Habervs

Habervs

‘Projeden utanmadım, işten çıkarmalar nedeniyle utandım’

İstanbul Bilgi Üniversitesi öğrencileri, Rektörlüğe hitaben yazdıkları dilekçelerle yönetimin “porno bitirme projesi”yle ilgil tutumunu protesto etti. Sözkonusu projeyle birlikte başlayan tartışma sonunda üniversite yönetiminin öğretim görevlilerinin işine son verdiği, Görsel İletişim Tasarımı Bölümünün bulunduğu E-1 binasının kapatılması ve aranması, bilgisayar sunucularının erişime kapatılması gibi bir dizi uygulamanın hayata geçirildiği anımsatılan dilekçede, “Alınan kararlar sonucu oluşan olumsuz etkilerinden yola çıkarak aşağıda ilettiğim, akademik özgürlük ve akademik değerlendirme kriterleri üzerinde yoğunlaşan sorularımın Rektörlük dahilinde değerlendirilmesini rica etmekteyim” denildi. Öğrenciler, Rektörlük nezdinde yanıtlanmasını istedikleri soruları dilekçelerinde şöyle sıraladı: * Eğitim hayatım esnasında gerçekleştirdiğim ve gerçekleştireceğim projeler, çalışmalar hangi akademik kriterlere göre değerlendirilmektedir ve bu olay sonrasında şimdiye dek kullanılan kriterler değişecek midir? Bu değerlendirme esnasında daha önce ahlaki ve toplumsal kriterler söz konusu olmuş mudur veya bundan sonra söz konusu olacak mıdır? * Ders ve projeler sonucunda ortaya çıkan çalışmaların akademik niteliğinden öğretim görevlileri mi, öğrencileri mi sorumludur? Eğer bir ahlaki nitelik söz konusu ise, buna kim karar vermektedir? Bu konuda sorumlu projenin sahibi olan öğrenci midir, yoksa öğretim görevlisi midir? Ahlaki ve toplumsal kriterler uygulanırsa, bu kriterlere uymayan projele ve sorumluları konusunda ne yapılacaktır? * Ocak 2011 itibariye okulumuz dahilinde yaşanan, bir binanın kapatılıp aranması, öğretim görevlilerin işine son verilmesi şeklinde olumsuzluklar yarattığı sosyal ve psikolojik etki telafi edilmeye çalışılacak mıdır? * Son olarak, “Bilgi özgürlüktür” prensibi ile yola çıkan üniversitemizin kabul ettiği “akademik özgürlük” tanımı ve kriteri nedir? “Projeden utanmadım, işten çıkarmalar nedeniyle utandım” Eyleme katılan öğrenciler protestoda bulunma gerekçelerini şöyle anlatıyor: Özdeş Özbay(Siyaset Bilimi): Biliyorsunuz, bu iki yıllık bir süreç. Üniversiteye yeni yönetim geldiğinden beri bölümleri kapatıyorlar. Ekonomi Politik programı ve Bilgisayar Bilimleri bölümü kapatılıyor. Sendikalı işçiler işten çıkarılıyor. Sonuçta bu ilk değil, bardağı taşıran son damla. Biz sendikal örgütlenme hakkı olduğunu savunuyoruz. Sonuçta öğretim görevlileri de emekçidir ve örgütlenmelidir. Üniversitenin bu hakka engel olmamasını talep ediyoruz. Üniversitenin karar alırken, […]

“Harem kadınları açıktı”

`Daha yayımlanmadan tepki alan Show TV’nin Kanuni Sultan Süleyman dönemini anlatan “Muhteşem Yüzyıl” dizisi, Çarşamba günkü ilk bölümünden sonra tarihçilerin eleştirilerine maruz kaldı. Tarihçi, Bu Mülkün Sultanları – 36 Osmanlı Padişahı ve Saray-ı Hümayun – Topkapı Sarayı kitaplarının da yazarı Necdet Sakaoğlu, bu diziyi HaberVsiçin yorumladı. Muhabirimiz Mehmet Özen’in “Diziyi seyrettiniz mi” sorusunu, “10 dakika kadar seyrettim ama yeterli oldu” şeklinde cevaplayan Sakaoğlu, harem sahnelerinin gerçeği yansıtmadığını belirterek, “Osmanlı Haremi’nin Topkapı Sarayı’na taşınması Üçüncü Murat zamanında gerçekleşti. Kanuni Sultan Süleyman zamanında zaten yoktu” dedi. Konu dönemde altının da olmadığını söyleyen Sakaoğlu, mekânların da gerçeği yansıtmadığı görüşünde. Dizinin Topkapı Sarayı’nda çekilmesinin nedenini ise “Osmanoğullarının yegâne mekânı Topkapı Sarayı olduğundan, herkes oraya gidiyor. Çünkü eski saraydan iz yok” şeklinde açıkladı. Sultan Süleyman’ı Halit Ergenç’in canlandırdığı “Muhteşem Yüzyıl” dizisindeki kostümlerin de Osmanlı dönemine ait olmadığını dile getiren Necdet Sakaoğlu, kıyafetlerin Batı tarzında olduğu görüşünde. Zamangazetesinin bugün yayımlanan haberinde, tarihçilerin diziyi “Osmanlı geleneğinde kadınların başlarının açık olmadığı” yönündeki eleştirisine de katılmayan tarihçi, “dizide erkeklerin başları açık. Fes kullanımının kaldırılmasına dek erkeklerin başları kapalıdır ve başı açık hiçbir minyatür göremezsiniz. Kadınlarınki ise açıktır. Harem kadınları padişaha kapalı mı gidiyor” yorumunda bulundu. Daha ilk bölümde ön plana çıkan, -Meryem Uzerli’nin canlandırdığı- Hürrem karakterinin ele alınışı da basında bugün yer alan haberlerde eleştiriliyor. Senaryoda, Süleyman Şah’ın babası öldükten sonra Topkapı Sarayı’na yerleşmesiyle Hürrem Sultan Harem’e geliyor. Sakaoğlu, “Oysa Sultan Süleyman saraya gelmeden önce de Hürrem Sultan’ın oradaydı. Kanuni, babası öldüğünde saraya haremiyle geldi. Kaldı ki Hürrem’le ilişkisi Manisa Sarayı’ndayken bile vardı” bilgisini vererek, senaryoda kendisine en tuhaf gelen şeyin bu olduğunu söylüyor. NTV Tarih dergisinin de yayın kurulunda yer alan Sakaoğlu, söz konusu yapımın belgesel değil, bir kurgu olduğunu da vurguladı. Tarihsel yanlışlar bir yana, dizinin de kendine özgü bir kurgu yapmasının da doğal karşılanması gerektiğini söyledi.

Beşiktaş ve basketbol

Ergin Ataman’ın “Çünkü artık taraftar, Iverson’u seyrederken maç da kazanmak istiyor” sözleri, Beşiktaş taraftarının yeni koçundan beklentisini karşılıyor. Peki “Beşiktaş’ın çocuğu” Burak Bıyıktay’ın yapamadığı ama Ataman’dan beklenen şeyler, kulübün basketbola bakışıyla tutarlı mı? Allen Iverson ismi Beşiktaş Cola Turka basketbol takımıyla birlikte anıldığında bile “hadi canım!” naralarıyla karşılaşıyorduk. Günler geçti, Beşiktaş dere tepe düz gitti ve Iverson Beşiktaş’a geldi. Amerika’da imzalar atılırken başkan Yıldırım Demirören ve basketbol şube sorumlusu Şeref Yalçın bir mutlu bir mutlu ki ağızlarları kulaklarında… Bir yanda Allen Iverson’ın menajeri, bir yanda Demirören, bir yanda Yalçın, bir yanda da efsane “The Answer” fotoğraf karesinde gülücükler saçıyorlar. Basketbol takımının yıllardır süregelen düşüşü yüzünden dokunsan ağlayacak Beşiktaş taraftarı, Atatürk Havalimanı’nı ayaklandırıyor ve efsaneyi omuzlarda karşılıyor. “Bir başkadır benim memleketim” tadındaki köşe yazıları gazete sütunlarını işgal ediyor. NBA TV, Türkiye’ye sadece “The Answer”ı takip etmesi için iki muhabirini gönderiyor. Eurosports, Beşiktaş Cola Turka’nın maçlarını canlı olarak yayınlıyor. Yani anlayacağınız olumlu gelişmeler silsilesiyle oluşan tozpembe bir tablo ve rüya gibi başlayan serüven… Iverson ve son dakikalar Beko Basketbol Ligi’ne Türk Telekom galibiyetiyle başlayan kara kartallar, sonrasında kendi evinde Banvit’e ve deplasmanda Aliağa Petkim’e boyun eğdi. Ardından Bornova Belediyesi ve Oyak Renault’u mağlup etti. Kendi evinde ilk Eurocupmaçına çıkacaktı. Maç öncesi taraftar çok heyecanlıydı çünkü Iverson yeni formasıyla ilk kez sahada olacaktı. Rakip, Sırpların orta kalibreli takımı Hemofarm’dı. Beklenildiği gibi taraftarın da gazıyla kara kartallar maça hızlı başladı. Maçın ilk yarısı Beşiktaş’ın 44-35 üstünlüğüyle tamamlandı. Maçın üçüncü periyodunda da değişen bir şey olmadı ve Beşiktaş son periyoda girerken 69-63 öndeydi. Son periyoda bu skor üstünlüğüyle giren Beşiktaş, maçın bitimine 7 dakika kala farkı 16 sayıya kadar çıkardı. Taraftarlar zafer şarkıları söylerken takım, hücumlardan eli boş dönmeye başladı. Hemofarm farkı yavaş yavaş eritirken koç Burak Bıyıktay da maçın heyecanına kapılmış olacak ki mola almayı akıl edemedi. Buna rağmen maçın son 1 dakika 45 […]

Şiddetin dublörleri

Nişantaşı’ndaki City’s Alışveriş Merkezi’nin en üst katında bulunan Toprak Sanat Galerisi’ne girdiğinizde; kaşı gözü morarmış, intihara kalkışan, bağımlı ya da delirmiş kadın portreleriyle karşılaşıyorsunuz. İnsanın içi kararıyor ama amaç da zaten bu. Fotoğrafçı Ümit Karalar, insanların, bir dakikalığına da olsa empati kurabilmesini ve acı gerçeğe duyarsız kalmamalarını istiyor. “Bu projeyi, ‘Türkiye’de her gün şiddete maruz kalarak hayatını kaybeden üç kadın var’ diye seçtim. Toplumun bilinçlenmesi gerekiyor” diyen Karalar, bu kadınların yaşadığı duygusal çöküntüyü, İngilizce okunmaya çalışıldığında Türkçe’deki “şiddet” kelimesini çağrıştıran Sheddeath isimli sergisiyle aktarıyor. Şiddet sınıf ayırmıyor Sheddeath, Marmara Üniversitesi Fotoğrafçılık Bölümü’nden mezun, 24 yaşındaki Karalar’ın diploma projesi olarak başlamış. Ancak aralarında ünlü simaların da bulunduğu birçok katılımcının ve sponsoru Doğtaş’ın da desteğiyle bir sosyal sorumluluk projesine dönüştürülmüş. Karalar satışa sunduğu fotoğraflardan elde edilecek gelirlerin Kadınları Koruma Derneği’ne bağışlanacağını aktarıyor. 50’yi aşkın kadının yer aldığı bu projede Karalar, doktorundan, öğretmenine birçok meslek grubuyla çalışmış. Fotoğrafçı, projenin içine ünlüleri katarak başka bir noktaya parmak basmak istiyor. Karalar bunu şöyle açıklıyor: “Çünkü sosyal sınıf ayrımı yapılmaksızın, her meslekten kadın şiddete maruz kalıyor.” Makyaj ama gerçek Sergide, kendi fotoğraflarına bakan ünlü kadınlardan birkaçıyla sohbet etme şansı buluyoruz. Hepsi, böyle bir projeye katıldıkları için ne kadar mutlu olduklarını dile getiriyor. Oyuncu Gözde Kansu da, “Bu projede mutlaka yer almalıyım” diyenlerden. Kansu, kadının maruz kaldığı şiddeti canlandırmanın bile moral bozucu olduğunu ve çekimlerin model üzerinde psikolojik etki bıraktığını vurguluyor: “Korkunç bir şey. O anı yaşıyorsunuz.” Çekimlerden çok etkilenen bir diğer isim ise şarkıcı Zeynep Mansur. Çekimlerde, morarma ve yara izlerini oluşturmak için profesyonel plastik makyaj uygulandığını hatırlatan Mansur, çekim biter bitmez makyajını çıkarmak istediğini söylüyor. Şiddet eylemlerinin en kötüsünün fiziksel şiddet olduğunu düşünen Mansur ekliyor “Ben makyajla böyle hissederken, fiziksel şiddete maruz kalmış kadınların neler hissedebileceğini düşünün.” Toplum baskısı da bir şiddet Sergide, sadece başkalarının kadınlara uyguladığı fiziksel şiddete yer verilmiyor. Örneğin; oyuncu Özge Özder, […]

Kadınlara özel metrobüs

İstanbul’da her gün yüz binlerce insana hizmet veren metrobüslerin, özellikle sabah ve akşam saatlerinde normal kapasitesinin çok üzerinde yolcu taşıması sorunları da beraberinde getiriyor. Yoğunluk çoğu kez, sefer sıklığının 36 saniye olduğu dile getirilen bu araçlarda yer bulunamamasına neden olurken, bir şekilde binmeyi başaranlar adeta balık istifi seyahat etmek durumda kalıyor. Sıranın, düzenin ve saygının söz konusu olmadığı bu saatlerin mağdurları ise çoğu kez kadınlar: Kendini içeriye atabilmek için omuz omuza mücadele vermek durumundalar. İçerideyse bir başka sıkıntıyla karşılaşabiliyorlar. Sorunun farkında olan erkekler de yok değil… Öyle ki, çeşitli forumlarda tacizden korunmaları için “kadınlara özel metrobüs” uygulamasını öneriyorlar. Konu, “Hanımlar için ayrı metrobüs düzenlenmesi” başlığıyla Ekşisözlük’tegündeme getiriliyor. “Nasılbirdemokrasiistiyoruz” takma adıyla başlığı açan kullanıcı “…bizim kadınlarımız metrobüste ahlaksızca rahatsız ediliyorlar” diyerek durumla ilgili şikâyetini dile getirirken, ayrı metrobüsler oluşturulmasını ve bunlardan sadece kadınların yararlanmasını öneriyor. “Mecburen çalışan hanımlar” Metrobüse binen kadınları “Çünkü herkesin hanımı evde oturma gibi bir şansa sahip olamıyor. Kimi ailelerde, gönlümüz hiç razı gelmese de, hanımların da mecburen çalıştıklarına şahit oluyoruz” şeklinde tanımlayan Nasılbirdemokrasiistiyoruz’u,“The last mimzy” eleştiriyor: “Şimdi, dincilerin, toplum içinde kadınların maruz kaldığı sorunları çözme şekli bellidir: “Mağdur edene dokunma, kadına yasak getir veya kadını soyutla.” “Rahatça mini etek giyilebilen” ülkeler“Women only bus” (kadınlara özel otobüs) diye adlandırılan uygulamayı, Malezya, Güney Kore, Nepal, Pakistan ve Japonya gibi ülkelerde görebiliyoruz. Özellikle yüksek nüfuslu yerleşim bölgelerinde ve yoğunluğun yaşandığı iş saatlerinde baş vuruluyor. Dubai’de talep eksikliğinden kaldırılan bu uygulama, gazeteci Andrew Gumbel’in otobüsleri “bakire binen hamile çıkabilir” şeklinde tanımladığı Meksika’da ise rağbet görüyor. The Independent gazetesine konuşan 29 yaşındaki Sandra Jimenez adlı bir kadın da, Meksico City’de 2008’de başlatılan bu uygulamayı “güzel sürpriz” olarak niteliyor. Uygulama sayesinde, taksi parası vermekten kurtulduğunu belirten Jimenez, özel otobüslerin, kadınlara istedikleri gibi davranma ve giyinme imkânı vereceğini söylüyor. Jimenez “Rahatça mini etek giyebilirim, kimse rahatsız etmez…” diyerek sevincini dile getiriyor. Uygulama Malezya’da da […]

Çift dillilik çocukları nasıl etkiliyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji ve Eğitim Araştırmaları Birimi’nden Dr. Müge Ayan Ceyhan, Eğitim Reformu Girişimi tarafından yürütülen Çift Dillilik ve Eğitim Projesi’ni dün Santral Yerleşkesi’nde sundu. “Bölünme kaygısından uzaklaşmak, farklılıkların zenginlik olarak kabul edildiği, barış içinde birlikte yaşayabildiğimiz bir toplum tahayyülünden söz etmenin artık zamanı gelmedi mi?” Bu sözlerle işe başladı Müge Ayan Ceyhan. Süregelen tartışmalar gösteriyor ki çift dilli eğitim bu tahayyülün tam da merkezinde yer alıyor. Ceyhan, uygun toplumsal ve pedagojik koşullar altında, doğru politikalarla hayata geçirilebildiği takdirde çift dilli eğitimin Türkiye’nin ileri götürülebileceği görüşünde. Bilgi Sosyoloji ve Eğitim Çalışmaları Birimi’nin Projeler Koordinatörü olan Ceyhan, projesini eğitimde çiftdilliliği, teknik boyutlarıyla ele alarak sundu. Avrupa Birliği mali desteği ile Eğitimde Haklar projesi kapsamında, pedagojik, dilsel ve toplumsal açıdan disiplinlerarası perspektifin sunduğu olanaklar çerçevesinde çiftdilliliği değerlendiren Ceyhan, kısa ve orta vadedeki çözüm önerilerini de anlattı. Türkiye çok dilli“Türkiye’nin etnik yapısındaki çeşitliliğin farkına varmamız gerek. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yapılan nüfus sayımlarında evde konuşulan dillere değinilmemekte” diyen Ceyhan, KONDA Araştırma’nın Milliyet Gazetesi için 2006’da yaptığı “Biz Kimiz?” adlı toplumsal yapı araştırmasını anlattı. Buna göre Türkiye’de konuşulmakta olan anadillerin dağılımı şu şekilde: Türkçe yüzde 85, Kürtçe/Kurmanci yüzde 12, Zazaca yüzde 1, Arapça yüzde 1,4, Ermenice yüzde 0,07, Rumca yüzde 0,06, İbranice yüzde 0,01, Lazca yüzde 0,12, Çerkezce yüzde 0,11, Kıptice yüzde 0,01. Türkiye’nin bu tür bir çokdilli yapıya sahip olması, çocukların önemli bir kısmının Türkçeden başka diller bilerek örgün eğitime başladığı anlamına geliyor. Türkiye’deki mevcut durumda Anayasa’nın 42’nci maddesinin; “Türkiye Devleti’nin dili Türkçedir ve Türkçeden başka hiçbir dil eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına anadilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez” şeklinde olduğunu söyleyen Müge Ceyhan, bu durumun tek istisnasının Lozan Barış Antlaşması’nda bulunduğunu dile getirdi. Buna göre, yalnızca azınlık gruplar olarak tanınan gayrimüslimlerin (Rum, Ermeni, Musevi) kendi dillerinde eğitim alma hakkına sahipler.Kürtler eğitime 1-0 yenik başlıyorMüge Ayan Ceyhan, Türkiye Nüfus ve Sağlık Araştırması’nın […]

Euroleague

Geçtiğimiz sezon Fenerbahçe Ülker’in Euroleague’de ilk turu geçemediği, Efes Pilsen’inse son anda kendini “Top 16”ya attığı göz önünde bulundurulduğunda, temsilcilerimizin bu sezon sıkıntı yaşamadan ikinci turu görmeleri başarı sayılabilir. Bu sezon için lige baktığımızda kupayı kaldırmaya aday takım sayısında, geçtiğimiz sezonlara nazaran ciddi bir artış olduğunu söyleyebiliriz. Bu durum, genel bir kalite artışından ziyade, tüm takımların belli oranda güç kaybedişinden kaynaklanıyor. Ligin ortalamasının çok üzerinde bir kadro olarak görebileceğimiz Olympiakos’un bile ilk turda üç maç kaybetmesi, son şampiyon Barcelona’nın grubunu üçüncü bitirmesi, 8 yıldır Final Four oynayan Rusya temsilcisi CSKA’nın henüz ilk turda elenmesi pek çok takımın final için iştahlanmasına sebep oldu. Bu takımların en önemlilerinden biri de şüphesiz Fenerbahçe Ülker. Temsilcimiz, son hafta zorlanması beklenen maçta Fransız Cholet’yi 32 farkla yenince, Top 16’ya ikinci torbadan adını yazdırdı. Kanarya kanatlandı Euroleague’e deplasmanda Barcelona ve içeride Siena galibiyetlerini de içeren yenilgisiz dört galibiyetle giren Fenerbahçe Ülker, bir anda tüm Avrupa’da dikkatlerin üzerinde yoğunlaşmasına sebep oldu. Ömer-Kinsey-Tomas’dan başlayan baskılı ön alan savunması ve devamında geride Vidmar-Oğuz-Mirsad merkezli arka alan defansı Fenerbahçe’nin bu dört maçta da rakiplerini 70 sayının altında tutmasını sağlamıştı. Takımın başına getirilen Neven Spahija’nın aşılamaya çalıştığı savunma odaklı oyun anlaşıyı, temsilcimizin çoğu otoritelerce “Avrupa’nın en iyi savunma yapan takımı” olarak adlandırılmasını sağlamıştı. Önceleri, kendinden daha güçlü bir takım görünce hemen ilk çeyrekte teslim olan, kaybetmeye baştan razı bir takım hüviyetindeki Fenerbahçe Ülker’e gerekli olan yalnızca bir “takım olma” karakteriydi. Spahija bunu aşıladı. Herkesin saha içindeki rolünden memnun olduğu, herkesin işleyen bir sistemin önemli parçaları olduğu Spahija sistemi, oynamaktan ve izlemekten zevk alınan bir basketbol vaat ediyordu. Seyirci de bu sisteme kendini dahil etmenin yolunu bulmuştu. Bir önceki sezon 1440 olan takımın maç başına seyirci ortalaması, bu sezon yüzde 794’lük inanılmaz bir artışla 12875’e ulaştı. Bir önceki sezon seyirci azlığı sebebiyle ihtar yiyen Fenerbahçe Ülker, bu sezon ligin en yüksek seyirci […]

Şenol Güneş: Karizmasız şampiyon?

Ulusal takımı, tarihindeki en büyük başarıya ulaştırdığında bile “karizma sahibi olmamakla” itham etmiştik Şenol Güneş’i. Trabzonspor’un olası başarısızlığında yine aynı şeyi mi söyleyeceğiz? Spor Toto Süper Lig‘in ilk yarısının tamamlanmasıyla oluşan tablo tüm futbolseverlerin birazcık şaşıracağı ama çoğunlukla takdir edeceği bir hal aldı. Tam 15 senenin ardından liderlik koltuğunda oturan ve en yakın rakibine 5, Süper Lig’in üç büyüğüne toplamda 42 puan fark atmış bir Trabzonsporvar karşımızda; ve bu fırtınanın ardında da Türk futbolunda adeta istikrarın sözlük karşılığı olan bir hoca: Şenol Güneş. Tesadüf mü denir yoksa şans mı? Bakıyoruz ki 95-96 sezonunun ilk yarısını yine lider olarak bitiren Karadeniz Fırtınası’nın başında yine Şenol Güneş var.Fakat Güneş, bu sefer daha temkinli gözüküyor. Zira 95-96 sezonunda şampiyonluğu kıl payı Fenerbahçe’ye yar etmişti Trabzonspor. Kalecilikten kaçamadı Futbolculuk yaşantısını file bekçisi olarak geçiren başarılı teknik adam, tam 15 sezon boyunca doğduğu şehrin takımı olan Trabzonspor’un kalesini korudu. Kariyerinde 31 kerede milli formayı taşıyan Güneş, bu maçların 5ine kaptanlık pazu bandıyla çıktı. Fakat daha bu zamanlara ulaşmadan genç bir delikanlıyken mahalle aralarında yapılan maçlarda göstermeye başlamıştı kaleciliğini. Kendisi kaleye geçmeyi çok istemeyip santrfor olarak görev yapmak istese de yeteneğinden dolayı bu mevkiden kaçamamıştı. Amatör olarak Erdoğdu Gençlikspor’da forma giymeye başladığına yine kaledeydi Şenol Güneş. O zamanları şöyle anlatıyor kendisi: “Ortaokuldaki lisedeki maçlarda kimse kaleye geçmezdi. Ben de hep ileride oynamak isterdim ama benim kalede iyi olduğum görülünce daha sonra bana lisans çıkartıp kaleye geçirdiler. Daha sonraki 20 yıl mecburi kalecilik yaptım” Henüz 20 yaşındayken, o zaman yeni kurulan Trabzonspor’a transfer oldu. Aynı zamanda Trabzon Eğitim Enstitüsü’ne devam eden Şenol Güneş’in zamanı futbol sahası ve fakülte sıraları arasında geçiyordu. 1975-1976 sezonunda Türkiye 1. Lig’inde bir ilk gerçekleşmiş ve kurulalı sadece 8 sene olan Trabzonspor, İstanbul hegemonyasını yıkıp şampiyonluk kupasına uzanmıştı. O yılki kadronun tamamı Trabzonlu futbolculardan oluşuyordu ve kalesinde de o sezon sadece 14 gol […]

Loç Vadisi 22 gündür İstanbul’da

Bugün, Loç Vadisi direnişçilerinin İstanbul’daki 22. günüydü. Fındıklı’daki Orya Enerji’nin önünde. Sarı yağmurluklar, sarı yazmalar, pankartlar arasına daldım, ne oluyor ne bitiyor bir de direnişçilerin ağzından dinleyeyim dedim. Aralarına birini daha katmış olmanın aydınlığı geldi yüzlerine, sarılıp aralarına alıverdiler. “Nasıl başladı bütün bunlar?” dedim. Köyün yaş almış olanlarından Şerife Horma başladı anlatmaya: “Biz her gün köyümüzde kuş sesleriyle uyanırdık. Bir sabah kalktık ki etrafta çalışan makine sesleri. Sonradan öğrendik ki köylüye, arsaların sahiplerine, danışılmadan tarlalar satılmış, Hidroelektrik santral yapılacakmış. İçten fethetmişler kaleyi. Sen ne desen boş o saatten sonra”. Hatta birkaç gün önce Cide Kaymakamı [Yüksel Kara] gelmiş Orya Enerji’ye de, suratlarına bakmadan girmiş içeri. Malum, her türlü karşı çıkış, hak arayış alna sürülen kara bir leke memlekette. Sonraları, bakmışlar Jandarma da tarlaların başında nöbet tutuyor köylüler girmesin diye, “Bir şeyler demek lazım olan bitene” demişler. Neredeyse bir yıldır devam ediyor direnişleri. Yeni eylem noktaları Fındıklı’da, topraklarına talip olan yirketin önünde, her yaşta Cideliyi görebiliyoruz. Oradan göçüp burada yaşayan gençler de var, orayla bağlarını koparmamış yaşlılar da. Sarı yazmalarıyla kadınlar da var, sarı yağmurluklarıyla erkekler de. Yoldan geçen arabaların tezahüratlarına nail olduk kimi zaman. Merakımı en çok cezbeden de nasıl örgütlendikleri oldu. Doğa derneklerinin katkılarıyla, en çok da Karadeniz İsyanda Platformunun desteği ve bilgilendirmesiyle olmuş ne olmuşsa. HES, yani hidroelektrik santral, suyun akım enerjisinden elektrik üretme işi basitçe. Fakat ayrıntılar hiç de öyle basit değil. Doğal hayata vereceği zarar, ekolojik çeşitliliği azaltması, içme ve kullanma suyunun kalitesini düşmesi ve hatta azalması bunlardan en önemlileri. Loç Vadisi, Kastamonu’nun Cide ilçesinde. Sanayileşme oranı ve iş olanağı düşük bir belediye Cide. Gençler çoğunlukla büyük şehirlere göçüyorlar çalışmak, okumak için. Dolayısıyla köyde yaşlı nüfusun oranı yüksek. Öyle ki, bulundukları köyde yaş ortalamasını düşüren bir yeni gelinleri varmış bir de onun iki çocuğu. “Durumunuz iyileşecek diye köyümüzü talan etmenin peşindeler. Paraya ihtiyacı olanlar satmışlar arazilerini. […]

30 yıl sonra 12 Eylül

İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih Araştırmaları Kulübü’nün düzenlediği “30 yıl önce 30 yıl sonra” başlıklı sempozyumda 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi, darbe öncesi ve sonrası tartışıldı. santralistanbul Kampüsü’nde 24 Aralık günü gerçekleştirilen panelde 12 Eylül’ün üniversiteler, milliyetçilik, Kürt sorunu ve medya üzerindeki etkileri konuşuldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Mete Tunçay, 1960 sonrası Adalet Partisi lideri Süleyman Demirel ile koltuğunu İsmet İnönü’ den devralan CHP lideri Bülent Ecevit çatışmasının Türkiye siyasi hayatını belirlediğini; 1945’ te çok partili hayata geçilirken bastırılan sosyalizim fikirlerinin bu dönemde yavaş yavaş tekrar ortaya çıktığını söyledi. 1960 Darbesi’nden sonra muhalefetin geliştirdiği platformun yetersiz kaldığına değinen Tunçay, böyle bir ortamda Türkiye İşçi Partisi’(TİP) nin kurulduğunu ve büyük bir başarı gösterdiğini hatırlattı.. Tunçay, 1965 seçimlerinde yüzde 3 civarında oy alan TİP’ in meclise 15 milletvekili sokmasının da etkisiyle Cumhuriyet Halk Partisi’ nin sol oyları toplamaya aday olduğunu, fakat solda bu parlamenter yöntemle hareket etme fikrinin özellikle gençleri tatmin etmediğini vurguladı. “Gençler parlamento dışı eylemciliğe yöneldi” diyen Prof. Tunçay, bu dönemde sağ ve solcu gençlerin provoke edilerek karşılıklı siyasi cinayetler işlediğini ve bu cinayetlerin 12 Eylül Darbesi’ nden sonra kesildiğine dikkat çekti.. 12 Eylül sonrası üniversiteler Prof. Dr Mete Tunçay, 12 Eylül Darbesi’ nden bir hafta sonra Sıkıyönetim Kanunu’na yeni bir madde eklendiğini, bu maddeyle her yerdeki sıkıyönetim komutanlarına herhangi bir kamu görevlisinin işten kovrma yetkisi verildiğini söyledi. “1983’ te işte ben de o meşhur kurbanlardan biriyimdir” diyen Tunçay, 1402 sayılı kanunla aşağı yukarı 5 bin kamu personelinin işten atıldığını ve bir daha herhangi bir kamu kuruluşunda çalışmalarının yasaklandığını belirtti. YÖK Kanunu’nun da 12 Eylül’ ün bir ürünü olduğunun altını çizen Mete Tunçay, yeni düzene göre artık asistanların yerine kalıcı kadroda yer almayan araştırma görevlilerinin olduğunu anlattı. İlk olarak sözleşmesi biten hocaların tasfiye edildiğine değinen Tunçay, hocaların üniversitelerden atılma nedenin altında gençlerin şiddet […]

Yılbaşında ne yapmalı?

Derleyen: İstanbul’da, 25 TL’den 350 TL’ye yılbaşı eğlencesi alternatifleri Hayal Bistro “Ne istediğimi bilmiyorum, keşke yılbaşında birden fazla yer dolaşabilsek” diyenlere, iki katında, iki farklı partinin olduğu bir eğlence düzenliyor. Alt katta elektro pop tarzı müziğiyle Chantageve Brit-alternative, new wave çalan Suitcasesahne alacak. üst katta ise 70, 80 ve 90’lara ait müziklerin çalınacağı Everybody Loves Oldies partisi var. Asmalımescit’teki mekânda, tek biletle iki partiye de iştirak etmek mümkün. Yemekli seçenek 79,00 TL, Yemeksiz 39,50 TL Cuba BarKübalı, Caribbean Band grubunun sahne alacağı geceye DJ Ergün Özel ve DJ Fırat Tunçbaşperformanslarıyla eşlik ediyor. Tek bir yerli içkinin dahil olduğu biletler 25 TL. Yemekli seçeneğe ise 2 adet yerli içki dahil ve 80 TL Romeo Juliet Beyoğlu’daki bar yeni yıla Feridun Düzağaç ile giriyor. Ardından DJ Hakan Yalçın ile “After Party” ve dans gösterileri var. Tek içkinin dahil olduğu giriş 50 TL Jolly Joker Balans Yılbaşına özel program yapan Taksimbarlarından biri de Jolly Joker. Rock’tan popa geniş repertuara sahip Kolpave WhyNutgrupları canlı performans sergiliyor. Grupların öncesinde ve sonrasında dev ekrandan 80 ve 90’ların video klipleri gösteriliyor. Saat 22:00 ve 04:00 arasında limitsiz yerli içki ücrete dahil. Giriş 67 TL. Dört kişilik Bistro masaların fiyatı 500 TL. 110 TL’lik VİP biletler ise tükendi. Fulya Polat Tower 750 kişilik salonda düzenlenen yılbaşı partisinin yıldızları Kenanve OzanDoğulu kardeşler. Sınırsız içki ve yemek dahil giriş 125 TL. 6 kişilik stand 900TL iken 10 kişilik loca 2000 TL ERASMUS NEW YEAR PARTY Türkiye’de okuyan yabancı öğrencilerin katılacağı parti Sirkeci Garı’nda. Yerli ve yabancı DJ’ler geceye eşlik ediyor. 45 TL’lik bilete bir içki dahil. Bir şişe yabancı içkinin dahil olduğu 6 kişilik stand’ların ücreti ise 600 TL. GHETTOBeyoğlu’ndaki performans merkezi yeni yılı New Year`s Eve Oldies Party ile karşılıyor. DJ Murat Kanar ve DJ Gökçe Özücoşkun’un performansının ardından 23.30’da Erdinç Çekiç kendi arşivinden yılların eskitemediği şarkıları çalacak. Giriş, […]

Elini Boğaz’ımdan çek

Altmışın üzerinde dernek, meslek örgütü, vakıf ve platformun bir araya gelmesiyle oluşan Üçüncü Köprü Yerine Yaşam Platformu’nun düzenlediği “3. Köprüye Hayır” mitingi bugün öğle saatlerinde Kadıköy’de gerçekleşti. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı mitinge, Loç Vadisi Koruma Platformu ve Senoz Deresi Platformu gibi, hidroelektrik santrallerine karşı çıkan İstanbul dışındaki aktivistler de destek verdi. Katılımcılar saat 12:00’de Hasanpaşa’daki Tepe Nautilus alışveriş merkezi önünden hareket ederek Kadıköy Meydanı’na yürüdü. Pankart ve dövizler işleğinde “Köprüyü yapanlar memleketi satanlar”, “Direne direni kazanacağız”, “Sermaye elini Boğaz’ımdan çek” ve “Ormanıma, suyuma, toprağıma dokunma” gibi sloganlar atıldı. Üçüncü Köprü Yerine Yaşam PlatformuBeylerbeyliler Derneği,Beykoz Çiğdem Mah. Der., Beykoz Dernekler Birliği, Beykoz İnisiyatifi, Beykoz Tokatköy Ayazma Der., Boğaziçi Arnavutköylüler Der., BOÇEV, Çağdaş Yaşamı Destekleme Der., Çekmeköy Gönüllüleri Derneği, Çifte Havuzlar Güzelleştirme, Geliştirme ve Koruma Der., ÇEKÜL Vakfı, ÇHD, Dayanışmacı Atölye, Derbent Mah. Der., DİSK Emekli-Sen, DİSK Genel-İş 1 No.lu Şube, Gençlik Muhalefeti, Gazete Sarıyer, Gebze Bilkar (Bilimsel ve Kültürel Araştırmalar Yayıncılık ve Üretim Kooperatifi), Gülsuyu – Gülensu Güzelleştirme Der., Halkevleri İstanbul Şb., Haydarpaşa Dayanışması Platformu, Hayvanların Yaşam Haklarını Koruma Derneği, İç Dış Kumsalı Koruma ve Yaşatma Sivil Toplum Destekleme Der., İMECE-Toplumun Şehircilik Hareketi, İstanbul Barosu, İstanbul Çevre Konseyi, İstanbul Tabip Odası, İstanbul SOS Girişimi, İstanbul Yaşam Der., KESK İstanbul Şubeler Plat., Kilyos Çevre Koruma Der., Kocataş Mah. Der., Konut Hakkı Koordinasyonu, Kuzguncuklular Der., Küçükçekmece STK Platformu, Maden Mah. Der., Maden Mah. Dereiçi Der., Öğrenci Kolektifleri, Politeknik, Sarıyer Doğa ve Hayvan Dostları Plat., Sarıyer Mahalle Dernekleri Plat., SOS Çevre Gönüllüleri Platformu, Sosyal Haklar Derneği, TEMA, TMMOB İstanbul İKK, Tonyalılar Kültür Yardımlaşma Der., TOZDER, TÜKODER, TÜRÇEK, Türkiye Ormancılar Der. İst. Şb., Validebağ Gönüllüleri Der., “Vapurlarımızı Vermiyoruz!” Platformu)Eylem DestekçileriEge Su Platformu, GDO’ya Hayır Platformu, Marmara Çevre Platformu, Karadeniz İsyandadır Platformu, Sulukule Platformu, Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Toprakların Kardeşliği Platformu, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, DİSK İstanbul Merkez Temsilciliği, Ataköy Sakinleri Derneği, Dersim Dernekler Federasyonu, Ekoloji […]

Beklemek, hep beklemek, umutsuzca beklemek…

). Emre Aköz’ün artık sayısını unuttuğumuz yediği herzelerden birinden yola çıkarak yazılan bu yazı, deyim yerindeyse gündem yarattı. Ya da unutulmaya , mecrasından kaydırılmaya çıkarılan, “öğrencilere yönelik polis şiddetini” yeniden tartışmaya açtı. İyi de oldu. “Ben seni beğenmiyorum” demenin en gösterişli yollarından biri olan yumurta atmayı, cop ve biber gazı kullanılarak, yerlerde sürükleyerek cezalandıran bir şiddetle eşdeğer görüp eleştiri yöneltenlere de iyi bir yanıttı. Ama bu “iyiliği” yaratan unsurların vahametini, acımasızlığını, korkunçluğunu, kanun tanımazlığını ve maalesef cezalandırılamazlığını gözler önüne sermesinden ötürü de ironik. Peki bu yazı nereden çıktı? Barış’ın haberinde yer alan öğrencilerden birisi, Neslihan ya da bizim aramızdaki adıyla Hayat, arkadaşımdı. Aynı dönemde İstanbul Üniversitesi’nde o Edebiyat, ben ise İletişim Fakültesi’nde öğrenciydik. Bana kıyasla öğrenci hareketinin siyasal mücadalesi içinde fazlasıyla önde yer alan Hayat’ın başına gelenleri okudunuz. “Hiçbiri öğrenci sorunlarını bilmiyor” diye görüşünü anlatan Hayat, 1998’de gözaltına alındıktan sonra bir daha kendisinden haber alınamamıştı. O dönemin savaş politikalarının en kirli araçlarından birisiydi gözaltında kaybetme. Latin Amerika’da doğan ve dünyanın tüm faşist yönetimlerinin üzerine atladığı bir sindirme aracı olan gözaltında kaybetme bir dönem Türkiye’nin egemen güçlerinin de en çok başvurduğu araçlardan biri oldu. Şimdi size ajitasyon yapacak değilim. Derdim bir mesele anlatmak daha doğrusu anlatılmasına aracı olmak. Nar Fotoğraf Ajansı’ndan bir grup arkadaşımla birlikte bu meseleyi bir belgesele dönüştürmek için bir yıldan uzun bir zamandır çalışıyoruz. Her biri kaybettiği evladı ya da sevdiği için her cumartesi saat 12.00’de Galatasaray’da buluşan ve yakınlarının akıbetini öğrenmeye çalışan, “Cumartesi Anneleri” ya da “Cumartesi İnsanları” diye anılanlarla bir araya geldik haftalar boyunca. Çekimler, söyleşiler, uzun sohbetler yaptık. Dertleştik. Birlikte ağladık kimi zaman. Zaten başlı başına bir travma olan bu konuyu, hem de sevdiklerini kaybedenlerin ağzından dinlemek, aktarmak hiç kolay değildi. Ara verdik. Belgesel üzerinde çalışmaya devam ediyoruz. İşte henüz adı konmamış bu belgesele konuşanlardan biri de Neslihan’ın ablası Nagihan Kurt’tu. Aslında annesiyle konuşmak istemiştik […]

Bilişimde bulut dönemi

İnternetin bant genişliğindeki artış ve bilgisayar maliyetlerindeki düşüş, online dünyanın hayatımızda giderek daha fazla yer işgal etmesine neden oluyor. İş dünyası ve özel yaşamlar, geliştirilen binbir türlü yazılım ve donanım sayesinde her gün daha fazla sanal dünyaya taşınıyor. Bu süreci “online dünya bizi çevreliyor” yerine, “biz online dünyanın içine giriyoruz” diye tarif etmek herhalde yanlış olmaz. Önümüzdeki yıllarda hem yaşama hem de çalışma tartımızda önemli değişiklik yaratacak gelişmelerden biri de “Cloud Computing” veya “Bulut Bilişim” olarak görülüyor. “Cloud computing” sisteminin Türkçe açılımı “her yerde, her zaman, her koşulda erişilebilirlik” olarak tanımlanıyor. Sistemin en kolay anlaşılabilir anlamı şu; bilgisayarınızda bulunan ofis, resim, ajanda, çeviri programlar, kişisel dosyalarınız ve diğer dosyalar internetteki bir sunucuya taşınıyor ve internete bağlı olduğunuz her yerden bu programlara ulaşıp işinizi görebiliyorsunuz. Kullanılan mail hesaplarının sağlamış olduğu yüksek depolama alanları, bilgisayara hiçbir program kurulumu olmadan direkt olarak internet üzerinden yapılabilen virüs taramaları, bilgisayarda ofis programı olmasa bile ofis dosyalarının düzenlenebiliyor veya oluşturulabiliyor olması gibi kolaylıkların tamamı “cloud computing” sisteminin ürünleri. Kısaca, kişisel bilgisayarınızın masaüstünde yapabildiğiniz herşeyi artık geniş bant erişim sayesinde uzak bir sunucu üzerinde de yapabilmeniz anlamına geliyor bulut bilişim. Google mail, Apple MobileMe, Ubuntu One, Picasa, Flickr, Google Docs, eyeOS, virustotal, onLive, chromeOS, Windows Azure bu sistemin öncü örnekleri. İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Cenk Erdil, sistemin sağladığı en büyük kolaylıklardan birinin “grup çalışması” olduğunu söylüyor, özellikle küçük ve orta ölçekli şirketlerin yazılım, donanım ve bakım maliyetlerini önemli ölçüde düşüren bu sistemde, pahalı yazılımların satın alınması, büyük depolama ve yedekleme donanımları türü maliyetler bulut bilişim hizmeti veren şirketler tarafından üstleniliyor. İşletmeler ise programları ve depolama alanlarını kullandıkları kadar ödüyorlar. Örneğin bir şirket, çalışanları tarafından sürekli güncellenmesi gereken döküman dosyasını bu sistemle, örneğin Google Dokümanlar üzerinden paylaşıma açıyor. Paylaşıma açılan dosyaya şirket çalışanları internete erişimleri olan her yerden istedikleri zaman erişebiliyorlar, dosya üzerinde değişiklik […]

Sporcunun zeki, çevik ve devrimcisini severim

Emeğinin karşılığını spor yaparak elde etmeye çalışan ve bu sektörde istihdam edilmiş her kademeden insanı bünyesinde bulundurmayı hedefleyen Türkiye Devrimci Spor Emekçileri Sendikası kuruluşunu Kadıköy Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde yaptığı oturum ile açıkladı. Ülkemizde, siyasi görüşünü açık etmekten çekinmemiş bir elin parmaklarını geçmeyecek sayıdaki sporcudan Metin Kurt‘un öncülüğünde kurulan Spor Emek-Sen, birbirine çok uzakmış gibi görünen spor ve sendikacılık kavramlarının birbirine temas edebildiği son canlı örnek. Her ne kadar uzaktan ışıltılı ve son derece cazibeli algılansa da spor sektörü, az sayıdaki yetenekli/şanslı kişinin gerçek anlamda para kazandığı, para kazandırdığı ve gündemde tutulduğu, geri kalanlarınsa o şan-şöhret-servete bir gün ulaşma vaadiyle avutulduğu bir dünya. Spor ve özellikle de futbol, neo-liberalizmin yarattığı düzenin (orta sınıfın tasfiyesi ve elit bir azınlığın “aşağıdaki kalabalık” üzerindeki hakimiyeti) keskin bir sağlamasını yapmaktan öteye gidemiyor. Emeğinin vaat edilen karşılığını alamayan, sağlıklı koşullarda işinin devamını sağlayamayan, insanca muamele edilmeyen ve yalnız bırakılan sporcuların çığlığı; yalnızca lisans bedelini ödeyemediği için kapısına kilit vurulan spor kulüplerinin dramı maalesef bir Süper Lig sporcusunun özel hayatına özen göstermemesi veya antrenmana geç gelmesi kadar basınımızda haber değeri teşkil edememekte. Sporun endüstrileşmesine doğal bir tepki olarak yorumlanabilecek ve ülkemizde sendikal sporun son örneği sayılan Spor Emek-Sen 13 Aralık 2010’da kuruldu. Sendika başkanı Metin Kurt’un sözleriyle bu oluşum, bir avuç spor emekçisinin, yüz binlerce spor emekçisini etkileyen sömürüye son verme iradesini ortaya koyuyor. Sendika, herhangi bir konfederasyona bağlı olmadan varlığını sürdürüyor. Basın açıklamasını yapan Metin Kurt’a göre sporcu örgütsüz ve hak bilinci yok. “Tüm spor emekçileri sosyal güvenlik sistemi içine alınmalıdır” diyen Kurt, sporda güvencesiz çalıştırılan teknik direktör, antrenör, masör, malzemeci, hakem, gözlemci, saha komiseri, kaloriferci, elektrikçi, sağlıkçı v.b binlerde spor emekçisini de kapsayacak mevcut İş Kanunu’nun da ötesinde yeni bir Spor İş yasası çıkartmak için mücadele edileceğini söylüyor. Sendikanın amaçları arasında bölgelerde ve hatta kulüplerde temsilcilikler kurmak da var. Spor Emek- Sen’e göre sporcular […]

Bildiğiniz tavşan değil, Nabaztag

Fransız Rafi Haladciyan’ın icadı olan Nabaztag’ler ilk olarak 2005 yılında Paris’te ortaya çıktı. Sony’nin akıllı köpeği Aibo ve Tamagotchi gibi bir elektronik arkadaş olan Nabaztag’ler önceki örneklerinin çok ötesinde yeteneklere sahip. Ermenice “tavşan” anlamına gelen (Haladciyan, Ermeni asıllı) ve 2006 Aralık ayında Violet firması tarafından piyasaya sürülen ilk Nabaztag’ler MP3 çalma ve internet radyolarından yayın yapma yeteneğine sahipti. İkinci kuşak Nabaztag’lere ise bir mikrofon eklenerek sesle kumanda yeteneği kazandırıldı. Halen piyasada bulunan ve hızla teknoloji tutkunlarının gözdesi haline gelen Nabaztag’ler kablosuz ağdan internete bağlanıyor, sesli olarak iletişim kurabiliyor, haberleri, hava ve yol durumunu RSS beslemelerinizdeki haberleri okuyor, sosyal ağınızdaki arkadaşlarınızla konuşmanızı, mesajlaşmanızı sağlıyor, size kitap, çocuklarınıza masal okuyor, sabah sizi uyandırıyor, hisse senedi piyasasından haber veriyor hatta tai chi bile öğretiyor. 23 cm boyundaki ve 420 gram ağırlığındaki bu plastik tavşanlar ayrıca kulaklarını hareket ettirmek, gövdesinde bulunan ledler sayesinde renk değiştirmek gibi özelliklere de sahip. Ayrıca farklı süslemeleri ve renk seçenekleri de mevcut. Üretimi Çin’de yapılan Amerika ve Avrupa’da yüzbinlerle ifade edilen sayıda satılan tavşan robotun fiyatı 69 avro. Türkiye’de ise şimdilik sadece internet üzerinden sipariş verilebiliyor. Sipariş edilen tavşanlar hızlı kullanım kılavuzu ve her ülkeye uyum sağlayabilen AC adaptörü ile birlikte geliyor. Kullanımı çok kolay Tavşanı kullanmaya başlamak için kullanım kılavuzunun yardımı ile Nabaztag.com adlı internet sitesine giriliyor ve buradan abonelik gerçekleştirilerek tavşan sahibine göre özelleştiriliyor. Bir çok farklı dil konuşabilen bu tavşanların bilgi vermeleri istenilen konular site üzerinden seçilerek çalışır hale getiriliyor. Bundan sonra Nabaztag’ler bilgi edinmek, başka kullanıcılara sesli ya da yazılı mesaj göndermek, onlarla anında konuşmak, yahut da çocuklara masal okumak için kolayca kullanılır hale geliyor. Tavşanlar sayesinde MTV müzik kanalı, CNN, Radio Disney, National Geographic gibi bir çok yayına bilgisayarsız ulaşılabiliyor. Geçtiğimiz yıl Sezen Aksu, Beyazıt Öztürk, Serdar Ortaç, Serdar Bilgili, Yalın gibi ünlüler bir sergi için kendi Nabaztag’lerini tasarlamışlar ve bu tasarımlar da Nişantaşı’nda […]

Alım Garantili Lale Soğanı

İstanbul yeni bir “lale sezonu”na hazırlanıyor. İçinde bulunduğumuz günlerde belli başlı meydan, cadde ve parklara dikilen milyonlarca lale soğanının mart ortalarından itibaren çiçeklenmesiyle baharı, -İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin tanımlamasıyla- bir festival ile karşılayacağız. Gelgelelim kent halkının tümü bu “festivali” aynı sevinçle kutlamıyor. Metropolü şenlendiren laleler çoğu kez olumlu bir uygulama olarak nitelendirilirken, bu renkli örtünün kente faturası kaygılanmayanlar da yok değil. Lalelerin maliyeti konusunda yapılan tutarsız açıklamalar, bu endişenin çok da yersiz olmadığını gösteriyor. Öte yandan İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), 2004’ten bugüne devam eden “Lale Evine Dönüyor” projesinin bir amacının da, lalelerin İstanbul çevresindeki köylerde yetiştirilmesi ve bu sayede yöre halkına da gelir sağlaması olduğunu söylüyor. Zaman gazetesinin 27 Aralık 2010 tarihli haberine göre bu yıl, 11 milyonu Büyükşehir Belediyesi ve 4 milyonu ilçe belediyeleri olmak üzere kente 15 milyon lale soğanı dikilecek. Aynı haberde Ağaç AŞ Genel Müdürü Eyüp Karahan’ın verdiği bilgiye göre soğanların yaklaşık altıda biri, kent çevresindeki köylerden sağlanacak. Karahan’a göre projenin hedefi bir süre sonra 15 milyon tüm soğanın da İstanbul’da üretilmesi. HaberVs muhabirleri, son birkaç yılda lale soğanı üretimiyle hareket kazanan, Silivri Belediyesi sınırları içindeki Seymen köyünü ziyaret etti ve çiftçilerle görüştü.Üretici sayısı beş katına çıktı Seymen Köyü Tarımsal Kalkınma Kooperatifi Başkanı Necmettin Eren, dört yıldır devam eden, İBB’nin Alım Garantili Lale Soğanı Yetiştiriciliği projesinin köylerine fayda sağladığı görüşünde. “Bu aslında Büyükşehir Belediyesi’nin yürüttüğü bir sosyal sorumluluk projesi, hem yetiştiricilerimiz hem de köylülerimiz bu proje sayesinde ekmek yiyor” diyor. İBB’ye bağlı Ağaç ve Peyzaj A.Ş.’nin yetiştirilen lale soğanlarının alıcısı olduğunu belirten Eren, tohumların Ağaç A.Ş tarafından kendilerine ücretsiz verildiğini, yetiştirdikleri soğan başına ise 65 kuruş yetiştiricilik ücreti aldıklarını söylüyor. “Üretime belli bir limit konmadığı için kendi tohumlarımızı da üretip soğan haline geldiklerinde alım garantili olarak Ağaç A.Ş’ye teslim ediyoruz. Şirket için ne kadar fazla soğan olursa o kadar iyi.” Dört yıl önce sadece dört üreticiyle başladıklarını […]

Bu kitapta benden bir şey yok mu öğretmenim?

Tarih Vakfı tarafından yürütülen “Toplumsal Uzlaşma Aracı Olarak Eğitimin Rolü Projesi” kapsamında İstanbul Bilgi Üniversitesi Sosyoloji Bölümünden Bahar Fırat, “Alan Araştırması Raporu”nu Santral Yerleşkesi’nde sundu. Avrupa Birliği Komisyonu ve İstanbul İsveç Başkonsolosluğu’nun mali destek verdiği proje, 2009 yılının Şubat ayında başladı. 18 aylık proje çalışmasıyla toplumsal, kültürel ve siyasal alanda yaşanan çatışmaların çözümünde uzlaşma kültürünün yerleşmesi ve derinleşmesi için eğitimin oynayabileceği rolün Türkiye’de tartışmaya açılması ve bu çerçevede eğitime yeni yaklaşımların geliştirilmesi hedefleniyor. Araştırma; eğitim sürecinin ulusal kimlik ve vatandaş inşasında tarafsız bir araç olmadığını, hatta eğitimle toplumsal gruplar arasındaki eşitsizliklerin ve çatışmaların üretilmesi ya da sürdürülmesi arasında doğrudan veya dolaylı bir ilişki bulunduğunu ortaya koyuyor. Neden özellikle “Kürtler”Bahar Şahin Fırat ve ekibi alan araştırmasını, Temmuz 2009 ile Mart 2010 döneminde, 20 ilde 121 kişi ile yüz yüze yapılan mülakatlar şeklinde tamamladı. İller belirlenirken toplumsal çatışmaların en fazla yüzeye çıktığı yerlerin esas alındığını söyleyen Fırat, “Nüfusun nispeten homojen sayılabileceği illerin yanı sıra, en fazla göç alan ve Türk-Kürt çatışmalarının en çok gözlemlendiği illere öncelik verildi” dedi. Neden özellikle “Kürt sorunu” sorusuna, “Son yıllarda Türk-Kürt çatışmalarının şiddet içerdiğini görüyoruz. Bu eylemlerin çıkışı etnik farklılıklar. Diğer etnik grupların sorunlarını dışlayan bir bakış açısı yok.” şeklinde yanıt verdi. Eğitimin homojenleştirici, ulusu yaratmanın ve yeniden üretmenin ideolojik bir aygıt olduğunu belirten Fırat, “Tek tipleştirme ve asimile etme, eğitimin olmazsa olmaz bir parçası olarak algılanıyor.” dedi. Öğretmenlerin rolüBahar Fırat, araştırmanın ilköğretim 8. sınıf üstü öğrenciler ve farklı branşlardaki öğretmenlerle gerçekleştirildiğini ve görüşmelerde hazır soru setleri kullanılmadığını ifade etti. Türk ve Kürt kökenli kişiler ile konuşulduğunu ve kendi hikâyelerini, deneyimlerini aktarmalarına yardımcı olduklarını dile getiren Fırat, “Araştırmamızda Kürtler, eğitim sisteminde ayrımcılığa maruz kalıyor. Eğitim aracılığıyla bir vizyon veya gelecek sağlanmıyor, Türkleştirmeye çalışılıyor. Vasıfsız, sözleşmeli, kendi branşının dersini vermeyen öğretmenler tarafından eğitiliyor. Anadilde eğitim elbette olmalı ancak Türkçe eğitim ile de bir şeyler öğretilebilirdi.” şeklinde konuştu. Benden […]

Aynı sesler, aynı sözler

Popüler müziğin vardığı son hale baktığımızda ortak noktanın “elektronikleşme” olduğunu görüyoruz. Artık, “popüler şarkıcılar” , yaptıkları şarkıları techno, house, hip hop gibi elektronik tabanlı müziklerle sentezleyerek bir tür “elektronik tektipleşme” yarattılar. Serdar Ortaç’ın ve Kenan Doğulu’nun şarkılarında hip hop altyapıları kullanması, Gökhan Özen’in rap yapması, Yılmaz Morgül’ün techno müzik üzerine türkü söylemesi… Bunları on sene önce duysaydık, dinleyicilerin büyük kısmının “ne yapıyor bu şarkıcılar ?” dediğine şahit olurduk. Ancak gelişen ve değişen müzik endüstrisi ve müziğin günümüzde vardığı nokta, ilk bakışta absürt gelen bu örnekleri, kulağımızın kolayca kabullenmesini sağlıyor. Örnekler çoğaltılıp, gerek ülkemizde, gerek yurt dışında genel bir analiz yapıldığında, bu durumu “farklı tarzların senteziyle müzikte tek tipleşme” olarak özetlemek mümkün. Türk müziğinde görülen bu değişimin kökeni, elbette Türkiye’nin, popüler müzik olarak, yaklaşık on sene geriden takip ederek kopyaladığı Amerika’da. Bu bağlamda “yeni müzik” kavramının Türkiye’deki durumunu ve geleceğini kavrayabilmek için, durumu Amerika üzerinden incelemek yanlış olmaz. 1980’lerden 2000’lere kadar alternatif tarzlar arasında açık ara farkla krallığını sürdüren “rock” müziğin, 2000’lere geldiğimizde çöküşe geçmesi gözle görülür bir hâl aldı. Rock / metal müziğin en önde gelen gruplarından Korn’un, bu çöküşe sessiz kalmayıp, çektikleri, “Twisted Transistor” isimli video klip, müzik camiasında büyük yankı yarattı. Dönemin hip hop yıldızlarının, Korn grubunun üyelerinin yerine geçtiği klipte Lil Jon, Jonathan Davis’i, Snoop Dogg, Munky’i, Xzibit, Fieldy’i, David Banner da David’i canlandırıyordu. Bu kliple ilgili olarak, Korn grubunun “bunu yaptık çünkü artık sadece onlar izleniyor” demecini vermesi, ironi rüzgârıyla sallanan bir beyaz bayrak niteliğindeydi.2000 senesi dolaylarına dünya müziğine baktığımızda Hip Hop’ın sokaklardan çıkıp, siyasi amaçlarının deforme olması suretiyle büyük bir eğlence sektörü haline gelmesi başta prodüktörler ve müzisyenler olmak üzere tüm müzik otoritelerinin dikkatini çekti. Artık, eski şarkıların melodilerinin belirli bir kısmının alınıp, şarkı boyunca tekrarlanmasıyla oluşan sampleların yerini “elektronik sesler”, eşitlik söylemlerinin yerini “zenginlik” söylemleri, video kliplerdeki sokak manzaralarının yerini “gece kulüpleri”, çetelerin yerini […]

Body Worlds; bir anatomi sergisi (mi?)

Haziran ayından bu yana İstanbul’daki sanat etkinlikleri arasında en çok konuşulanlardan biri olan “Body Worlds-Yaşam Döngüsü” 17 Aralık’ta sona eriyor. İlk kez sergilendiği 1995 yılından beri 60 ülkede 30 milyon ziyaretçiye ulaşan Body Worlds, İstanbul Üniversitesi’nin bilimsel ve tıbbi danışmanlığıyla Türkiyeli meraklılarının hizmetine sunuldu. Bu sansasyonel sergide, Alman anatomi profesörü Gunther Von Hagens tarafından icat edilen “plastikleştirme” yöntemi ile bir çeşit korumaya alınan ve orijinal renk ve görüntülerini kaybetmeyen, kokusuz 200 civarı gerçek insan vücudunun parçaları, kaslar, damarlar ya da poz verdirilmiş kadavralar izleyiciye sunuluyor. Ziyaretçilerini, insan bedenin iç işleyişi hakkında bilgilendirmeyi ve sağlıksız ile iyi sağlığın ve iyi yaşam tarzı seçimlerinin etkilerini göstermeyi amaçlayan Body Worlds hakkında, serginin yaratıcısı Dr. Gunther Von Hagens, “kim olduğumuzun, nasıl düşündüğümüzün öyküsünü” anlattığını söylüyor. Body Worlds anatomik sergilerinin yaratıcı tasarımcısı Dr. Angelina Whalley ise insan vücudunun karmaşık ama muhteşem olan tasarımını, eğitici olduğu kadar unutulmaz bir şekilde sergilediklerini söyleyerek “Sergilerimizin bu kadar başarılı olmasının ardında yatan, ziyaretçilerin plastinatları gördükten sonra iç dünyalarına doğru yaşadıkları seyahat. Şunu söyleyebilirim ki, kendilerine bakış açıları değişiyor, özellikle de sağlıklı ve hastalıklı iç organları gördükten sonra. Bedeninizin sağlıklı olması sizin elinizde. Ona ne kadar erken yaşta bakmaya başlardanız, o kadar faydasını göreceksiniz” diyor. Pekâlâ, serginin gördüğü muazzam ilgiyi anatomi bilimine duyulan karşı konulmaz merakla açıklamak mümkün oluyor mu? Serginin kendini çekici kılan ile etik bakımdan eleştirilere yol açan iki yönü burada birleşmekte… Serginin düzenlendiği yer başta olmak üzere, sergi “malzemesinin” edinildiği yer, insan bedeninin kullanılması, ölü bedenlere verdirilen pozlar ya da neden poz verdirildiği sorusu, bu sergilemenin insanın onuru ve bedenin özerkliğini yok sayması bakımından rahatsız edici yönlerinden bazıları. Body Worlds kapsamında, hayvanların da kullanıldığının hatta hediyelik eşya olarak hayvan parçalarının satıldığını hatırlatmakta da yarar var. Bununla ilgili etik sorunu da diğerlerinin yanına ekleyebiliriz. Ve tüm bunları iletişim alanından yararlanarak özetlemek gerekirse bir anatomi sergisinden çok ve taşıdığı […]