görün ki yıllar önce dile getirdiği “değişim”in onu getirdiği yer baba ocağı oldu. Nişantaşı’nın (ve bir röportajında “hiç sevmiyorum, benimle ilgisi yok” dediği) Burhan Altıntop’un izlerini Erbaa’da yıllarca yaşadığı evinde, gençken çalıştığı ağabeyinin dükkânında, gerçek yaşamından izler taşıyan Elektrikçi Celal karakteriyle unutturmak istedi. Bu çok yeni film hakkındaki ilk eleştirilere bakılırsa başardı da bunu. Dünkü Milliyet gazetesindeki röportajında kendisi de onaylıyor: “Burhan rolünün üzerime yapışması meslek hayatımın sonu olurdu. Seyirci benden Burhan Altıntop dışında başka bir şey istemezse benden ya da ben başka bir şeyi yapamazsam, çok çabuk hayatla ilgili bir karar alıp emekliye ayrılacaktım” diyor Günaydın, “galiba atlattım.” Sinemada kötü adam Bir Demet Tiyatro’nun Zabıta İrfan’ı, Aşkım Aşkım dizisinin Tarık Usta’sı, Avrupa Yakası’nın Burhan’ı, Size Baba Diyebilir Miyim dizisinin Mahir’i ve kısa sürelerle karşımıza çıkan daha niceleri… Engin Günaydın, televizyon ekranında “üzerine yapışan” pek çok rolü “atlattı”. Vavien için yapılan “Türk sineması […]

Brüksel’den Türkiye manzarası

/ Brüksel Avrupa Birliği (AB) ve Türkiye ilişkileri, yıllardan beri hem medyada hem de sokaklarda, süreçle ilgili uzmanlığı olsun ya da olmasın her vatandaşın en çok konuştuğu konulardan bir. AB’nin merkezinde de Türkiye’nin durumu sıkça konuşulan ve hâlâ çözüme kavuşamayan bir başlık olmayı sürdürüyor. Avrupa Parlamentosu (AP), özellikle gelişme raporu adını verdiği, 33 maddenin yer aldığı bildirgedeki her maddenin aynı titizlikle yerine getirilmesinin çok önemli olduğunun altını çiziyor. Türkiye, özellikle insan hakları, ekonomi ve demokrasi konularında AB’den gelen uyarılara maruz kalmakla beraber, konulara acilen deyim yerindeyse bir “tamirat yapılması” gerektiğinin altı çiziliyor. Türkiye gerçekten de, hâlâ parti kapatma gibi konularla uğraşırken daha çok eleştiri ve uyarı alacağa benziyor. Bu tarz ciddi sorunların yaşandığı bir süreçte Brüksel’deki hava da aynı derecede gergin oluyor. Özellikle parlamentonun şu sıralar üzerinde en çok durduğu konu Kıbrıs. Yıllardan beri çözülemeyen bu sorun, Türkiye’nin AB’ye girme sürecini en çok etkileyen olaylar arasında ilk sıralardaki yerini koruyor. Hatta yapılan toplantıların ve süreçle ilgili konuşmaların tümü Kıbrıs sorunu ile başlıyor demek doğru olur. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girme sürecinde yaptıklarını takip eden komisyonda yer alan Finlandiyalı Dr. Taneli Lahti, Türkiye’nin AB üyeliğini çok istediğini ve bunun gerçekleşeceğine inandığını vurguluyor. Ancak şu an için bu üyeliği engelleyecek en önemli sorunun Kıbrıs meselesi olduğunu düşünüyor: “Her iki ülkenin de somut adımlar atması gerekiyor ve artık bu anlaşmazlığın en kısa zamanda çözüme ulaşması gerekiyor. Biz AB olarak bu sorunun ortadan kalkması için elimizden gelenleri yapıyoruz.” Lahti ayrıca Kıbrıs Rum Kesimi’nin AB üyesi olması nedeniyle Türkiye’nin bu sorunu çözme konusunda daha fazla çaba sarf etmesi ve yapıcı adımlar atması gerektiğini de vurguluyor. Lahti, Almanya ve Fransa’nın Türkiye’nin AB üyeliğine karşı tutumuyla ilgili sorulara ve Türkiye’nin her koşula uyması halinde bile AB’ye girişinde sorun yaşayacağı iddiaları karşısında ise sessiz kalmayı yeğliyor. Türkiye’nin AB üyeliğini tüm kalbiyle istediğini ve bunun için çaba sarf ettiğini söyleyen […]

Adım adım aşk

Aşk yolunda adım adım, 16 Ağustos’ta İstanbul’dan başlayıp 30 Eylül 2009’da Konya’da noktalanan bir yolculuk. Ceyda-Emrah Altuntecim çifti, sevgi, umut, ve aşka dikkat çeklek için sekiz ayrı ilden geçerek Konya Mevlana Türbesi’ne kadar 1,5 milyon adım attı. Sedat Şahin ve Gökhan Aras da bu yolculugu kameralarıyla ölümsüzleştirdi. İstanbul’dan Konya’ya kendi deyimleriyle “aşk yolunda adım adım” yürüyerek giden Ceyda-Emrah Altuntecim, bu yolculuğu belgesel haline getiren Sedat Şahin ve Gökhan Aras’ın çekimler sırasında kendilerine engel olmak bir yana, cesaret verdiğini söylüyor. Altuntecim çifti yolculuk sırasında hem varlığı hem de yokluğu yaşadıklarını, ancak ruhen hiç yorgunluk hissetmediklerini anlatıyorlar. 48 günlük bu yolculuğun kahramanları Ceyda-Emrah Altuntecim ve bu yolculuğu seyircilere ulaştıran Sedat Şahin, HaberVesaire‘nin sorularını yanıtladı.

Önce ıssız, şimdi adsız ama hep ‘aile’den: Melis Birkan

Hâlâ “Birbirine bağlı çekirdek bir aileyiz” diye tanımladığı anne babasıyla Çekmeköy’de oturuyor. “Annem de babam da ekonomist. Babam bir süre borsada çalıştı. Şimdi ise öğretim görevlisi olarak çalışıyor. Annem de bir süre gönüllü İngilizce öğretmenliği yaptı, sonra çalışmayı bıraktı. İyi ki de bıraktı çünkü bizim ailenin bu kadar birbirine bağlı olmasının nedeni biraz da odur. Başka bir şehirden İstanbul’a gelip zarar görmeden adapte olabilmemizin tüm sorumluluğunu annem üstlendi” diyor Issız Adam filminin gördüğü ilgi üzerine Milliyetgazetesi muhabiri Pelin Çini’nin 2008’de yaptığı röportajda. Issız Adam Alper’e (Cemal Hünal) kendini zor teslim eden, onu sevgiye ve sadakate inandırmaya çalışan Ada’yı oynayan Melis Birkan, Alper’de bulamadığı huzuru annesi Müzeyyen’in (Yıldız Kültür) evinde buluyordu. İzleyicinin, çoğu manken kökenli günümüz kadın oyuncularında göremediği samimiyetin nedeni de bu olsa gerek: Melis Birkan, hangi –ıssız- adamla dans ederse etsin o “çekirdek sevgi”den vazgeçmedi. İlkokula başladığı yıl babasının işleri nedeniyle Ankara’dan İstanbul’a gelir Melis. Henüz altı yaşındayken ortaya çıkan dans ilgisi üzerine ilköğretim ve lise yıllarında Mimar Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuarı’nda bale dersleri alır. Aynı üniversitede hem okuyup hem çalışarak modern dans eğitimini tamamlar. O zamanlar aklında oyunculuk yapmak yoktur. Oyunculuğa başlamasının ise kendi deyimiyle “film gibi” bir hikâyesi var. Bir gün dans gösterisi için katıldığı davette uzaktan, loş ışıklar altında, hiç makyajsız haliyle daha sonra menejeri olacak Özlem Durak tarafından fark edilir. Durak, Birkan’ı görür görmez yanındakilere “Kim bu kız” diye sorar. Tanıştığı Melis’e kartını vererek “beni ara” der. Melis arar aramasına ama bir yandan da oyuncu olmamak için uzun süre direnir. Çünkü o ana kadar oyunculuk aklının ucundan bile geçmez. Yapabileceğine de inanmaz zaten. Ama karşısında onu sadece birkaç saniye görüp, ona ondan daha çok inanan bir insan olunca bu durumu görmezden gelemez ve bir buçuk yıl kadar direndikten sonra ”Tarz-ı Hayat” adlı programı sunarak kameralara ısınma turu atmaya başlar. Birkan bu durumu Eleledergisine verdiği röportajda […]

Serap ve Ceylan

başlıklı yazısında, üç gün geçmesine rağmen haberi görmemekte direnen gazetecilere sesleniyordu. Medya, Altan’ın ancak bu üçüncü yazıyı kaleme aldığı gün habere yavaş yavaş yer vermeye başlamıştı. Ama bu “ilgi” bile olayın daha ziyade adli tıbbı ilgilendiren yönü ve “kaza”nın oluş şeklini anlama çabasıyla sınırlı kalıyordu. Kimse Türk askerinin mühimmatından olabileceğine ihtimal vermek istemiyordu, zaten neticede suç “cismin” üstüne tahtayla vuran Ceylan’ındı! Ceylan Önkol’un nasıl öldüğü (öldürüldüğü?) hâlâ tam olarak anlaşılabilmiş değil. Olayı “terörle mücadele” ya da “terör örgütünün eylemi” kapsamında değerlendirmeyi bile başaran savcılık, bir sorumlu bulamadı. Serap Eser ve Ceylan Önkol. Kaybettiğimiz bu iki can, medyada diğerinden daha az yer almayı hak etmiyordu. Serap İstanbul’da öldü. Buna Abdullah Öcalan’ın hücre koşullarını protesto eden göstericilerin attığı molotof kokteyli neden oldu. Ceylan Diyarbakır’da öldü. Ateş edilme iddiası yanlış ise, buna yerde bulduğu “askeri mühimmat” neden oldu. Aralarında ne fark vardı?

Kürt açılımının linç hali

Ülkenin doğusunda da batısında da sokaklar kaynıyor. Hükümetin ilan ettiği Kürt açılımı sürecinde, dağdan inerek Türkiye’ye gelen PKK militanlarının karşılama görüntüleriyle başlayan gerginlik sonucu nükseden Kürtlere yönelik linç girişimleri ülke geneline yayıldı. 30 yıldır savaştırılan iki toplum ve kardeş kavgasının öyle oldubittiyle çözülecek bir sorun olmadığı anlaşıldı. Ortaya atılan milliyetçi, şoven kıvılcımlar sokakta karşılık bulmaya başladığı bir sırada da Tokat’ın Reşadiye ilçesinde 7 askerin PKK saldırısyal öldürülmesi bu olayları çığırından çıkarakacak bir hale getirdi. İnternetteki sosyal paylaşım sitelerinde dahi önü alınamaz bir ırkçılık hakim oldu, oluyor. Sürece yaptıkları açıklamalarla adeta destek veren MHP ve CHP liderleri ise kışkırttığı kitleyi kontrol edemiyor ya da etmek istemiyor. Bir yandan batıda saldırıya uğrayan Kürtler, ülkenin doğusunda da sokakları savaş alanına çevirmiş durumda. Hemen her gün bir kentten polisle çatışma ya da gösteri haberleri geliyor. Batıdaki kimi kentlerde de zaman zaman yaşanan sokak gösterilerinde acı sonuçlar da ortaya çıkıyor. İstanbul Küçükçekmece’de 8 Kasım günü İETT otobüsüne atılan molotof kokteyli sonucu lise öğrencisi Serap Eser’in yaklaşık 1 ay komada kaldıktan sonra ölmesi bunun en yakın örneği. Açılım saldırıları kapsamıyor Aralarında PKK militanlarının da bulunduğu 34 kişinin Türkiye’ye dönüş yapmasından sonra başlayan sözel saldırılar, İzmir’de DTP konvoyuna yapılan saldırıyla filli hale geldi. Saldırılar toplumsal bir hestiriyle ülke genelinde Kürtlere yönelik linç girişimlerine dönüştü. İşin ilginci bu saldırıların hiç birinde şu ana dek tutuklanan olmamasıydı. Anlaşılan o ki, hükümetin demokratik açılımı, Kürtlere ve partileri DTP’ye yönelik linç girişimlerini engellemeyi içermiyordu. Polise attıkları taşlar nedeniyle yıllarca hapis cezasına çarptırılan Kürt çocuklar hapishaneleri doldururken, DTP binalarına kurşun sıkmak, taşlamak ve Kürt mahallerini basmak serbest. İç savaşa doğru mu gidiyoruz, yoksa iç savaş çoktan başladı mı derken sokaklarda çatışmalar başladı bile. İzmir’de tehlikeli prova 22 Kasım’da İzmir’e gelen Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’ü karşılamak için oluşturulan araç konvoyuna, ülkücülerin başını çektiği kalabalık bir grup taş ve sopalarla […]

Yeni başlayanlar için Flash Forward

İngiliz Guardiangazetesi tarafından bu sonbaharda yayınlanması en çok beklenen dizilerin başında gösterilen Flash Forward, 6. sezonun sonunda bitmesi planlanan Lost’un seyirci kitlesine göz dikmeyi hedefleyecek kadar iddialı bir dizi olarak karşımıza çıktı. Türkiye’deki televizyon kanallarında yayınlanan ve ağalardan, basit kurgulu senaryolara uygun kahramanlardan ya da “çağdaş” bir görünüme kavuşturulan romanlardan uyarlanan dizilerin aksine hayli yaratıcı bir senaryosu olduğunu söylemek mümkün. Dünya üzerinde yaşayan herkesin kısa bir süre için geleceklerini görüp başlarına gelecek iyi ya da kötü olaylara doğru yol alışını anlatan dizi, yayımlanmaya başladığı ilk haftadan itibaren kimi sahnelerinde göndermelerde bulunduğu Lost gibi geniş bir fanatik kitlesine sahip oldu. 24 Eylül 2009 tarihinde Amerikan ABC kanalında gösterilmeye başlanan yükselen başarı grafiği ve kurgusu ile dikkat çeken dizi, ülkemizde resmi olarak gösterilmeye başlamadan önce de internet üzerinden hatırı sayılır bir izleyici kitlesine sahip oldu. Başrollerini ise Joseph Finnes, John Cho, Jack Davenport, Sonya Walger, Courtney B. Vance ve Dominic Monaghan gibi daha önce pek çok diziden ve filmden tanıdığımız başarılı oyuncular paylaşıyor. 2 dakika 17 saniyelik bir gelecek Her bölümünde giderek artan bir heyecan, yeni ipuçları, küçük ayrıntılar ve olaya yeni bir boyut katan dizi, gizemli bir etken nedeniyle dünya üzerindeki herkesin 2 dakika 17 saniye süresince bilinçlerini kaybederek bayılmalarıyla başlıyor. Hareket halindeki uçakların pilotları, trenlerin makinistleri, otomobillerin şoförleri de bayıldığı için aynı anda milyonlarca insanın öldüğü felaketler de yaşanıyor. Bayılma sürecinin sonunda sağ kalanlar içinse daha farklı bir hayat başlıyor. Çünkü dizi aynı anda herkesin bu bayılma süreci içinde altı ay sonraki geleceklerini görmelerini anlatıyor. Mesela, başroldeki FBI ajanı Mark Benford, bu gizemli olayın sırrını çözmeye çalışırken ofisinde saldırıya uğrayacağını; kahraman ajanımızın eşi Olivia Benford ise bu olayın sorumlularından biriyle kendini sevgili olarak görüyor. Lezbiyen bir karakter hamile kaldığını, intihar edeceği sırada bayılan ve gelecekte Japon bir sevgilisi olduğunu gören doktor Bryce Varley ise Japonya’da aşkını aramaya koyuluyor. İnsan geleceğini […]

2010’un son şövalyesi Korhan Gümüş

” olarak nitelediğini duyabilecek, 2010 İstanbul’un, var olan modellerden farkı bulunmayan bir “devlet projesi”ne hangi gerekçelerle döndürdüğünü birinci ağızdan dinleyebilecektik. Zaten böyle bir soruya gerek kalmasa, ajans bünyesinde görev alan siviller, atmaya çalıştıkları her adımda “devlet” duvarına çarpmasa, atananlar ve seçilenler uyum içinde çalışıp ortak ürün ortaya koyabilse, Gümüş’ün hayal ettiği “üçüncü model” de belki yaşama geçebilecek. Görüşlerimi ve soruya müdahalesinin yanlış olduğunu, toplantı bitiminde yanıma gelen Korhan Gümüş’e de aktardım. “Cevaplaması gereken son insan sizdiniz” dedim, “çünkü aynı sorunlarla karşılaşacak ilk insansınız.” Yeni siviller, son bir yıl içinde 2010 AKB Ajansı yönetiminde görev alan “üçüncü kuşak”. Ajansın bir “sivil” istifayı daha kaldırabileceğine inanmıyorum. Elbette işler –şu ana kadar olduğu gibi- devlet kararlığında “ufacık aksaklıklar”la devam edecektir. Ama İstanbul 2010’dan beklentisi giderek azalan kamuoyunun, böyle bir gelişme karşısında projeden daha da soğuyacağını tahmin etmek zor değil. Bu nedenle 2010’nu fikir babalarından Korhan Gümüş’ün YK’da görev alması, bu projeye inanan, inanmak isteyen herkes için risk anlamına geliyor. Benzer uyarıların ajans içinden ve yakın çevresi tarafından Gümüş’e de yapıldığını biliyorum. Korhan Gümüş’de bu anlamda yeni görevinin risk taşıdığı fikrine katıldığını, ancak mücadele etmek gerektiğini dile getiriyor. Bürokrasinin deneyiminin çöpe atılmaması gerektiğini, aksine yönlendirilerek faydalanılması gerektiğine inanıyor. Yanılmaması herkes adına sevindirici olur.

Medyaya eğitim şart

“Nijeryalı Festus Okey polis kurşunuyla can verdi”, “Hrant Dink’i son yolculuğuna uğurladık”,”Rahip Andrea öldürüldü”, “Türbanlı kadın işinden oldu”,”Engelli kadını otobüsten attılar”, “DTP konvoyu taşlandı”,”Travesti öldürüldü” başlıklarıyla duyurulan haberler sıradan bir gazete okurunun bile aşina olduğu konular. Bu haberlerin öznesi olan birbirinden farklı kimliklerdeki bu insanların hepsinin ortak özelliği ise “nefret suçu” kapsamında değerlendirilebilecek olayların kurban ya da mağduru olmaları. Benzer nice haberler gazetelerde yer almaya devam etse de, türkiye’de hâlâ nefret suçuna ilişkin kapsamlı bir yasal düzenleme yok. Oysa ki bu haberler sadece bireylere karşı işlenen suçu anlatmanın ötesinde, kimilerinin kendilerine benzemeyenlere ya da doğruluğu tartışmalı genel geçer kurallara aykırı yaşayanlara duyduğu öfkeyi de temsil ediyor. Farklı etnisite, kültür, cinsiyet ya da dinden insanları aynı çatı altında barındırmaya çalışan Türkiye’de, birbirine benzemeyen birçok sesin çıkması da oldukça normal. Fakat sadece başlıkları verilen ve yaşananların küçücük bir bölümünü yansıtan yukarıdaki örnekler bir tartışma ortamından öte bir savaş alanını anımsatıyor. Peki çözüm ne? Konuya kafa yoranların dile getirdiği ortak payda ise sağlıklı bir tartışma ortamı oluşturup halkın bilinçlendirilmesi ve en önemlisi caydırıcı cezai hükümler içeren yasal düzenlemelerin yapılması.Kapsamlı bir yasa yok Uluslararası metinlere göre kişilerin ırk, renk, etnik köken, din, fiziksel veya zihinsel engel, cinsiyet ya da yaşından ötürü kendisine ya da mülküne yönelik saldırıların mağduru olması cezai bir yaptırım gerektiren eylem olmasınn yanısıra nefret suçu olarak da tanımlanıyor. Nefret suçları sadece bir bireyi değil, o bireyin temsil ettiği özelliği de hedef aldığından önüne geçilmesi için ayrı bir yasa oluşturulması bakımından da önem taşıyan bir konu. İlk önce 80’li yıllarda, bu konuda hayli kötü ve kabarık bir sicili olan ABD’de “Nefret Yasaları” ya da diğer adıyla “Önyargı Yasaları” diye kabul edilen nefret suçlarına ilişkin yasal düzenlemeler zamanla birçok Avrupa ülkesinde de hayata geçti. Azınlıklara yönelik kimi zaman devlet eliyle gerçekleştirilen katliam ya da saldırıların yanısıra son yıllarda artış gösteren bir biçimde transeksüel […]

Yönetmenlik yolunda bir karınca

Azim ve hırs olduğu sürece insanın isteyip de yapamayacağı şey olamasa gerek. İşte, bu azim ve hırs sayesinde, kendi yolunda ilerleyenlerden biri de Mehmet Selçuk Bilge. Üniversitenin ilk yıllarında kısa film çekmeye başlayan Bilge, çektiği ilk filmlerle başarısızlık konusunda ipi göğüslüyor. “Böyle film çekeceksen hiç çekme” diyenler bile oluyor, ama yılmıyor ve sabırla yeni filmlerini çekmeye devam ediyor. Azim ve istek ile şans birleşince de Bilge’nin ummadığı kapılar yavaşça açılmaya başlıyor. Mehmet Selçuk Bilge halen Plato Film Okulu’nda genç ve yetişkin oyunculara koçluk yapıyor. Oyuncu koçluğu gibi görece yeni bir mesleğin en genç temsilcisi aynı zamanda… Mehmet Selçuk Bilge, 1983’te muhasebeci bir anne babanın ikinci çocuğu olarak dünyaya geliyor. Ortaokul’da kendisini pek başarılı bulmasa da İstanbul’un en iyi okullarından biri olan Kabataş Erkek Lisesi’ne gidiyor. “Hayatımın en büyük dönüm noktası bu okula gitmekti” diyen Bilge, okuduğu okul sayesinde özgürlüğün ne demek olduğunu öğrendiğini ve belki de bu yüzden açık fikirli, yaratıcı bir insan olduğunu söylüyor. Lisenin ilk yıllarında “Acaba grafiker mi olsam?” diyor, ama aslında grafikerlik konusunda pek de bir şey bilmiyor. Bir gün herkes gibi o da Titanic filmine gidiyor ve gemi uzun uzun batarken Bilge’nin sinema fikri doğuyor. Tabii ÖSS, aşk meşk derken bu fikri biraz sekteye uğruyor. Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü kazanınca aile, Mehmet Selçuk Bilge’nin diplomat olacağını düşünüyor, fakat kendisinin hiçbir zaman böyle bir niyeti olmuyor. Üniversiteye adımını atar atmaz, daha önce hiç tiyatro deneyimi olmamasına rağmen tiyatro kulübüne yazılıyor. Yaz tatilinde gazetede “Okul” isimli bir korku filminin çekileceğine dair haber okuyor ve Plato Film’i arayarak bu filmde yer almak istediğini söylüyor. Figürasyon üstü bir role kabul ediliyor ve film, tesadüf eseri Kabataş Erkek Lisesi’nde, öğrenim gördüğü sınıfta çekiliyor. Tabii bir yandan da yönetmeni incelemeye alıyor, zira kendi çekeceği kısa film için kamerayı hangi açılarda koyması ve kaç kere plan değiştirmesi gerektiğini öğrenmeye çalışıyor. Üniversite […]

Eyüp’te ‘evsahibi’ bakan

Seçim bölgesi Eyüp olan Devlet Bakanı Egemen Bağış, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ısantralistanbul’da ağırladı. Bağış, mikrofonu bulmuşken, AB politikasını övmeden edemedi. Taner Yıldız’ın santralistanbul’daki konuşmasının öncesinde ve sonrasında mikrofon Devlet Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış’taydı. Bağış “Değişen Dünya Düzeninde Türkiye’nin Enerji Politikaları” konferansının açılış konuşması yaptı. Aynı kabinede ve arkadaş olmaktan gurur duyduğu Taner Yıldız’ı seçim bölgesi Eyüp ve santralistanbul’a getirmekten çok mutlu olduğunu söyledi. Başından beri Türkiye’nin enerji konusunda bir merkez olabiliceğini savunduğunu söyleyen Bağış, “Türkiye’de kaynak yok ki” diyenlere şu örneği verdiğini dile getirdi: “Yemen’e gidene kadar bizde kahve de yoktu. Ama oradan aldığımız kahve artık dünyanın dört bir tarafında Türk kahvesi olarak kabullenildi.” Konu enerjiydi ama davetliler de politikacıydı. Böylece Taner Yıldız’ın erken ayrılmasıyla birlikte masada yalnız kalan Bağış, Türkiye’nin AB politikasıyla ilgili konuşma fırsatı buldu. Bağış, Türkiye’nin üyeliğini reddeden ülkelerin bile proje bazında Türkiye ile çalışmak için fırsat kolladığını savundu. Bunun nedenini “Türkiye’nin bir çözüm ülkesi olması”na bağlayan Bağış, Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu enerji kaynaklarının yüzde 70’nin Türkiye’nin doğu, güney ve kuzey komşularında bulunduğuna dikkat çekti. Türkiye’nin coğrafi konumunun AB’ye üyeliğine katkıda bulunacağını söyledi. “Taç giyen Roumpuy akıllandı” Avrupa’da yapılan AB toplantılarında karşı görüşlerin var olmasının Türkiye açısından hiçbir önem taşımadığını AKP’nin seçim sloganı olan “durmak yok, yola devam” sözleriyle destekleyen Bağış, Anayasa değişikliği, demokratik açılım gibi yeniliklerin esas olarak AB için değil vatandaşlar için yapıldığını söyledi. Türkiye’nin üyeliğine güçlü ifadelerle karşı çıkan Belçika Başbakanı Herman Van Rompuy’un AB başkanlığına gelmesinden endişe duyup duymadığıyla ilgili soruyu “Rompuy, daha önce alınmış kararlara sadık kalacağını ve istese de bireysel olarak bir engelleme yapamayacağını belirtti” şeklinde cevapladı. Bağış, Roumpuy’un açıklamasını “taç giyen başa akıl gelir” sözüne bağladı. 2002 ve 2004 yılları arasında TBMM Genel Kurulu’nda alınana karalar ve uluslararası politikalar sayesinde Kuzey Kıbrıs ve Türkiye’nin AB’ye karşı saygınlığı ve söz hakkının arttığını iddia eden Bağış, İsmail Cem’in başlattığı Türk-Yunan ilişkileri konusundaki […]

Okumaya eylemli teşvik

İstanbul Bilgi Ünversitesi’nde 5 yıl önce kurulan Toplum Gönüllüleri (Tog) Kulübü Türkiye’deki kitap okuma oranın düşüklüğüne dikkat çekmek için “kitap okuma eylemi” gerçekleştirdi. Türkiye’nin farklı bölgelerinde örgütlenmeleri olan Toplum Gönüllüleri Vakfı, daha önce Taksim Meydanı, İzmir-Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nde gerçekleştirdikleri eylemi bu sefer İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Santralistanbul Kampüsü’nde tekrarladı. Öğlen başlayan eylemde protestocular bahçede kitap okumayı planlarken yağmur nedeniyle 2 saatlik okuma eylemini okulun kantininde başlattılar. Öğrenciler, merdivende oturup kitap okuyan Toplum Gönüllüleri Kulübü üyelerini şaşkın bakışlarla izledi. Toplum Gönüllüleri Kulübü üyesi Özge Babacan, bu projeyi okuma oranın bu kadar düşük olduğu bir ülkede okuma konusuna dikkat çekmek ve farkındalık yaratmak için gerçekleştirdiklerini belirterek, “İnsanların bizi burada 2 saat boyunca kitap okurken görmelerini ve bunun üzerinde düşünmelerini istiyoruz, kısaca onları teşvik etmeye çalışıyoruz.” diyor. Japonya’da bir kişi yılda ortalama 25 kitap, Fransa’da 7 kitap bitirirken bu oran Türkiye’de 6 kişiye yılda ortalama 1 kitap düşüyor. Araştırmalara göre Türkiye’de televizyon izleme oranı yüzde 94’e ulaşırken yüzde 4,5 düzeyinde kalıyor. Eylemi izleyen Bilgi Üniversitesi öğrencisi Arda Sarıgül, eylemi görünce şaşırdığını ve çok dikkat çekici bulduğunu söylüyor. Bu tür sosyal sorumluluk projelerinin insanları daha duyarlı hale getirebileceğini ifade eden Sarıgül, kendisinin de eyleme katılmayı düşündüğünü belirtiyor. Toplum Gönüllüleri Vakfı üyeleri daha önce de Taksim İstiklal caddesinde sırt sırta vererek 2 saat kitap okumuşlardı.

Hayalgücünde sınır tanımayan adam

Asıl adı Jeffrey Jacob Abrams ancak kendisi Hollywood dolayarında ismini baş harflerinin kısaltılmasın oluşan J.J. Abrahams ismi ile tanınıyor. 27 haziran 1966’da zamanının verimli yapımcılarından olan Gerald Abrams’ın oğlu olarak New York’da doğdu. Anesi de yapımcı olan ve Los Angeles’ta büyüyen Abrahams’ın sinema tutukusu 8 yaşında dedesinin onu Universal Studios turuna götürmesiyle başladı. Aynı akşam babasını tatlı sözlerle kandırdıktan sonra edindiği 8 mm kamerasıyla ilk film denemelerine başladı. Bundan sonraki 10 yıl içinde Abrahams sayısız amatör film çekti ve bunlarla çeşitli öğrenci film festivallerinde ödüller aldı.Öğrenciyken prodüktörlük yaptı Kendisini dünya çapında üne kavuşturacak sinema sektörüne 16 yaşındayken Nightbeast filminin müziklerini yaparak adım attı. Abrahams New York’da Sarah Lawrence College’e devam ederken, mezunuyetinden hemen önce ünlü film şirketi Touchstone Pictures tarafından satın alınarak 1990’da Taking Care of Business adıyla filme çekilen ilk tretmanını yazdı. Abrahams’ın aynı zamanda prodüktörü de olduğu, bir mahkumun radyo çekilişinden bedava bilet kazanması üzerine, beyzbol maçını izlemek için cezaevinden kaçışını anlatan filmin başrollerini ise Charles Grodin ve James Belushi başrolleri paylaştı. Abrahams’ın başarı grafiği başrolünü Harrison Ford’un oynadığı Regarding Henry, Mel Gibson’lı Forever Young ve Gone Fishin gibi filmlerin senaryoları ile daha da artan bir ivme kazandı. Bu zaman zarfı içinde Abrahams yapımcılığa da The Pallbearer, The Suburbans gibi filmlerle el atmaya başladı. 1988 yılında da Michael Bay’in yönetiği büyük etki yaratan Armageddon filminin senaryosuna katkıda bulundu. Ve 2006’da vizyona giren Mission Impossible 3’ün yardımcı yazarlık ve yönetmenliğini üstlendi. Televizyona geçiş Abrahams televizyonda ki ilk atılımını yaratıcısı ve yazarı olduğu Felicity dizisi ile yaptı. Kendisini ilk kez yönetmen koltuğuna oturma fırsatı sağlayan dizide Stanford’u kazanmışken lise aşkı uğruna New York Ünivestisei’ne giden Felicity adlı kızın başından geçenlerin anlatılıyordu. Televizyonla ikinci buluşmasını uluslararası genç ve güzel bir ajanın bir yandan Alliance 12 adlı örgütle savaşırken bir yandan da gizli ve sosyal yaşamı arasındaki dengeyi kurmaya çalışan hayatının anlatıldığı […]

Witkin’in ‘iğrenç’ estetiği

“Cüceler, vücut bozuklukları olanlar, devler, kamburlar, transseksüeller, sakallı ve çok kıllı kadınlar, kuyruklu, boynuzlu, kanatlı, dört memeli kadınlar, doğumdan dolayı sakat kalmışlar, kolu, bacağı, burnu, kulağı, memesi kopmuş herkes. Aşırı derecede büyük her türlü organı olan herkes. Her tarzda garip ve değişik görünümü olanlar. Ölüler, ölü doğmuş her türlü canlı biçimleri. Hermafroditler, perversion, İsa’nın bedeninin duruşundaki arızaları alan herkes. Aşağıdaki telefon ile temasa geçsin.” Joel Peter Witkin’in nasıl bir fotoğrafçı olduğunu ve nasıl fotoğraflar çektiğini, kendisinin vermiş olduğu bu ilanla kolayca anlıyoruz. Onu farklı yapan toplumun genel estetik anlayışının tam tersine insanları rahatsız eden fotoğraflar çekmesi. Çoğu insan rahatsız olsa da onun fotoğraflarının arkasındaki felsefeyi ve onun anlatmak istediklerini analiz etmeye çalışan bir kitle var. Evdeki dini çatışma 1939 yılında New York’ta dünyaya gelen Witkin, Katolik bir anne ve koyu Yahudi bir babanın iki çocuğundan biridir. Farklı dini benimseyen anne ve babanın kurmaya çalıştığı farklı dünyalar Witkin için küçük yaşta uğraşması gereken problemler doğurur. Zaten onlar da bu çatışmaya dayanamaz ve boşanırlar. Witkin annesi ile birlikte yaşamaya başlar. Ama bu ayrılık onun travmalarından ilkidir. Dini çatışma hem Witkin hem de resim sanatçısı kardeşi Jerome için ilerleyen yıllarda gönderme yaptıkları konulardan sadece biri olur. Resimlerinde şiddet içeren Katolik ve Yahudilik temaları bulunduran Jerome gibi Witkin de fotoğraflarında bu tarz öğeleri kullanır. Daha beş yaşını bile doldurmamışken babası ona çeşitli dergilerdeki fotoğrafları gösterir ve üzerlerinde uzun uzun konuşur; o yaşta bile babasını büyük bir dikkatle dinler. Babası öyle güzel fotoğraflar çekemediğinden bahseder. Witkin için fotoğraf aşkı aslında bu yaşta bilinçaltına işlemiştir. İlerleyen yıllarda fotoğraf sanatçısı olmasının nedenlerinden biri de babasının arzusunun onu etkilemesi ve aslında farkında olmadan onun arzularını gerçekleştirme isteğidir. Küçük yaşta babasından ayrı yaşayan bir çocuk ve babası ile geçirdiği zamanlarda konuşulan fotoğraflar. Witkin uzun süre bu konuşmaları unutmaz ve bu konuşmalardan etkilendiğini söyler. Ayaklara yuvarlanan kafa Witkin’in ölü bedenlerle, […]