Habervs

Habervs

“Manşette durduğu gibi durmuyor”

Alper Görmüş Genellikle militan, mücadeleci bir ruh haliyle kaleme alınmış, adeta “ben doğru değilim” diye bağıran haberlerle ilgili bir soru, zihnimi yıllarca meşgul etti:Bu haberleri kaleme alan gazeteciler ve onları yayımlayan gazeteler okurlarının nezdinde prestij kaybına uğramaktan, tekzip yemekten korkmuyorlar mıydı? Tekziple ilgili zihnimde ilave bir soru daha vardı ki, bu, meseleyi benim için zaman zaman bir “havuz problemi” kıvamına getiriyordu. O da şuydu: Tekzip yemesi mukadder görünen bazı haberlerin gene de yayımlanmasını anlayamıyordum. Öyle ya, birkaç gün içinde haber yalanlanacak, bunu gazete de kabul edecek olduktan sonra ne “faydası” olacaktı haberin? Zaman içinde, bu türden haberlerin de kendi içinde bir “tutarlılığının” olduğunu, işin kişisel ahlak boyutunun bir kez “aşılmasından” sonra, okurlar ve tekziple ilgili kısmının açıklanabilir olduğunu keşfettim. Okurlarla ilgili kısım: Eğer okurlarda bir “düşman” algısı varsa, gazetelerinin o “düşman”la ilgili “objektif, doğru” haberler vermesini istemiyordu okurlar. Doğru olmadığını hissettiği bir haber eğer “düşman”ı vuruyorsa, okur bunu tolere edebiliyor, gazetesine kızmıyor, tam tersine onaylıyordu bu davranışı. Tekziple ilgili kısım: Gazeteler ve gazeteciler, sonradan yalanlanacak da olsa, “haberin ilk etkisi”nin öneminin künhüne varmışlardı. Araştırmalar da bunu ortaya koyuyordu: Bir haber sonradan yalanlansa dahi okurlar bunu pek “duymuyordu.” İşte Aktüel’in haberi bu nokta üzerinde, yani okurların yalan haberi “duyup”, yalanlamayı “duymaması” (duymak istememesi) üzerinde odaklanıyordu. “Çılgın Türkler” katkısı mı?Birol Biçer imzalı haberde, cevabı aranan soru şöyle formüle ediliyor: “İçki şişede durduğu gibi durmuyor, hele şişede değil gazetelerin manşetindeyse fevkalade bir toplumsal huzur kaçırma aletine dönüşebiliyor. Hürriyetbir süredir yaptığı ve çoğu yalanlanan ‘içki yasağı’ haberleriyle ne amaçlıyor olabilir? Dedikleri gibi ‘yaşam biçimlerini’ korumaya mı yoksa laikliğin önemli sembollerinden biri haline gelmiş içki meselesi üzerinden iktidara ve dindar vatandaşlara karşı uygulanan psikolojik harekâta bir ‘çılgın Türkler’ katkısı mı yapmaya çalışıyorlar?” Aktüeldergisi, konuyu iletişim uzmanlarına ve akşamcı vatandaşlara sormuş. Bence burada asıl önemli olan “akşamcı vatandaşlar”ın cevapları. Oradan anlıyoruz ki, “Bir kadeh rakının artık […]

Zorunlu göçün sorunlu insanları

Mine Savaş Şu dünyada herkes mutlaka bir gün göç eder. Ya bir yerden bir yere ya da bu dünyadan ayrılarak ebedi bir göç gerçekleştirir insanoğlu… Türkiye’de yaşanan iç göçler çoğunlukla ebedi göç misali, sancılı gerçekleşiyor. Özellikle doğu ve güneydoğu illerinde ne iş ne aş ne de eş uğruna, sadece “can” uğruna yapılan zorunlu göçlerin sancıları, dinmek bir yana her geçen gün daha da artıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından Doç. Dr. Ayhan Kaya’nın koordinatörlüğünde, “Günümüz Türkiye’sinde Yaşanan İç Göçler: Bütünleşme mi, Geri Dönüş mü?” başlıklı projenin sonuçları bu göç sürecinin ailelerde yarattığı sancılı sonuçları somut verilerle ortaya koyuyor. 2006-2008 arasında en fazla göç alan üç ilde; Diyarbakır, Mersin ve İstanbul’da gerçekleştirilen çalışma, yoksulluğun en ağır sonuçlarının Diyarbakır merkezinde yaşandığını ortaya koyuyor. Proje ekibi, yaşanan zorunlu göçün ardından Diyarbakır’ın ekonomik açıdan çöktüğünü, kentte üç mermer fabrikası dışında sanayi adına hiçbir şeyin olmadığını, sadece küçük işletmelerin yer aldığını anlatıyor. Barınma sorununun binlerce “apartmankondu” olarak tanımlanabilecek yapıyla çözülmeye çalışıldığı şehirde aynı zamanda binlerce sokak çocuğu da hayatını sürdürmeye çalışıyor. Şiddet ve yoksulluğun yanısıra tarikat örgütlenmelerinin de hayli fazla olduğu gözleniyor. Ekipteki araştırmacılardan Doç. Dr. Emre Işık, Diyarbakır’da 3 ila 6 bin arasında fuhuş evinin olduğuna dikkat çekiyor. Işık, Diyarbakır’da tanıştığı emekli bir bürokratın, “Eskiden Diyarbakır’da Kürtzadeler yaşıyordu, fakat şimdi bir kilogram un için her şeyini satacak insanlar barınıyor” sözlerinin durumu iyi tarif ettiğini belirtiyor. Bir diğer alan araştırmasının yapıldığı il olan Mersin ise, en yoğun göç alan şehirlerden biri. Araştırmaya göre bunun sebebi, çok kültürlülüğe açık bir şehir olması ve Mersin’in kırdan gelen insanlar için uğrak bir yer olma özelliği. Son olarak İstanbul’a bakıldığında, Bağcılar’da Batman ve Bitlis, Esenler’de Diyarbakır, Aksaray’da Mardin, Kağıthane’de Şırnak, Ümraniye’de ise Siirtliler’in yerleşim halinde olduğu gözleniyor. Kaya, zorunlu göçe maruz kalanların gittikleri şehirde muhalefet bloku oluşturduklarını söylemenin mümkün olamayacağını belirtiyor ve göçün en […]

Sahi, neydi bizim futbolcuların yüzleri öyle?

Alper Görmüş (…)Startta olsak belki anlayamayacağız.Kamera yakın çekimlerde yüzleri ekrana getiriyor.Bizimkisi asık yüzlerden kurulu bir takım arkadaş.Onlar ise, adeta eğleniyor.Futbolun da zevkini çıkarıyor.İyi bir pasın, iyi bir şutun, iyi bir verkaçın nasıl keyifli bir şey oyduğunu hissediyor, biliyor, yaşıyor.Bizde bu gülümsemeye, keyfe, neşeye en yatkın iki isim, Nihat ile Tuncay bile gergin.Yüzlerinden düşen bin parça. (…) Biz, nasıl olduysa, hep kazanmak, mutlaka kazanmak, çok kazanmak, hemen kazanmak isteyen bir kültür edindik.Lakin, tat alma, keyif alma, paylaşma, gülümseme, sabırla ve akıl ile vicdanla mücadele etmeye dair yarı yollarda kaldık.Henüz memleketin nasıl yönetileceğinde, bir seçimin nasıl yapılacağında, kimin ne yetkisi olduğunda, rejimin esasında nasıl bir şey sayılabileceğinde, toplumun esas önceliklerinde dahi anlaşamayan, mutabakat sağlayamayan, gündelik hayatta birbirine hoyrat, siyasi hayatta birbirine nefret bir ülke yarattık.Baştan başa… Demir ağlarla ördük… Kafamızı, ruhumuzu, heyecanlarımızı, umutlarımızı.Belki de…Ruhları öyle bir kafesin içinde sıkışmış çocuklar da, ancak bu kadar oynayabildi.Gazla, tuzla, aslanım koçumla, asarım keserimle ancak bu kadar olabildi.Futbol bu. Yarın, çıkar oynar, kazanırlar.Belki de, yine oynayamazlar.Hiç oynayamazlar.Keyifle çıldıramazlar.Ruh bu… Sıkarsan büzüşür de… Çağırırsın, gelmez!

Saray bahçesinde seviye tespit sınavı

Gökhan Tan Medyakronik öğrencileri sokak röportajları da yapıyor. Çoğu kez gündemle ilgili bu röportajlar, kimi zaman gündemle, hatta gerçekle ilgisi olmayan soruları da içeriyor. Bu ikinci gruptaki röportajlardan birinde, öğrenciler vatandaşa, “Dolmabahçe Sarayı satılmış, ne diyorsunuz/” sorusunu yöneltmişti. Soruyu cevaplayanlardan hemen hiçbiri, bu sorunun gerçekle bağlantısını sorgulamamış ve sarayın satılmasını olağan bir gelişme olarak yorumlamıştı. Haber videosunu editörlerimizle seyrettik ve yayımlanmamasına karar verdik. Çünkü söz konusu röportajın amacı, gerçek olamayacak kadar abes durumlar karşısında sokağın tepkisini ölçmekti. Ama alınan tepkilerden de anlaşılacağı üzere, soru gerçek gibi algılanabiliyordu. Sanırım en büyük tepkiyi gösteren de bendim. Resmen, tüylerim diken diken olmuştu. Öyle ya, ismi ülkeyle bir anılan anıt eserlerin ve kültür varlıklarının, bakir koyların, ormanlık alanların kişi ve firmalara tahsis edildiği bir ülkede bu da olabilirdi. Çırağan Sarayı’nın deniz cephesine kurulan dev çadırı görünce aklıma bu video geldi. Geçen hafta boyunca İstanbullular, kentin sembollerinden biri olan bu sarayı, alışık olmadıkları bu görüntüyle seyrettiler. Sarayın deniz cephesini, birinci kat seviyesine kadar örten çadırın fotoğrafları, bu uygulamadan rahatsız olan arkeolog Görkem Kızılkayak tarafından Medyakronik’e ulaştırıldı. Pek çoğumuzun sadece denizden görme şansı bulabildiği Çırağan Sarayı, Sultan Abdülaziz döneminde, 1871’de yapıldı. 1910’da yandı. İlişikteki yazıda da okuyabileceğiniz üzere, çeşitli dönemlerde farklı amaçlar için kullanıldı. Ve Alman Kempinski Otelleri 1987’de kendilerine tahsis edilen sarayı onararak, 1991’de hizmete açtı. Beşiktaş ve Ortaköy arasında geniş bir sahil şeridine sahip “Çırağan Palace Kempinski”, Türkiye’nin (ve konumu sayesinde elbette dünyanın da) tartışmasız en güzel ve hizmet kalitesi yüksek otelleri arasında. Otel kompleksine ismini veren Çırağan Sarayı, konaklama için kullanılmıyor. Düğün, toplantılar ve çeşitli organizasyonlarda hizmet veriyor. Ve görünen o ki, otel yönetimi, bu etkinliklerini bir Osmanlı sarayında gerçekleştirmek için yüklü bir meblağ ödeyen müşterilerinin bir dediğini iki etmiyor. Koruma kurallarına aykırı Kempinski Oteli, Çırağan Sarayı’nın deniz cephesinde dört gün boyunca duran şeffaf çadırın geçici olduğunu ve bir bankanın, 5 Mayıs akşamı […]

“Türkiye’nin Hatıra Defteri” Çırağan kıyısında boğuldu

Görkem Kızılkayak Düşünür kültür tanımını “doğanın bize armağan ettiklerinin karşısında insanların ürettiği her şey” diye yapıyor. Millet olarak tembelliğimiz, okumayı sevmeyişimiz, eğitimsizliğimiz bu tanımı hep olumsuz yönüyle uygulamamıza neden oluyor. Yakıp, yıkıp, talan ettiklerimiz bizim öz kültürümüz. Peki tüm bunlara rağmen korunabilenlere karşı bakış açımız nasıl? Örneğin, Çırağan Sarayı’na… Uzun bir hikâyesi vardır bu sarayın. Abdülmecid’in başlattığı projenin, Osmanlı’nın “hasta adam” günlerine denk gelmesi nedeniyle ancak Abdülaziz tarafından on iki yıl sonra bitirilmesiyle başlamıştı bu hikâye. Tamamlandığı 1872 yılından yandığı 1910 yılına kadar çok şey görüp geçirdi. Sultan V. Murat’a mahpushane, Meclis-i Mebusan’a çalışma mekanı oldu. Yanık saray duvarlarıyla Şeref Stadı’na kale oldu. Yıllarca Beşiktaş Spor Kulübü’ne, Türk futboluna hizmet verdi. Yaşadığı bu kadar tecrübeden sonra büyüklerimiz, “turizme açılması”nı buyurdu. Viranelikten kurtulup hayata döndü. Şeref Stadı’nda beş yıldızlı bir otel bitiverdi. Saraydan geriye kalan duvarlar ise gerçeğine uygun olarak onarıldı. İçimize işleyen “bizden öncekinin yaptığını yok sayma, ilk adımımızı dünyanın sıfır noktası görme” alışkanlığımız burada da karşımıza çıktı. Hatırlarsınız belki, açıldığı 1991 yılında otelle ilgili gazete sayfalarına taşınan ikinci büyük haber (birinci haber otelin açılışıydı), girişteki anıt çınarın “geçişi engellediği” gerekçesiyle kesilmesiydi. Haberlerin önünü kesmek için bir tabela dikildi, eskiden ağacın bulunduğu noktaya; genç bir çınar ağacıyla beraber. Çınar kurudu… Özür tabelasına da gerek kalmadı. Artık otelin girişinde bu hikâyeden eser yok. Hafızalarımızdan silindi anıt çınarın hikâyesi. Unutmak, geçmişimize en büyük ihanet değil mi? Peki nerede Abdülmecit, nerede Abdülaziz, V. Murat? Nerede Türk futbol tarihinin en manzaralı stadı? Nerede demokratikleşme hareketimizin simgesi Meclis-i Mebusan? Otel yönetimi bunlara ait küçük bir bilgi tabelasını giriş kapısına koyma gereği bile görmedi (Otelin içindeki bilgi panolarını otele giremediğimiz için saymıyorum). Hükümet, yerel veya sivil güçler bu konuda otel yönetimine tepki göstermedi. Çünkü Çırağan Sarayı yeniden doğmuştu. Artık ona biçtiğimiz rolün tarihle, geçmişle ilgisi kalmadı. Büyük düğünlere ev sahipliği yaptı. Dünyanın en zenginlerini ve ünlülerini […]

Erdoğan: Yanlış milletten döner

Medyakronik/Anadolu Ajansı Başbakan Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türban serbestisi öngören anayasa değişikliğini iptal kararını, bugün ilk kez partisinin Meclis Grubu’nda değerlendirdi. Kararın Anayasa Mahkemesi adına “talihsiz” olduğunu belirterek gerekçesinin açıklanmamasına dikkat çeken Erdoğan, “Bunun altında ne var? Nedir acele? Hangi gerekçeyle anayasa değişikliğinin esastan görüşülerek karara bağlandığı hususu mutlaka açıklanmalı” dedi. Erdoğan’ın TBMM’de yaptığı konuşmadan satırbaşları şöyle: Bir tek CHP farklı konuşuyor Burası TBMM. Millet iradesinin tecelli ettiği çatı. İstiklalimizin sembolü olan bu Meclis hiç bir vesayeti, hiç bir gölgeyi kabul etmedi. Bundan böyle de kabul etmeyecek. Burası milletin evidir. Bu evin 70 milyon sahibi vardır. Bu evde hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın herkesin hukuku savunulur. Milletimizin hukukunu ilelebet koruyacağız. Esen rüzgarlara göre yönümüzü belirlemiyoruz.Ümitleri taze tutmak zorundayız. Milletin sağduyusuna güveniyoruz. Siyasetin alanını daraltmaktan, erkler arası çatışmadan medet umanlar var. Herkes Meclis’in yasama yetkileri daraltılıyor derken, bir tek CHP farklı konuşuluyor. Geçen yıl da 367 kararı öncesinde Yüksek Mahkeme’yi tehdit ediyorlardı. Bugün de hedeflerinde Meclis var. Yasama ve yargı erklerini karşı karşıya getirmek istiyorlar.Korku siyaseti zarar veriyor Bütün demokratik açılımları, korku siyasetiyle durdurma çabası Türkiye’ye ciddi zararlar veriyor. Bu gölge oyunları, bu korku siyaseti, halkımızın ekmeğini, aşını büyütmez, büyütmüyor, ülkemizin itibarını yükseltmez, yükseltmiyor. Böyle korku ve vehimlerden beslenen hiçbir siyaset özgürlüğü, adaleti getirmez, getirmiyor.İdeolojik hukuk yorumlarıyla, TBMM’nin iradesini bloke etmeyi ‘muhalefet’ zannetmek, doğrudan doğruya halkın taleplerine, milli iradeye açıkça tavır almaktır, objektif hukuk kurallarını sabote etmektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hukuk kaynağı Anayasadır. Her kurum, kişi veya kurul, Anayasa zemininde ve anayasadan aldığı meşruiyet çerçevesinde faaliyette bulunabilir. Anayasaya dayanmayan hiç bir karar anlam taşımayacağı gibi, anayasanın vermediği yetki de kullanılamaz. 148. maddeye göre mahkeme sadece yetki bakımından inceler ve denetler. Türkiye’nin erkler arası çatışmaya tahammülü yoktur.Yanlış milletten döner Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Hukukun üstünlüğünü, anayasanın mutlak bağlayıcılığını, anayasal kurumlarımızı tartışmaya açacak işlerden herkes kaçınmalıdır. Kimse bundan fayda ummasın. Türkiye’yi derhal, […]

İslami sermaye çatışmada, laikler beklemede

Mustafa Sönmez Taha Akyol, 7 Haziran 2008 tarihli Milliyet’teki , “Ordu, Yargı, CHP” başlıklı yazısında , türbanın iptali ile ilgili karardan yola çıkarak , İtalyan Marksist Gramsci’den araklama bir terimle , “tarihsel bloklar” analizi yapıyor ve şöyle diyordu; “Anayasa Mahkemesi’nin kararını alkışlamak veya eleştirmek mümkün. Ama kurumlara ve topluma yön veren tarihsel dinamiklere bakmak daha ufuk açıcıdır. Bu açıdan gözüken gerçek, ordu, yargı ve CHP’nin rejim konusunda benzer önceliklere sahip bir “tarihsel blok” oluşturduklarıdır… dünya görüşü ya da rejime ilişkin öncelikleri bakımından bu üç kurum arasında önemli fikri örtüşmeler var… Bundan başka bir “tarihsel blok” daha var: Terakkiperver ve Serbest Fırka’dan Demokrat Parti’ye, Adalet Partisi’ne, Özal’ın ANAP’ına, bugün AKP’ye uzanan ve halka dayanan, liberallerin de desteklediği bir tarihsel blok…” Bunu, Taha Akyol gözüyle, üstümüzde tepişen fillerin tarifi diye da okuyabilirsiniz..Bir filin bacağına körlerin dokunup tarifini istemişler. Her kör farklı bir tarif yapmış. Bu da Taha Akyol tarifi.. Bir gerçek var; Türkiye, bir yarılma , bir kutuplaşma yaşıyor ve bu filler savaşı, çimenleri ezerek yapılıyor. Çimenler, eğer ezilmekten yıldılarsa, bıktılarsa üstte tepişen filleri de doğru tanıyıp, doğru yerlerde saf tutup , olmadık değirmenlere su taşımamalıdırlar. Taha Akyol’un tarif ettiği “tarihsel blok”lar ne kadar gerçekçi ya da kendi deyimiyle, ufuk açıcı ? Hemen belirtelim ki, iktidar çekişmesinde , “tarihsel blok”lardan söz edeceksek, sınıf kategorilerini kullanmalıyız. Taha Akyol’un “tarihsel blok”larında sınıflar yok; ordu, yargı, CHP gibi ikisi sivil-asker bürokrasi, biri de politik parti olan iki farklı kategori var. Diğer tarihsel blokta ise, “…halka dayanan, liberallerin de desteklediği bir tarihsel blok” var..Yazının devamında bunların kimler olduğunu Taha Akyolvari sosyolojik terimlerle anlamaya çalışıyoruz. Kimlermiş? “..şehirleşme, eğitim, meslekleşme gibi dinamiklerle “kenar”daki “faso fiso vatandaşlar” okuyarak, iş tutarak yükseliyorlar, “Merkez”de yer almak, eşit olmak istiyorlar. Bunun için demokrasiye, liberal değerlere sarılıyorlar.”..Yani, diğer tarihsel bloku da “kenarda iken merkeze taşınmak isteyenler” oluşturuyormuş…. Kutuplaşmanın, bloklaşmanın, dar , hiçbir şey […]

Yoksa… Yoksa… “Bir nesil boyu” mu?

Alper Görmüş Anayasa Mahkemesi’nin, üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmayı amaçlayan Anayasa değişikliklerine, türban karşıtlarını bile şaşırtacak şekilde, en sert seçeneği kullanarak yol vermeme kararının anlamı üzerinde durmaya devam edelim. Hatırlayalım, geçtiğimiz cuma günü bu karara ben şöyle bir anlam atfetmiştim: “Ben düne kadar, sonuçları ne olursa olsun, dava bir kez açıldıktan sonra kapatma kararının mukadder olduğuna inananlardandım. Çünkü bu durumda AKP güçlü bir ‘Gördüğünüz gibi, partimizin laikliğe karşı faaliyetlerin odağı haline geldiği suçlaması Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul görmedi’ propagandası yürütecek, parti daha da güçlenecekti. Böyle bir siyasi ortamda, iktidar partisinin başta anayasa olmak üzere bütün yasalarda demokrasi temelinde değişikliklere gidecek, bu da Türkiye’deki statükoculuğun tasfiyesi yönünde radikal bir adım olacaktı. “Fakat dünden itibaren durum değişmiş durumda. Anayasa Mahkemesi’nin yarattığı yeni içtihatla bunların hiçbiri yapılamaz. Parti hayatiyetini sürdürse bile, ilaveten sözünü ettiğim değişikliklere niyet etse bile sonuç değişmez. AKP, boynuna asılı durumda bir ‘demokrasi davulu’yla dolaşmaya devam eder. Fakat hiç ses vermeyen bir davuldur bu, çünkü elinde tokmak yoktur. “Böyle bir partinin hiçbir ‘zararı’ olmaz. Ayrıca unutmamak lazım: Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı iktisadi zorlukların faturasını ‘şeriatçı parti’ye kesmek de hiç fena olmaz. “Buraya yazıyorum, günü geldiğinde konuşuruz: Mahkeme, türban kararıyla ‘bundan böyle egemenliği paylaşacağız’ mesajı verdi. Devamı, kapatma davasına ilişkin kararında şöyle gelecek: ‘Seni kapatmıyorum ama, önceki mesajımı da unutma, artık egemenliği birlikte kullanacağız! Seni kapatmıyorum ama yaramazlık yok! Öyle anayasa değişikliği, reformlar, demokrasinin yaygınlaştırılması falan, bunları unut! Cici çocuk ol!” Bu sertliğin başka anlamları olabilir mi?Şu anda da böyle düşünüyorum. Fakat bu, başka ihtimalleri gözden geçirmememiz anlamına gelmez. Soruyu tekrar edelim: Anayasa Mahkemesi, neden “yorumlu ret” gibi, hem başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasının önünü kesecek hem de kendisine yönelik çok sert tepkilerden kaçınmasını mümkün kılacak bir yolu seçmedi de bildiğimiz yolu seçti? O “yol”u da hatırlayalım: Anayasa Mahkemesi, AKP ve MHP’nin anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde birlikte yaptığı değişiklikleri, anayasanın “değiştirilemez, […]

“Cumhuriyet umarız kendi çocuklarını yemeyi bırakır”

İstanbul Seminerleri’nin üçüncü gününde, Santralistanbul kampusu AB sürecinde Türkiye, İslam, kozmopolitanizm ve kadın konuları çerçevesinde iki yuvarlak masa toplantısı ve bir paneli ağırladı. Seminerler çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiyeli konuşmacılardan oluşan tek gün olması 4 Haziran’ı, Türkiyelilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini beyan etmesi için en uygun gün haline getirdi. Nilüfer Göle bu tartışmalara “How the Encounter with Islam is Shaping and Transforming Europe itself” başlıklı makalesiyle katıldı. Avrupa’daki göçmen Müslümanların değişen konumundan bahseden Göle, öncesinde yalnız, erkek, işçi, Müslüman göçmen görmeye alışkın olan Avrupa’nın başörtülü, eğitim amaçlı göç etmiş olan kadın göçmen profili ve göçün “feminenleşmesi” karşısında ne yapacağını şaşırır hale geldiğini vurguladı. Avrupa’da yaşanan sorunun, mekânın kültürel oryantasyonundan, cinselliğin farklı biçimlerde disipline edilmesinin yarattığı şaşkınlıktan ve kolektif hafızadan kaynaklandığını belirten Göle, Avrupa’nın Osmanlıyı Bosna’daki Mostar köprüsüyle değil Ermeni soykırımıyla hatırladığını söyleyerek Mostar köprüsünün mekâna daha heterojen bir bakış geliştirmemizde yardımcı olabileceği önerisiyle konuşmasını noktaladı. Nilüfer Göle’yle kamusal alan, İslam ve kadın konularına da değindiğimiz bol kahkahalı bir söyleşi yaptık. Toplantıda kaldığımız yerden devam edersek “İslami bir Gandi”nin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? İslami düşünürlerin bugünkü şiddet karşısında nasıl pozisyon alacakları sorununu önemsiyorum. İslami düşünürler arasında şiddete karşı tavır takınanlar da olmasına karşın Gandi’nin felsefesi gibi dünyaya mal olmuş bir görüş maalesef yok. Anti – şiddet tavrı bu kadar belirginlik kazanmadı. Bugün İslam’ın gündemindeki konulardan belki de en önemlisi şiddet ve İslami düşünce arasındaki sınırı ayrıştırabilmek. Şiddetin politikayla ilişkisini nasıl göreceğiz? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor? Şiddet yoluyla aslında belirli alanlarda yasaklar koyuyorsunuz, hatırlatmalar yapıyorsunuz. Bir sinagogun önünde bomba patlaması, Yahudi vatandaşların kendi dinlerini özgürce kamusal alanda yaşamaları konusunda rahatsızlık verip tedirgin edici bir tavır getiriyor. Bu yüzden burada bir politika var. Bu politikaya karşı Tayip Erdoğan’ın Hahambaşı’yla görüşmesi çok büyük bir adımdı. Yani ‘Biz bunu kabul etmiyoruz, sizin özgürlüğünüzü tanıyoruz’ demenin bir […]

Tuzla’da “seri katil” var

Medyakronik Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde meydana gelen ölümlü iş kazalarına bir yenisi daha eklendi. Pazar günü olmasına rağmen iş yoğunluğu gerekçesiyle işe çağrılan İhsan Turhan, yeni yapılan bir geminin arka kapağının altında çalışırken 600 kiloluk kapağın üzerine düşmesi sonucu olay yerinde hayatını kaybetti. Kafası kapak ile sac arasına sıkışan boru ustası Turhan’ın cesedi, önce GİSBİR Hastanesi’ne, buradan da Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı. Aynı tersanede 15 Şubat’ta meydana gelen tüp patlamasında Hasan Köse isimli işçi hayatını kaybetmişti. :Kazanın ardından tersanede çalışan işçiler evlerine gönderilirken, kazanın duyulması üzerine, işçi çalıştıran birçok tersane de işçileri evlerine gönderdi. Seri cinayetlerin hız kesmediği tuzla Tersaneleri’ndeki bu son olaylarla ölen işçi sayısı 97’ye çıktı. Kaza değil ihmal Limter-İş Sendikası üyesi Ali Doğan, “Gemi güvertesinde çalışırken geminin kıç kapağının kafasına düşmesi sonucu arkadaşımızın kafası güverteyle kapak arasında kaldı ve ezildi. Normal koşullarda, kapağın altındaki takviyelerin kaynatılması gerekir. Yapılmadığı için bu ihmal yüzünden iki çocuk babası arkadaşımız hayatını yitirdi. O kapağın kare ya da daire şeklinde olması gerekirdi. Kapak hem dikdörtgen şeklinde yapılmış bu da ağırlığın eşit dağılmamasına neden oldu. Hem de kaynatılmamış. Yasak olmasına rağmen pazar günü işçi çalıştıran ve çalışılan gemide önlem almayan tersane yetkilileri ölümden sorumludur” dedi. Bazı işçiler de Doğan’ı doğrulayarak, “Turhan’ın altında çalıştığı ve üzerine düşen kapak destekle tutturulmak yerine 1 dakika sürecek kaynak yapılsaydı, arkadaşımız ölmeyecekti. Pazar günü çalışıyoruz çünkü gelmezsek yevmiyemiz kesiliyor” diye konuştular. Yaşanan son ölümlerin ardından bazı iş güvenliği önlemlerinin alındığını, işçilere baret, maske, emniyet kemeri gibi iş güvenliği malzemelerinin dağıtıldığını söyleyen işçiler, bunları yapmanın yeterli olmadığının görüldüğünü, patronların önlem alma konusundaki samimiyetsizliklerinin bir kez daha ortaya çıktığını ifade ettiler. 16 Haziran’da grev var Bu arada tersanelerdeki ölümlerin önüne geçilmesi için, 16 Haziran’da Limter-İş’in düzenlediği grevle ilgili dün (8 Haziran Pazar) Türkiye Mimar Mühendisler Odası İstanbul Şubesi’nde bir basın toplantısı yapıldı. “Tuzla’daki son cinayetin” duyurusu yapılarak başlanan toplantıda, “İş cinayetlerinin […]

Ekranın çocuk işçileri

Meltem Ürüt Televizyon dizilerinde ve reklâm aralarında son zamanlarda çocuk oyuncularla ne kadar sık karşılaştığımızı fark ettiniz mi? Neredeyse her dizi ve reklâm filminde mutlaka en az bir çocuk oynuyor. Aileler akın akın çocuklarını, oyuncu arayan ajanslara yazdırıyorlar. Peki, çocuklar bu denli göz önünde olmaktan nasıl etkileniyor ve çalışma koşulları bu “çocuk işçiler” için ne kadar uygun? Yaşıtı diğer arkadaşları onların yerinde olmak için can atıyor. Ajanslarda kayıtlı diğer çocuklar da onlar gibi bir dizide yer almak için sıraya giriyor. Ancak dışarıdan rengarenk görünen çocuk oyuncuların dünyası aslında o kadar da kolay değil. Kendi parasını kazanmanın tadını küçük yaşta öğrenen bu çocuklar, okul ve oyunculuğu da bir arada götürmeye çalışıyor. Ve onların çalıştığı set ortamları Türkiye şartlarında aslında pek de çocuklara uygun değil. Sine-Sen: “Çocukların sette 15–16 saat bekletildiği oluyor” Türkiye Sinema Emekçileri Sendikası Sine-Sen, çocuk oyuncuların çalışma koşulları anlamında normal çalışanlardan bir farkı olmadığı görüşünde. Sine-Sen örgütlenme uzmanı Zafer Ayden’in anlattığına göre, en çok şikâyetçi oldukları konu, uzun çalışma saatleri: “Kimi çocukların günde 15-16 saat setlerde bekletildiği oluyor. Uyku saatlerine dikkat edilmeden, belki öğrenimleri de engellenerek, okullardan rapor alarak çalışıyorlar. Herhangi bir sosyal güvenceleri de yok. Kayıtlı çalışmıyorlar. Sabahın köründen, gecenin bir yarısına kadar çalışan çocukları sette uyurken gördüğümüz oluyor.” “Ebeveynler, ünlü olma arzularını çocukları üzerinden yaşamamalı” Yeditepe Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Zahmacıoğlu, olumsuz set ortamlarının çocukların sosyal gelişimini ve eğitim hayatını da olumsuz etkileyebileceğini ve bu konuda ebeveynlere büyük iş düştüğünü söylüyor: “Ebeveynler kendi ünlü, tanınır olma arzularını çocuklarının üzerinden yaşama heveslerine ket vurabilmeliler. Eğitime gelinceye kadar bu çocukların oyun oynamaya ve aylaklık etmeye dahi zamanları olmuyor. Küçük yaşlarında sanayide çalıştırılan çocuklar nasıl içimizi acıtıyorsa, televizyonun renkli, allı pullu dünyasında “yıldız”cılık oynayan çocukları düşünürken de biraz ezberimizi bozmamız lazım.” Şartlar ağır olduğu gibi, film ve dizilerin öyküleri de çocuklara ağır gelebiliyor. Bazı çocuk […]

Spor ayakkabılar otomatta

Hakan Cönbez Onitsuga Tiger’ın Londra’nın en işlek caddelerinden Carnaby’e yerleştirdiği ayakkabı otomatı sayesinde artık gençlerin en sık kullandığı spor ayakkabıları almak su almak kadar kolay olacak. Üstelik makinanın kullanımı da çok kolay. Kredi kartınızı makineye okutup şifrenizi girdikten sonra istediğiniz ürünü seçiyorsunuz. Londra’daki bu uygulama bir ilk değil aslında. 2004 yılında Reebok ayakkabı otomatları yaptı ancak makinelerdeki ayakkabı modellerinin azlığı ve istenilen her numaranın bulunamaması uygulamanın ömrünün fazla uzun sürmemesine neden olmuştu. Tiger’ın otomatlarında bu sorun giderilmiş, otomatta altı değişik numara ve 24 değişik çift ayakkabı modeli yer alıyor.Londra’da başlayan uygulamanın tüm dünyada yaygınlaşacağı öngörülüyor.

Artık AKP’yi kapatmaya gerek yok

Alper Görmüş Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) ortaklaşa hazırlayıp TBMM’de kabul ettikleri anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Anayasa Mahkemesi’nde açtığı iptal davasında mahkemeden “iptal” kararı çıktı. Bu sonuç, bilelim ki gönlünden “iptal” geçen çevrelerin bile beklemediği bir sonuçtu. Peki, beklenen neydi? Beklenenle ortaya çıkan arasındaki farkı ve bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için, karardan önce mahkemenin önünde bulunan seçeneklere bir göz atalım. Birinci seçenek: Mahkeme, anayasanın ilgili maddesinde açıkça belirtildiği gibi (148. madde: “Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler”) konuyu esastan karara bağlama yetkisi olmadığı gerekçesiyle “iptal talebinin reddine” karar verir. (Hatırlayın, raportörün tavsiyesi de bu doğrultudaydı.) İkinci seçenek: Önüne gelen anayasa değişikliği ile anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeleri arasında ilişki kurar ve 148. maddeye aldırmaksızın anayasa değişikliklerini CHP’nin talebi doğrultusunda iptal eder; ki kararla bu seçenek gerçekleşmiş oldu. Üçüncü seçenek: Mahkeme, anayasa değişikliklerini iptal etmez, fakat “yorumlu ret”le bu değişikliklerin hiçbir sonuç doğurmayacağını hükme bağlar, sonuçta başörtüsünün üniversitelerdeki varlığına ilişkin eski uygulama devam eder. “İptal” demek, savaş ilanı demek!Üniversitelerde başörtüsü yasağının devamını isteyenler “gerçekçi”; yasağın kaldırılmasını isteyenler de “kötümser” bir bakışla en güçlü ihtimalin üçüncü ihtimal olduğunda birleşiyorlardı. Bu durumda mahkeme, daha önce aldığı ve “içtihad” haline gelen bir kararına dayanmış olacak, hukuken çok da fazla yıpranmayacaktı.Mahkemenin “iptal” kararı almasının hukuk çerçevesinde savunulması ise imkânsız gibiydi. Özellikle 148. maddenin varlığı bunu mümkün kılmıyordu. Öte yandan, değişiklikleri “Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerini işaret ederek iptal etmenin türban kararını çok aşan başka bir anlamı vardı. Bu anlam, doğrudan doğruya “egemenliğin kullanımı” ile ilgiliydi. Başta, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Serap Yazıcı olmak üzere bu yolda görüş beyan edenler, bu görüşlerini (mealen) şöyle temellendiriyorlardı:“Anayasanın sözü edilen maddelerinde devletin temel kuralları sıralanırken sadece ‘laiklik’ sayılmıyor, ‘demokratik, sosyal ve hukuk devleti’ niteliklerine de işaret ediliyor. Bu […]

Sadece “Kendimizi hatırlatmak” değil

Volkan Ağır Sadece saatler kaldı. Sekiz yıl aradan sonra Türk Milli Takımı, Avrupa şampiyonluğu için mücadele verecek. “Bu değil de, şu olsaydı” gibi yorumların artık bir anlamı yok. (Milli takım başarılı olamazsa elbette kadro tercihi de tartışılacak. Başarılı olursak, elbette, bu konu hatırlanmayacak.) Bu noktada, mevcut kadrodaki oyunculardan beklentilerimizi, tek tek değerlendirmek istiyorum. Kalede Rüştü Reçber ve Volkan Demirel’in tercih edilmesi, elbette bu ikilinin uluslararası maç tecrübesinin fazlalığına dayanıyor. Ancak yine her ikisinin ortak özelliği, umulmadık hatalar yapabilmesi. Bunların en aza inmesini ümit etmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Rüştü, katıldığı ilk Dünya Kupası’nın bir çok yorumcuya göre en iyi kalecisi olmayı başarmış bir futbolcu. Volkan’ın Chelsea karşılaşmasındaki performansı da, kalede sorun yaşamayacağımız konusunda bizi umutlandıran bir başka neden. Trabzonspor’da iyi bir sezon geçiren Tolga Zengin’i büyük ihtimalle sahada göremeyeceğiz. Ancak bu isim de bizi olumsuz düşünmeye sevk etmiyor.Endişe veren hat: Defans Tartışmaya en müsait mevkiimiz defans. Sakatlığı ile korkutan ama 10 gün topa değmeden, sabırla tedavi olup geri dönen Servet Çetin, sadece azmiyle bile bu hatta en güvenilecek isim. Servet’e Çek Cumhuriyeti maçında çok iş düşecek. Forvet Jan Koller’i durdurabilecek bir oyuncu Servet. Kullandığımız korner atışlarında onun kafayla gol attığını görmek, eminim hiçbirimiz için sürpriz olmayacak. Servet’in yanında ise Emre Güngör’ün oynaması taraftarıyım. Çünkü özellikle defansın göbeğindeki iki oyuncunun uyumu, savunma hattı için en önemli gereklilik. Bülent Korkmaz ve Alpay Özalan ikilisi, bu uyumun önemini bize gösteren en iyi örnek. Emre Galatasaray’da Servet’le kısa sürede harika bir ikili oluşturup Kamerunlu Song’u bile kesti. Milli takımdaki yerini de, Fenerbahçe maçlarında sergilediği oyunla hak etti. Ama korkarım ki sahada Emre Güngör yerine, Gökhan Zan’ı göreceğiz. Sık sakatlanması nedeniyle “cam adam” lakabı takılan Zan, kulübü Beşiktaş’ta da endişeyle karşılanıyor. Nitekim Beşiktaş geçen onun mevkiine iki yabancı ve bir de Türk stoper transfer etti. Zan’ın, Uruguay maçında kaptırdığı topla kalemizde gole neden olması […]

Kyoto hedefleri tutturulamıyor

Ahmet Şık Değişen iklim koşulları, küresel ısınma, kuraklık, seller, enerji kaynaklarının hızla tükenişi, temel gıda fiyatlarının inanılmaz yükselişi, açlık isyanları son birkaç yıldır hiç de yabancısı olmadığımız terimler. Hemen her gün dünyanın bir köşesinden, bu tür felaket haberlerine tanık oluyoruz. İnsanlık adeta kendi eliyle dünyanın sonunu hazırlıyor. Bilim insanları da kıyamet teorilerinin yakın gelecekte gerçekleşeceğine yönelik uyarılar yapıp hükümetleri önlem almaya çağırdı, çağırıyor. Bu uyarıların dikkate alan Birleşmiş Milletler 1992’de Rio De Janeiro’da düzenlenen Dünya Zirvesi’nde, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında bugün Kyoto diye anılan protokolü hazırladı. Böylece 1997’de Japonya’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Toplantısı’nda katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen ve sera etkisi yaratan gazların salımlarını kısmak üzere sanayileşmiş ülkelere çeşitli hedefler belirleyen uluslararası bir anlaşma olan Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçeve olan Kyoto Protokolü’yle imzacı devletler, yeryüzündeki hayatı tehdit edecek derecede artan küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer gazların salımını azaltmaya; bunun için tedbir almaya söz veriyordu. En büyük kirletici ABD imzalamadı Kyoto Protokolü’ne göre gelişmiş ülkeler, 2008-2012 yılları arasında atmosfere saldıkları ve sera etkisi yapan karbon ve karbondioksit, metan, nitrik oksit, sülfür heksaflorid içeren gaz miktarının 1990 yılındaki seviyelerinden yüzde 5 aşağı çekmeleri gerekiyordu. BM verilerine göre, 2001’den itibaren 84 ülke anlaşmayı imzaladı, 34 ülke onayladı . Protokol, salım oranlarını düşürmek üzere belirli hedefler verilen dünya çapındaki salımların en az yüzde 55’inden sorumlu olan en az 55 ülkenin imzalamasıyla 16 Şubat 2005’ten itibaren yasal olarak bağlayıcı nitelik kazanabildi. Yürürlüğe girmesinden sonraysa Kyoto Protokolü’nü bugüne dek imzalayan ülke sayısı 176’ya çıktı. Ancak aralarında Brezilya, Çin ve Hindistan’ın da bulunduğu 137 gelişmekte olan ülke, “iklim değişikliğinin ana sorumlusu olarak görülmedikleri” için protokolü benimsediğini açıklasalar da, gaz salımını rapor etmekten başka sorumluluk taşımıyordu. Nüfusu dünyanın yüzde 4’ünü oluşturan ve toplam karbondioksit emisyonunun neredeyse […]

Sera gazlarını halının altına süpüreceklerdi…

Nıvart Taşçı BM Nüfus Fonu’nun 2007 Temmuz ayında yayınladığı rapora göre tarihte ilk defa küresel kent nüfusu kırsal nüfusu geçmiş bulunuyor. Sanayileşmeye paralel hızda ilerleyen kentleşme, toprağın “öteki” sakinlerini de giderek daralan bir alanda, günden güne azalan besin kaynaklarıyla yetinmeye zorluyor. İklim değişimine uyum sağlamakta zorlanan memelilerin, ilaç, tekstil ve gıda piyasasında satış değerine sahip hayvanların ve bitkilerin sayısı normalin 100 ila 1000 katı bir hızla azalıyor. WWF’nin verilerine göre 35 yıl öncesine kadar varlığını sürdüren canlıların sadece dörtte üçü hâlâ hayatta. 1992’de, 200 ülkenin altına imza atmasıyla hayata geçirilen BM Biyolojik Çeşitlilik Konvansiyonu, işte bu hızlı yok oluşla mücadeleyi hedefliyor. Konvansiyonun, 200’e yakın siyasi parti temsilcisini ve 100’ü aşkın bakanı bir araya getirdiği son toplantı mayısta Almanya’da gerçekleştirildi. 2010’a kadar biyoçeşitlilik kaybında “kayda değer azalma” sağlanmasının kararlaştırıldığı, ormanların ve denizlerin korunmasında kullanılacak bütçelerin görüşüldüğü toplantının resmi kayıtlara geçmeyen fakat belki de en önemli kararı, “okyanus gübrelemesi” projelerinin askıya alınması oldu. Teknoloji her derde deva mı? Biyoteknolojinin açlık, hastalıklar, çevre kirliliği, ekolojik yıkım gibi alanlara sirayet etmiş sorunları çözme iddiasının son noktasını okyanus gübrelemesi oluşturuyor. Küresel ısınmanın temel nedenlerinden sayılan karbondioksit CO2 oranlarını aşağı çekeceği iddia edilen bu yöntemde, demir parçacıkları gibi bazı özel maddeler okyanus açıklarına pompalanarak, bunlarla beslenen planktonların üremesi tetikleniyor. CO2 emen bu canlıların sayısındaki artışın atmosferdeki CO2 oranını azaltacağı düşünülüyor. CO2, sıcaklıklardaki normal dışı değişimlere neden olan sera gazlarının başında geliyor ve en büyük kaynağını fosil yakıtları oluşturuyor. Büyük ölçüde fosil yakıtlarına dayanan sanayisinden taviz vermek istemeyen Avustralya, Brezilya ve Çin, bu yöntemin en büyük taraftarları olarak karşımıza çıkıyor.Denizlerdeki karmaşık ekosistemi nasıl etkileyeceği öngörülemeyen okyanus gübrelemesinin diğer bir destekçisi de Kyoto Protokolü’nü imzalamaya yanaşmayan ve küresel CO2 salımlarının dörtte birinden sorumlu olan ABD. Sera gazı salımlarının 1994’deki düzeylerin yüzde 5 altına çekilmesini hedefleyen Kyoto Protokolü’nün sadece gelişmiş ülkeler açısından bağlayıcılığı bulunuyor. Sanayiye hiçbir müdahalede bulunmadan çözüm […]