Kategori Genel

Belge mi sahte gazetecilik mi?

Betül Okçu Ergenekon soruşturması başladığı günden bu yana, soruşturmaya konu olan kimi belgelerin bazı yayın organlarına sızdırılması zaman zaman tartışma konusu oluyor. Son olarak, Ergenekon soruşturması kapsamında tutuklanan emekli albay Levent Göktaş’ın avukatıyken kendisi de Ergenekon zanlısı haline gelen tutuklu eski asker avukat Serdar Öztürk’ün bürosunda yapılan arama sırasında ele geçirildiği iddia edilen “İrticayla Mücadele Eylem Planı” başlıklı belge Taraf Gazetesi’ne servis edildi. Vahim iddialar içeren Albay Dursun Çiçek imzalı belgenin yayımlanmasından sonra ise belgenin gerçek olup olmadığına dair şüpheler üzerinden sert tartışmalar yaşandı. Askeri Savcılık tarafından yürütülen soruşturma sonunda ise belgenin Genelkurmay’da hazırlanmadığının tespit edildiği belirtilerek herhangi bir soruşturma açılmadı. Ergenekon savcılarının yürüttüğü soruşturmada ise belgenin altında imzası bulunan Albay Çiçek’in, farklı imzalar kullandığı belirlendi.Belgenin sahte mi doğru mu olduğu tartışması o kadar ön plana çıktı ki, adeta bir darbe girişimini ifşa eden belgenin içeriği bile tartışılamaz hale geldi. İşin mesleki boyutuna bakıldığında ise bir belgenin doğruluğu kesin olarak onaylatılmadan yayımlanmasının gazetecilik etiği açısından ne kadar doğru olduğu da ayrı bir tartışma konusu oldu. Kamusal önem arz eden böyle bir belgenin hangi koşullarda ve nasıl yayımlanması gerektiğini gazeteci Ragıp Duran’la konuştuk. Denetimsiz yayının sakıncaları Ergenekon soruşturmasının başından beri birtakım belgelerin öncelikle Taraf Gazetesi olmak üzere belli ideolojilere yandaş olarak değerlendirilebilecek yayın organlarına sızdırılarak yayımlandığına şahit olduk. En son ortaya çıkarılan İrtica ile Mücadele Eylem Planı başlıklı belgeye dair şüpheler ise devam ediyor. Buradan yola çıkarak bir yayın organının doğruluğunu onaylatmadığı bir belgeyi yayımlayıp, bu belge üzerinden haber yapması meslek etiği açısından ne kadar doğru? Böyle bir belgenin haberleştirilmesinde nasıl bir yol izlenmeliydi? sorularından yola çıkarak bir belge, bilgi veya duyumun, doğru olduğu kesin olarak belirlenmedikçe yayımlanmaması gerektiğini söylemeliyiz. Bilgi kirliliğine karşı mücadele için bu denetim şarttır. Gazeteye ulaşan/ulaştırılan herhangi bir bilginin denetlenmeden yayınlanmasının sayısız sakıncaları/tehlikeleri var. Çünkü haberciliğin birinci kuralı kamuya iletilen bilginin doğru olmasıdır. Haber demek zaten doğru […]

Darwin kapakta, sansür firarda

Ankara Başsavcılığı, Bilim ve Teknik dergisinin Darwin kapağını son anda değiştiren TÜBİTAK yönetimi için "takipsizlik" kararı verdi. Mart sayısında dergiden çıkarılan Darwin haziranda kapak oldu.

Kadına yönelik şiddeti var, yok etmek için niyet yok!

Türkiye, son haftaları yine kadına yönelik şiddet ve tacizin gölgesinde kaldığını gösteren haberlerle geçirdi. Şiddet gören kadınların yaptığı başvurular üzerine açılan davalarda, mahkemelerde kimi ilginç kararlara imza atılırken, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde görülen bir davada da Türkiye, kadına yönelik şiddet nedeniyle ilk kez ceza alan ülke sıfatını kazandı. AİHM kararını eleştiren hükümet temsilcilerine ise tekzip Siirt’ten geldi. Sevgilisini çalıştığı yerde ziyaret ettiği için bir genç kadın öldürülmek istendi. Bu olayın yanısıra gazetelere yansıyan haberlere göre sadece haziran ayının ilk 3 haftasında 12 kadın namus ya da töre kisvesi altında işlenen cinayetlerde öldü. 5 kadın ise tecavüze uğradı. Hakimlerden örnek kararlar İlk olarak Ankara 8’inci Aile Mahkemesi’nde görülen bir davada, Hakim Eray Karınca,eşine şiddet uygulayan kocaya 6 ay evden uzaklaştırma cezası ile diş fırçalama da dahil kişisel temizliğine dikkat etme uyarılarında bulunan bir karara imza attı. Karınca, kocanın yükümlülüklerini yerine getirmemesi halinde 6 ay hapis cezası verileceğini de hükme bağladı.Ardından, Ankara hakimi Eray Karınca’nın verdiğine benzer bir karar, Kastamonu’nun Araç ilçesinden geldi. Şiringüney köyünde, tartıştığı eşi İpek Kadıncı’yı darp edip eve kilitleyen çiftçi Mustafa Kadıncı hakkında açılan davada Araç Asliye Ceza Mahkemesi Hakimi Aslıhan Limon, kocaya toplam 1 yıl 10 ay hapis cezası verdi. Hakim, mağdur kadının şikayetçi olmaması nedeniyle cezayı “denetimli serbestlik” tedbiri uygulanmasına çevirdi. Buna göre koca Kadıncı, iri puntolarla yazılı halde, “Eşime vurduğum için eşimden ve tüm Araç halkından özür diliyorum. Mustafa Kadıncı” imzalı bin adet el ilanı dağıtma ve 50 adet fidan dikerek 6 ay süreyle bakımlarını yapma cezası aldı. AİHM’in rekortmen ülkesi Türkiye Bu kararlardan birkaç gün sonra ise Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi aile içi şiddet konusunda Ankara’ya karşı açılmış ilk davayı sonuçlandırdı. 9 Haziran günü alınan bu kararla Türkiye kadına yönelik şiddet nedeniyle ceza alan ilk ülke olma sıfatını kazandı. Mahkeme, Türkiye’nin şiddet gören bir kadını, savcılığa başvurduğu halde, kocasından koruyamayarak ayrımcılık yaptığına hükmederek, şikayetçi […]

Salı Pazarı’nda yapılaşmaya durdurma

HaberVs Yaklaşık 70 yıl boyunca Salı Pazarı’nın kurulduğu tarihi Kuşdili Çayırı’nın İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından imara açılmasına ve çok katlı alışveriş merkezi yapılmasına imkan tanıyan projenin yürütmesi İstanbul İdare Mahkemesi’nce durduruldu. Proje, Kadıköy’ün merkezinde yer alan ve imar girmemiş son arazinin yeşil alan yerine yapılaşmaya teslim edildiği gerekçesiyle sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütleri tarafından tepki görüyordu. Arkeologlar Derneği ise, kent tarihinin en eski tarihi buluntularının ve antik limanın yer aldığı gerekçesiyle Kuşdili Çayırı’nda arkeolojik çalışma yapılmasını zaruri görüyordu. Kadıköy Belediyesi’nin 10 Haziran 2009’da yaptığı açıklamada, İstanbul 2. İdare Mahkemesi’nin kararıyla, Aralık 2008 tarihine kadar Salı Pazarı’nın kurulduğu Kuşdili Çayırı’na yapılması planlanan alışveriş merkezi projesinin durdurulduğu ifade edildi. Açıklamada, Kadıköy’de yapılacak böyle bir inşaatın, “Bölge trafiğini daha da zora sokacağı ve yapılacak alışveriş merkezinin Kadıköy’deki tarihi çarşı esnafının ekonomisine zarar vereceği” gerekçesiyle ilçede oturanların bu projeye karşı çıktıkları, bu alanın tekrar yeşil alan olarak tasarlanması için kampanya başlattıkları ifade edildi. Açıklamada, Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk’ün şu görüşlerine yer verildi: “Kararı olumlu buluyoruz. Bizim için önemli bir kazanım. Kentin yeşil alanlarının korunması açısından örnek teşkil edecek bir yaklaşım. Bir süredir tüm Kadıköylüler gibi biz de bu kararı bekliyorduk. Karar, umarım yeşil alanların imara açılması yoluyla trafik yoğunluğunu artıracak ve kent içi yaşamı olumsuz etkileyecek diğer projelere de örnek olur.” İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nce, Salı Pazarı’nın kaldırıldığı Kuşdili Çayırı’na çok katlı alışveriş merkezi yapılmasına ilişkin proje hazırlanması üzerine Türk Mühendis ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB) tarafından, “projenin yürütmesinin durdurulması” talebiyle İstanbul İdare Mahkemesi’ne başvurulmuştu.

Hulda festival en route Istanbul

News, Etc. “His dream was to bring his ship to the Mediterranean…But he thought that it would be difficult to find eight people for the journey that would take a whole year,” said Turkish artist Behcet Sefa in an interview talking about the wish of the world famous Turkish sculptor Ilhan Koman to set “M/S Hulda” on sail. It was the vessel that Koman made his home and workshop for years in Stockholm. Now that dream has become true. “M/S Hulda” is en route to the Mediterranean visiting European ports as a sailing exhibition and her journey will end up in Istanbul in September of 2010, the year when the city will be the Cultural Capital of Europe. Those who have visited Istanbul Bilgi University’s Santralistanbul campus could not have missed the works of Ilhan Koman that have been exhibited at the museum. Actually there is a replica of his famous work ‘To Infinity’ between the museum and the parking lot. His other famous sculpture called “Mediterranean” that depicts a woman consisting of 112 metal strips probably expressing the waves and breezes of that sea which has been the cradle of civilizations. Despite its 4 tons, the sculpture gives a very light impression to the beholding eye. Who is Ilhan Koman orn in 1921 in Edirne-Turkey, Ilhan Koman studied at the Istanbul Academy of Fine Arts. After his graduation in 1946 he went to Paris where he worked in l’Académie Julian and l’Ecole du Louvre (1947-1950) and opened his first solo exhibition. He produced his first iron works in Istanbul between 1951 and 1958 at the Academy’s sculpture department and workshop of which he was the co-founding professor. In 1958 he was invited to the Brussels World Fair to represent Turkey. In 1959 he moved to Stockholm where he took […]

Is the alleged “Action Plan” to undermine AKP government true or fake? One may never know!

Niyazi Dalyancı Whether a document containing plans to undermine the government allegedly written by a colonel at the headquarters of the Turkish General Staff is authentic evidence of the presence of a junta within the officer ranks or a fabrication leaked to the media with the purpose of discrediting the armed forces, dominated the political agenda in the country for the past week. Latest reports indicate that the public might never learn where the truth lies. The public debate over the document was launched in full fervor after the Taraf newspaper published it last week claiming that it was found among the evidence seized at the office of a lawyer who is presently under arrest as one of the defendants of the Ergenekon trial where nearly 200 suspects including officers, university professors, journalists, lawyers and police chiefs are charged with setting up an armed terror organization to overthrow the elected government in Turkey. Scores of defendants including top ranking generals are presently under arrest. The document titled “Action Plan for the Struggle Against Religious Radicalism” and dated as recently as April 2009, targets both the government of Prime Minister Tayyip Erdogan and the so-called Fethullah Gulen community, that has become increasingly influential in the country’s social and political scene in recent decades. The alleged plan includes a wide-range of measures, including “planting weapons, documents and material” that would point to illegal activities at houses used by the community, launching a media campaign discrediting the government and claiming that officers arrested under Ergenekon have been imprisoned because of their activities against radical Islam. The campaign plan is also aimed at accusing the Justice and Development Party (AKP) government of leading Turkey towards a society run according to Islamic Sharia law. It also mentions plans to implant agents within AKP to create […]

Oyun içinde çocuk hakkı

İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Bölümü tarafından hazırlanan Söz Küçüğün Kutu Oyunu, 10-15 yaş arası ilköğretim çağındaki çocukların insan haklarını oynayarak öğrenmelerini hedefliyor. Monopol isimli oyundan esinlenerek tasarlanan Söz Küçüğün Kutu Oyunu, öğretmen, pedagog, oyun tasarımcısı ve sivil toplum kuruluşu üyesi gibi farklı alanlarda çalışan bir ekiple birlikte hazırlandı. Eyüp ve çevre ilçelerdeki okullarda oynanmaya başlanan oyun, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyeleri tarafından da ilgiyle karşılandı. Tanıtımı Santralistanbul’da gerçekleştirilen oyun dış ve iç olmak üzere iki parkurdan oluşuyor. Hak savunuculuğu ve hak ihlallerine dayalı sorunlar karşısında çocuklara, “Ne söylersin?” ve “Ne yaparsın?” soruları yöneltiliyor. Oyunun tasarımcılarından Gülesin Nemutlu, çocuk haklarıyla ilgili bir oyun hazırlamanın çok zevkli, fakat çok da zor olduğunu söylüyor. Özellikle ekip olarak, “Çocuk hakları çocuklara mı, yoksa yetişkinlere mi öğretilmeli?” sorusu üzerine hâlâ tartıştıklarını sözlerine ekliyor. Oyunu oynayan öğrencilerin aileleriyle de bir takım atölye çalışmaları yapan Çocuk Çalışmaları Birimi, oyunun daha da geliştirilerek tüm ilköğretim okullarında oynanmasını hedefliyor.Haber: Mine Savaş Kamera-Kurgu: Ertan Önsel

Dikkat! AP’de “Korsan” var

Avrupa Birliği üyesi 27 ülkede, geçen günlerde yapılan Avrupa Parlamentosu (AP) seçimleri bu kez de parlamentoda her zamanki, görmeye alıştığımız partilerin sandalye kapma yarışı şeklinde geçti. 2009-2014 yılları arasında görev yapacak olan parlamentoda 267 sandalyeyle birinci parti olmayı kimseye kaptırmayan Hristiyan Demokratlarla, 159 sandalye sayısıyla bu sene de ikinci parti olan Avrupa Sosyalist Partileri Grubu (PES) geçen seneki parlamento düzenini korumuş oldu. Üçüncülüğünü koruyan Avrupa için Liberal ve Demokrat İttifakı (ALDE) de 81 sandalyeyle parlamentodaki yerini aldı. Cem Özdemir’in de üyesi olduğu Yeşiller/Avrupa Serbest İttifak Grubu (Greens/EFA) ise 51 sandalyeyle AB için söz sahibi oldu. Seçimlerin ardından tüm dünya basını konuyu farklı pencerelerden bakarak yorumladı. Türkiye basını ise seçim sonuçlarının Türkiye’yi nasıl etkileyeceği ile bir hayli ilgilendi ve sağcı kanatın güçlenmiş olması Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyelik sürecinde olumsuz etkileri olacağı sonucuna varıldı.Ancak seçimlerin tüm bu kendini tekrar eden işleyişi içerisinde bir parti sıyrıldı ki tüm bu tekdüzelik bozuldu. AP’ye girebilmek için gerekli yüzde 7,1’lik oy oranını alarak parlamentoda bir sandalye kazanan Korsan Parti ( Piratpartiet/ Pirate Party) kendilerinin de beklemediği bu gelişmeyle seslerini duyurabilecekleri çok önemli bir platforma girmiş oldu. Partinin sesini duyurabilmesi önemli, çünkü eleştiri, öneri ve vaadleri bugüne kadar duymaya alışık olduklarımızdan bir hayli farklı. Sloganlarıysa, tüm dünya halklarının diline tercüman olur nitelikte: “Tüm vatandaşlar için adalet, özgürlük ve demokrasi talep ediyoruz”Bu slogan aslında çok klişe bir söylem gibi dursa da Korsan Parti özgürlüğü, demokrasiyi ve adaleti bilgi çağına uyarlayarak istemesiyle diğerlerinden ayrılıyor. İsveç örneğini izleyen İspanya, Danimarka, Almanya, Hollanda, İsviçre, Brezilya ve Kanada’da da korsan partileri kuruldu.Kurulduğu ilk 24 saatte 2 bin üye Politikasına geçmeden önce partinin Avrupa Parlamentosu’nda sandalye kazanmasına kadarki süreci anlatmakta fayda var. Bugün İsveç’in en büyük üçüncü partisi olan Korsan Parti oluşumu aslında bir internet sitesiyle başladı. Haziran 2006’da “Pirate Party Bay” adıyla kurulan sitenin başarmak istediği altı etap vardı. Birinci etap sundukları […]

Son serenler

/ KAŞ Antalya’nın dağlık kesimlerinde Lykia (Likya) lahitlerinden esinlenerek inşa edilen ve geleneksel mimariyi temsil eden arı kovanları yok oluyor. Seren adı verilen bu dev kovanların Elmalı, Korkuteli ve Kumluca ilçelerindeki son örnekleri de yitirilmek üzere. Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü Halk Kültürü Araştırmacısı Öznur Tanal’a göre kimi örneklerinin geçmişi 17. yüzyıla kadar inen serenler, yöre insanının karakterini ve özgün mimariyi temsil eden çok önemli bir değer. “Dirim evi” Günümüze ulaşabilen az sayıdaki serenin, Elmalı’ya 11 kilometre mesafedeki Söğle köyleri ve Serkiz yaylasında bulunduğunu dile getiren Öznur Tanal, bu yapıların antik Lykia lahitlerinden (kayadan oyulan kapaklı mezar) esinlenerek inşa edildiğine dikkat çekiyor. Ancak mimarisiyle lahitleri çağrıştıran serenler, kullanım olarak tam tersi bir özellik taşıyor. “Lahitler antik dönemin ‘ölü evleri” sayılırken serenler, doğanın mucizesi sayılan arı hücrelerini harmanlayarak yaşamın hizmetine sunuyor” diyor Tanal. “Bu nedenle serenleri ‘dirim evi’ olarak isimlendirebiliriz.” Ardıç ağacından kalasların (dilme) destek olarak kullanıldığı serenler, taşla örülüyor. Ardıç ve taştan oluşan üç ile dört metrelik bu kaidenin üzerinde, ahşap bir oda bulunuyor. Bu odanın içinde, içi oyularak boru şekli verilmiş ardıç kütükler birer kovan vazifesi görüyor. Bir piramit gibi üst üste dizilen bu kovanlar bu görünümüyle, antik lahitlerin kapağını andırıyor. Toplam yüksekliği altı metreyi bulabilen serenler arıları ve balı, başta ayı olmak üzere vahşi hayvanlardan ve kötü hava koşullarından koruyor. Kovanların bulunduğu üst bölüme, kaidede kullanılan kalasların uçları basamak yapılarak çıkılıyor. İsmi de antik Mimarisi gibi seren isminin de Lykia kökenli olabileceği düşünülüyor. Antik Lykia başkenti Xantos’ta (Ksantos) bulunan Harpyler Anıtı’nın üst kısmında betimlenen mitolojik denizkızları “sirenler”, seren isminin ortaya çıkmasını sağlamış olabilir. Öznur Tanal bu bilgiyi, Arkeolog Ünsal Özçakır’dan aldığını belirtiyor. Sadece Antalya bölgesinde bulunan bu özgün yapıların geleceğe taşınması gereken bir değer olduğunu söyleyen Öznur Tanal son serenlerin, Elmalı’nın Söğle köyleri dışında Korkuteli İmecik Susuzu, Saklıkent Yazır Güzlesi, Kumluca Çakmak Yaylasıyla Göldağı eteklerinde ve Beydağları’ndaki […]

Wars over general semantics

Niyazi Dalyancı “The abbreviated form of Justice and Development Party is AK Parti, not AKP. It is compulsory for everybody to write it this way. Those who are not writing it in this way, they are devoid of manners. You are obliged to refer to me by my legal name. Otherwise it’s slander,” exploded Prime Minister Tayyip Erdogan at a meeting of mayors in Ankara. Mentioning his party as AKP in democratically unethical because in the foundation documents at the Supreme Court, his party’s title is initialed as AK Parti, he argued. “AK represents there immaculacy. It expresses both justice and development. AK has introduced cleanliness to the politics in our country. No doubt we do not respect those who say AKP,” explained Erdogan. By the way, “Ak” means “White” in the Turkish language. Erdogan’s harangue sparked yet another absurd exchange of angry words between Turkey’s politicians. Deniz Baykal, the leader of the main opposition Republican Peoples Party (CHP) reacted to Erdogan from Nigde, where he was on a visit. “Let us both lift the parliamentary immunity and see who is white and who is black,” retorted Baykal. “Anybody can say whatever he likes; you have accepted it for seven years, why are you complaining now?” Baykal asked. Later in the week Baykal on went on pursuing the argument. “It seems that as the party gets increasingly soiled, they feel the need to emphasize the fact that they are white,” said Baykal addressing his deputies in the parliament. Second person singular, second person plural “You cannot address a party leader in the second person singular,” Erdogan continued the fight over language, addressing himself to Baykal at his party’s local congress in Kayseri. “I am addressing you as ‘sayin,’ (an expression in Turkish that roughly means ‘respectable’ in addressing another person) […]

28 years for journalist, 20 for the killer

News, Etc. Journalist Nedim Sener who published a book on police and security officials’ negligence over the murder of Hrant Dink, the Armenian journalist shot dead in front of his office in January 2007 is facing a possible prison sentence of 28 years on six different charges ranging from revealing secret documents to exposing officials engaged in anti-terror fight. The actual murderer, Ogun Samast, a young nationalist from the Black Sea town of Trabzon, is still on trial with the prosecutor demanding a 20-year-prison sentence against him. Sener published his book titled “The Dink Murder and Intelligence Lies,” in January 2009. Four police officers presently serving in Trabzon, Istanbul and Ankara filed a complaint with the Istanbul Chief Prosecutor claiming that Sener has violated the law by revealing secret documents, exposing them, breaking the secrecy of communication and attempting to influence an ongoing legal trial, namely the Dink murder case. All four police officers, one of them ranking as high as chief of intelligence department of the General Directorate of Police in Ankara are accused of negligence in Sener’s book because they failed to take appropriate measures to protect Dink while they knew months ahead that the assassination attempt had been planned. Sener who is a staff reporter for the Milliyet newspaper said most of the information in his book is available on the internet. “The telephone conversations between Muhittin Zenit, a member of the Trabzon police force and Erhan Tuncel, allegedly the chief instigator of the killing, just after the murder can be reached through Google. You can even listen to these telephone conversations,” said Sener after his trial opened this week in Istanbul. “As a journalist it’s my duty to make a contribution to the uncovering of truth. This book’s objective is to help rectify confidence in security […]

Landmines bill passes, controversy continues

News, Etc. Turkish Parliament passed the controversial government legislation on tendering the clearance of landmines along Turkey’s border with Syria in exchange for granting the right of farming on the land to the company that is awarded the contract. If President Abdullah Gul endorses the bill, the main opposition Republican Peoples Party (CHP) will take it to the Constitutional Court demanding a repeal. The controversy over the bill broke out over reports that the contract will be awarded to an Israeli firm. Opponents of the bill argue that giving the control of the land along the Syrian border to the Israelis would carry the danger of Turkey getting involved in a possible conflict in the Middle East. Dissent within PM’s party Prime Minister Tayyip Erdogan had scolded his own deputies at an in camera session of his party group in the parliament last week because they were not attending the sessions. “What other business do our friends who do not come to the assembly have? Let them tell me and let me hear,” Erdogan said. However, during the same group meeting some of the deputies expressed their reservations about the landmine bill, the newspapers reported. In the final voting session that continued into the early morning hours, 62 of Erdogan’s 338 deputies were still absent from the floor.But the bill passed with 255 votes.

Gazeteci ve akademisyenlerin gözüyle Türkiye

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ile Konrad Adenauer Vakfının her yıl ortaklaşa düzenlendikleri Türk-Alman Gazeteciler Seminerlerinin 23’cüsü geçen hafta sonu Antalya’da yapıldı. “Tarihi Miras ve Güncel Beklentiler Arasındaki Türkiye” başlığı altında mahalle baskısından, medyada bilgi kirlenmesi ve Türkiye’nin dış politikasına kadar geniş bir yelpazeyi kapsayan dokuz ayrı konuda yapılan panellere 40 kadar gazeteci ve akademisyen katıldı.Hayli hareketli ve tartışmalı geçen oturumlardan ilki Türkiye’nin yeni Dışişleri Bakanı Prof. Ahmet Davutoğlu’nun ortaya attığı “Stratejik Derinlik” kavramı üzerine cereyan etti. Konuşmacılardan Milliyet Gazetesi yazarı Semih İdiz, kavramı “Stratejik Kafa Karışıklığı” olarak nitelerken, diğer konuşmacı, Zaman yazarı Şahin Alpay ülkenin dış politikasının dar kapsamlı olmaktan çıktığını ve Türkiye’nin hem bölgesel hem de global bir güç olma yoluna girdiğini savundu. Alpay, 2005 yılından sonra AB ile ilgili reformların yavaşlamasını ise Ergenekon, Anayasa Mahkemesinin AKP’yi hedef alan kararları gibi faktörlere bağladı.Bunu izleyen “Türk-Alman Medyası ışığında Ortadoğu” başlıklı panelde de konu gene Türkiye’nin dış politikasıydı. Milliyet’ten Kadri Gürsel de AKP hükümetlerinin dış politikasını eleştirerek, bugün izlenen yolun sonunda Türk dış politikasının “çıpasının” Irak ve ABD’ye bağlı kalacağını AB hedefinden uzaklaşılacağını ileri sürdü.Bu oturumda konuşmacı olan Alman gazeteci Thomas Gutschker ise İsrail’in Gazze saldırısı gibi bölgede tepki yaratan olaylara Alman basının nasıl yaklaştığını anlattı. Gutschker’in İsrail’e fazla yüklenmemesi Türk meslekdaşlarının eleştirilerine yol açtı.AB milletvekillerinin tepkisi bireysel Daha sonraki “AB Parlamentosunda son beş yıla bakış” oturumunda konuşan AB Parlamentosu üyesi ve Türk-Alman Vakfı Başkanı Vural Öger Türkiye’de AB sözcülerinin söylediklerine aşırı tepki gösterilmesinden yakındı. Avrupa Parlamentosu üyelerinin Türkiye’yi hedef alan demeçlerinin ise bireysel yaklaşımlar olduğunu ve ciddiye alınmaması gerektiini ileri sürdü. Alman Şansölyesi Angela Merkel ve Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy gibi AB liderlerinin Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmalarının da fazla anlam ifade etmediğini belirten Öger, bu açıklamaların iç politika nedenleriyle yapıldığını iler sürdü.“Türkiye’nin AB Sürecindeki Gelişmeler ve Güncel Görünüm” başlıklı panelde de Türk dış politikasının eleştirilmesine bu kez Hürriyet yazarı Cüneyt Ülsever […]

Yalnızlığa ticari çözümler

Yalnızlık birçok insanın korkulu rüyası. Dünya kendiyle baş başa kalarak kendini dinlememek için elinde avucunda ne varsa dökmeye hazır insanlarla dolu. Buna karşılık yalnızlığı bilançolarının kâr hanesini şişirmek için iyi bir fırsat olarak görenler de var. Bunlar da her an yeni buluşlarıyla ortalıkla boy gösteriyorlar… Teknolojinin bizi yalnızlaştırdığına dair makaleler havada uçuşadursun, çivi çiviyi söker misali daha da teknoloji bağımlısı bireyler haline geliyoruz. Teknoloji mi yalnızlıktan yalnızlık mı teknolojiden çıkar sorusu kafamızı kurcalayamıyor, çünkü o sırada ya Hizamaruka’mıza sarılarak günün yorgunluğunu atıyoruz ya da alkış makinemizin coşkulu sesiyle kendimizden geçiyoruz. Daha az soru soran bireyler olarak daha “mutlu” yaşıyoruz. Biliyoruz ki bizim için sonsuz çözüm olanakları sunan ticari kafalar her daim hizmetimizde. Bir taraftan da yalnızlığın özgürlük olduğunu pompalayan bu kafalar çarkın dönüşünü garantilemek için ellerinden geleni yapıyorlar. İşte yalnızlığa karşı icatlar… Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba? Sevgilin mi var derdin var sorunu bizim için sorun olmaktan çıkartılıyor. “O kadar yalnızım ki yanımda bana dokunan, beni dinleyen bir erkek olsun yeter” diyorsanız ona da çözüm bulundu. Uyurken göğsüne yatabileceğiniz, içi elyafla doldurulmuş bir yastık adam hizmetinizde. Kameo tarafından üretilen ‘Erkek arkadaş kolu’ isimli Japon icadı bu yastığın satışının yapıldığı http://www.pillow-partners.com sitesinde, yalnız uyumaktan nefret edenler; boşanmış, sevgilisinden ayrılmış ve yalnızlığa alışamamışlar için ideal olduğu belirtiliyor. Bir erkekle uyumaktan daha avantajlı olduğu iddia edilen yastık için “Dönmez, çarpmaz, horlamaz, gece yarısı sizi uyandırmaz, şikayet etmez ve daima sadıktır” yazıyor.Aynı sitede yer alan bir kullanıcı yorumunda “Beni rahatlatıyor. Ona sarıldığımda kendimi sıcak ve güvende hissediyorum. Şekli bedenimle uyumlu. Tüm gece en ufak bir ses çıkarmadan bana sarılıyor ve daima sadık” deniliyor. www.zamazing.org sitesindeki okuyucu yorumu ise ilginç ve düşündürücü: “Kedime sarılmak yerine bu yastıktan mı alsam acaba?” Onayla beni! Çevresindekiler tarafından onaylanmadığını düşünenler için geliştirilen ‘alkış makinesi’ kendini yalnız hisseden şişkin egolar için çözüm niteliğinde. Bir toplantıda belirttiği fikri […]

Prens tacizci, Varyemez üçkağıtçı, Şirinler komünist

Çocukluk, hayatın en masum dönemidir; dolayısıyla saatlerini izleyerek geçirdikleri filmler de masum olmalıdır. Biz senelerce böyle olduğuna inandık. Pamuk Prenses cadıdan kaçan iyi bir kızdır, Yedi Cüceler zor durumdaki Prenses’e evlerini açan kısa boylu yardımsever tiplerdir. Robin Hood fakir babası, Superman kötülerin düşmanıdır. Külkedisi ise üvey anne elinde kahrolan savunmasız bir kızcağızdır. Her zaman iyi-kötü, kaçan-kovalayan durumu vardır tabii ama hiçbir çizgi filmde kimse ölmediği için, kötü son da yoktur. Jerry Tom’dan, Şirinler Gargamel’den , Duffy Duck Sevimli Domuzcuk’tan, Bugs Bunny Tazmanya Canavarı’ndan ve tarihe adını “Bi kedi gördüm sanki” cümlesiyle kazımış Tweety Silvester’dan devamlı kaçsa da aslında hepsi neticede iyi çocuklardır… Halbuki öyle değilmiş. Klasik masal kahramanlarının da çizgi filmlerin de aslında tahmin ettiğimiz kadar masum olmadığı zaman zaman yazılıp çizilir. Kırmızı Başlıklı Kız’dan Superman’e kadar bir çok kahramanın alt okumalarının aslında bilinç altımıza başka şeyler kazımaya çalıştığı konusunda orta halli bir külliyat mevcut. Bu külliyata şimdi de geçtiğimiz haftalarda yayınlanan bir rapor eklendi. Child Abuse Journal’da yayınlanan rapor, izlenen çizgi filmlerde, bazı karakterlerin çocuklara büyüklere davranışlarıyla ilgili olumsuz mesajlar verdiğine dikkat çekiyor. Kanada Carleton Üniversitesi’nden bir grup sosyolog, psikolog ve antropolog tarafından hazırlanan çalışmada 1937-2006 yılları arasında yapılmış 47 çizgi film incelenmiş. Bu incelemeler sonucunda yalan söyleyince burnu uzayan Pinokyo’nun, 7 Cüceler’le mutlu bir hayat yaşayan Pamuk Prenses’in ve kötüden alıp iyiye vermeyi hayat felsefesi edinen Robin Hood’un aslında çocuklara kendilerini savunmaları açısından iyi birer örnek olmadığı ortaya çıkıyor. Yetişkinler tarafından çocuklara istenmeyen hareketlerde bulunulduğunda, çocukların izledikleri karakterler gibi, mizahi bir tepki verdiklerine dikkat çekilen rapora göre, çocuklar bu çizgi film ve karakterleri nedeniyle cinsel istismar tehlikesine karşı daha savunmasız kalıyor. Robin Hood’daki Skippy adlı tavşan karakterin yeni arkadaş olduğu bir yetişkin tarafından, istememesine rağmen defalarca öpülmesi, Sindrella’nın balo sırasında gitmek istemesine rağmen Prens tarafından sürekli elleri tutularak, bırakılmaması, Gufy’nin yabancılar tarafından sürekli öpülmesi ve sıkılması, raporda çocukları […]

Nice yıllar Tetris

Kimine göre havadan düşen anlamsız bloklar, kimine göre bir hastalık. Büyükten küçüğe hepimizin elini aşındırmış bir oyun. Mantık basit: Yukarıdan aşağı durmadan inen, yatay şekilde sağa, sola kaydırabildiğimiz ya da kendi ekseni etrafında döndürebildiğimiz renkli kutular. Durdurulamayan, giderek daha hızla düşmeye başlayan bu bloklar ekranı kaplayarak hayatı size zindan ediyor. Neyse ki düştükleri yerde, eksiksiz bir yatay bir sıra oluşturduklarında kaybolup gidiyor ve size puan kazandırıyorlar. Evet, Tetris’ten bahsediyorum. Çocukluğumu hatırlıyorum. Her sene kuzenimle bayramda para toplar ve “oyuncakçı”ya giderek tetris alırdık. Çünkü her gittiğimizde bu konsola yeni oyunlar da eklenmiş olurdu. Konsolun ismini hiç öğrenemedik. Daha doğrusu içerisindeki oyunlar ne olursa olsun bu aletin adı herkes için “Tetris”ti. Tıpkı bilgisayarın evlere girmekten uzak olduğu yıllarda, hemen her sokağın köşesinde açılan oyun salonlarına Atari salonu denmesi gibi. Varsa yoksa Tetris Tetris oynarken geçirdiğim saatlerin haddi hesabı yoktu. Bu kutucuklar, televizyona bağlanan oyun makinaları çıkana kadar tetris bizi meşgul etti. Gerçi hangi konsol, hangi alet çıkarsa çıksın içerisinde mutlaka bir Tetris oyunu vardı. Elbette yer çekimine dayanamayan bu blokları keşfeden tek grup biz çocuklar değildik. Bilgisayarın 1990’larda yaygınlaşmasıyla, ofis saatlerinde, mesaisinin kayda değer bölümünü Tetris’e harcayan yetişkinler de oldu zamanla. Babam biraz geç te olsa keşfetti Tetris’i. Abartmıyorum, benim oynadığım sürelerin kat ve kat fazlasını oynadı. Hâlâ da oynar. Ne zaman yolculuğa çıkacak olsak koşarak pil almaya gönderilirim bizim emektar Tetris için. İnsanın, teknolojiyle arası hiç de iyi olmayan babasını küçücük bir aletin başında, gergin bir şekilde saatler geçirdiğini görmek ve her seviye atladığında çocuk gibi sevinirken görmek ilginçti. Babam bu konuda yalnız olmasa gerek. Eli bilgisayar klavyesine deyip de bu oyunu oynamayan biri yoktur herhalde. Rusya’dan yayılan tehlike! 25 yıl önce, Moskova’daki Sovyet Bilimler Akademisi’nin arka odalarından birinde oturan genç bir yapay zeka uzmanı ilk masaüstü bilgisayarına (bir Amerikan örneğinden kopyalanan Sovyet yapımı Elektronika 60) kavuştu ve onun için programlar […]

Falcıya kim neden gider?

Türkiye son iki gündür İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah’ın falcıya gittiği haberini konuşuyor. Ancak Hürriyet yazarı, Yılmaz Özdil’in Celalettin Cerrah’ı işaret eden ‘Fal’an filan’ başlıklı yazısına İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yalanlama geldi. Yapılan açıklamada köşe yazısında yer verilen bilgilerin yalan olduğu, fal ve falcılara danışarak olay aydınlatmanın söz konusu olmadığı belirtildi. HaberVs muhabirleri, İstanbul Emniyet Müdürü’ne kadar giden bu fal merakının nedenlerini ve sonuçlarını araştırdı Falcılara kim neden gidiyor? Ne umuyor, ne buluyor?Yılmaz Özdil’in “Fal’an filan” başlıklı yazısından bir bölüm: “Gazeteciliğe başladığım şehirde pek meşhur bir medyum var şu sıralar… Vergi levhalı, fişli faturalı, resmi yani… Elini eline koyuyorsun, gözüne bakıyor, başlıyor anlatmaya… İstersen geçmişten, istersen bugünden, istersen gelecekten. Gelen gidenin haddi hesabı yok. En son kim geldi biliyor musunuz? Bir başka büyük şehrin, pek meşhur, pek medyatik Emniyet Müdürü! Peki, ne sordu? Başı kesilen ve katili bir türlü bulunamayan kızcağız var ya… Onun akıbetini! Medyumluk böyle bi şey işte… Bulaşıcı. Bakın, hangi emniyet müdürü olduğunu yazmadım ama, şak diye bildiniz kim olduğunu…” İstanbul Emniyet Müdürlüğü’nden yapılan açıklama: 02.06.2009 tarihli HürriyetGazetesindeki Yılmaz Özdil’in köşesinde “Fal’an filan…” başlığı altında Münevver Karabulut’un öldürülmesi olayının aydınlatılmasında, halk arasında falcı tabir edilen kişilere başvurulduğu şeklinde yalan bir habere yer verildiği görülmüştür. İstanbul Emniyet Müdürlüğü olayları pozitif bilim tekniklerinden yararlanmak suretiyle delilden sanığa giderek aydınlatmaktadır. Fal ve falcılara danışarak olay aydınlatılması asla söz konusu olamayacağı gibi İl Emniyet Müdürümüz Sayın Celalettin Cerrah’da son yedi yıl içerisinde İzmir iline gitmemiştir. Ayrıca, Öncel Öziçer’in 27.05.2009 tarihli Yeni AsırGazetesinde yayınlanan köşe yazısında ileri sürdüğü, İstanbul Emniyet Müdürü’nün İzmir İlinde bir falcıya gittiği yalan haberi ile ilgili de avukatlarımız aracılığıyla yasal işlemler başlatılacaktır. Gerçekle bağdaşmayan, suçlayıcı iddialara yer verilmesi objektif gazetecilik ilkeleri ile bağdaşmamaktadır. Video haber: Meryem Ayhan – Orçun Niş

Bilgi öğrencileri Madrid’teydi

İstanbul Bilgi Üniversitesi Uluslararası Programlar Ofisi tarafından 19-26 Nisan 2009 tarihleri arasında düzenlenen Elçi Öğrenci Programı kapsamında İspanya’nın Madrid kentinden bulunan Universidad Europea de Madrid (UEM) ziyaret edildi. Bilgi öğrencilerinin, Laureate uluslararası üniversiteler ağında yer alan üniversiteleri yakından tanımasını amaçlayan programa farklı bölümlerden 16 öğrencinin yanı sıra Uluslararası Programlar Ofis Koordinatörü ve Elçi Öğrenci Programı Grup Lideri Beyhan Demir ile Bilgililer Derneği Başkanı Volkan Çakıroğlu da katıldı. Bir haftalık yoğun programda akademik birimler, kütüphane ve kampüs oryantasyonu, İspanyol tarihi ve örnek istatistik dersine katılma, UEM Öğrenci Birliği ile tanışma, Madrid, Toledo, Segovia ve Salamanca şehir turları, Prado Müzesi’ni ziyaret ve Flamenko gecesi gibi birçok etkinlik yer aldı. Elçi öğrenciler, gezi sırasında hem Bilgi Üniversitesi’nin dahil olduğu uluslararası eğitim ağının sunduğu olanaklar hakkında detaylı bilgi aldılar hem de Madrid’de benzersiz bir deneyim yaşadılar. Uluslararası Programlar Ofis Koordinatörü Beyhan Demir, Laureate networkünün öğrencilere sağlayacağı olanak ve fırsatları Elçi Öğrenci Programı’yla, bizzat kendilerinin keşfetmesini istediklerini belirterek; “Elçi Öğrenci Programı’nın Madrid ziyareti bir ilk. Program, diğer Laureate partner üniversitelerine farklı öğrenci gruplarıyla yapacağımız ziyaretlerle devam edecek.” dedi. Arda BengüSinema ve Televizyon 3. Sınıf Öğrencisi Elçi Öğrenci Programı ile gittiğim Universidad Europea de Madrid’i, dokuz gün boyunca gezdim ve gözlemledim. Üniversitede ilk dikkatimi çeken öğrenci yurtlarının okulun içerisinde olmasıydı. Öğrenciler için büyük kolaylık… Ayrıca, yurt odaları da gayet temiz ve güzeldi. Her ne kadar Madrid Üniversitesi’nin eğitim sistemini uzun süre inceleme şansım olmasa da, öğrencilerini en az teorik eğitime olduğu kadar, pratik eğitime de yönlendirmeyi hedefleyen bir üniversite olduğunu gördüm. Öğrencilere, branşlarıyla ilgili tüm ekipman ve mekân olanaklarını sunuluyor. Özellikle de İletişim Fakültesi’nde. Bir Bilgi öğrencisi olarak, üniversitemin bu yönünü çok beğendiğim ve bu anlayışın çok önemli olduğunu düşündüğüm için Madrid Üniversitesi’nin de bu misyona sahip olması çok hoşuma gitti. Burcu YücetaşTasarım Kültürü ve Yönetimi Sertifika Programı Öğrencisi Madrid, bünyesinde barındırdığı ve koruduğu tarihi yapılarıyla […]

Kids learn how to ask authorities to solve their problems through PAP

Tunc Karacay Public Achievement Program (PAP) originated in the U.S. in 1990. It was jointly created by Hubert H. Humphrey Social Political Institute and Center for Democracy and Citizenship. In Turkey,Public achievement was realized in 2002. Dr.Serdar Değirmencioğlu, a lecturer on psychology at Arel University in Istanbul, introduced PAP in Turkey recruiting volunteers generally from university students. PAP targets especially schools at low income neighborhoods of Istanbul and Ankara. Each volunteer coaches a group of eight to ten students between the ages 10 to 13. “The aim of the program is to teach children that they have the capability to change things in their lives,” says one of the volunteers. The coaches make sure to leave all the initiative to the children in their group. They let the children discuss and find their own solutions. So much so that, each group of children has a name that they choose themselves by unanimous vote. By only asking questions the coach leads the children to express social and environmental problems that are the most bothering for them in their daily lives. Last year, a group of primary school children participating in the program in Kustepe, decided that their main problem was, “people throwing ashes into garbage containers starting small fires.” “Little Environmental Monsters!” This group which named itself “Little Environmental Monster” was one of the groups consisting of 8 children living in Kuştepe which is one of the poor neighborhoods of Istanbul. After a long discussion they decided that their main problem in the neighborhood was: “people throwing hot ashes into garbage containers causing small fires, because it is dangerous for both environment and children.” Since Kuştepe is a poor neighborhood the problem defined by the children also indicated the level of their life standards where most of the heating is provided […]

Gender discrimination to be expurgated from school textbooks

Serdar Cevher Various civil society organizations against sexual discrimination used to organize regular meetings to discuss the classical role of the woman, mostly put forward by family education and supported by national school curricula of young students; but the discussion could not be put on the national agenda for a long time. Although the attitude of the state was highly criticized by many organizations, none of the governments in Turkey, so far, showed any intention to change the curriculum to this effect. But nowadays, mainstream media has taken up the issue.. Distribution of roles in the family Can Dundar from Milliyet newspaper, quoted from a high-school textbook: “Dad provides the family’s livelihood. Mother, as an assistant of the father, prepares meals, cares about children and gives love to them.” He states that things are not so neither in his family, nor in many other families in which women are employed as professionals. Dundar points out that gender discrimination does not only exist in textbooks that introduce social sciences to young people, but also in textbooks of math. He underlines that mathematical problems generally are build around male characters while female figures are only introduced in their capacity to serve men. Content to be changed According to Dundar, Nimet Cubukcu, the first woman who occupied the post of education minister in Turkey, is not satisfied with the current content of textbooks, especially about the distribution of roles in the family. The minister initiated wide ranging work on the content of school textbooks and now Education and Training committee of her ministry is looking into the textbooks used in primary schools, in order to filter out cases of gender discrimination. Distribution of roles in social life There are also some previous studies that dealt with the gender discrimination problem in national education. […]