Habervs

Habervs

Dink cinayetini eleştirmek sürgün nedeni

Ahmet Şık Hrant Dink’in öldürülmesinden sonra, bir öğrencisinin konuyla ilgili sorusu üzerine, “Hiçbir insan düşüncesinden dolayı öldürülmeyi hak etmez” diyen öğretmen, hakkında açılan soruşturma sonunda Trabzon’a sürgün edildi. Soruşturmayı yürüten Milli Eğitim Bakanlığı müfettişleri, İzmir’in Selçuk ilçesindeki İMKB Anadolu Lisesinde Türk Dili ve Edebiyatı öğretmeni olarak görev yapan Aysel Kılıç hakkında savcılığa da suç duyurusunda bulundu. Selçuk Cumhuriyet Başsavcılığı Kılıç hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 215 ve Terörle Mücadele Kanunu’nun 7. maddesi uyarınca, “suçu ve suçluyu övmek” iddiasıyla dava açtı. 21 yıllık öğretmen Kılıç’ın sürgün edilmesine ve hakkında dava açılmasına neden olan suçlamalar şöyle: “Ders dışına çıkarak Türklerin Ermenilere soykırım yaptığını söylemek. Abdullah Öcalan’ın hapiste yaşam şartlarının kötü olduğunu ve koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini söylemek. Özdemir Sabancı’yı öldüren Fehriye Erdal’ın terörist olmadığını söylemek. Hrant Dink cinayeti nedeniyle Türk Milletini aşağılamak. Derse siyasi ideolojik gazete ve dergiler getirmek ve buna karşı çıkan öğrencilere düşük puan vererek cezalandırmak.” “Bir gazeteci öldürülmüş…” Kılıç’ın ve aynı zamanda Eğitim-Sen İzmir 1 Nolu Şubesi’nin de avukatı olan Nedim Değirmenci’nin verdiği bilgiye göre Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesinin ertesinde ders sırasında öğrencilerinden birinin, “Öğretmenim, yine bir gazeteci öldürülmüş” demesi üzerine O.E.Ö. isimli öğrenci de, “iyi ki gebermiş” dedi. Bunun üzerine öğretmen Kılıç da, “Bu şekilde konuşamazsın. Değil Hrant Dink hiçbir insan düşüncesinden dolayı öldürülmeyi hak etmez. Bir suçu varsa ancak buna yargı karar verebilir” diye uyardı. O.E.Ö.’nin, “Türklüğe hakaret eden her kim olursa olsun öldürülmeyi hak eder” diye karşılık vermesi üzerine Kılıç, “Bu konu dersimizi aşıyor” diyerek konuyu kapattı. Bir sonraki derste öğretmen Kılıç, Dink’in yargılanıp ceza almasına neden olan yazının geneli üzerinden değil belirli bir kısmının seçilerek yanlış neticeye varıldığını söyledi ve öğrencilerinin fikir beyan etmelerini isteyerek yazının tamamını sınıfta okudu.Şikayet dilekçesinde yok yok 2007 yılı Ocak ayında yaşanan ve herhangi bir şikâyet ve soruşturma konusu olmayan bu olay, 1 yıl sonra sözlü notu yüzünden çıkan bir tartışma […]

Gazeteci figüran oldu

Nazlı Hazal Tetik Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Eminönü Belediyesi ve İstanbul Valiliği tarafından düzenlenen Babıali şenlikleri kapsamında gerçekleştirilen medya konulu arama konferansında gazetecilğin günümüzde kar amaçlı bir ekonomik faaliyete dönüştüğü, bunun sonucunda da gazetecilerin de günü kurtarmaya yönelik birer figüran haline geldiği vurgulandı. Şenlik kapsamında 19 Haziran’da Çemberlitaş’ta bulunan Basın Müzesi’nde gerçekleştirilen “Medya Gerçeği: Dünü, Bugünü, Yarını” başlıklı konferansa konuşmacı olarak Bilgi Üniversitesi’nden Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman, Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken, Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu, İstanbul Üniversitesi’nden Prof. Dr. Nurdoğan Rigel, Cumhuriyet Gazetesi’nden Şükran Soner, Birgün Gazetesi’nden Ahmet Tulgar konuşmacı olarak katıldı. 1984 yılında gazeteciliğe başladığını belirten Yrd. Doç. Dr. Esra Arsan basının ikitelli’ye taşınmadan önceki “Babıali dönemi”nde sendikanın güçlü varlığı nedeniyle medya patronlarına karşı gazetecilik faaliyetlerinin başarıyla savunulabildiğini anlattı. Arsan, dünyadaki ekonomik değişimin Türkiye’yi de değiştirdiğini, bunun sonucunda basın sektöründe gazetecilik örgütlerinin varlığının zayıfladığını, sonuçta da gazeteciliğin bundan zarar gördüğünü vurguladı. Reklamveren düzeltebilir mi? Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Melda Cinman da gazeteciliğin iki var oluş amacını, “halkı bilgilendirmek” ve “halkı manipüle etmek” olarak tanımladı. Medyanın iş adamlarının ve holdinglerin elinde olduğunu her bir gün yenisi eklenen Doğan, Çalık, Ciner vb. grupların medyayı tekelinde tuttuğunu belirterek, bu işadamlarının da yalnızca “kar maksimizasyonu” amacına hizmet ettiklerini söyledi. Cinman, mevcut sistemle ortaya çıkan kötü durumun ancak reklamverenlerin zorlamasıyla daha düzeyli bir yere çekilebileceğini kanısında olduğu anlattı. Maltepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Betül Çotuksöken ise gazeteciliğin toplum ve etikle olan ilişkisine değindi. Var olan parametreler ve olması gerekenleri “insan dünya bilgi” çerçevesinde değerlendirerek iletişim fakültelerinin mercek altına alınması gerekliliğini, karar vericilerin yapmaları gerekenleri etik tabanlı hukuk kapsamında değerlendirmelerinin önemini vurguladı. Galatasaray Üniversitesi’nden Prof. Dr. Yasemin İnceoğlu öncelikle 1980 sonrası Türkiyesi’ne panoramik bir bakış açısıyla yaklaşarak yozlaşmayı yine medya patronlarının sermaye hırsıyla değerlendirdi. Gazeteciliğin de küreselleştirici üç büyük güç olan “IMF, Dünya Ticaret Örgütü […]

“Ayağım kopsa bile oynamak istiyorum”

Gökhan Tan A Milli Futbol Takımı’nın, Almanya ile oynanacak yarı final karşılaşması öncesinde, kulübede oturacak futbolcusu bile kalmadığını yazmıştık iki gün önce. Haberin alt başlığında şu ifade yer alıyordu: “…bu kez sadece son dakikalarda değil, maç öncesinde de mucize gerekiyor. ‘Ayağı kopsa da oynayacak’ futbolcuların sahaya çıkabilmesi gibi.” Yarı finale mucizevi şekilde ulaşan milli takımın gerçekten de bu kez maç öncesinde de bir mucizeye ihtiyacı var. Bu mucize, bir mucizeye daha imza atabilecek sakat futbolcuların sahaya çıkabilecek ve takıma katkı sağlayabilecek düzeye gelebilmesi. Almanya maçında Türk Milli Takımı’nın kulübesinde, sağlık sorunu bulunmayan sadece üç futbolcu var. Bunların biri, takımın üçüncü kalecesi Tolga Zengin. Tolga, espirilere konu olduğu üzere orta saha ya da forvette oynayamayacağına göre, kale dışındaki mevkiler için sadece iki değişiklik şansımız var. Sakatlıklar “kağıt üstünde” Ancak elbette bu durum sadece kağıt üzerinde böyle. Turnuva boyunca sakatlanan (hatta turnuva da sakat gelen) ve bir daha sahaya çıkamayan futbolcuları kulübede ve hatta sahada göreceğiz. Fatih Terim, Türk futbolunun tarihinde ilk kez yakaladığı final oynama şansını kaybetmemesi için her türlü olasılığı düşünecek, sadece kendi değil futbolcular adına da risk alacaktır. Durumu belirsiz sakat oyuncular, Emre Belezoğlu ve Tümer Metin ihtiyaç durumunda oynayacaktır. Klişe deyimle, “Ayağı kopsa da oynayan” futbolcuları sahaya sürecektir. Servet Çetin’in dün, Vatan gazetesinden Tayfun Bayındır’a söyledikleri bu konuda ilk sinyali verdi. Şunları söylemiş Servet: “ Takımda bu kadar eksik varken Çarşamba akşamı ayağım kopsa da oynamak istiyorum. Ne yapıp edip sahaya çıkmayı düşlüyorum. Ama hocam ve doktorlar izin vermiyorlar. Futbol hayatımı tehlikeye atabiliceğimi söylüyorlar.” Vatan’daki haberde, önceki gün bir toplantı yapan doktorlar ve teknik heyetin, Servet’in oynama olasılığının çok az olduğunu belirtiliyor. İnsan hayatına verilen önem Haberde yer alan bir başka ayrıntı da dikkat çekici. Buna göre Türk Tabipler Birliği, Milli Takım doktorlarını arayarak Servet’i oynatmadıkları için teşekkür etmiş. “İnsan hayatına verdiğiniz önemden dolayı kutluyoruz” demiş. Tabipler Birliği, […]

Gazeteler, internet sayfaları gibi “Taraf”sız kalamadı!

Alper GörmüşTaraf, 20 Haziran’da son zamanların en önemli haberini yayımladı. Gazetenin iddiasına göre, Eylül 2007’de Genelkurmay Başkanlığı’nda “Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı” başlığıyla bir plan hazırlanmıştı. Plan, yargı ve basının “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çizgisine çekilmesini” ve daha bir dizi amacı öngörüyor, bu amaçla yapılması gerekenleri sıralıyordu. O gün öğle saatlerine doğru Genelkurmay Başkanlığı bir açıklama yaptı. Açıklamada şöyle deniyordu: “Genelkurmay Başkanlığı kayıtlarında, Komuta Katı tarafından onaylanmış böyle bir resmi evrak veya plan bulunmamaktadır.” Bu, tıpkı, Nokta’nın Şubat 2007’de yayımladığı “Genelkurmay’ın Medya Andıcı” haberine karşı yapılan açıklamaya benziyordu: Evet, böyle bir taslak hazırlanmıştı fakat onaylanmamış ve uygulamaya konmamıştı. Ben, bunu da hatırlatarak, açıklamanın “yalanlama”dan ziyade bir “doğrulama” olduğunu, fakat Hürriyet, Milliyet ve Vatan’ın internet sayfalarında bambaşka bir havanın egemen olduğunu yazmıştım. Şöyle demiştim:“Taraf gazetesi bugün Genelkurmay’da hazırlandığı iddiasıyla 11 sayfalık çok önemli bir belge yayımladı. Genelkurmay ‘ın ‘yalan’ demediği belgeler, bazı gazetelere göre yalanlanmıştı. (…) Öte yandan, Taraf, ‘belgelerin onaylanmış olduğundan’ söz etmiyordu. Bu durumda Taraf’ın haberi yalanlanmış mı olur? Bazı gazetelere göre evet!”O günkü yazımı, “yalanlama”dan CHP’nin bile tatmin olmadığını hatırlatarak şöyle bitirmiştim:“Bunlar ne güzel gazetecilikler böyle! Özü ‘merak’ ve ‘kuşku’ olan bir mesleğin ‘yalanlama olmayan bir yalanlama’dan bu kadar hızlı bir şekilde tatmin olup defteri kapaması olacak iş mi? Durun bakalım, belki CHP’den utanıp vazgeçilir bu tuhaflıktan. Belki yarın (21 Haziran) gazeteler, internet sayfalarından bambaşka bir havada çıkarlar.” Tarafsız kalmak giderek zorlaşıyor Ertesi gün gazetelere baktığımda, gerçekten de internet sitelerinden çok farklı bir yaklaşım gördüm. İnternet sitelerinde “yalanlama”yı öne çıkarıp, peşine de birkaç satırla haberi iliştiren gazetecilik ters çevrilmiş gibiydi. Haber, üstelik de Genelkurmay Başkanı Büyükanıt’ın “Habere değil, haberi yazan gazetenin finansörüne bakın” yollu açıklamasına rağmen ön plandaydı; “yalanlama” ise pek inandırıcı bulunmamıştı. Vatan, “yalanlandı”dan vazgeçip, “Genelkurmay ise ‘onaylanmış bir evrak yoktur’ demekle yetindi”ye döndü. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök bile şöyle yazdı:“Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı açıklamayı okudum. […]

Rusya Hollanda’yı eledi ama…

Gökhan Tan Futbolun en önemli turnuvaları Dünya ve Avrupa şampiyonaları her seferinde, ferken favorilerin elenmesine sahne olur. Dün gece bu maçlardan birine daha tanık olduk. Grup maçlarında, “ölüm grubu”nun tüm takımlarını (Romanya, İtalya ve Fransa) farklı mağlup eden ve bu nedenle turnuvanın en büyük favorisi olarak gösterilen Hollanda, çeyrek finale güçlükle çıkan Rusya tarafından kupa dışına itildi. “Turnuva takımı” Rusya’nın çeyrek finale çıkması ve Hollanda’yı elemesi tam da bu türde bir turnuvada görmeye alışık olduğumuz bir durum. Avrupa Şampiyonası’ndaki ilk maçında, birkaç saat sonra yarı finale çıkmak için İtalya ile karşılacak olan İspanya’dan üç fark yedi. İkinci maçında, 2004’teki kupanın sahibi Yunanistan’ı tek golle geçti. Yükselişi, son grup maçında da devam etti ve baştan sona üstün götürdüğü İşveç karşılaşmasını 2-0 önde bitirdi. Kupa tarihine baktığımızda ise Hollanda gibi, turnuvalara farklı galibiyetlerle başlayan “erken favorileri”n değil, Rusya gibi ivmesini sonradan kazanan takımların daha başarılı olduğunu görüyoruz. Zaten Hollanda karşısında Rusya’nın en büyük avantajı da buydu. Katıldığı hemen her turnuvada, gurup maçlarında futbolu ve parlak sonuçlarıyla göze batan İspanya, bu ilk gruptaki “erken favori”lerin demirbaş bir örneği. İkinci gurubun demirbaşı ise Almanya elbette. Euro 2008’de Türkiye’nin, “arkadan gelme” kupasını Almanya’nın elinden aldığı söylenebilir. “Futbol, Almanya’nın kazandığı bir oyundur” Ancak yarı final öncesinde Türkiye’nin durumu, Hollanda karşındaki Rusya’dan büyük bir farklılık gösteriyor. Burada İngilizlerin gelmiş geçmiş en büyük golcülerinden Gary Lineker’in “Futbol 22 kişinin 90 dakika boyunca mücadele ettiği ve sonunda Almanlar’ın kazandığı bir oyundur” sözünü hatırlayalım. Lineker elbette bu lafı, Almanya’nın turnuva performansını göz önüne alarak söylemişti. Futbolu biraz olsun takip eden her insan, Almanya’nın sürünerek geldiği tüm büyük turnuvalarda final ya da yarı final oynadığını bilir. İşte bu yüzden de Almanya için her zaman “turnuva takımı” benzetmesi yapılır. Almanya, hemen her turnuvada aynı performansı gösteriyor. Oysa Türkiye, oynadığı dört maçı, toplamda sadece 9 dakika önde götürerek yarı finale çıktı. Yani, Ekşi […]

Genelkurmay’dan daha Genelkurmay’cı gazeteler

Alper Görmüş “TSK’NIN ACİL EYLEM PLANI / Türk Silahlı Kuvvetleri’nin, siyasete ve sivil hayata müdahale etmek için geniş kapsamlı bir ‘eylem planı’ hazırladığı ortaya çıktı. Planın amacı, ‘Kamuoyunu TSK’nın hassasiyet gösterdiği konularda’ yönlendirmek ve harekete geçirmek / Genelkurmay Başkanlığı tarafından hazırlıkları tamamlanan ve Eylül 2007’de yürürlüğe konan ‘Bilgi Destek Faaliyeti Eylem Planı’ uyarınca, kamuoyunu, ‘irticacı haraketlerin sorumlusu’ olarak görülen hükümete; ‘milli devlete karşı’ olarak nitelenen yeni anayasa paketine; ‘terörist’ olarak adlandırılan DTP’ye karşı TSK’nın görüşleri doğrultusunda yönlendirmek ve ‘topluma öncü olma’ rolünü sürdürmek için bir dizi karar alındı.” Taraf’ın birinci sayfanın tamamını, içerde de iki tam sayfayı kaplayan haberi işte bu başlık ve sunuşla duyuruldu okurlara… Birinci sayfada, 11 sayfalık eylem planının en önemli unsurları da şöyle formüle edilmişti:“1. Yargıçlar ordu çizgisine çekilecek… Genelkurmay Başkanlığı’nın eylem planı, ‘üst yargı organı başkanlarının TSK ile aynı paralelde hareket etmelerini sağlamayı’ amaçlıyor. “2. Gazeteciler kullanılacak… Taraf’ın elindeki Genelkurmay belgesine göre, basın mensupları ve medya kanalları düzenli temasla yönlendirilecek ve yandaş kılınacak. “3. TSK muhalifleri yıpratılacak… Genelkurmay Bilgi Destek Planı, ‘Bazı sanatçı ve yazarların desteklenmesi ve ön plana çıkarılması, TSK karşıtı fikir ve eylemleri ile bilinenlerin yıpratılması hedef alınacaktır’ diyor. “4. Kanaat önderleri yönlendirilecek… Çizelgenin 12. maddesinde TSK’yı yıpratma kampanyasının etkisiz kılınması için kanaat önderlerinin yönlendirilerek kullanılması öngörülüyor. Belge, bu ‘kanaat önderlerinin masraflarının doğrudan veya dolaylı olarak karşılanması gerektiğini’ belirtiyor. “5. DTP’nin terörist olarak görüldüğü vurgulanacak… Eylem planında DTP’nin kendi ifadeleri ve davranışları nedeniyle TSK tarafından terörist olarak görüldüğünün ve muhatap kabul edilmediğinin kamuoyuna ilan edileceğini kayda geçiriyor. “6. Kürt bölgesi silahla rahatsız edilecek… Çizelgede, ‘teröre sağlanan desteğin bedelsiz kalmayacağını bölge halkına hissettirmek için sıklıkla arama, operasyon düzenleneceği, Irak’ın Türkiye sınırında yaşayan sivillerin ağır silahlarla vurulacağı yazıyor.”Genelkurmay ne dedi? Haberin bugünkü (20 Haziran) Taraf’ta yayımlanmasından sonra, öğle saatlerinde Genelkurmay’dan şu açıklama yapıldı (tam metin): “Bir günlük gazetenin 20 Haziran 2008 tarihli baskısında, Genelkurmay Başkanlığına […]

Dünya Bankası beni niye öptü?

Nıvart Taşçı Dünya Bankası, sanayi altyapısını çevreyle uyumlu teknolojilerle değiştirmek isteyen ülkelere “iklim kredileri” dağıtmaya hazırlanıyor. Türkiye’nin son 25 yılına “yapısal uyum politikalarıyla” damgasını vuran Dünya Bankası’nın kredileri, Kyoto Protokolü’nün bitiş tarihi olan 2012 sonrasını ve gelişmekte olan ülkeleri hedef alıyor. Bütün dünyayı ilgilendiren iklim sorunun çözümünde yer almanın kaçınılmazlığını anlayan ve kısa bir süre önce Kyoto Protokolü’ne taraf olacağını açıklayan Türkiye de artık konuyla ilgili müzakerelerin bir parçası olacak. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) kapsamında düzenli aralıklarla gerçekleştirilen Taraflar Konferansı’ndan sınırlı sayıda ülkenin devlet başkanlarını bir araya getiren üst düzey zirvelere kadar, tüm görüşmelerin ana gündem maddesini Kyoto Protokolü’ne alternatif olacak anlaşmanın koşulları ve iklim kredileri oluşturuyor. Bu görüşmeler kimi zaman doğrudan emisyon hedeflerinin tartışıldığı teknik bir çerçevede ilerlerken, bazen de 13 Haziran’da sona eren son UNFCCC toplantısında olduğu gibi, emisyon kısıtlamalarının ekonomik alt yapısının adeta dayatıldığı bir taraflar savaşına dönüşüyor. Gelişmekte olan ülkelerin, Dünya Bankası kapsamında oluşturulacak “iklim fonları” sayesinde sanayileşmiş ülkelerin iklim yatırımı sömürgelerine dönüşmemek için verdiği sözlü mücadele, bu savaşın tipik bir örneği olacağa benziyor. Yeni protokolü ABD de imzalıyor Bugüne kadar Kyoto Protokolü’nü 180 ülke imzaladı. Protokolün ana amacı, fosil yakıtların kullanımından kaynaklanan ve sıcaklık artışlarına neden olan sera gazı emisyonunun azaltılmasını sağlamak. Protokol, emisyon salınımından en fazla sorumlu olan 37 ülke için, diğer 143 ülkeden daha büyük yükümlülükler getiriyor. Bu 37 ülkenin, 2008-2012 arasında sera gazı emisyonlarını 1990’daki düzeyinin yüzde 5.2 altına çekmesi gerekiyor. 2012’den sonra Kyoto’nun yerine geçecek yeni protokolün, Aralık 2009’da Danimarka’nın başkenti Kopenhag’da imzalanması bekleniyor. Yeni anlaşmada, gelişmekte olan ülkeler de emisyon kısıtlama sorumluluğunu paylaşacak. Bu anlaşmaya atmosferdeki CO2 düzeylerinin yaklaşık dörtte birinden sorumlu olmasına rağmen Kyoto’yu imzalamayan ABD de taraf olacak. Anlaşmanın koşulları henüz belirlenebilmiş değil fakat Kyoto’nun hedeflerine yaklaşmak konusunda en fazla çabayı gösteren AB ülkeleri şimdiden 2020 hedeflerinin emisyonları yüzde 20 azaltmak olduğunu açıkladılar. Diğer sanayileşmiş […]

Dünyadaki üç tabanca ve tüfekten ikisi sivillerin elinde

Ayçin Kırbaş Hıncal Uluç’un köşesine büyük bir kızgınlıkla taşıdığı silahlı şampiyonluk kutlamaları ve bundan zarar gören hatta ölen insanlar, eğer acil olarak önlemler alınmazsa pek bitecek gibi görünmüyor. Düşük kültürel düzey ve gelenekçi yapının bir sonucu olarak ortaya çıkan, futbol maçları sonrasında ve düğünlerde havaya silah sıkma alışkanlığı Türkiye ve Orta Doğu başta olmak üzere kuzey Afrika ve Asya coğrafyasında varlığını sürdürüyor. Ancak istatistikler bu gelenekler dışında kalan bölgelerde de bireysel silahlanmanın çok büyük bir sorun olduğunu gösteriyor. Verilere göre dünyadaki ateşli silahların yaklaşık üçte ikisi devletlerin veya güvenlik güçlerinin değil, bireylerin elinde bulunuyor. Bu durumda bireysel silahlanma eğilimi ya da alışkanlığı ortadan kaldırılmadan ateşli silahların her gün yanıbaşımızdaki insanların canının almaya devam edeceği de ortada. Devletlerin silahlanma yarışı Türkiye silah yarışında ilk 10 ülke arasında yer alıyor. “Uluslararası Barış Anlaşmaları Enstitüsü”nün hazırladığı raporda, dünyada askeri harcamaların son 10 yılda yüzde 37 arttığı açıklanıyor. Raporda, askeri harcamaların 2006 yılında 1 trilyon 204 milyar dolara ulaştığı ve harcamaları yapanların başında ABD’nin geldiği belirtiliyor. Rapora göre, Türkiye silah yarışında ilk 10 ülke arasında yer alıyor. “Dünyadaki askeri harcamaların, hükümetlerin sosyal alanlara daha fazla kaynak aktarmalarına olanak sağlayacak şekilde azalmasını” küçük bir ihtimal olarak gören raporda, “Askeri alana harcama yapan ülkeler savaşta olduğu sürece, dünyadaki askeri harcamalardaki artış eğiliminin tersine dönmesi beklenmiyor” deniliyor. Bireylerin silahlanma yarışı Ancak devletler kadar bireylerin de silahlanma yarışı içinde olması, dünyada silaha harcanan para miktarının düşürülmesini engelliyor. Uluslararası Küçük Silahlar Eylem Ağı (IANSA) verilerine göre siviller dünyadaki silahların yüzde 74’üne sahip. 2002’de yapılan küçük silahlarla ilgili araştırmaya göre, dünyada bulunan toplam 638.9 milyon silahın 378.3’ü (ortalama yüzde 59.2’si) sivillerin elindeydi bugün ise dünyadaki toplam 875 milyon ateşli silahın 650 milyonuna yani yüzde 74.3’üne siviller sahip bulunuyor. Bir başka deyişle siviller devletlerden daha hızlı silahlanıyor… Türkiye orta sıralarda Sivillerin elindeki silah adedinin toplam ateşli silahlara oranı sıralamasında Türkiye yüzde […]

Seni seven ölsün

Gökhan Tan “Seni sevmeyen ölsün.” 1980’lerin akılda kalan şarkılarından biriydi. Şarkıyı ilk kez, bugün ismini bile zor hatırladığımız Tüdanya söylemişti. Çok geçmeden İbrahim Tatlıses tarafından seslendirildi ve şöhreti ülke sınırlarını aştı. Şarkı, tribünlerin unutulmaz tezahüratlarından birine de ilham verdi. Şöyle deniyordu: Tribünlerde coşacaksın/ Kupaları alacaksın/ Sen şampiyon olacaksın/Seni sevmeyen ölsün Tezahüratın patenti, Ali Sami Yen Stadyumu’nun kapalı tribününe aitti. 14 yıl boyunca şampiyonluk sevinci yaşayamayan Galatasaray taraftarlarınca, 1986-1987 sezonunun ikinci yarısında yazılmış ve diğer takımların tribünlerinde de benimsenmişti. Galatasaray o sezon şampiyon oldu. Ve kulübün o dönemki başkanı Ali Tanrıyar, yıllar sonra gelen şampiyonluğun verdiği hafifliğe dayanamamış ve kutlamanın yapıldığı gece kendisine uzatılan mikrofona “Galatasaray’ı sevmeyen ölsün” demişti. Elbette bunu kast etmiyordu Ali Tanrıyar. Ancak sözleri, tribünde durduğu gibi durmadı. Bu şekilde algılanmak istendi ya da, empatiyle yaklaşılmadı. En büyük tepkiyi gösterenler de bizzat Galatasaray taraftarıydı. Bir taraftar, hiç unutamadığım bir mesaj göndermişti kendi kulübüne. “Doğma büyüme Galatasaraylıyım. Ama canımdan çok sevdiğim, hayattaki en önemli varlığım olan torunum, Fenerbahçeli. Torunumun ölmesi isteniyorsa ben de Galatasaraylı değilim” diyordu. Nitekim Ali Tanrıyar da özür dilemiş, açıklamasının amacı aştığını söylemişti. Ama sözleri unutulmadı. Hıncal Uluç’un bugünkü “İnşallah eleniriz” başlıklı yazısını okuyunca bu sözler geldi aklıma. Şunları yazmış Uluç: “İnanın fena halde böyle diyesim geliyor..…Bu kahrolası Allah’ın belaları yüzünden, hem de ulusça en ihtiyaç duyduğumuz günlerde zafere lanet edip, yenilgi dilenesim geliyor..Hep ayni hikâye.. Hep ayni trajedi..Bir futbol maçı kazandık mı patlayan tabancalar ve durup dururken ölen masumlar..…Cinsel iktidarsızlıklarını, eksik erkekliklerini saklamak için her fırsatta silaha sarılanlar, güya havaya saydırdıkları kurşunlarla gene, zaferi kana boyadılar. Yığınla yaralı var.. 12 yaşındaki İzel şimdi yoğun bakımda yaşam savaşı veriyor. Çıkar mı belli değil.. Çıksa bir daha sağlıklı olur mu belli değil? Söyler misiniz, dünyada hangi maçı kazanmak buna değer?İnsan canından kıymetli bir şey var mı? O canın bedeli var mı?” Uluç, yazının sonuna doğru şu soruyu […]

Petrol fiyatı finans krizinden daha tehlikeli

Güventürk Görgülü Ekonomiden sorumlu eski devlet bakanı ve son IMF programının mimarlarından Kemal Derviş, dünya ekonomisi için asıl büyük tehlikenin finansal kriz değil, emtia fiyatlarındaki artış ve küresel ısınma olduğunu söyledi. Bugün İstanbul’ Levent’teki Sabancı Center’da gerçekleştirilen TÜSİAD Yüksek İstişare Kurulu toplantısında Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) başkanı sıfatıyla konuşan Kemal Derviş, dünya ekonomisine uzun dönemli olarak bakıldığında finansal krizlerin etkisinin hep sınırlı kaldığını bu kez de çeşitli karamsar senaryolara rağmen bu etkinin sınırlı kalmasını beklediğiini söyledi. Derviş’e göre dünyadaki büyüme motorunun batıdan doğuya geçmesi, batıdaki finansal krizin etkilerini sınırlayacak en önemli etken durumunda. Ancak yine Derviş’e göre önümüzdeki yıllarda dünya ekonomisini tehdit eden en önemli faktörler emtia fiyatlarındaki hızlı artış, doğal kaynaklardaki azalma ve küresel ısınma tehlikesi. Eğer dünyadaki merkez bankaları emtia fiyatlarındaki hızlı artışı gözönüne almadan anti-enflasyonist sıkı para politikalarını sürdürürlerse bu kez küresel bir durgunluğun gerçekten ortaya çıkma tehlikesi bulunuyor. Petrol başta olmak üzere emtia fiyatlarındaki artışın uzun süre devam edeceğini belirten Kemal Derviş, çok düşük enflasyon hedefleyen merkez bankalarını bu hedeflerini gerçekleştirebilmek için alacakları önlemler konusunda dikkatli olmaları gerektiğini söyledi. Anti-enflasyonist önlemlerin durgunluğa yol açmaması için “makul ölçülerde” enflasyona izin verilmesi gerektiğini anlatan Derviş, aradaki dengenin çok önemli olduğuna dikkat çekti. Büyüme trendinin sürdürülebilmesi için makul düzeydeki enflasyona izin vermesi gereken merkez bankalarının, bunu “kalıcı bir enflasyon beklentisine dönüştürmemesi gerektiğinin” de altını çizen Derviş, bu süreçte merkez bankalarına büyük iş düştüğünü söyledi. Türkiye’nin de özellikle 2002-2006 döneminde büyüme konusunda çok büyük bir başarı yakaladığına dikkat çeken Kemal Derviş, bu başarıya rağmen mevcut koşullarda bu büyüme eğiliminin sürdürülebilir olmadığı görüşünde. Düşük bir iç tasarruf oranı, yüksek cari işlemler açığı ve düşük bir yatırım oranıyla, her yıl yüzde 7-8 büyümenin mümkün olmadığını dile getiren Derviş, 2020 yılına doğru işsizliğin sorun olmaktan çıkması ve refah düzeyinin artması için uzun vadede yıllık yüzde 7-8’lik büyümenin şart olduğunu vurguladı. Kemal Derviş, […]

Delil karartacaksanız polis hizmetinizde!

Ahmet Şık İzmir Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı Baran Tursun’un, “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürülmesiyle ilgili 10 polis hakkında daha dava açtı. Tursun ailesi ve avukatlarının suç duyurusunda delil olarak sunduğu fotoğraf ve görüntü kayıtlarını bilirkişi incelemesine gönderen savcılık, 9 Eylül Üniversitesi’nden gelen rapor doğrultusunda 10 polis hakkında adli kolluk görevini yapmama, delilleri gizleme ve değiştirme, resmi evrakta sahtekârlık suçlamasıyla dava açtı.Polis delil gizleyip delil üretmiş Baran Tursun’un polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra ailesi ve avukatları “delil karartıldığı” iddiasıyla Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu dilekçesiyle birlikte verilen ve olaydan hemen sonra çekildiği belirtilen 8 ayrı fotoğraf ve televizyon kameralarının görüntüleri ile İzmir Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şubesi ekiplerinin çekmiş olduğu fotoğraf ve görüntüler savcılık tarafından bilirkişi incelemesi için Ege ve 9 Eylül üniversitelerine gönderildi. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü Başkanı Yardımcı Doçent Doktor Beyhan Özdemir, bilirkişi sıfatıyla savcılığın gönderdiği fotoğraf ve görüntüleri inceleyerek 16 Mayıs 2008 tarihinde raporunu tamamladı. Fotoğraf ve görüntülerin tamamının orijinal olduğu ve üzerlerinde oynama yapılmadığı belirtilen raporda, “Olay yeri inceleme tarafından çekilen bir fotoğraf dahil olmak üzere, incelenen fotoğraf ve görüntü kayıtlarının hiçbirinde koltuk üzerinde mermi çekirdeği gömlek parçası bulunmadığı ancak tüm bu fotoğraflardan daha sonra çekilmiş olan ve 5 nolu olarak nitelenen olay yeri inceleme görevlilerince çekilen fotoğrafta koltuk üzerinde mermi çekirdeği gömlek parçası bulunduğu saptanmıştır. Mermi çekirdeği gömlek parçasının sonradan ve polis memurları tarafından araç koltuğuna konduğu ortaya çıkmıştır” denildi. 10 polise dava açıldı Bilirkişi raporu üzerine 4 Haziran günü Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, olaya müdahale eden Bornova İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 10 polis hakkında, “Adli kolluk görevini yapmama, delilleri gizleme ve değiştirme, resmi evrakta sahtekârlık” suçlamaları ile dava açıldı. İddianamede, olayla ilgili polislerin çektiği fotoğraflarda araç koltuğunda yer alan mermi gömlek parçasının basın mensuplarının çektiği fotoğraflarda görülmediği vurgulandı. İddianamede, polisler Hasan Taşan, Murat Masat, Kenan Duman, […]

Ya kaybetseydik?

Volkan Ağır Fatih Terim basını toplantıya, azarlamak için davet etmiş gibi görünüyordu. Geriden gelip, biraz da şansla, iki maç kazanmış olan tek takım olmanın gururuyla, “Mucizeler zaman alır” manşetini attı önce. Ardından da sanki bunu gerçekten bilinçli yapıyormuş gibi, “İşinizi biraz zora sokuyoruz, yazılarınızı son 15 dakika yırtmak zorunda kalıyorsunuz ” diyerek zaman zaman kendisini dinleyenlere “latifelerde” bulundu. Tavırları mesafeli, ama çoğu zaman soğuk ve sertti. Masaya yumruğunu vurarak koşuştu zaman zaman. Acaba kaybetseydik böyle bir toplantı düzenleyecek miydi? Kazanırken bile bu tavrı sergileyen futbol adamı, turnuvaya veda toplantısında basına nasıl davranacaktı? Aynı saatlerde, benzer bir toplantıda mikrofonların arkasına geçen Çek Teknik Direktör Karel Brückner’in, gülümser bir ifadeyle sarf ettiği sözlerine kulak verelim: “Futbol çok güzel bir oyun ama insafsız. Acı veren yenilgiler ve harika zaferler birbirine aittir. Futbol bu iki şey olmadan yaşayamaz. Bu karmaşık durum, sadece bu oyuna özgü bir durum ve bu durumdan fazlasıyla mutluluk duyuyorum, çünkü insanların bu oyuna duygularını katabilmesinin tek yolu bu.” Karel Brückner bu toplantıda, milli takımdaki görevini bıraktığını duyurdu. Basın mensupları teknik adamı, alkışlarla uğurladı. Bu alışılmadık uğurlamayı fazlasıyla hak ediyordu. Ümit milli seviyesinden başlayarak, tam 10 yıldır ulusal takımın başındaydı. “Çek ekolü”nü ayağa kaldırdı. 2004 Avrupa Şampiyonası’nın en iyi oynayan takımını yarattı ve kupanın şampiyonuna yenilerek elendi. Euro 2008 elemelerine, Almanya’nın bulunduğu grubun yenilgisiz birincisiydi ve bu takımı iki maçta da yenmeyi başardı.Gelgelelim Fatih Terim “Kaybetseydik darağaçları kurulur, oyuncularımızla birlikte orada asılabilirdik” diyordu. Büyük ihtimalle tüm basın da buna hazırlanıyordu gerçekten. Ama kazandıktan sonra da eleştirilmek, gerekirse “darağacına asılabilmek”, o koltuğun ve futbolun bir gereği değil mi? İki basın toplantısı bize iki teknik diretörün değil, iki anlayışın farkını öğretiyor. Kaybeden, futbolun güzel bir oyun olduğunu, kayıplar ve zaferlerin birbirine ait olup bu ikisi olmadan futboldan bahsedilemeyeceğini ve kaybetmenin de kazanmak kadar değerli olduğunu söylüyor. Kazanan, “Mucizeler zaman alır” diyor. Takımı 2-0 […]

Balçık skorla sıvanmaz

Mustafa Alp Dağıstanlı demiş. “Portekiz maçında da kötü oynamadığımızı düşünüyorum” gibi laflar da etmiş; o şişik ego balonu yüzünden mazur görüyorum. Durum, tam da onun dediği gibi, ama tersinden: Skor olarak önde tamamladığı için o da, başka birçok insan da Türk milli takımının iyi bir yerde olduğunu sanıyor. Halbuki, Çek maçı pekâlâ büyük bir hezimetle bitebilirdi. 2-0 ikiye katlanıp 4-0 olabilirdi biraz şansla: Direkten dönen bir top ve Koller’in karşı karşıya kaçırdığı gol. Türk takımı o kadar büyük bir acziyet içindeydi ki, Lig TV’de maçı yorumlayan Rıdvan Dilmen, Çeklerin ilk golünden sonra ufuktaki felaketi görmenin ama bir şey yapılamayacak olmasının verdiği trajik çöküntü içinde “Şimdi kontratak yapabilecek Milan Baroş gibi futbolcularını oyuna alacaklar ve bizi yıkacaklar” diyordu. Ama işte Türkiye’nin çaresizliği Çekleri rehavetin bataklığına çekti ve yutuverdi. Çünkü, Çeklerin tecrübeli teknik direktörü Karel Brückner, Rıdvan Dilmen’in korktuğu şeyi, en acemi teknik direktörlerin bile düşünebileceği hamleyi yapmadı. Yapmadı, çünkü Türkiye ikinci yarının başında da bir varlık gösteremiyordu. Evet, sonra bir baskı kurdu, fakat bu şuursuzca bir baskıydı, etkili olmaktan uzaktı, sonuç yaratabilecek nitelikte değildi. Brückner bunu gördü ve muhtemelen bu yüzden Milan Baros’u “fuzuli” yormak istemedi. “Nasıl olsa alacağız bu maçı” diye düşündü. Sabri’nin oyuna alınması ve Hamit’in ortasahaya çekilmesi onun için bir uyarı olabilirdi, daha doğrusu, olmalıydı. Ama orada da Türk takımının ne yapacağını bilmemesinin yarattığı bir şaşırtmaca oldu. Çünkü Hamit, Türkiye ilk golü atana kadar neredeyse, Sabri’yle yapışık denebilecek kadar yan yana oynadı. Kim nerede oynuyor belli değildi. Hamit işte bu durumda Sabri’ye o el-kol işaretlerini yaptı: ‘Git, biraz ileride dur.’ Ve işte, Hamit ortasahadan ilk hamlesini yaptığında da Türkiye ilk golünü buldu. Brückner için bu da bir uyarı olmadı, anlaşılmaz şekilde.Ama Türkiye, kurtulmak için sadece Çeklerin düştüğü rehavet bataklığının yetmeyeceği kadar büyük bir çaresizlik içinde olduğundan bir şey daha gerekiyordu: futbolun en önemli oyuncularından biri olan şans. O […]

Topu yuvarlaklaştıran adam

Gökhan Tan Kupaya renk kattığımız bir gerçek. Ama geride kalan 18 maç sonunda bu renk daha ziyade “ne yapacağı kestirilemeyen, gitti gidiyor denen maçı geri çevirebilen” özelliğiyle sınırlı. Türk Milli Takımı bu farkıyla şu anda büyük ihtimalle, turnuvanın en çok sivrilen (ve kupanın en büyük adayı olarak nitelenen) Hollanda’dan daha fazla konuşuluyor dünyada. Milli Takım, beklendiği gibi, kendine ait yolda ilerliyor. “Bu yol nedir” diye sorarsanız o zaten belli değil. Fatih Terim’in başında bulunduğu ekibin ismi, Avrupa Futbol Şampiyonası öncesinde de, aynı anda hem final, hem de grup maçlarında puan alamadan elenmekle birlikte anılıyordu. Bir takım hakkındaki tahminlerin bu kadar geniş bir yelpazede yer alması sanırım futbolu bilenlerin fazla olumlu ya da fazla olumlu düşünüyor olmasıyla açıklanamaz. “Olumlu” ya da “karamsar” cenahlardan birinde yığılma yaşanıyor olsa, yine de belli bir futbol anlayışından bahsedilebilir; bu durumda Milli Takım’ın bir “yol”a girdiği ve bu yolun belli kesimlerce sağlıklı bulunmadığı, aksayan yönlerinin olduğu düşünülebilir. Oysa mevcut tabloda Milli Takım’ın yolu, geride bıraktığımız maçlardan da görülebileceği üzere “finale çıkmak” ve “grupta puan alabilmek” arasında gezinip duruyor.Türk Milli Takımı’nın topu Milli Takım’ın performansı, futbolun doğasında yer alan “ihtimalleri” bile zorluyor. Spor Yazarı Bağış Erten’in benzetmesiyle “Top yuvarlak, ama Türk Milli Takımı’nın topu daha da yuvarlak.” Topu bu kadar yuvarlaklaştırmak elbette Fatih Terim’in şahsına münhasır anlayışının ürünü. Artık alışık olduğumuz üzere teknik adam, kendi gerçeğini, kendisi gibi düşünmeyen herkese kabul ettirmek için çabalamaktan bu turnuvada da vazgeçemiyor. Futbolcu tercihleri ve oynadıkları mevkilerle ilgili yapılan eleştirilerin hemen hepsi ortak noktalarda buluşuyor. Hemen her gazete ya da televizyonun Milli Takım kritiklerinde bu ortak eleştirileri görebilirsiniz. 7 Haziran’daki Portekiz maçında tutulan iki istatistik, beni “teknik adamın başarısı” konusunda bir sonuca götürüyor. Bu maçta Portekizli milliler, ilk yarıda topun yüzde 65’ine sahip oldular. Maç sonunda bu oran yüzde 53’e gerilemekle birlikte, oyunu istediği yönlendiren ve attığı iki gölün yanında üç […]

Gazeteci kefil olmaz!

Alper Görmüş Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan haberi, Taraf’ın ortaya çıkardığı bir buluşma haberi oldu. 13 Haziran tarihli gazetenin manşetinden duyurulan habere göre, Kara Kuvvetleri Komutanı org. İlker Başbuğ ile Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt Mart ayında, Kara Kuvvetleri karargâhında 1 saat 15 dakikalık bir görüşme gerçekleştirmişti. Görüşmenin içeriği bilinmiyordu (sonradan, TSK’yı tebrik amaçlı olduğu söylenecekti) fakat herkesin aklına gelen soru aynıydı: Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa Mahkemesi’ne bazı politik telkinlerde mi bulunmuştu? Mesela Oral Çalışlar, Radikal’deki ilk yazısında şöyle dedi: “AKP hakkında kapatma davası konusunda karar verecek etkili bir yargıcın sınır ötesi operasyon için gizli bir kutlama yaptığını söylemesi size inandırıcı geliyor mu? Bu sorular gerçekten haksız sorular ve insanların endişeleri yersiz endişeler mi? Yakın tarihimizde üç buçuk askeri darbe olması, onlarca parti kapatılmamış olsa belki…” Haberin yayımlandığı gün, gerek Başbuğ gerekse de Paksüt buluşmayı doğruladı. Her iki taraf da, yukarıda belirttiğim gibi, buluşmanın “tebrik amaçlı” olduğunu açıkladı. İzleyen yorumlar Açıklamalardan bir gün sonra, Hürriyetgazetesi Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu gazetedeki köşesinde, buluşmayı kendilerinin de duyduğunu, Taraf’taki haberden iki gün önce Osman Paksüt’ü arayıp sorduklarını fakat Paksüt’ün iddiayı kesinlikle yalanladığı için haberleştirmediklerini yazdı. Görüşmeye ilişkin kuşkuları daha da artıran bu tanıklığa rağmen basında, bilhassa Ankaralı gazeteciler arasında Başbuğ’un görüşmede siyasi konulara girmesinin mümkün olmadığı, Anayasa Mahkemesi’ne telkinlerde bulunmasının da keza imkânsız olduğu ağırlıklı görüş olarak öne sürüldü. Gazetecilerin güç sahibi kişiler ya da kendi kaynaklarıyla ilgili olarak bu türden “destek”lerinin neden problemli olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırım gerek yok. Her şeyden önce okurlar nezdinde kuşku yaratır böyle destekler ve “acaba neden?” sorusunu ne kadar kuvvetli bir şekilde sordurtursa, gazetecinin güvenilirliğini o kadar zedeler. Bu türden destekler ideolojik-fikirsel pozisyonlarla ilgili olabildiği gibi, dostluk (haber kaynaklarıyla ya da güç odaklarıyla mesafeyi ayarlayamama sorunu), maddi çıkarlar vb. nedenlerle de ortaya çıkabilir. Kefaletin zirveleri… Yeri gelmişken, Türk basınındaki “gazeteci kefaletleri”nin zirveleri sayılabilecek iki örneği de […]

İnsaf! Okurunuz üç satır sonra doğrusunu okuyacak!

Alper Görmüş Birinci sayfadaki başlık-spotlarla haberin aslı arasında dağlar kadar fark olan haberlerden söz edildiğinde, benim aklıma hemen Milliyet’in bir haberi gelir.11 Eylül (2001) saldırılarını izleyen günlerde ABD’nin Afganistan’a müdahalesi gerçekleşmiş, Taliban güçleri büyük şehirlerden çıkarılmıştı. Artık sırada “Afganistan’a barış gücü” gönderilmesi vardı. Milliyeto günlerde Hürriyet’ten de daha ateşli bir “ABD’yle birlikte savaşalım, savaştan sonra barış masasında yerimiz olsun” çizgisi izliyordu. Haber, işte o günlerde çıktı Milliyet’te: “TÜRKLER GELSİN…” Birinci sayfa haberinin spotlarında ise şöyle deniyordu:“Taliban’la savaşan Kuzey İttifakı’nın tercihi: Afganistan’da operasyon bitince kurulacak Barış Gücü sadece Türk askerinden oluşsun…” Peki bu kesin ifade neye dayanıyordu? Haberin devamında, bunun Milliyetyazıişlerinin bir temennisinden başka bir şey olmadığı anlaşılıyordu. Taliban’a karşı çarpışan Kuzey İttifakı’nın Washington temsilcisi Amin, “Bir an evvel toparlanabilmesi açısından, söz konusu gücün sadece bir ülkenin askerlerinden oluşturulmasını tercih ediyoruz” demişti. Eh, artık kim utardı Milliyetyazıişlerini. Haberin sonunu şöyle bağladılar:“Amin’in, bu sözlerle, muhtemel barış gücünün en azından ilk aşamada sadece Türk birliklerinden oluşmasını yeğlediği tahmin ediliyor.”İşte, birinci sayfadaki “Sadece Türkler gelsin…” haberinin aslı buydu. Okurlar sadece başlık mı okur? Haberleri sadece başlık ve spotlarla okumaz, sabırla tümünü okursanız, bu “okur aldatmaca” oyununu siz de fark edebilirsiniz. Benim için bu “oyun”un en anlaşılmaz tarafı şu: Gazete editörleri, okurlarının haberin devamını okuyup, birinci sayfada editörlerin kendilerine kurdukları tuzağı fark etmeyeceklerine nasıl bu kadar emin olabiliyorlar? En akla yakın cevap: Editörler, okurların çoğunun çok tembel olduğunu, haberleri sadece başlık ve spotlardan okuduklarını düşünüyorlar. Eh, yüzde 10’luk bir okur kitlesi fark ederse bu “oyun”u, o kadarına da katlanılır artık. Sen yüzde 90’ı manipüle etmişsin, yüzde 10 da sinirlensin sana, olur o kadar telefat!Düşünüyorum düşünüyorum, başkaca bir izah biçimi bulamıyorum. Böyle bir örneğe dünkü (15 Haziran) Cumhuriyet’te rastladım. Almanya Büyükelçisi Cuntz’la Leyla Tavşanoğlu’nun yaptığı söyleşi, birinci sayfadan “Kapatma davası Türkiye’nin iç işi” başlığıyla sunuluyor. Kısa spotta Cuntz’un sözleri tırnak içinde şöyle akatrılıyor:“Türkiye’deki kurumların laik bir […]

Bu kez ölmeden seslerini duyurdular

Ahmet Şık Adına “iş kazası” denilen, çalışanların “işçi cinayetleri” olarak nitelediği işçi ölümleriyle gündemden düşmeyen Tuzla tersaneler bölgesinde bugün (16 Haziran Pazartesi) grev vardı. Her ne kadar greve katılım düşük olsa da, işçiler bu kez ölmeden seslerini duyurabilme fırsatı buldu. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı greve 40 bin tersane işçisinden ancak 400’ü katılırken polis sabah saat 05:00’te tersaneye işçileri götüren servislere eşlik ederek, işçilerin greve katılmasına engel oldu. Sendika, patronların grevi engellemek için kimi temsilciler aracılığıyla işçilerin evlerine giderek greve katılmamaları yönünde “uyardığını” söyledi. Yapılan konuşmalarda Tuzla tersanelerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün uygulanması, taşeron sisteminin kaldırılması, çalışma saatlerinin 7.5 saat olması ve kayıt dışı ekonominin son bulması talep edildi. “Grevdeyiz” Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı Tuzla’da işçiler ve greve destek için gelenler, sabah saat 06.30’dan itibaren Limter-İş Sendikası ile İçmeler Tren İstasyonu’nun önünde toplanarak yürüyüşe geçti. “Grevdeyiz” yazılı bir pankart eşliğinde Tersaneler Caddesi’ni çift yönlü olarak trafiğe kapatarak, “Artık ölmek istemiyoruz” sloganıyla grev meydanı olarak ilan edilen Tuzla Gemi Sanayi’nin önüne kadar yürüyüş yapan işçilerle polis arasında zaman zaman gerginlikler yaşandı. Grev alanına gelen işçiler, çalışmaya devam eden işçileri iş bırakmaya davet etse de bu çağrı yanıt bulmadı. İşçiler davul zurna eşliğinde halay çekip sloganlar atarken birçok demokratik kitle örgütüyle ÖDP, DTP ile CHP’li kimi milletvekilleri ve parti temsilcileri de işçilere destek vermek üzere grev alanına geldi. Sorun sadece iş cinayetleri değil Kalabalığın sayısı destekçilerle birlikte 2 bini bulurken, yoğun güvenlik önlemi alan polis, grubu uzaktan izlemekle yetindi. “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Yaşasın grev”, “Ölmek istemiyoruz” sloganları atan kalabalığa hitaben Limter-İş Başkanı Cem Dinç yaptığı konuşmada, patronların sendika olmadan bir çözüm istediklerini belirterek şunları söyledi: “Bu yüzden greve gidiyoruz. 16 yıldır Limter-İş önderliğinde işçiler mücadele ediyor ve sorun sadece iş cinayetleri değildir. Tersane işçileri iş kazalarının yanısıra yaralanmalar, meslek hastalıkları ve sağlıksız iş koşullarıyla da […]

Reklam sektörüne R vitamini takviyesi

İşvecan Nur Özen İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulan R Vitamini Reklam Ajansı, yıl sonu sergisini Teşvikiye’deki Touchdown’da gerçekleştirdi. Koordinatör Haluk Mesci ise çalışmalardan memnun. Öğrenciler de bir yandan mezun olmanın heyecanını yaşarken, bir yandan da iş bulma telaşındalar. Sektörün önde gelen reklamcıları, R Vitamini’nin çalışmalarını gördükten sonra “Bu kaynağı kesinlikle değerlendirmek lazım” diyorlar. İşte size cin fikirli çalışmalar ve o çalışmaları yaratan öğrenciler…

“Atarsa benim oğlum atar” demişti Semih Şentürk’ün annesi!

Volkan Ağır Bir ölüm kalım maçı oynandı dün gece Basel St. Jakob Park Stadı’nda. Kazanan taraf şampiyonaya devam etme umudunu son maça taşıyacaktı. “Kendisini hatırlatmaya” gelen ve bunun için de sahaya gerçek kimliğini koyması gerektiğini hatırlayan milli takımımız kazanandı. Bu galibiyetle de bizi 2006 Dünya Kupası’nın dışına iten İsviçre’yi, kendi evindeki “parti”den kapı dışarı etmiş olduk. Avrupa Şampiyonası’na ilk kez katıldığımız 1996’dan beri sahip olduğumuz geleneği bozmamış ve ilk maçımızda Portekiz karşısından puansız ve golsüz ayrılmıştık. Bu mağlubiyetin endişe veren tarafı gol atıp ve puan toplayamamamız değil, futbolumuzu bile hatırlayamamızdı. Milli takım rakipten çok koşsa da bir türlü bir icraat geliştirememişti Portekiz karşısında. En güzel yorum Fenerbahçe’nin eski yıldızı Van Hooijdonk’tan geldi. “Evet Türk Milli Takımı çok koştu. Aurelio kimi tutacağını ararken, Tuncay’da geriye gelip top almak için çok koştu.” Artık istatistiklere nitelik olarak değil de nicelik olarak bakılmasının zamanı gelmiştir diye düşünüyorum. Açılış maçında Çeklere yenilen İsviçre ile oynanan maç, final havasına bürünmüştü bu nedenle. Neden kaybettik, nasıl kazandık? Portekiz maçını kaybettik çünkü hazırlık süreci boyunca “4-3-3 oynayacağız” diyen Fatih Terim, takımı 4-1-3-1-1 dizilişinde sahaya sürdü. Kanatları çok kullanan ve en önemli gücü kanat futbolcuları olan Portekiz’e sökmeyecek tek diziliş bu idi. Çünkü orta üçlünün sağındaki ve solundaki oyuncular defansa dönük “vefasız” oyunlarıyla bilinen isimlerdi. Bu, defanstaki kanat savunucularını zor durumda bıraktı. Tek forvet oynamaması gerektiği vurgulanan Nihat Kahveci ortada oynatıldı ve varlık gösteremedi. İsviçre maçını kazandık çünkü Fatih Terim, bu sefer doğru oyuncuları seçti. Doğru taktikle maça başlandı. Yağmurla birlikte saha şartları bozulana kadar da, sahadaki kadronun yanlış olduğunu gösteren bir durum yaşanmadı. Nihat, daha doğrusu Nihat’ın yine tek forvet oynatılması dışında. Terim bu yanlıştan da ikinci yarıda döndü. Mehmet Aurelio’nun yanına bir kesici oyuncu daha ekleyerek orta sahanın ortasını sağlama aldı. Arda ve Tuncay’ı kanatlara gönderdi. Semih’i oyuna alarak Nihat’ı. kaybolduğu santrfor bölgesinden Semih’in arkasına, serbest bölgeye […]

Bunun için doğdunuz, markamıza değer kattınız

Müge Doğrular sitesi. Bu kampanyada da Ülker’in “Aklımızda futbol, kalbimizde Türkiye” sloganından çok, reklam filminde kullanılan parçanın öne çıktığını görüyoruz. Daha önce ülkemizde de bir konser vermiş olan Helldorado grubuna ait “A Drinking Song” şarkısının Türkçeleştirilmiş melodisi akılda kalırken, çeşitli ana haber bültenlerinde parça uyarlama olduğu halde çalıntı olduğu epeyce tartışıldı. Son olarak, Milli Takım’ın 6 senedir resmi sponsoru olan Efes Pilsen ve rakıda pazar birincisi olan Yeni Rakı, her maç için özel, çok daha yumuşak bir tonda yayınladığı gazete ilanlarıyla iletişimini devam ettiriyor.