Kategori Genel

“Taliban” Mersin’de

Anadolu’nun sahipsiz kültür mirasına define avcılarınrdan yeni bir darbe: Mersin Erdemli’ye bağlı Kızkalesi beldesinin yedi kilometre kuzeyindeki derin bir vadinin dik yamacında yer alan ve 12 adet kabartmadan oluşan Adamkayalar dinamitlendi. Sadece tarihi Kilikia bölgesinin değil, dünyada eşine az rastlanır bir kabartma grubu olan eserlerde büyük tahribat meydana geldi. Tahribatı duyuran haber, Sınırsız Fotoğrafçılar Grubu’nun (SFG) yayın organı Fotoritim’in Temmuz 2009 sayısında yayımlandı. Mersin Fotoğraf Derneği Başkan Yardımcısı ve SGF üyesi Baybars Sağlamtimur, tahribatı birkaç önce fark ettiklerini ancak belgeleme ve yayınlama çalışmalarının zaman aldığını dile getiriyor. Bahar aylarında meydana geldiğini sanılan tahribat Mersin Fotoğraf Derneği Başkanı Mustafa Eser tarafından belgelendi. Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Murat Durukan, stilistik incelemelere bakıldığında kabartmaların, İÖ 3. yüzyıldan Roma İmparatorluğu dönemine kadar uzanan bir dönemde yapıldığı bilgisini veriyor. Define bulma gerekçesiyle dinamitlenen kabartmalardan biri tamamen yok olurken, bazıları kısmen zarar görmüş. Kabartma sırasının en başındaki sunağın sağ yanındaki figür tümüyle ortadan kalkmış. Sunağın sol yanındaki, bir elindeki testiden diğer elindeki kâseye bir sıvı dökerken betimlenen figürün ise gövdesinin üst bölümü zarar görmüş. Dinamitleme, altı kabartmanın yan yana yer aldığı bölümün altını da tahrip etmiş. Kabartmalarının, önemli kişilerin anısını yaşatmak üzere yakınları tarafından yaptırıldığı sanılıyor. Murat Durukan, Fotoritim’deki yazısında tahribatın Afganistan’daki “Buda” kabartmasının bombalanarak tahrip edilmesinden farklı olmadığını dile getiriyor.

Fatih Sultan’ın Yahya Kemal’e takdimi

Her gün gelip geçtiğiniz yoldan evinize doğru yürürken devasa bir Fatih Sultan Mehmet heykeliyle karşılaşırsanız şaşırmayın. Heykeli selamlayın ve evinize, sevdiklerinize doğru yürümeye devam edin. “Bayram değil seyran değil, niçin dikildi bu heykel” sorusunun cevabı çok basit olsa da öğrenmek için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne resmi başvuruda bulunmanız gerekebilir. Ben öyle yaptım. Belediye, Bilgi Edinme Hakkı Kanunu gereğince verdiği gönderdiği yazıda şu cevabı verdi: “Turistlere Fatih Sultan Mehmet’i tanıtmak için İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce yaptırılmıştır.” Yıldız’daki Yahya Kemal parkında yer alan bu yeni heykel, Barbaros Bulvarı’nda Beşiktaş’tan Balmumcu istikametinde ilerleyen araçları selamlıyor. Fatih’i, yüzyıllar sonra Yahya Kemal’le buluşturan bu yaratıcı projenin hikâyesi ise şöyle: İstanbul Büyükşehir Belediyesi Park ve Bahçeler Müdürlüğü Beşiktaş’ın göbeğindeki güzel parkı yenileme kararı aldı. Zamanın ve kullanıcıların tahribatına uğrayan yürüyüş yolları onarıldı, çağdaş bir peyzaj düzenlemesi gerçekleştirildi. Buraya kadar her şey güzeldi. Derken, parka isimin veren şairimizin mütevazı heykelinin karşısına, sadece kaidesi 3 metre yüksekliğinde, toplam yüksekliği ise 6 metreye ulaşan Fatih heykeli dikildi. Acaba Yahya Kemal’in, ismini verdiği parkta heykeli yeterince güçlü bir imge değil miydi? Beşiktaş’ın –aslında tüm İstanbul’un- nadide yeşil alanlarından biri neden “daha yüksek” ve “daha büyük” bir Türk büyüğüne ihtiyaç duymuştu? Büyükşehir Belediyesi’nin 30 Haziran 2009 tarihli cevabı bu konuya da açıklık getiriyor (İmla hataları Büyükşehir Belediyesi’ne ait): “Söz konusu parkta bulunan fatih sultan mehmet heykeli, tarihi bir park olan yıldız’ı gezmek, görmek için gelen turistlere tanıtım amacıyla konulmuş olup, parkın isminin değiştirilmesi gibi bir projemiz bulunmamaktadır.” “Tarihi bir park olan yıldız’ı…” cevabı, belediyenin diktiği heykelden bihaber olduğunu gösteriyor. Çünkü heykel “tarihi” olan Yıldız Parkı’na değil, Yahya Kemal Parkı’na dikilmiş. Koskoca bir kent yönetilirken bunlar atlanmış olabilir düşüncesiyle, internette yaptığım kısa bir aramada Cihan Haber Ajansı’nın servis ettiği ve birçok gazete tarafından kullanılan habere rastlıyorum. Habere göre heykel, Türk Silahlı Kuvvetleri tarafından İstanbul’un fethinin 556. yılı anısına yaptırılmış. Bu durumda Büyükşehir Belediyesi’nin verdiği […]

Onlar “Adsız Kumarbazlar”

Sigara, alkol, uyuşturucu gibi zararlı bağımlılıklardan bir tanesi de hiç kuşkusuz “kumar bağımlılığı”. Birçok insanın önce zevk için başladığı kumarın, ilerleyen zamanlarda bağımlılığa dönüşüp, insanları hem maddi hem de manevi olarak yıkıma uğrattığını sık sık duyarız. Kumar borçları yüzünden aileleri parçalanan, psikolojik olarak çöküntüye uğrayan, hatta intihar eden insanlar olduğu halde bu bağımlılıktan kurtulmak da hiç kolay değil. “Adsız Kumarbazlar” adındaki kuruluş, dünyanın farklı kesimlerinden birçok kadın ve erkek bağımlıyı bir araya getirerek, onların bu dertten kurtulmaları için çalışmalar yapıyor. İlk olarak San Fransisco ve Los Angeles’ta “Gamblers Anonymous” adıyla kurulan ve kısa zamanda tüm dünyaya yayılan bu kuruluşun Türkiye ayağının kurucusu Ender Akalın, tek amaçlarının gönüllü olarak kumar bağımlılarına yardım etmek olduğunu söylüyor. “Benim çektiklerimi çekmesinler” Grubun Türkiye’deki kurucusu Ender Akalın’ın bu çalışmayı başlatmasının sebebi, geçmişte kendisinin de bir kumar bağımlısı olması. Akalın, kendi yaşadıklarını başkalarının yaşamaması için, bu konuda insanlara yardım etmenin kendisi için bir görev olduğunu düşünüyor:“7yaşındayken sigaraya başladım. 13 yaşında ise bağımlılık derecesinde alkol kullanıyordum. Ayrıca kumar alışkanlığım da vardı. Bu kötü alışkanlıklar yüzünden çok şey yaşadım. Çok kez hastaneye kaldırıldım. Bu yaşadıklarımdan sonra hala nefes alıyorsam bunu tesadüf olarak görmüyorum bence bir anlamı var. Diğer insanlara, ‘benim çektiklerimi çekmesinler’ diye vicdanen yardım etme arzusu içerisindeyim.”Akalın, geçmişte yaşadıklarını kuruluş üyeleriyle paylaşarak, zaman zaman da yol göstererek, onları bu bağımlılıktan arındırmak istediğini belirtiyor. Bağımlılığından utanan insanlar için “adsızlar” Grubun ilginç olan özelliklerinden biri ise adı. Akalın, kuruluşun isminin “Adsız” olmasını, utanç duyabilen üyeler için büyük önem taşıdığını söylüyor. Adsız olmanın ruhsal olarak büyük önem taşıdığını düşünen Akalın’a göre, prensipler kişiliklerden önce geliyor. Bu şekilde, gruba yeni katılan bir kişiye “adsızlık” temin ettiklerini ve böylece kişinin kendisinin daha rahat hissettiğini belirtiyor. Kumar bağımlısı olan ve bu alışkanlığından kurtulmak isteyen bir insan, gruba nasıl katılabilir? Akalın, gruba katılmak için hiçbir yaptırım ve ödeme olmadığını belirtiyor: “Biz, kendi gönüllü katkılarımızla […]

Türkiye’de 30 bin tane daha Norşen var

Hükümetin Kürt sorunun çözümüne ilişkin başlattığı girişimler, sorunun çözümünde izlenecek yol haritasının içeriği belli olmasa da sert bir siyasi tartışmayı başlattı. Hükümet siyasi parti temsilcileri ve sivil toplum kuruluşları temsilcileriyle görüşmelere başlarken CHP ve MHP liderleri başlatılan girişime muhalefet ediyor. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Bitlis gezisi sırasında Güroymak ilçesini Kürtçe adı olan “Norşen” diye anması ise en sert tartışmaları başlatan olay olmuştu. Cumhurbaşkanı Gül’ün dillendirmesiyle anımsanan yerleşim yerlerinin isimlerinin değiştirilmesi uygulamasının başlangıcı cumhuriyetin ilk yıllarına dek uzanıyor. Uygulamanın başlamasıyla birlikte bugüne dek 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değiştirildi. Bu uygulama en çok Karadeniz ile Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da görüldü. İçinde ‘kızıl, çan, kilise’ kelimesi olan; ’Kürt, Gürcü, Tatar, Çerkez, Laz, Arap, muhacir’ gibi kelimeler içeren yerleşim yerlerinin isimleri de ‘sakıncalı’ görülerek bulundukları ortamda “bölücülüğe meydan vermemek” amacıyla değiştirildi. 75 bin yerleşim yerinden 30 bininin adı değişti Demokratik Toplum Partisi (DTP) Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan bu sorunu geçen yıl Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne taşıyarak bir kanun teklifi verdi. Kaplan’ın kanun teklifi, diğer kültürleri temsil ettiği için ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafi yerlerin eski isimlerinin yeni isimlerle birlikte kullanılmasına ilişkindi. Son 50 yılda değişik dil ve kültürleri temsil eden 30 binden fazla yerleşim yerinin adının değiştirildiğini belirten Kaplan, kanun teklifinde ismi değiştirilen köy, mezra, il, ilçe ve coğrafik yerlerin eski isimlerin yeni isimlerle birlikte kullanılmasını talep etti. Kaplan, TBMM’de yaptığı basın toplantısında yer isimlerinin değiştirilmesinin ilk kez 1925 yıllında Artvin’de Gürcüce olan yerleşim yerlerinin değiştirilmesiyle başladığını ve 1940 yıllında İçişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan 8589 Sayılı Genelge ile resmileştirildiğini ancak 2. Dünya Savaşı nedeniyle söz konusu yasanın çok fazla hayata geçirilemediğini söyledi. Cumhuriyet’in üzerine kurulduğu Mezopotamya, Trakya ve Anadolu’nun birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını ve büyük bir zenginlik taşıdığın belirten Kaplan, “İsim değişikliğini yasal hale getiren 1949 yılında çıkarılan 5442 Sayılı İl İdaresi Kanunu’dur. Bu yasa uyarınca 1957 yılında […]

“Arkadaş Baykal” açılımı

HaberVs “Kürt açılımı” tartışmalarında, Radikal ve Star gazetelerinin dört gün arayla manşete taşıdığı iki köşe yazısı dikkat çekiciydi. Radikal, 7 Ağustos tarihli nüshasında, Ankara Temsilcisi Murat Yetkin’in Demokratik Toplum Partisi (DTP) Genel Başkanı Ahmet Türk’le yaptığı görüşmeyi kaleme aldığı yazısını manşete çekti. Ahmet Türk özetle, 1970’lerde Meclis’te CHP sıralarında omuz omuza mücadele verdiği, 12 Eylül sonrasında “o günlerin” hesabını sorma sözü veren “Eski Baykal”ı özlediğini dile getirdi. Star gazetesi ise 11 Ağustos tarihli nüshasında, Yargıtay Onursal Başkanı Sami Selçuk’un, Ankara Hukuk Fakültesi’nden sınıf arkadaşı Baykal’a seslenişini (Sınıf arkadaşından Baykal’a mektup) manşetten verdi. Selçuk, hep gurur duyduğu arkadaşı Baykal’a eskiden dile getirdiği doğru görüşleri neden unuttuğunu sordu. Arkadaş açılımı İki eski arkadaş, Deniz Baykal’ın “Başbakan’ın DTP ile görüşmesi PKK ile görüşmesi anlamına gelir” şeklindeki açıklamasına karşılık görüş bildirmişti. Ve gazetelerin manşete çektiği bu iki köşe yazısı Baykal’a “geçmişini hatırla” mesajını veriyordu. Sami Selçuk ve Ahmet Türk, Baykal’la ortak geçmişlerine gönderme yaparak geçmişe gönderme yaparak şunları söylediler: “İnanın düşüncelerimden dolayı, ilkel olma pahasına, bana sövenler bile beni kızdırmayı başaramadılar, bugüne dek. Ama siz, üzülerek belirteyim ki, bir ölçüde başardınız, bunu. Hem de yasal (meşru) bir Partinin başkanıyla T. C. Başbakanı’nın görüşmesinin teröristlerle pazarlık anlamına geldiğini söyleyerek başardınız. Bu yüzden size ‘siz’ diye seslenmek gereğini duyuyorum. Çünkü ben üzüldüğümde insanlara böyle seslenirim.” (Sami Selçuk) “Sayın Baykal diyor ki, ‘Başbakan DTP ile konuşarak PKK ile görüşmüş sayılır’, ben bundan çok üzülüyorum. Bu ne demektir? Yani bizim Meclis’ten çıkarılıp, zindana atılmamızı mı istiyor? ‘Çözüme değil, çözülmeye gider’ diyor. Biz tersine çözülme olmasın diye çözüm istiyoruz. Geçmişte birlikte siyaset yaptığımız pek çok CHP’li arkadaşımızın da çözüm istediğini biliyorum.” (Ahmet Türk) Eski Baykal “Sınıfımızın en yakışıklıları, Türkçeyi en güzel konuşanları arasındaydınız. Hâlâ da öylesiniz. Onlarca yıldır siyasettesiniz. Siyasetin kirletemediği bir genel başkansınız. Dost da, düşman da biliyor bunları. Bu niteliklerinizle sınıf arkadaşınız olarak sizinle her zaman kıvanç […]

Vicdanımızın sesi Sait Şanlı

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde kan davalarının bitmesi yolundaki çabaları nedeniyleFransız Haber Ajansı (AFP) tarafından 2006 Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilen ve ‘Nobellik Sait’ lakabını alan Diyarbakır Kasaplar Odası Başkanı 65 yaşındaki Sait Şanlı dün (10 Ağustos 2009) günü yaşamını yitirdi. Üç hafta önce kalp rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yatırılan Şanlı geçirdiği iki ameliyatın ardından yoğun bakımda tutuluyordu. Şanlı, memleketi Diyarbakır’da geniş katılımlı bir cenaze namazı sonrasında toprağa bugün toprağa verildi. Diyarbakır başta olmak üzere bölgede kanaat önderi olan “Barış elçisi” Sait Şanlı, bugüne kadar 448 kan davası , 97 kız kaçırma ve yaralama olayı ile başlayan 106 husumetin barışla noktalanmasını sağlamıştı. “Barıştırma yöntemi”ni anlatması için Şili’ye davet edilmiş, Başbakan Erdoğan’ın Diyarbakır’da “Kürt sorununu tanıyorum” sözlerini sarf ettiği ziyareti organize etmişti. Gazeteci İrfan Aktan’ın Sait Şanlı ile yaptığı röportaj, kapatılanNokta dergisinin 2-8 Kasım 2006 tarihli ilk sayısında yayınlanmıştı. Bu röportajı Aktan’ın izniyle yayınlıyoruz. İrfan Aktan Güneydoğu’da yaşanan kan davalarını barışla sonuçlandırmak isterken başına iş açan çok insan var. Sizse Diyarbakır başta olmak üzere Güneydoğu’nun pek çok yerinde yaşanan yüzlerce kan davasının barışla sonuçlanmasını sağladınız. Neden kendinizi böylesi riskli bir sorunu halletmeye vakfettiniz?Aslında siz de şu anda benim kapımı çalmış olmakla, bu kutsal işe kendinizi vakfetmiş oluyorsunuz. Çünkü basın olmasaydı ben tüm bunları yapamazdım. Ben 1944, Lice doğumluyum. Batıdan gelenler burayı pek bilmezler, o yüzden söyleyeyim: Lice, Diyarbakır’ın kadim ilçelerinden biri. 1957’de, bizim amcazadelerimizle aramızda bir kan davası yaşandı. O olay, bütün hayatımızın seyrini değiştirdi. Kan davası neden çıktı?Bizim ineğimiz, komşumuzun bahçesine girmişti…Gerisini artık siz tahmin edin! Komşu, zavallı mahlûkatın kuyruğunu kesti. Amcam da o zaman gençti, 18-19 yaşlarındaydı daha. Ben de 14 yaşındaydım. Tabii bizim ailemiz biraz genişti. Bir amcam belediye başkanıydı, babam mahallenin muhtarıydı. Genç amcam, niye ineğimizin kuyruğunu kestin, diye komşuya gitti. Bir laf ondan, bir söz birinden… Kuyruk davasından, amcamın elinden bir kaza çıktı. Kuyruk davasından önce aranızda herhangi bir […]

Turkey’s balancing act in energy

News, Etc.Less than a month after Turkey signed the partnership agreement for the Nabucco pipeline project which is designed to break the Russian monopoly in energy supplies to Europe, Russian Prime Minister Vladimir Putin and his Turkish host Tayyip Erdogan announced in Ankara plans for intensive cooperation in oil and natural gas. Erdogan hosted both Putin and Italian Prime Minister Sylvio Berlusconi this week while his ministers and bureaucrats signed some 20 protocols envisaging cooperation between Turkey and Russia in the fields of energy, customs, trade, transportation, etc. According to political circles Berlusconi was the politician who brokered the deal between Turkey and Russia, so he decided to make himself present while the Turks and the Russians were sealing their agreement. Putin announced that Russia will supply oil to Samsun-Ceyhan pipeline and cooperate with Turkey in the South Stream project which will transport Russian oil and natural gas under the Black Sea. Turkey also agreed to allow the Russians drill oil in Turkey’s Exclusive Economic Zone (EEZ) in the Black Sea. In exchange for the Russian oil and gas, Erdogan presented his guest with a project to build a nuclear power plant in Turkey. Putin announced during their joint press conference in Ankara that a Russian-Turkish consortium has won the tender for a nuclear power plant and its construction will be beginning shortly. While the leaders were showing happy faces in the conference chamber, environmentalists were demonstrating outside against plans to build a nuclear power station in Turkey. As expected, they were manhandled by police, both uniformed and plain clothes. Especially an elderly lady demonstrator was pulled to the ground by a hefty police officer who sat on her beating her up. The scene caused onlookers to react. Inside the conference hall the President of Calik Holding, Ahmet Calik and […]

Evinizi mortgage ile satıyorsanız dikkat!

Gayrimenkul alımlarında kullanılan mortgage kredilerinin ipotek zorunluluğu, Tapu işlemlerinde kullanılan TAKBİS adlı yazılımın özellikleriyle birleşince alışveriş prosedürü konut satıcıları için ciddi bir risk haline geldi. Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü Tasarruf İşlemleri Dairesi Başkanlığı’nın 4 Şubat 2008 tarihli genelgesine rağmen ne bankalar ne de tapu müdürlükleri satıcılar için risk yaratan bu yöntemi değiştirmeye yanaşmıyor. Tapu müdürlüğü ve bankalar topu birbirine atınca olan konut satıcılarına oluyor. Uygulanan sisteme göre yeterli parası olmadığı için bankadan kredi isteyen konut alıcısının banka işlemlerini tamamlayabilmesi için, konut satıcısının henüz parayı almadan, tapu dairesine gidip “Ben parayı aldım” demesi gerekiyor. Tapu dairesinde bu beyan yapıldıktan sonra konutun mülkiyeti alıcıya geçiyor. Ancak banka, alıcının mülkiyetine geçen konutun üzerine ipotek tesis ettikten sonra satıcıya parayı ödüyor ve alışveriş tamamlanabiliyor. Bu işlemin gerçekleştirilmesi ise ilgili tapu dairesinin yoğunluğuna bağlı olarak bazen saatler sonra yapılıyor, bazen de ertesi güne kadar sarkabiliyor. İpotek ve satış işlemlerinin aynı anda yapılması gerekirken iki işlem arasına saatler girmesi Satıcı için ciddi bir risk oluşturuyor. Eğer alıcı evi üstüne aldıktan sonra parayı vermeden kaçarsa veya hayatını kaybederse satıcı parasını almadığı halde tapu dairesine “parayı aldım” deyip imza attığı için konut üzerinde hiçbir hak iddia edemiyor. “Bu durumdan biz de şikâyetçiyiz” Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nden ismini vermek istemeyen bir yetkilinin yaptığı açıklamalar da tapu işlemlerindeki düzensizlik iddialarını doğrular nitelikte. “İpotek ile satış işlemlerinin arasında kalan süre içinde alıcıya bir şey olsa konutunuzun elinizden gideceği doğru.” diyen yetkili, eskiden tapu işlemlerinin manüel olarak yapıldığını belirterek önceki sistemde ilk önce satış işlemlerinin, bir dakika sonra da ipotek işlemlerinin yapıldığını, her iki sistemde de konutun alıcının adına geçmeden ipotek işleminin yapılamadığını söylüyor.Aynı yetkili,4 Şubat 2008 tarihli genelgenin de yaşanan risklerin ortadan kaldırılabilmesi için yayınlandığına işaret ediyor. Sözkonusu genelgede, Medeni Kanun’un 881’inci maddesinde yer alan “İpoteğe konu olacak taşınmazın, borçlunun mülkiyetinde bulunması gerekmez” hükmüne atıfta bulunularak “Bu itibarla Konut […]

David Kohen

Çekim için ses kontrolü yapıyoruz. O, daha biz söylemeden ne yaptığımızı fark ediyor ve mikrofona konuşmaya başlıyor. Sesi, kameranın üzerindeki “volume metre”de son derece gür ve net şekilde beliriyor. “Sesiniz çok iyi” diyorum. “Benim sesim yaşıma uygun değil” diye cevaplıyor, “telefonda benle konuşanlar karşılaşınca çok şaşırıyor. Çünkü olduğumdan çok daha genç olduğumu sanıyorlar.” 1924 doğumlu. 60 yıllık sigortacı. Türkiye’de faaliyet gösteren en eski firmalardan birinin sahibi. 19. yüzyılın sonlarında, kendisiyle aynı ismi taşıyan dedesi David Kohen’in Selanik’te başladığı bu mesleği ailesinin üçüncü kuşağı olarak yürütüyor. Eskisi kadar çalışmasa da her gün saat 08:30’da, Maslak’taki plazalardan birindeki bürosunda oluyor. İşleri yürüten “dördüncü kuşağa” yardımcı oluyor. Kohen, ilerleyen yaşına rağmen bulunduğu sektörün sorunlarına kafa yoran ve bunu yaparken geride bıraktığı 60 yılın deneyiminden yararlanan biri, belki de tek isim. Hatip ve nüktedan. Bu nedenle onu sigortacıların kendi içinde gerçekleştirdiği hemen her toplantıda kürsüde ya da genel müdürlerin masasında görebilirsiniz. (Ama 86 yaşındaki Kohen’in “kadın nüfusunun azlığı” nedeniyle bu masayı beğenmediği de olur!) Kohen’in genç meslektaşlarına aktardıkları sadece sektörün gidişatıyla ilgili gözlemleri değil. Deneyimli işadamı aynı zamanda “Türkiye’nin Wall Street”i olarak tanımladığı ve geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında ülkedeki finans piyasasının merkezi konumundaki Bankalar Caddesi’ni en iyi bilen isimlerden. Mesleğinin, ülkemizdeki yakın tarihinin yakın tanığı. Beş yıl önce katıldığı bir toplantıda konuşma yapan bir yöneticinin, Türkiye’de erken dönem sigortacılığı hakkında yanlış bilgiler verdiğini görmesi üzerine “anlatmanın zamanı geldi” diye düşünüyor. “Gerçekten bilmiyorlar” diyor, “çünkü bizim sigortacılık tarihimiz gerçek anlamda yazılmadı.” Ve genç meslektaşlarını Bankalar Caddesi’ne götürüp, bina bina dolaştırıyor. Kohen bu caddedeki, sigorta ve finans şirketlerinin bulunduğu ünlü Union Han’da 1948’den 1999’a kadar çalışmış. O yıl, kızı ve damadının da yönetici olduğu şirketini finansın yeni merkezi Maslak’ta bir plaza taşımış. Türkiye’de mesleğini, en azından sigortacılığı, sektörün emekle döneminden başlayarak devasa plazalara taşındığı günlere kadar sürdüren bir başka isim olduğu konusunda şüpheliyim. Gelgelelim Kohen’in mesleğinin […]

2010’un AKM ile imtihanı

Mimar Tabanlıoğlu'nun Ekim 2008'de tamamladığı Atatürk Kültür Merkezi yenileme projesinin uygulama ihalesi dokuz ay sonra yapıldı. İnşaatın 210 günde tamamlanacağının söylenmesine rağmen, AKM'nin 2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti'ne yetişip yetişmeyeceği belli değil.

Initiatives for Kurdish problem; are they real or make-believe

Niyazi Dalyanci It all started in May when President Abdullah Gul announced that Turkey has an historical opportunity to solve its age-old problem with its Kurdish citizens. “Good things will happen,” Gul added. Then later during a visit to Damascus, chatting with journalists accompanying him, Gul brought a little more clarification to his statement by saying, “there is a consensus between all the sectors of the society, military and civilian, they are all in cooperation and coordination that has never been achieved before. No one now is trying to undermine what the others are doing.” The euphoria created by Gul’s statements was pushed backstage because of the stormy public debate that a document allegedly written by a colonel at the headquarters of the Turkish General Staff embodied plans to overthrow the Justice and Development Party (AKP) government of Prime Minister Tayyip Erdogan and undermine the Fethullah Gulen movement, an Islamic formation that does not have a legal structure but said to play an increasing political and social role in Turkey. The Kurdish issue came back after the explosive “document” disappeared from the political agenda with no conclusive result. Most recently, Prime Minister Erdogan as he was leaving for an official trip to Damascus and Baghdad announced that there is work underway to solve the Kurdish problem. “A week ago we have initiated work to solve the Kurdish problem with my colleagues at the National Security Council. Then we have assigned the Interior Ministry to contact all the related ministries and departments, like Headquarters of the Chief of Staff, National Intelligence Organization (MIT), etc. They will also contact the parliament members elected from the area. Then they will bring us the results and we will decide on the final steps to be taken,” said Erdogan. “As politicians we are not in […]

Karadeniz, sel ve otoban…

sayfasını ziyaret edebilirler. Doğayı katleden proje Yaklaşık 4.2 milyar dolara mal olan 542 kilometrelik Karadeniz sahil yolunda, 27 kilometre uzunluğunda 263 adet köprü, 41 kilometre uzunluğunda 12 adet tek tüp tünel, 18.5 kilometre uzunluğunda 20 adet çift tüp tünel yer alıyor. Karadeniz sahil yolu, Samsun’dan Sarp’a kadar, 6 il, 63 ilçe, 17 bucak merkezi, 9 liman, 2 havaalanı ve bir çok yerleşim birimine uzanıyor. Öte yandan proje büyük bir sahil şeridinde GAP topraklarından daha büyük bir alanın kayalarla doldurulmasına neden oldu. Karadeniz yapısı itibariyle kapalı bir sisteme sahip olduğu için kıyıdan açığa doğru gidildikten çok kısa bir mesafe sonra denizdeki canlı varlığı oldukça azalıyor. Bu nedenle proje doğal ortamları kıyılarla sınırlı canlılar için büyük bir tehdit oluşturuyor. Bu korkunç düzeydeki tahribata karşılık yapılan yol ve yapılan masrafların boşa gitme ihtimali de var. Zira yolun azgın Karadeniz sularına dayanamayacağı, çelikten de yapılsa alttan çökeceği söyleniyor. Projeye karşı çıkanlar, yolu içerden geçirerek kıyı şeridine zarar vermeden tüneller açarak bir güney projesi oluşturmak gerektiğinden söz ediyorlar. İşte “Son Kumsal” belgeseli de Karadeniz halkına bu seçeneği hatırlatmak ve “sahiline sahip çık!” mesajı vermek için Aydın Kudu ve Rüya Arzu Köksal tarafından çekilmiş…

Turkey is taking military to civilian court

News, Etc. A spate of litigations against military personalities will most likely dominate the political agenda in Turkey after the parliament passed an amendment to the Penal Code enabling civilian courts to try army personnel for serious crimes. One of the first steps was taken by a group of lawyers who petitioned the Van Penal Court demanding that former chief of staff, retired general Yasar Buyukanit to be brought to trial for his conduct during the bookshop bombing case in Semdinli in 2005. Two non-commissioned officers and one former PKK (Kurdish Workers Party) member turned informer were caught by local people red-handed after a bomb exploded in a bookshop in southeastern town of Semdinli killing one person in 2005. Buyukanit, then serving as Turkey’s chief of staff, said, “I know him, he is a good boy,” referring to one of the two non-commissioned officers arrested after the incident. Ferhat Sarikaya, the prosecutor in Van who conducted the investigation, charged in the indictment that Buyukanit had set up an illegal paramilitary group in the region while serving there as the regional commander. According to Sarikaya, the illegal group was planning and carrying out provocations against the local people posing as PKK as well as involving in narcotics smuggling. The charges cost Sarikaya his job and he was banned by the Supreme Board of Judges and Prosecutors, a civilian body overseeing the functioning of the judiciary, from practicing his profession. Association of Contemporary Lawyers (CHD) demanded that Buyukanit to be tried on charges of “influencing” the jurisdiction by his behavior, a serious crime according to Turkish law. The second demand came from Akin Birdal, a deputy of the Democratic Society Party (DTP), who had a narrow escape from an assassination attempt on May 12, 1998 while he was the President of Turkey’s […]

Lots of talk about Halki Seminary, no concrete move

Niyazi Dalyanci The debate over the reopening of the Orthodox Seminary on top of Heybeliada, one of the Princes’ islands in the Marmara Sea, was launched once again when the new U.S. President Barack Obama visited Istanbul in April this year and advised his hosts that such a move would send “positive signals” about the improvement of human rights and religious practices in Turkey. Between April and now, the debate is continuing in full steam, but so far there is no indication that concrete steps would be taken to this effect. The Orthodox Seminary of Aghia Triada (Holy Trinity) that was training priests since 1844 was closed down in 1971 after a Constitutional Court ruling that banned all private institutions of higher education in Turkey. Since then, the beautiful building sprawling over one of the two hills of Heybeliada, also known as Halki in Greek, has been kept in perfect functional order by the Orthodox Patriarchate of Fener with its classrooms and dormitories in the expectation that it would open its doors to young men who choose to become clerics. It was not only Obama’s comments that brought back the reopening of the seminary on Turkey’s agenda. In June, Erdal Safak, one of the columnists of the Sabah newspaper, wrote from Brussels that Turkey’s ambassador to the European Union, Volkan Bozkir, at an informal luncheon told a group of visiting Turkish journalists that Turkey might buy time for the opening of its ports to Greek Cypriot vessels in exchange for reopening the seminary. According to the EU enlargement protocol, which Turkey has signed, Ankara has to allow Greek Cypriot vessels to use Turkish ports and Greek Cypriot airplanes land in Turkish airports, no later than by the end of 2009. Safak’s report from Brussels was promptly denied by his eight […]

Is UNESCO going to declare Istanbul “endangered heritage”?

News, Etc. Demolition of the historic Gypsy neighborhood, Sulukule, plans to build an underground metro line across the Golden Horn, a hotel construction over the ruins of the Grand Palace of the Byzantine Empire and other similar projects that impair Istanbul’s historical and cultural heritage might cause UNESCO (United Nations Educational, Social and Cultural Organization) to put the city on its list of World Heritage Sites in Danger. During the UNESCO’s World Heritage Committee meeting in Spain, the organization gave Turkey a respite until February 2010 to rectify its position in safeguarding Istanbul’s cultural and social heritage and decided to keep the city on its list of World Heritage Sites until then. Turkey is expected to submit a report to the committee’s next meeting in Argentina on work it is planning to do to protect the historical sites and monuments. This is the third time UNESCO is giving Turkey additional time to take measures so that Istanbul is not transferred to the list of Heritage Sites in Danger. Istanbul was included in the list of World Heritage Sites in 1985 but in 2006 and then in 2008 the Committee considered to take the city out of the list because of Turkey’s failure to protect the city’s historical sites and social characteristics. Feyzullah Ozcan, Istanbul’s deputy governor, who represented Turkey at the meeting in Spain said that the decision was “the best for Turkey at this stage.” “We have not been put on the list of World Heritage Sites in Danger,” he added. To be on UNESCO’s list of World Heritage Sites is a prestigious thing, Ozcan said. “It gives you respectability. But this is a political choice. You can say ‘We do not have to be on that list,’ but this is a decision that belongs to our administration,” he […]

Sabrımızın Ali Ustası

“N’oldu Ali Usta?” diye sordum. Kafasını iki elinin arasına almış, sıkıntılı bir şekilde oturuyordu. Oysa o gün görüşeceğimi günler öncesinden biliyordu.“İstersen bugün yapmayalım” dedim.“Yoo, yapalım” diye cevap verdi.Ama pek de bir şey değişmedi. Sorduğum hemen her soruya birkaç kelimeyle cevap verip, kendi karanlığına gömüldü. Bu karanlık hayatına 20 yıl önce çökmüştü. İstiklal Caddesi’nin en şık ve nazik esnafı Ali Topçuoğlu’nun yıllar sonra açabildiği içli köftecisine “Sabırtaşı” ismini vermesi tesadüf değildi. Onun hayatını, Şener Şen’in oynadığı Züğürt Ağa karakterine benzetmemek mümkün değil. Herhangi bir köyün ağası değildi belki ama hali vakti yerinde, hayatında para sorunu yaşamamış biriydi. Ailesi, kentin hatırı sayılır ailelerinden biriydi. 1936 doğumlu Topçuoğlu, çok sevdiği ve hiç ayrılmadığı Kahramanmaraş’tan yıllar sonra uzaklaşmak zorunda kalacaktı. Hayatı, hiç ummadığı bir anda değişiverdi. Kefil olduğu bir arkadaşı borcunu ödeyemedi. Üstelik ortadan kaybolmuştu. Ali bey, arkadaşını ne şikâyet etti ne de aramaya koyuldu. Ama onun borcunu kendinin bildi. Önce bakliyat ticareti yaptığı dükkânını kaybetti. Bunu evi izledi. Baba evini yitiren ve memleketinde kimsenin yüzüne bakamayacağını hisseden Ali 53 yaşında, gurbet yoluna düştü. Eşi Fatma Topçuoğlu ile beraber, ancak altı çocuğunu Kahramanmaraş’ta bırakarak, 1988’de ona kadar hiç görmediği İstanbul’a geldi. Ne yapacağı konusunda ise bir fikri yoktu.“İçli köfte yapsam satar mısın?”Otele parası yetmediği için, karısıyla birlikte bir arkadaşının Gaziosmanpaşa’daki atölyesinde yatıp kalktılar. O ana kadar ticaret dışında bir işle uğraşmamıştı, ama elinde bunu devam ettirecek bir kaynak da yoktu. Öneri karısı Fatma’dan geldi: “İçli köfte yapsam satar mısın?” Ali Bey, sermaye olarak sadece bir piknik tüpü ve tencere, ancak bolca emek gerektiren bu teklifi hemen kabul etti. Beyoğlu’ndaki kahvehaneleri içi çiğ börek ve içli köfte dolu tenceresiyle dolaşmaya başladı. İş fena gitmiyordu. Ve kendi ayakları üzerinde durmaya başlayıp, Gaziosmanpaşa’da bir ev kiralamaya muvaffak olduğunda çocuklarını da İstanbul’a getirdi. Beyoğlu’na sık uğrayanlar onu, 1990’ların başındaki ilk bu görüntüsüyle hatırlayacaktır. Titizliği her halinden belli, beyaz […]

Education Ministry to provide free textbooks in minority languages

News, Etc. An Armenian citizen of Turkey was bold enough to write to President Abdullah Gul asking for free textbooks in the Armenian language to be provided to some 3,000 students of 17 community schools in Istanbul, as their 15 million Turkish peers all over the country. President Gul passed on the request to the National Education Ministry which studied the reauest and announced last week that not only the students at the Armenian minority schools but Greek and Jewish community schools will also be provided with free textbooks if they submit digital CD’s in their languages to be printed. In January this year, the ministry announced that free textbooks in Turkish would be distributed to all minority schools beginning of the next academic year for the first time, a practice that the Justice and Development Party (AKP) government initiated at all the Turkish schools at primary and secondary educational levels after the 2002 elections that brought it to power. “While our government is distributing free textbooks to 15 million students for years, our community is trying to educate our students in the Armenian language using photocopied texts because we do not have the means to print textbooks. If our state wishes it can remedy this disgraceful situation,” Varujan Turac wrote in his petition to President Gul. According to the National Education Ministry the additional cost of distributing free textbooks in Turkish to minority schools is 58,000 Turkish Liras (apprx. 27,000 Euros). According to ministry official printing textbooks in the Armenian language will cost about 100,000 Turkish Liras (apprx. 46,000 Euros). Compared to the Armenian community schools that have a student population of 3,000, the number of students attending the community schools of other minorities is quite low. For instance, the Greek (Rum) minority in Istanbul maintains about 10 schools, […]

Şifayı internetten kapma devri: e-hastalıklar

Flickr’da “fotoğraf avcılığı” Bunların yanı sıra Flickr gibi fotoğraf sayfalarında da aynı bağımlılığı görebiliyoruz. Çoğumuz başkalarının fotoğraflarına gizlice göz atarken yakalanmaktansa ölmeyi tercih ederken, Flickr gibi sitelerde insanların özel resimlerini paylaşmasıyla bu tür pişmanlıklar da ortadan kalkıyor.İngiltere Lancaster Üniversitesi’nden Haliyana Khalid ve Alan Dix, “fotoğraf avcılığı” üzerine bir çalışma yürütüyor. Flickr ve benzeri sitelerde zaman harcayanlarla yaptıkları söyleşilerde “fotoğraf avcıları”nın hiç tanımadıkları insanların fotoğraf albümlerine saatlerce baktıkları anlaşılıyor. Khalid ve Dix, bunun nedenini duygusal tatmin olarak açıklıyor: “Örneğin başkalarının düğün fotoğraflarını incelemek insanlara kendi düğünleriyle ilgili hayaller kurduruyor.” Kişisel e-postadaki cümleler ertesi gün gazetede E-posta ise işlerin yolundan çıktığı bir başka alan. E-posta hizmeti, arkadaşlara ve tanıdıklara post-it kağıtlarla not bırakma alışkanlığının yerinin almış olsa da çok düşünmeden yazdığımız bu notların nereye gideceğini, nasıl sonlanacağını da hesap edemiyoruz. Bu konuyla ilgili en trajikomik örnek olarak US dergisi editörü Keith Olbermann’ın yaşadığı e-posta skandalı sayılabilir. Olbermann geçen sene bir arkadaşına yolladığı özel e-posta’da hemcinsi bir MSNBC muhabiri için “taşla dolu bir bavuldan bile daha işe yaramaz” demesi ve ardından bu sözleri ile New York Daily News gazetesinde karşılaşması gönderilen e-postaların çok da masum olamayabileceğini gösteriyor. Modern Brigitte Jones’lar : Blog bağımlıları İngiltere Northumbria Üniversitesinde insan-bilgiyasar etkileşimi üzerine çalışmalar yapan Pam Briggs ise elektronik iletişim sırasında yüz ifadesi ya da vücut dilinin eksik olmasını söylediğimiz şeyleri tam anlamıyla ifade etmemizi engellediğini söylüyor: “Kullanılan mecra çok küçük, dolayısıyla kendimizi ifade edebilmemiz için elimizdeki tek malzeme dil. İletişimin diğer öğeleri kaybolduğu zaman kendimizi tek öğeyle ifade edebilmek için normalde söylemek istediğimizden çok daha duygusal, daha çoşkulu, daha üzgün şeyler söylüyoruz ya da yazıyoruz.” Briggs’e göre herkesin arasında dolaşan e-postaları ya da ünlenmiş Youtube videolarını takip etmek aslında insanların diğerleri tarafından nasıl algılanmak istendiğinin de göstergesi. Bu durum ayrıca bloggerların, insanlara yüzyüze söyleyemeyecekleri kişisel bilgilerini bloglarında paylaşmalarını da açıklıyor. Blogger örneklerinden biri olan Jessica Cutler […]

Turkey cannot disentangle itself from the “Action plan”

Niyazi Dalyancı The cacophony over the alleged “Action Plan against Religious Radicalism” continued to dominate the political agenda in Turkey as all the actors on opposing sides of the debate entrenched themselves in their positions refusing to yield an inch of territory to their rivals. Two separate meetings within two weeks between Prime Minister Recep Tayyip Erdogan and Chief of Staff Gen. Ilker Basbug lasting more than an hour each, seemingly did not help to defuse the tensions either. At a lengthy news conference at the headquarters of the General Staff, Gen. Basbug met with veteran Turkish journalists and declared that after meticulous research and investigation within the army ranks and computers, no evidence had been found that the document that outlined plans for undermining the government and eradicating the Fethullah Gulen movement was written by the allegedly undersigned Navy Col. Dursun Cicek. He said, since the forensic study was carried out on a photocopy, because the original was missing, the experts were not able to establish without doubt that the signature really belonged to Col. Cicek. No further investigation of the case would be carried out by the military prosecutors provided that no new evidence comes up, Gen. Basbug said, adding that the file was sent to the Chief Prosecutor in Istanbul. Displaying ire at certain times, Gen. Basbug called on the civilian prosecutors to “find out who produced this piece of paper and what their purpose is.” Turkey’s Army Chief complained that “certain circles” are conducting an “asymmetrical psychological warfare” against the armed forces and called on those “who are trying to define themselves and their political positions in terms of armed forces,” to “pull their hands off the army.” When he was asked who those circles might be, Gen. Basbug said: “We have certain information which we […]

Kimse var mı orada?

İSMEK gazetecilik öğrencisi Ali Haydar Bilgin, Sabah ATV grevinin 104’üncü gününde İstanbul-Beşiktaş Barbaros bulvarı üzerinde bulunan Sabah binası önündeki grev gözcüsü Ender Ergün’le bir söyleşi gerçekleştirdi.Ali Haydar Bilgin -İyi günler isminizi ve burada neden bulunduğunuzu öğrenebilir miyim? Ender Ergün: 36 yaşındayım. Grafikerim,1995 yılından Sabah grubunda işe başlamıştım. Dergilerde çalışıyordum sonra değişik yerlere transfer oldum. En son geldiğim yer burası yine Sabah Grubu oldu. 3,5 yıldır Forbes dergisinde grafiker olarak çalışıyordum. Neden böyle transfer oldu. Basında uzun yıllar aynı yerde çalışıyorsanız maaşınız zamlanmaz. Normal zamların çok gerisinde kalırsınız. Biraz uzun soluklu kalmanın bir avantajı vardır fakat sizden 2 yıl sonra giren biri daha az iş yapan daha az tecrübeli sizden daha fazla maaş alabilir. Dolayısıyla aldığım maaş enflasyonun gerisinde kaldı, eridi. İstenen zam talepleri karşılık bulmayınca da başka yere transfer oluyorsunuz. Dolayısıyla basında çalışanların büyük bir çoğunlukla sirkülasyon ağı içerisindedir. Tabii bu söylediğim geçmişe yönelik bugün grevle alakalı değil. Genel basın durumunu anlatan bir şey. Yani hiç bir basın çalışanı kendini çalıştığı yerde devamlı görmez. Bu ve bunun benzer sebeplerden dolayı gelen her patronaj ve yönetim kendi idari kadrosunu kendi çalışan kadrosunu getirmeye çalışır. Nitekim şimdi Sabah grubunda başımıza gelen o. Hani TSMF ile Sabah kendi adamlarını getirdi. Her yeni patron bir takım hakların törpülenmesi anlamına geliyor. Basın çalışanları içinde girdiği yerlerde uzun yıllar çalışan ve emekliye ayrılan insan sayısı çok azdır. Maaşınızı arttırmak için başka yere geçerseniz. Böyle hep patronaja tabi çalıştıkları için patronajın sermaye piyasalarındaki, enerji piyasalarındaki durumu, oyunları, ona göre sizin gazetecilik yapmasını ister. Hangi sektörde ise bu basın patronu ağırlıklı olarak onun yaptıklarını tırnak içerisinde “kötü kanunsuz şeyleri” görmenizi istemez, yazmanızı istemez. Basın çalışanlarının buna ve buna benzer tonlarca sorunları var. Basın çalışanların eğer örgütlenirse, iş güvenliği gelecek ve bu sorunların önemli bir kısmı aşılacak. – Şu an da kaç arkadaş grevde? On kişi grevdeyiz – On […]