Kategori Genel

Süper Türk Canavarı STC-16

Türkiye otomotiv endüstrisinin efsanesi ve seri üretilen ilk aracı Anadol’un öyküsünü anlatan “Huzurlarınızda Spor Anadol” adlı kitabın yazarları Aydın Demirer ve Özgür Aydoğan geçtiğimiz günlerde Bilgi Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencileriyle birlikteydi. Anadol STC-16’nın tasarımcısı Eralp Noyan, mühendisleri Kadri Nişel ve Zeki Diker’ın de konuk olarak katıldığı derste, aynı ekibin otomotiv sektörüyle ilgili yeni bir kitabın hazırlığı içinde olduğunu öğrendik. Anadol STC-16, nam-ı diğer Spor Anadol, Türkiye’de tasarlanan ve seri olarak üretilen ilk Türk spor otomobili. 1973 – 1975 yılları arasında yalnızca 176 adet üretilmiş. Bugün yaklaşık 20 adet orijinal STC-16 bulunmasına rağmen, bir fenomen olarak kabul edilen aracın yüzlerce fanatiği var. Peki yalnızca 176 tane üretilen STC-16’nın bugünkü önemi ve değeri nereden geliyor? Sürüş dinamiği ve güvenliği konularında dünyanın sayılı uzmanlarından olan Murat Okçuoğlu, yüzlerce STC-16 fanatiğinden sadece biri. 1978 Hitit Rallisi ve 1981 Günaydın Rallisi’ne STC-16’sı ile katılmış. STC-16 onun için özgürlük, performans, ralli ve yarışı ifade ediyor. 1972-73 yıllarında gazetelerde çıkan haberlerle başlamış bu tutku. “İlk binme ve gazlama tecrübem, rallici Bülent Aloğlu’nun STC ’si ile Kocaeli rallisine hakem olarak giderek oldu. Hemen ardından da ilk STC-16’ımı 1976’da, lise 2. Sınıftayken aldım. Tam delikanlılık heyecanı. O günden beri aynı heyecanı duymaya devam ediyorum.” diyen Okçuoğlu, 1973’de üretilen STC’nin o dönem için oldukça iyi bir otomobil olduğunu, kalite ve performans olarak, özellikle İngiliz spor otomobillerinden geri kalmadığını belirtiyor. Bir diğer STC-16 fanatiği ise, Klasik Otomobil Kulübü Kurucu Başkanı Ahmet Ongun. O, iş hayatı dışında kalan zamanını otomobillere adamış bir mühendis. Üretildiği tarihten beri STC-16 tutkunu. İlk STC-16’yı, yakın dostu rallici Erdal Tokcan’ın arabası olarak 1975 senesinde kullanmış. “STC-16’nın beni en çok etkileyen özelliği, o zaman için çok kuvvetli olan 1600cc’lik motoru ve tasarımıdır. 1972 senesinde Türkiye’nin ne yaratabildiğini ortaya koyan önemli bir örnektir” diyor. Okçuoğlu’na göre, STC-16 kendine has bir otomobil. Bu sebeple kimi iyi, kimi kötü birçok özellik […]

Kadına şiddetin öteki adı: Güldünya

Bir süredir TV ekranlarında tanıtımı duyurulan bir dizi, Güldünya, yakında gösterime girecek. Adını, kardeşleri tarafından, hem de devletin gözetimindeyken namus kisvesi adı altında öldürülen Güldünya Tören’in adından alan dizide, bir sığınma evinde kalan Türkiye’nin çeşitli bölgelerinden kadınların öyküleri anlatılacak. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde, bir diziye adını veren töre kurbanı Güldünya kimdi hatırlatalım istedik. 27 Şubat 2004 tarihinde töre cinayetine kurban gittiğinde 22 yaşındaydı. Aylarca “törelerin” namlusunu ensesinde hissetmiş hatta iki kez ölümden dönmüştü. Sığındığı polisler başta olmak üzere herkes, tehlike altında olduğunu biliyordu. Ama her seferinde onu kurtaracak bir çözüm bulunmadan yalnız bırakıldı. Sokak ortasında vurulduğunda kurtulmayı başarmıştı fakat hastaneye kaldırıldıktan sonra, hiçbir güvenlik tedbiri olmadığı için elini kolunu sallayarak gelen kardeşleri ikinci denemede Güldünya’yı canından edip, “namuslarını temizlemişlerdi”. Aşık olmak sonun başlangıcı Güldünya Tören’nin henüz 22 yaşındayken İstanbul’da son bulan öyküsü, Bitlis’in Güroymak ilçesine bağlı Budaklı Köyü’nde başladı. Şego aşiretine bağlı ailesi de tıpkı diğerleri, “namuslarına” bağlı “törelerine” sadıktı. Aşık oldu Güldünya. Ferman dinlemeyen gönlünü kaptırdığı kişi, aynı zamanda teyzesinin oğlu olan ve amcasının kızıyla evli Servet Taş’tı. Karşılıksız kalmadı aşkı. Adının önünde “yasak” kelimesiyle birlikte yaşanmaya başladı. Güldünya için sonun başlangıcını hazırlayan da bu oldu. Hamile kaldı. Ne kadar gizlemeye çalışsa da karnındaki canın şişliğini, fark edilmesi çok uzun zaman almadı. Aşiretin ileri gelenlerine anlatıldı, “törelerin” ne emrettiği konuşuldu. Servet Taş’ın Güldünya’yı kuma olarak almasına ve birlikte köyü terk etmelerine karar verildi. Kendini asması istendi Güldünya istemeyince kumalığı Servet Taş kaçtı. Gidecek bir yeri olmayan Güldünya önce bir odaya hapsedildi ardından İstanbul’daki amcası Mehmet Tören’in yanına sürgün edildi. Amcasının, “Seni biriyle evlendirebiliriz, ama çocuğu nasıl açıklarız” dediğinde başına gelecekleri biliyordu artık. Bir süre sonra ağabeyi İrfan geldi memleketten. Odasına girdiği Güldünya’ya bir ip uzatıp, kendisini asmasını söyledi. Ağabeyi odadan çıkar çıkmaz Güldünya da pencereden atlayıp evden kaçtı. Polise sığındı. Götürüldüğü Fatih’teki […]

Kadın yazarlar kadınlar için yazdı

Dünya Ekonomik Forumu’nun, geçtiğimiz günlerde açıklanan 2008 yılı cinsiyet ayrımcılığı raporuna göre Türkiye kadına yönelik şiddet, ekonomik güç ve fırsat eşitliği, eğitim düzeyi, sağlık, siyasi temsil konularında rapora konu 130 ülke arasında 123. sırayı aldı. Kadın-erkek eşitliğinin dünyadaki durumuna dair veriler yer alan The Global Gender Gap Report isimli raporun, Haklar ve Sosyal Kurumlar başlığında ülke olarak en düşük notu aldığımız konu ise, kadına yönelik şiddete karşı cezai yaptırımlar oldu. Raporda, şiddete maruz kalan kadınların korunabilecekleri bir yasaları ve sığınabilecekleri barınaklarının yok denecek kadar az olması da eleştiri konusu yapıldı. Türkiye’de sekizi İstanbul’da olmak üzere 40 kadın sığınağı var. Bunların toplam kapasiteleri ise bini bulmuyor. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı da bunlardan biri. Türkiye’deki ilk ve bağımsız kadın sığınağı olan Mor Çatı ’nın kapasitesi 18 kişi olmasına rağmen, ayda ortalama 50 kadın müracaat ediyor. Kadınların, yüzde 90’ı fiziksel şiddete maruz kalmış; yüzde 10’u ise cinsel taciz, sözlü şiddet gibi şikayetlerle başvurduğu Mor Çatı, mücadelelerine yeni bir boyut kazandıracak bir proje hazırlığı içinde. Seslerini duyurmak ve bu gidişata dur demek isteyen, şiddete maruz kalmış kadınları kadın yazarlarla buluşturan bir kitap projesiyle şiddetle içiçe yaşamak zorunda kalmış 11 kadının hikayesi kadın yazarlar tarafından kaleme alınacak. İnci Aral, Şebnem İşigüzel, Müge İplikçi, Karin Karakaşlı, Ayşe Düzkan, Pınar Öğünç, Nükhet Sirman, Handan Çağlayan, Yasemin Öz, Siren İdemen ve Handan Koç’un aktarımıyla okurlarla buluşmaya hazırlanan kitapta, şiddetin tüm kadınların başına gelebileceğinin, yalnızca şiddete direnme biçimlerinin farklılık gösterebildiğinin altı çizilmek isteniyor. Yaklaşık 2 yıl önce, Avrupa Birliği Türkiye Delegasyonu ile Mor Çatı Kadın Sığınma Vakfı ile ortaklaşa başlatılan “Aile içi şiddete karşı, kadınların dayanışma merkezleri aracılığıyla güçlenmesi” projesinin bir ayağı olan kitabın, Aralık ayında piyasada olması hedefleniyor. Kitapta yer alan 11 kadın hikayesinin yazarları, kadından yana bakabilecek, şiddeti kendi dışında yaşanan bir sorunmuş gibi görmeyecek kadın yazarlardan seçildi. Mor Çatı Yayınları’ndan çıkacak olan kitabın basımını Avrupa […]

Kadına şiddet çok sığınak yok

Türkiye’de kadına yönelik şiddetle mücadele amacıyla, ilk bağımsız kadın sığınağını kuran Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı, Beyoğlu Kaymakamlığı’nın maddi desteğini çekmesi üzerine zor günler yaşıyor. Uluslararası standartlara uygun bir sığınak hizmeti için gereken ödenek ayda 20 bin YTL. Cumhuriyet Bayramı kutlamaları sebebiyle, 48 bin havai fişek için 2 milyon YTL üzerinde bir ödenek çıkarabilen devlet, konu kadına yönelik şiddet ile mücadeleye gelince kaynak yetersizliğini gerekçe gösteriyor. Hâlbuki Cumhuriyet Bayramı için bir gecede harcanan parayla bir kadın sığınağı 8 yıl ayakta kalabiliyor. Sorun maddi kaynak yetersizliğiyle de sınırlı değil. AB’ye uyum sürecinde çıkarılan Belediyeler Yasası’na göre, her 50 bin nüfus için, 1 kadın sığınma evi kurulması gerekirken, nüfusu 70 milyonun üzerinde olan Türkiye’de yalnızca 40 kadın sığınağı var. Ülkemizdeki kadın sığınakları, devlet ve sivil toplum kuruluşları tarafından ya da bireysel yardımlarla destekleniyor. Özel sektör desteği yok denilecek kadar az. Bu şartlar altında, çalacak kapı, sığınacak çatı bulamayan kadınlar, şiddete maruz kalmaya ve susmaya mecbur bırakılıyorlar. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü’nde Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı gönüllüsü Zelal Yalçın ile kadın sığınakları ile ilgili merak edilenleri konuştuk. Kadın sığınma evi nedir? Neden ihtiyaç duyulur?Feminist kadın hareketinin önerdiği sığınaklar; şiddetten kurtulmak isteyen kadınların, can güvenliği riskinden uzaklaşarak, yeni bir hayat kurabilecekleri mekanlar olarak tarif ediliyor. Aile içinde şiddet gören, hayati riski olan, bulunduğu sosyal çevre içerisinde sorununu kendi imkanlarıyla çözemeyen kadınlar, can güvenliğini sağlayabilmek, şiddetten uzaklaşarak, güçlenebilecekleri mekanizmalar içerisine girebilmesi için sığınaklara geliyor. Uluslararası sığınak standartları neler?Dünyadaki kadın hareketinin getirdiği standartlar bunlar. Kadınların yargılanmadığı, sorgulanmadığı, ikinci cins olarak görülmediği, yardım edilen olarak görülmediği, kadınları güçlendiren, destekleyen, onların birey olarak ayakta kalmasını sağlayan, erkeğe muhtaç etmeyen bir hayatın örgütlenmesi hedefleniyor. Türkiye’de kaç kadın sığınağı var?Son rakamlara göre 40’a yakın sığınak var. Ama nüfusa oranladığınızda, bin 400 civarında sığınağa ihtiyaç var. Her 50 bin nüfuslu belediyenin 1 sığınak açması […]

Hiperaktif cehalet

Yaş ve gelişim düzeyine uygun olmayan aşırı hareketlilik, istekleri erteleyememe ve dikkat sorunlarıyla kendini gösteren psikiyatrik rahatsızlık “dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu” olarak isimlendiriliyor. Bu rahatsızlığı yaşayan çocuk, normal ya da normalin üstünde zekaya sahip olmasına rağmen okulda başarısızlıkla karşılaşabiliyor. Aşırı hareketli olduğu için sınıfta oturmakta, sırasını beklemekte zorlanıyor, dikkatleri dağınık olduğu için uzun süre çalışamıyor. Dahası, dağılan dikkatiyle arkadaşlarının dikkatini dağıtabiliyor ve bu nedenle öğretmen ya da veliler tarafından, diğer öğrencilerin eğitimine engel gibi algılanabiliyor. “Öğretmenler bilgisiz” Ankara’da yaşayan ve bu rahatsızlığa sahip ortaokul ikinci sınıfta okuyan bir çocuğu olan Serpil Dardağan, oğlu için hem psikolog, hem de psikiyatrdan destek almalarına rağmen öğretmenlerin duyarsızlığı ve bilgisizliğinden yakınıyor: “Çoğu bu hastalığın ne olduğunu bile bilmiyor. Bu çocukların toplam konsantrasyon süresi 10-12 dakika. Onlarla özel olarak ilgilenilmeli, örneğin en ön sıraya oturtulmalı. Açıkçası öğretmenler bu öğrencilerle uğraşmak istemiyor.” İsmini vermek istemeyen İstanbullu bir veli “Çocuğumun öğretmenine bu rahatsızlığını anlatana kadar ne olduğunu bilmiyordu” diyerek Serpil Dardağan’ın şikayetini paylaşıyor: “Hastalığın çok fazla çeşidi var. Örneğin, benim çocuğum çok fazla içine kapanık ve çekingen. Otoritenin olduğu yerde çocuk daha fazla çekingen oluyor. Dersler zorlaştıkça, notlarda düşüş başlıyor. Dolayısıyla derslerde kaynayıp gidiyor, fark edilmiyor. Öğretmenler bu konuda çok yetersiz.” “Öğretmenden önce, sistem sorgulanmalı” Pedagog Sevil Gümüş bu yetersizliği öğretmenlerin eğitimine bağlıyor: “Üniversitede özel eğitim ya da çocuk psikolojisi alanında bir ders almıyorlar. Mezun olduktan sonra bir kurs zorunlu tutulmuyor. Bilgileri olmadığı için, hiperaktif öğrencileri ‘problem çocuk’ olarak görüyorlar. Gümüş’e göre çözüm, sistemin eğitmediği öğretmenin kendilerini eğitmesiyle sağlanabilir: “Bu çocukların özelliklerini, derslere ilgisini nasıl artırabileceğini öğrenir ve sınıfta uygulayabilirler. Kuralcı olmak yerine, yaratıcı olmalı, sorunlu öğrencilerin dikkatini toplayacağı şekilde konuları anlatmalı ve sınıfı düzenlemeliler. Birdenbire yüklemek yerine, verilen görevleri parçalara bölmeliler. Planlı çalışma alışkanlığını geliştirmek için yapacaklarının yazılı şekilde çocuklara vermeliler. Örneğin ‘yarın şu kitapları çantana koy’ gibi. Ve olumlu davranışları mutlaka ödüllendirmeliler.” Metin Sabancı […]

Samur kürk olsa…

Bir yanda 13 milyar dolara ulaşan büyük bir kürk endüstrisi bir yanda da derileri yüzünden öldürülen hayvanlar. Hayvan hakları savunucuları da tıpkı kürk üreticileri gibi, tüketiciyi, karşı tarafın haksızlığı konusunda ikna etmeye çalışıyor. Türkiye’de kürk karşıtı mücadelenin en etkili oluşumu olan Kürke Hayır Platformu 2003 yılından beri tüketiciyi bilinçlendirme kampanyaları düzenliyor. Kampanyalarında kullanacakları sloganı belirlemek için bir yarışma düzenleyen KHP’nin kürk konusundaki tavrı çok net: Cinsi ya da katlediliş biçimi ne olursa olsun hiçbir hayvan kürkü yüzünden öldürülmemeli. Öte yandan üreticileri, kürkün bir ihtiyaç olduğunu tavuk üretmekle ve tilki üretmek arasında bir fark olmadığı iddiasında. Son yıllarda sürekli büyüyen kürk sektörü, tüketicileri ikna konusunda kürk üreticilerinin daha başarılı olduğunu gösteriyor. Bu durum kürk karşıtlarının durumu tersine çevirmek için yeni açılımlara ihtiyacı olduğu gösteriyor.Haber ve kamera: Mehmet Filoğlu Efecan Kağanoğuzbeyoğlu

Faturayı hep emekçi mi ödeyecek?

Yaşadığımız ekonomik durgunluk süreci bir resesyon mu yoksa depresyon mu? Bu sürecin sonunda kapitalizm çökme yoluna girer mi girmez mi? Dünyada devrimci kalkışmalar ortaya çıkar mı çıkmaz mı? Bu işin sonu üçüncü dünya savaşına varır mı, varmaz mı? Dört ünlü ekonomist Ahmet Tonak, Taner Berksoy, Sungur Savran ve Hayri Kozanoğlu önceki gün İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde tartıştı… Bilgi Üniversitesi Tarih Bölümü Yüksek Lisans Programı ve Uluslararası Ekonomi Politik Yüksek Lisans Programı’nın birlikte düzenlediği “Kimin Krizi? Liberalizm, Kapitalizm ve Devlet” başlıklı panelde “kimin krizi” sorusuna verilen yanıt ağırlıklı olarak “kapitalizmin” oldu.”Peki krizin faturasını kim ödeyecek?” diye sorulduğunda ise Taner Berksoy, “emekçiler” diye yanıtlarken Savran, Tonak ve Kozanoğlu bunun bir “kader” olmadığını söylediler. Yrd. Doç. Dr. Bülent Bilmez’in yönettiği panelde Ahmet Tonak, krizin nedenini “açgözlülük ve regülasyon eksikliği” gibi nedenlere bağlamanın anlamsızlığı kadar, yaratılan “finans sektörü-reel sektör” karşıtlığının da maddi bir temele dayanmadığını vurguladı. Aslında krizin, söylendiği gibi finans sektöründe değil reel sektörde ortaya çıktığını anlatan Tonak, uzun dönemli ve kapitalizmin kendi iç dinamiklerinden kaynaklanan bir krizle karşı karşıya olduğumuzu dile getirdi. 1948-1980 arasında ABD’de kâr oranlarının yüzde 30 düştüğünü, ancak 1980’lerden günümüze kadar da yüzde 8 arttığına dikkat çekten Tonak, reel sektör kârlarının sürekli düşmesine rağmen yaşanan toplam kârlılık artışının finans sektöründen, yani üretken olmayan sermayeden kaynaklandığını ifade etti. Tonak’a göre krizin temelinde yatan dinamikleri de esasen burada aramak gerekiyor. “Finansal deha düşüşten öncedir” Daha sonra söz alan Sungur Savran da Tonak gibi yaşanan krizi “açgözlülük”, “risk iştahı”, “yönetişim kötülüğü” gibi moda tanımlarla açıklamanın olanaksız olduğunu belirterek sözlerine başladı ve ünlü İktisatçı Kenneth Galbraith’ın şu sözlerini hatırlattı; “Finansal deha düşüşten öncedir” Kapitalizmin tarihinde “çöküş”, bu kadar düzenli ve kaçınılmazken bunu başka şeylere bağlamanın anlamsızlığına vurgu yapan Savran, finans sektöründeki genişleme olgusunu Marx’ın “Her krizde finans sermayesi üretim sermayesinden ayrılır” sözleriyle ortaya koyduğunu, 1970’lerden itibaren üretimdeki kârlılığın düşmesiyle finans sektörünün şiştiğini söyledi. 38 […]

Çocuklar santralistanbul’da günlerini kutladı

20 Kasım Dünya Çocuk Hakları Günü İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi koordinasyonunda Santral İstanbul’da yapılan etkinlikler ile kutlandı. Eyüp İlçesi’ndeki çeşitli ilköğretim okullarından gelen 250 öğrencinin katıldığı kutlamalarda Resim, T-Shirt boyama, oyun ve kolaj gibi çeşitli atölye çalışmalarıyla çocukların bu günün anlamını kavramaları, kollektif bir bilinç sahibi olmaları ve eğlenirken öğrenmeleri sağlandı. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin Dolapdere, Kuştepe ve Santralİstanbul kampüsleri çevresindeki semtlerde düzenli çalışmalar yapan Çocuk Çalışmaları Birimi kutlamaları gelenekselleştirmeyi planlıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Çocuk Çalışmaları Birimi Santralİstanbul Kazim Karabekir Cad. No:1 34060 Eyüp / İstanbul Tel: (212) 311 75 67 Faks: (212) 311 78 03 Haber: Mert Çimen Kamera: Emre Sayacan

Çocuklara gününü gösteriyoruz

Bugün Dünya Çocuk Hakları Günü. Yani, çocukların vatandaşlık haklarından tutun da eğitim, sağlık, barınma ya da her türlü istismar, ihmal, ve sömürüye karşı korunmasını amaçlayan bir dizi kurallar bütününden oluşan Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin (ÇHS) 20 Kasım 1989’da kabul edilişinin yıldönümü. Savaşlarda ölüm sırasını bekleyen, yetersiz sağlık hizmeti olmadığı için salgın hastalıkların pençesine düşen, tarlalarda ve atölyelerde çalışmaya zorlanan, sömürü ve tacizle karşı karşıya kalarak hayatını sürdüren milyonlarca çocuk için bugün Dünya Çocuk Hakları Günü. Dünyanın her yerinde çocukların eşit koşullarda yaşam sürmesi ve gelişim gösterebilmesinden yola çıkan ve çocukların İnsan Hakları Beyannamesi sayılan, Türkiye’nin de 2 Ekim 1995’de altına imza attığı ÇHS’nin kabul edilişinin 19. yılı dolarken dünyanın birçok yerinde ve ülkemizde, çocuklar halen sözleşmenin yasak koyduğu sorunların altında ezilmeye devam ediyor. Çocuklar hâlâ cinsel istismar mağduru, hâlâ ağır koşullarda işçilik yapıyor, hâlâ köle tacirleri tarafından alınıp satılıyor, hâlâ savaşlarda katlediliyor. Çocuklar evsiz barksız, parasız, aç ve silah altında UNICEF verilerine göre 1 milyardan fazla çocuk yoksulluk koşullarında yaşıyor. 640 milyon çocuk yeterli barınma olanaklarından yoksun. 20 milyon çocuğun hiç evi yok ve 7 milyon çocuk mülteci olarak yaşıyor. 500 milyon çocuk temel sağlık hizmetlerinden yoksun. 400 milyon çocuğun temiz içme suyuna erişimi yok. 300 milyon çocuk televizyon, radyo ya da gazetelere erişemeden bilgi sahibi olmaya çalışıyor. Resmi kayıtlara göre dünya üzerinde resmi olarak 300 milyon, gayri resmi olarak ise daha fazla çocuk, işçi olarak çalıştırılıyor. Binlerce çocuk savaşlarda katlediliyor. Yapılan araştırmalara göre dünya üzerinde 18 yaş altında, 1 milyona yakın çocuk silâh altında ve yılda 300 binden fazla çocuk ise başta Afrika kıtası olmak üzere dünyanın farklı bölgelerinde asker olarak savaş cephelerinde hayatını kaybediyor. Bir o kadar çocuk ise köle tacirleri tarafından işçilik ya da fuhuş için alınıp satılıyor. Türkiye’nin de dahil olduğu yüzlerce ülkede çocuk pornografisi ve çocuk tacizleri oranında ciddi artışlar yaşanıyor. Türkiye’de çocukların bayramı […]

Her derde deva Kültür Başkenti

İstanbul’un 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti (AKB) seçilmesi, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne katılma sürecinde önemli bir kilometre taşı olarak görülüyor. Örneğin, AKB girişiminin öncülerinden AB Uzmanı Cengiz Aktar “Bu projeyi başarmamız şart. Başarırsak AB sürecinde işleri kolaylaştıracak” diyor. İstanbul’un, üyesi olmayı istediği birliğin kültür başkenti seçilmesinin Türkiye’ye ne kazandıracağı, kazandıracaksa da bu “proje”nin başarı ölçüsünün ne olacağı bir başka soru. Ancak görünen o ki, sadece Türkler değil konunun Avrupalı tarafları da aynı fikri paylaşıyor. Örneğin, Avrupa Komisyonu Onursal Genel Direktörü Baron Daniel Cardon De Lichtbuer de İstanbul 2010’un, ‘değiştirmesi gerekenler’ konusunda Türkiye için mükemmel bir başlangıç olacağını düşünüyor. De Lichtbuer, geçtiğimiz hafta İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı ve İstanbul Kültür Sanat Vakfı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen “Avrupa Kültürü Nedir” başlıklı sempozumun konukları arasındaydı. Onlarca profesyonel ve bürokrat The Marmara Oteli’nde üç gün boyunca bir aradaydı. Altı farklı oturumda, farklı başlıklar altında sempozyuma isim veren soruyu tartıştı. Baron De Lichtbuer, ikinci gün yapılan “Avrupa Kültürünün Türkiye’ye Bakışı” başlıklı oturumun açılış konuşmasını yaptı. Konuşmasında “Türkiye’nin değiştirmesi gerekenler”i sıraladı. Şunları söyledi: “Türkiye’nin kırsal kesimlerinde kadınlar kocalarını seçme özgürlüğüne bile sahip değil. Kadın erkek eşitliğinin sağlanması, kadına seçme hakkının tanınması ve bunun hemen yapılması gerekir. “Almanlar Yahudilerle, İngilizlerin Hintlilerle, Fransızlar Cezayirlilerle yüzleşti. Türkiye Ermenilerle ve Rumlarla arasındaki problemi çözemedi. Bu konuların laik ve demokratik bir ülkede rahatça konuşulabilirken Türkiye’de hâlâ bir tabu. “Türkiye’de, yabancı ülkelerden gelen öğrencilere ve göçmenler uygulanan programlar yetersiz. Avrupa’daki bu insanlara özel olarak dil eğitimi ve yurtdışında yaşam eğitimi veriliyor. Bu eksiklik Türkiye için olumsuz sonuçlar doğuruyor.” De Lichtbuer’in açılış konuşmasının ardından oturuma ara verildi. Ancak daha henüz kahve arasında yapılan sohbetlerden, oturumun devamının bu konuşma nedeniyle hareketleneceği belliydi. “Mustafa değil, Mustafa Kemal Atatürk” İlk konuşmacı Yeditepe Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı ve İktisadi Kalkınma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Haluk Kabaalioğlu’ydu. Sözlerine aslında farklı bir konuşma hazırladığını, ancak De Lichtbuer’in konuşmasından sonra […]

“Türkiye’de burjuvazi ödlek ve sığ”

Geçen hafta Tarafgazetesinin birinci sayfasından “batıyoruz” çığlığı yükseldi. Birinci yılını geride bırakan gazete reklam alamadığı için varolma savaşı veriyor. Kimi ses getiren haberlerini bir yana bırakırsak, iktidar partisine olan yakın duruşu nedeniyle eleştiriyi hak etse de, gazetenin, kendisinden az satanlara göre neredeyse hiç reklam alamaması çok manidardı. Benzer bir süreci kapatılan Noktadergisinin başına gelenler sırasında da görmüştük. Ya da yıllardır yayın yapmasına karşın, bizce sadece muhalif kimliğe sahip olmasından ötürü bir türlü büyük sermaye gruplarının reklamlarını göremediğimiz Evrenselve Birgüngazeteleri ile Kürtlerin çıkardığı yayınların reklam alamaması da benzer örneklerden. Uzun lafın kısası sistemin “tu kaka” dediğine büyük sermaye grupları hiçbir şekilde reklam vermiyordu. İster istemez aklımıza, “Burjuvazi bu ülkede görevini yapıyor mu?” sorusu takılıverdi. Avrupa’da kiliseyi zayıflatan, kralları deviren, özgürlükleri genişleten, devlet yönetimini sivilleştiren, aydınlanmayı gerçekleştiren burjuvazinin aksine; Türkiye’deki sermaye sınıfı pek bir kendi dalgasında ama hükümet ve asker arkasında göründü bize. Bu günlerde hem orduyu hem hükümeti eleştiren Tarafgazetesinin sınırlı sayıdaki reklamlarının da kesilmesi, başka bir ifadeyle sermaye sınıfının Taraf’a reklam vermekten imtina etmesi de bu durumu kanıtlar nitelikte. Buradan hareketle işçi sınıfı ve burjuvazinin tarihsel misyonlarını, Türkiye’deki durumu, orduyu, medyayı, patronları, ekonomiyi ve bunların birbirleriyle ilişkisini kimi yazılarında sıkça eleştiri konusu yapması nedeniyle Prof. Dr. Mehmet Altan’la konuştuk. Batı’da sınıflar nasıl gelişti?Avrupa’da sermaye birikimiyle ortaya çıkan burjuvazi ve tarımdan kovulmuş, emeğinden başka satacak hiçbir şeyi kalmamış proletarya doğdu. Biz ise sınıfların doğamadığı bir yapıdan geliyoruz. Bunun sebebi de feodalite ile Osmanlı toprak düzeni arasındaki fark. Bu düzen sermaye birikimini ve dolayısıyla sınıfların doğmasını engelledi. Feodal düzende ise büyük toprak sahipleri sermaye birikimi yapabildi. Bu nedenle bizde Marksizm ve liberalizm algılanamamıştır ve gelişememiştir. İki modern sınıf olarak burjuvazi ve işçi sınıfının misyonu neydi?Dönemlere göre oynadıkları roller değişti elbette. Burjuvazi başlangıçta çok devrimci bir sınıftı. Hem kiliseye hem krallığa karşı dövüştü. Sistemi modernleştirmesi, özgürlükleri genişletmesi, yığınları arkasına alarak mevcut yapıyı dönüştürmesi, […]

Spinoza Bilgi’deydi…

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi ile üniversitenin Spinoza Çalışmaları Çevresi grubu tarafından düzenlenen “Spinoza Günleri” başlıklı konferans geçtiğimiz hafta yapıldı. Türkçe’ye Cema Bali Akal ve Reyda Ergün tarafından yeni çevrilmiş olan Spinoza’nın, Teolojik-Politik inceleme kitabının geniş kitlelere tanıtılması amaçlanan konferansta Spinoza’nın felsefesi tartışıldı. Üniversitenin Dolapdere Kampusu’nda 14-15 Kasım tarihleri arasında yapılan konferansta Benedictus de Spinoza’nın, Tractatus Theologico-Politicus (TTP) isimli eserinde ortaya koyduğu temel konuların günümüzün başat sorunlarını da tanımladığı belirtildi.

Cezaevlerindeki tecrit sorunu masaya yatırıldı

Sivil toplum kuruluşları, insan hakları savunucuları ve demokratik kitle örgütleri tarafından düzenlenen Türkiye Hapishaneleri’nde Tecrit Gerçeği adlı sempozyum İstanbul Bilgi Üniversitesi Dolapdere Kampusü’nde 16 Kasım Pazar günü yapıldı. Sempozyumda tecridin tıbbi, psikolojik ve hukuki boyutu ele alınırken hekimler de tecridin insan sağlığı üzerinde yarattığı tahribata ilişkin yaptıkları araştırmalardan örnekler verdi. Dünya Hekimler Örgütünün de davetlileri arasında olduğu sempozyum İnsan Hakları Derneği, Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Birliği (TUYAB), Tutuklu ve Hükümlü Aileleri Yardımlaşma ve Dayanışma Derneği (TAYAD), Tutuklu Aileleri ile Dayanışma Derneği (TUAD), Toplum ve Hukuk Araştırmalar Vakfı (TOHAV) ve Türkiye İnsan hakları Vakfı (TİHV) tarafından düzenlendi. Daha önce tecrit sorunun yaygın olarak yaşandığı F tipi cezaevinde kalmış tutuklu ve hükümlüler ile tutuklu yakınlarının yoğun ilgi gösterdiği sempozyumda işkence görmüş ve bu yüzden sakat kalmış kişiler de sorunun çözümünü talep etti. Devlet yetkililerin, tecridi sadece siyasi tutukluların sorunuymuş gibi yansıtmaya çalıştığı belirtilen sempozyumda, tecridin sadece tutuklu ve hükümlüleri değil, insanlığı ilgilendiren bir sorun olduğu vurgulandı. Sempozyumda tecridin tıbbı, psikolojik etkileri doktor Şükran Erençin ve Veysi Ülgen tarafından bilimsel araştırmalarla desteklenerek anlatıldı. Sempozyumda İnsan Hakları Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Ümit Efe, tecrit uygulamasının yaygın olarak yaşandığı F tipi cezaevlerinin açılmasına 8 yıl önce karşı çıktıklarını ve tecrit uygulamasının kaldırılması için hala çabaladıklarını söyledi. Tecritin insanın kişilik haklarına aykırı ve sessiz bir ölüm olduğunu ifade eden Efe, tecritteki insanların her gün işkencelere maruz kaldıklarını da sözlerine ekledi.TAYAD temsilcisi Süleyman Acar konuşmasında hükümetin cezaevlerindeki tecritten ve işkenceden ölen tutuklulardan hiçbir rahatsızlık duymadıklarını belirterek, bu ölümlerin yetkilileri memnun ettiğini öne sürdü. Yeni F tipi cezaevlerinin yapıldığın da vurgulayan Acar hükümetin tecridin kaldırılmasına yönelik bir adım atmayacağını da söyledi.

“Lale soğancısında buluşalım sevgilim”

Kavuşmaların ve vedaların vazgeçilmez mekanları olan havaalanları aslında ait oldukları kentlerin dokusu ve kültürleri hakkında bize ilk izlenimleri verir. Örneğin Atina’nın ufacık havaalanına ilk indiğinizde Türkiye’den aslında hiç çıkmamış gibisinizdir. Gümrük memurlarının vücut dili adeta bizimkileri andırır, buyurgan ve tekinsizdirler. Yunanistan’a geldiğinizi anlamak için ancak koca bir bardak Frappe içmeniz gerekecektir. Amerika’daki tüm havaalanları sizi tüketime çağırır. Ve bolca yeme içmeye. Geniş bekleme salonları, ucu bucağı görünmeyen koridorları vardır. Yitip gittiğinizi sanırken bir yandan da yolcu olarak tuhaf bir rahatlık hissedersiniz. Koşuşturan dünya vatandaşları arasında asla yalnız değilsinizdir. Charles de Gaulle havaalanının üstüne adeta Fransız küstahlığı sinmiştir, daima yabancı kalmaya ve dışlanmaya mahkumsunuzdur. Viyana, Frankfurt ve Amsterdam havaalanları ise saat gibi işler, toplumlarının önyargı ve kalıplarını ustaca gizlerler. Alman ve Hollandalıların yalınlıktan yana ancak işlevsel tavrı havaalanlarına yansır. Buraları son medya teknolojileriyle önemli işlerinden her an geri kaldığını düşünen ya da o izlenimi veren işadamlarına olanaklar sunar. Geçen hafta yolum yıllar sonra tekrar Amsterdam Schiphol Havaalanı’na düştüğünde kendimi buraya farklı bir şekilde bakarken buldum. Yılda 48 milyon yolcunun gelip geçtiği bu Avrupa’nın en işlek beşinci havaalanında iletişimin nasıl farklı bir boyuta ulaştığına tanık oldum şaşkınlıkla. Bizi Rotterdam’a götürecek olan minibüsün şöförüne bakınırken bir anda başımı kaldırdım ve kafamın 5 metre üstünde 3,5’a 2,5 metre ebatında dev bir ekran gördüm. Cep telefonundan atılan SMS mesajları eşzamanlı olarak bu ekrana yansıtılıyordu. “İyi yolculuklar sevgilim”den “Hey Inge, seni lale soğanları satan dükkanın önünde bekliyorum” a kadar pek çok mesaj faklı dillerde akıp gidiyordu. Bu ekran bekleme salonunun her tarafından rahatlıkla görülebiliyordu. Toplu bir ayin havası içinde buradan gözlerimizi ayıramıyor ve büyülenmiş gibi samimi aşk mesajlarını, resmi buluşma taleplerini ya da kaybolmuş bir yolcunun haykırışlarını okuyorduk. Yanımdaki Hollandalı bu uygulamanın aslında burası için bile yeni olduğunu ve bütün Schiphol’da bu ekranlardan tam dört tane bulunduğunu söyledi övünerek. Aslında bu teknoloji yeni olmasa da insan […]

Erkek kentinde kadın

“Kadın dostu kent” yaratmak… Son yıllarda gündeme gelen ancak yine de medyadan hak ettiği ilgiyi göremeyen bir konu bu. Kentlerimiz erkekler tarafından tasarlanıyor. Sahiplerine mutlu ve rahat bir yaşam sunan bu planlama kadın ihtiyaçlarını göz önünde bulundurmuyor. Meclise girmeden önce kurucuları arasında bulunduğu İstanbul Kadın Araştırmaları Merkezi’nde (İKAM) kadınlara yönelik projeler yürüten AKP İstanbul Milletvekili ve TBMM Dilekçe Komisyonu Başkanı Alev Dedegil, kentin kadın ihtiyacına yönelik eksikliğini şu sözlerle anlatıyor: “Yani kadınlar, bu şehrin üst geçitlerinden, kaldırım yüksekliğinden memnunlar mı? Tüm il ve ilçeler kadın dostu haline getirilmeli. Üst geçitler kadınlar için bir felaket. Yüksek topuk, hamilelik, kemik erimesi, kucakta çocuk, evde çocuk ve bebek arabası ile bir kadın üst geçidi nasıl kullansın? Kent, erkeklerin çok mutlu ve rahat yaşaması için planlanmış. Üst geçitlerin tümden kaldırılması ve atılması gerekir. Ben bu durumu kendi bölgemdeki yöneticileriyle konuşup tartışıyorum. Bunu tespit etmek ve buna göre önlem almak gerekiyor. Kadın kucağında çocuk, elinde alışveriş yaptığı araba, belki elinden tuttuğu bir çocuk daha, geliyor üst geçin önüne, karşıya geçmek istiyor. Ama nasıl geçecek?” (Hürriyet,4 Kasım 2008) Alev Dedegil bu sorunu, belediye meclislerinde yeteri kadar kadın olmamasına bağlıyor. Çözümü ise belediye ve bakanlıkların bütçelerini “cinsiyetçi bütçe” çerçevesinde hazırlamasında görüyor: “Cinsiyetçi bütçe, sonucu doğrudan kadının hayatına yansıyan hizmetleri üretebilmek için gerekli olan bütçedir” diyor. Ve bu konuda Avrupa Birliği ile ortak bir proje yürütüldüğünü ekliyor. Bir kenti “kadın dostu” yapacak şeyler nedir? Otobüslerin, durak bulunmayan noktalarda da kadın yolcuları da almasını sağlamak örneğin. Ya da parkta oynayan çocuğunu uzun saatler boyunca bekleyen anneler için ergonomik koltuklar bulabilmek. Çocuğu kucağında ve ya pusetteyken üst geçit merdivenlerini tırmanmak zorunda olanların halini anlamak… Peki yukarıda saydığım sorunlar sadece kadınlara mı ait? Kentlerimizde “mutlu ve rahat” yaşayanların kim olduğu, bu sorunu da cevabını veriyor. Çocuklarını hiçbir zaman parka götürmeyen babalar, dedeler; yeğenlerini pusetle gezdirmeyen, kucağına alıp üst geçitten geçmek zorunda […]

Birisi polisi “dur”dursun

Adalet ve Kalkınma Partisi milletvekili Abdulkadir Akgül, geçen günlerde TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu’nda Adalet Bakanlığı bütçesi görüşülürken, “Devletime, milletime karşı suç işleyenleri vurmaktan hoşlanacağım. Adalet herkese fazla eşit uygulanıyor” demişti. Demokratik Toplum Partisi milletvekili Hasip Kaplan’ın, “Polis ‘dur’ diyor, durmayanı vuruyor” sözlerine verdiği bu cevapla ilgili eleştiriler üzerine sözlerine açıklama getiren Akgül, “Devletin karşısında olanlar kim; teröristler, vururum. Ne var bunda?” demişti. İktidar partisinden bir milletvekili böyle konuşunca, hemen her ay en az bir kişinin de güvenlik kuvvetlerinin açtığı ateşle ölmesi de akla ister istemez, yellenen imamla cemaati arasındaki ilişkiyi özetleyen atasözünü getiriyor elbet. Milletvekili Akgül’ün kılavuzluğundan mı, yoksa her olayın ardından yetkililerin çıkıp benzer sözcüklerle “münferit” açıklamasını yapmasından mı bilinmez gazete sayfalarında, “dur ihtarı” cinayetlerinden ya da yaralanmalarından geçilmez oldu. En son Adana’da 14 yaşındaki bir çocuk, polis kurşunlarına hedef olarak felç kaldı. Bu olaydan birkaç gün önce ise Antalya’da, 18 yaşındaki Çağdaş Gemik, polis kurşunlarına hedef olarak ölmüştü. Her iki olayda aynı gerekçeyle açıklandı; “dur ihtarına uymamak”. Aynı gerekçeyle yurdun dört bir yanından öldürme ve yaralama olaylar hak örgütlerinin bilançolarında yerini alıyor.Bu yıl şimdiye kadar 33 ölü 38 yaralı Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın (TİHV) verilerine göre, 5 Ocak – 9 Kasım 2008 tarihleri arasında sadece dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle ölenlerin sayısı 11 olurken, aynı dönem içinde anı gerekçeyle yaralananların sayısı ise 19 oldu. TİHV Dokümantasyon Merkezi’nin hazırladığı verilere göre polis ya da jandarma bölgelerinde meydana gelen bu olaylara rastgele ateş açma ve yargısız infaz iddialarını da eklediğimizde ise ölenlerin sayısı 33, yaralananlar ise 38 kişi. Listedeki bilgilere bakılırsa, “dur ihtarı mağdurlarının” ikisi 18 yaşın altında, 1’i ise, zihinsel ve işitme engelliydi. Yapılan incelemelerden ve avukatların raporlarından anlaşıldığı kadarıyla, mağdurların hiçbirisinin sabıkası yoktu veya vurulduklarında bir suça teşebbüs etmiyorlardı. Mesela Antalya’daki olayda Çağdaş Gemik, motosikletiyle gezerken, Hakkari’deki Tekin Ediş (35) koyunlarını otlatırken, Van’da Aziz Özer ise sokak ortasında […]

Rolüne sadık 11 milyon

Geçtiğimiz hafta teknoloji sayfalarında yayınlanan bir haber “World of Warcraft çılgınlığı 11 milyon kişiye ulaştı” başlığını taşıyordu. Haber, kısaca WoW olarak isimlendirilen, internet üzerinden eş zamanlı oynanan bir oyunun kullanıcı sayısının 11 milyona ulaştığını duyuruyordu. Dün gece ise oyunun yeni eklenti paketi “Wratch of The Lich King” piyasaya sürüldü. Ve satışın başladığı saat 24:00’te, ürünün bulunduğu kısıtlı sayıdaki mağazanın, örneğin Ümraniye’deki Media Mark ve Etiler’deki D&R’ın önünde yüzlerce kişilik kuyruklar oluştu. Bu 11 milyonun ne kadarının Türkiye’de yaşadığını bilmiyorum. Ama en azından benim tanıdığım yüzlerce insan bu oyuna, hayatlarının geri kalanını da etkileyecek bir tutkuyla bağlı. Ve bu bağlılık, ister burada ister dünyanın başka bir köşesinde olsun, WoW oyununun kurgu dünyasında bir araya gelen insanlar arasında bir “biz bilinci” oluşmasına da neden oluyor. Nitekim World of Warcraft Resmi Fan Sitesi, yukarıda bahsettiğim haberi “Artık 11 milyon kişiyiz!” başlıklı duyurusuyla kutluyordu. Duyuruda yer aldığı şekliyle, “nüfusu 11 milyona ulaşan ülkenin” kuruluşu 24 Kasım 2004 tarihine denk geliyor. ABD bandıralı Blizzard Entertainment firması o tarihte, gerçek zamanlı strateji oyunlarının kültü haline gelmiş “Warcraft” serisinin yeni bir sürümünü piyasaya sürüyor. (Firma sadece bu ilk seri nedeniyle bile, dünyanın en başarılı oyun geliştiricilerinden biri olarak kabul ediliyor.) Yeni sürüm WoW, birçok fantastik oyun türü gibi ağırlıklı olarak Yüzüklerin Efendisi’nin yaratıcısı Tolkien’nin hayal dünyasından esinlenen, Britanya mitolojisinden karakterler barındıran bir atmosferde geçiyor. Çok kısa bir zaman diliminde kullanıcılarını bağımlılık derecesinde kendine bağlıyor, hatta akademik çalışmalara konu oluyor. 2005 ve 2006’nın en çok satan oyunu unvanını kazanıyor. 2007 yılında piyasaya sürülen genişletme sürümü “The Burning Crusade”i 24 saat içerisinde satın alan 2,4 milyon kişi “tüm zamanların en hızlı satan oyunu” payesini de WoW’a veriyor. Gelgelelim dün gece piyasaya sürülen Wrath of The Lich King’in, tüm rekorları alt üst eden The Burning Crusade’i de geçmesi bekleniyor. “Çevrimiçi Rol Yapma” Milyonlarla ölçülen kullanıcı sayısı bir yana World of […]

Medyanın akreditasyonla terbiyesi

Genelkurmay Başkanlığı, kimi gazete ve gazetecilere akreditasyon vermediği için sıklıkla eleştirilen kurumların başında geliyor. Akreditasyon yasağı en çok İslami tandanslı ya da muhalif kimliğe sahip gazete ve televizyon kanalları ile bu kurumlarda çalışan gazeteci ve köşe yazarlarına uygulanıyor. Kapatılan Nokta Dergisi’nde yayımlanan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait medya andıcında, akreditasyon uygulamasının toplumun gözünde “itibarsızlaştırma” uygulaması çerçevesinde yürütüldüğü de yer alıyordu. TSK’nin eleştirilen bu uygulamasının benzerini birkaç gün önce “sivil” Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarı da hayata geçirdi. Başbakanlık Basın Merkezi’nin yıllardır farklı başbakanları takip etmiş yedi deneyimli gazetecinin akreditasyonunu yenilemedi. Akreditasyonları yenilenmeyen gazetecilerin ortak özelliği ise Başbakan Tayyip Erdoğan ya da partisi hakkında “olumsuz” haberler yapmalarıydı.Hem basın meslek örgütlerinden hem de gazetecilerden tepki alan bu yasaklama hakkında 2 gündür tepkilerini çeşitli kanallardan ifade eden gazeteciler bir yandan da akreditasyon uygulamasını tartışıyor. Yaşanan olayın Başbakanlık Basın Danışmanı Arif Beki’nin keyfi kararlarından biri olduğunu düşünenler de var, bu hareketin hükümetin basını hizaya sokma yönünde bir çabası olduğunu düşünenler de. Bu tartışmalar sırasında en çok dikkat çeken ise Genelkurmay akreditasyonları olmadığı için “yaygara” koparan basın kuruluşları ve bu kurumlarda çalışan kimi kalemlerin sessizliği oldu. Genelkurmay’ın ardından, Başbakanlık tarafından da hayata geçirilen “cezalandırma” uygulamasına verilen tepkiler şöyle: Hakkı Devrim: “Gazeteciler öğrenci değil, şayet gerekliyse öğretendir”Gazeteler ve gazeteciler konusunda saygısızlığın, terbiyesizliğin, haddini bilmezliğin görülmemiş bir örneğini de, Radikal’e sataşıldığı gün Başbakanlık Basın Merkezi ortaya koydu. Hürriyet, Milliyet, Vatan, Akşam ve Evrensel gazeteleri ile Star TV’nin Başbakanlık muhabirleri olan yedi gazetecinin Başbakan’ın toplantılarına ve Başbakanlık Basın Merkezi’ne girmeleri yasaklandı. Yeni deyişle «akreditasyonları iptal edildi.» (Turan Yılmaz, Hasan Tüfekçi, Abdullah Karakuş, Ali Ekber Ertürk, Veli Toprak, Sultan Özer ve Fatma Çözen.) Başbakana danışmadan alınacak ve açıklanacak bir karar olamaz bu. Bence basına, haber alma ve gerçekleri öğrenme özgürlüğüne karşı işlenmiş ağır bir suçtur, ki faili de yazık ki Başbakan ve AKP Genel Başkanı Tayyip Erdoğan. Fikret Bila: “Başbakanlık’ın […]