Kategori Genel

Türkiyeli’nin “başkanı” Obama

Haber: Mert ÇimenKameraman: Emre Sayacan Gezegenimizin kaderini etkileyecek seçimlere birkaç gün kaldı. Seçimlerle ilgili anketlerde Demokratların adayı Barack Obama şanslı görünse de, George W. Bush’u iki kez seçme “becerisini” gösteren ABD’lilerin ne yapacağı seçim ertesinde belirlenecek. Yani Cumhuriyetçi John McCain seçilirse sürpriz olmayacak. 4 Kasım günü yeniden çift kutuplu olmaya doğru yönelen dünyanın yeni “kabadayısı”nın kim olacağının belirleneceği seçimler, tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Siyasetçilerin, sermaye sahipleri ya da ekonomistler kimi desteklediğini ya da kimin başkan olmasının bizim için iyi olacağını her fırsatta dile getiriyor. Bu hengamede, yaşanan küresel ekonomik krizin en ağır faturasını ödeyen sokaktaki insanlar için de ABD’de kimin başkan olacağı önem taşıyor. Biz de kameralarımızı sokağa, mikrofonlarımızı halka tuttuk. Görünen o ki ABD’de ilk kez bir siyahın başkanlığa bu kadar yakın olması Türkiyelileri de heyecanlandırmışa benziyor.

Porno endüstrisinden feminizme uzanan bir yaşam

Polis bir baba ve aşırı dindar bir annenin kızı olarak katolik okulunda eğitim gördü. 20’sinde iken sonrasında evlatlık vereceği bir çocuğa ertesi yıl ise dayakçı bir kocaya sahipti. Kadın satıcılığı da yapan kocasının zorlamasıyla porno endüstrisinin metaları arasına adını yazdırdı. 23 yaşındayken, Amerikan halkının müstehcenlik anlayışını sonsuza dek değiştiren 1972 yapımı Derin Gırtlak (Deep Throat) filmiyle bir anda ülkesinin en ünlü porno yıldızına dönüştü. Mafyaya içki yasağından sonra, en kazançlı işi sağlayan filmin 600 milyon dolarlık hâsılatından payına tek kuruş bile düşmedi. Uyuşturucu bağımlılığından fahişeliğe uzanan hayatının son dönemini, “Pornografi yasallaştırılmış tecavüzdür” sloganıyla porno karşıtı bir feminist olarak geçirdi. Mutsuz, yalnız ve beş parasız halde bir trafik kazası sonucu öldüğünde henüz 53 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki de en trajik öykülerinden biri olan Linda Lovelace’ın ya da gerçek adıyla Linda Boreman’ın yaşam öyküsü Inferno (Araf) adıyla filme çekiliyor.Bir kötü yola düşme hikayesi 53 yıllık yaşamının her ilmeği acıyla örülü Lovelace, sadece kendisini tüm dünyaya tanıtan bir porno yıldızı değil aynı zamanda kocası tarafından baskıya ve kötü muameleye uğramış, seks işçiliği ve uyuşturucu kullanımına zorlanmış kadınlardan yalnızca bir tanesiydi. Asıl adı Linda Boreman olan yıldız, 1949 yılında polis bir baba ve aşırı dindar bir annenin kızı olarak Yonkers’da doğdu. İlk cinsel deneyimini 19 yaşında, anneliği ise 20’sinde yaşadı. Bebeği, annesinin baskılarıyla neredeyse haberi ve izni olmaksızın bir aileye evlatlık verildi. Bu olay üzerine ailesini terk ederek New York’a gitti. Kocası porno sektörüne soktu 21 yaşında iken geçirdiği bir araba kazası sonrasında tanıştığı Chuck Traylor ile tanışıp sevgili olması artık Linda Lovelace olarak geçireceği günlerin de başlangıcı oldu. Kadın satıcısı olduğunu öğrendiği Traynor’ın dayak zoru ve ölüm tehditleri sonucunda seks işçiliğine başladı. Onu porno endüstrisine sokan yine Chuck’tı. 1972’de çekilen Derin Gırtlak (Deep Throat ) filminin ardından yaşadığı travmalar ve dönüşüm onu tüm zamanların en ünlü porno yıldızı haline getirdi. Pek çok erkek […]

Cumhuriyet ve kalkınma

Türkiye’nin ve dünyanın bugün en sıkıntılı meselelerinden biri ekonomi. Cumhuriyet’in kurucuları tarafından geliştirilen “kalkınma projesi”nin etkisiyle “kalkınma” terimini sadece ekonomik büyüme için kullanılır hale geldik. Peki, Cumhuriyet’in kalkınma projesi neydi? Ekonomik olarak ne kadar büyüdük ne kadar kalkındık? 1920’lerin Türkiye’sinden 80 sonrası gelişen küreselleşme hedeflerine, IMF ve Dünya Bankası’nın uygulamalarından günümüz hükümetinin ekonomi politikalarına Cumhuriyet’in “kalkınma” projesini Gülten Kazgan ve Fikret Başkaya yorumluyor. “Osmanlı’nın yaşadığı ekonomik açmazı Türkiye bugün yaşıyor gibi” Gülten Kazgan (Akademisyen):Cumhuriyet kurulduğunda nasıl bir anlayış içinde olacağı belliydi. Bağımsızlık bir hedefti. Bu bağımsızlık için ödenecek önemli bir fiyat, Osmanlı borçlarının ödenmesinin taahhüdüydü. Bununla birlikte Cumhuriyet daha ilan edilmeden önce, Şubat ayında İzmir İktisat Kongresi toplandı. Ekonomiye ne kadar önem verildiği de bu bağlamda ortaya çıktı.Cumhuriyetin ilanından sonra 1920’li yıllardan itibaren ne yazık ki dünya ekonomisinde tarım fiyatları giderek düşmeye başladı. Oysa Osmanlı’nın da Cumhuriyet’in de ihracatı tümüyle tarım ürünlerinden ibaretti. Nitekim 28’de başlaması gereken borç ödemeleri 32’ye ertelendi. Ama yapılan büyük ekonomi politikası dönüşmeleriyle Türkiye 32’den itibaren Osmanlı borçları ödenebildi düzenli olarak. Hem de aynı zamanda Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sayesinde sanayileşmenin yoluna girildi. Bu olağanüstü bir başarı. “Bugünkü Türkiye, 80’li yılların ekonomi politikalarının ürünü” 70’li yılların sonuna kadar giden süreçte Türkiye, 78’de çok ciddi bir krize girdi. Ve ondan sonra küreselleşme programını IMF, Dünya Bankası dayatmalarıyla kabullenmek zorunda kaldı. Bugünkü Türkiye, 80’li yıllarda kabullenilen ekonomi politikaları programının ürünü oldu. Bu programın kime getirileri oldu? Özel sanayi gelişti. Özel kesim gelişti. Ama götürüleri de çok oldu. “290 milyar dolara yakın dış borç var” Bu 2000’li yıllar Türkiye’sinde o getirilerle götürüleri karşılaştırıp görebiliyorsunuz. Dış borçlar göklere tırmandı. 2008 yılı son ayları itibarıyla Türkiye’nin 290 milyar dolara yakın dış borcu var. Bu çok büyük bir rakam. Osmanlı’nın yaşadığı açmazı Türkiye geldiği noktada yaşıyor gibi. “IMF programlarında sanayi açısından büyük darbeler yedik” Ayrıca IMF programlarında sanayi açısından büyük darbeler […]

Cumhuriyet ve azınlıklar

Bazen lütfedip “hoşgörü” göstermenin sözde büyüklüğü, çoğu zaman insanların trajik hikâyeleri ve nadiren bir arada yaşamanın yarattığı güzellikler. Bu ülkenin hâkim unsurları ve azınlıkları arasındaki ilişki yürek burkuyor. Mübadiller, kendi ülkesinde de gurbette de horlananlar, ölüme zorlananlar. Cumhuriyet azınlıklara ne yaptı? Gerçekten hoşgörülü müyüz? Baskın Oran ve Toktamış Ateş’e kulak verelim. “Cumhuriyet’in azınlık projesi onları ortadan kaldırmaktı” Baskın Oran (Akademisyen): Cumhuriyet’in azınlıklarla ilgili projesi maalesef, azınlıkları ortadan kaldırmaktı ve amacında “başarılı” oldu. 1923’te zorunlu mübadeleyle Rumların sayısı 110 bin ‘e indirildi. Bugünse sayıları 2 bin. Anadolu’da nasılsa kalmış Ermeniler 1930’lar boyunca İstanbul’a göçmeye zorlandılar. 1934’te aynı akıbet Trakya’daki Yahudilerin başına geldi. Sonra da İstanbul’da toplanan bu insanlar 1940’lar boyunca Amele Taburları’na gönderilerek ve Varlık Vergisi uygulanarak, 6-7 Eylül 55 pogromuna uğratılarak, günümüzde de hâlâ süren 36 Beyannamesi uygulamasıyla bitirildi. Ulus devlet asimile eder Neden yaptı Cumhuriyet bunu? Çünkü Türkiye bir “ulus-devlet” olarak kuruldu. Bugünkü temel kavga, bu devlet türünün Demokratik Devlet’e dönüştürülmesi kavgasıdır. Çünkü ulus-devlet’in tanımı şudur: “Ulusunun tek bir etnik/dinsel bütünden oluştuğunu varsayan devlet türü”. Bu tür devlet asimile edebileceğini asimile eder (Balkan ve Kafkas göçmenleri, belli bir orana kadar Kürtler), edemeyeceğini ise etnik-dinsel temizliğe uğratır (gayrimüslimler) veya ötekileştirir (Kürtler). Hangi kategoriye gireceği asimilasyona direniş tarafından saptanır.Asimilasyonun başarısında en önemli unsur, dindir. Laik Türkiye’de biraz tuhaf kaçar ama, “Türk” dediğin zaman “Müslüman-Türk”ü kastediyorsundur. İnsanlar da bunu kasteder, devlet de bunu kasteder. “Osmanlı dönemindeki bir arada yaşama pratiği bitti ve tam bir ayrımcılığa dönüştü” Osmanlı döneminde azınlıklar ikinci sınıf, fakat özerkti. Cumhuriyet’le birlikte özerklik ortadan kaldırıldı çünkü ulus-devlet özerk etnik-dinsel gruplara izin vermezdi, fakat ikinci sınıf vatandaş olma niteliği devam etti. Üstelik bir de “hain ve tehlikeli” niteliği eklendi.Proje amacına ulaştı ama bu başarı Türkiye’yi perişan etti. Uluslararası alanda gördüğü muamele ortada. Sermayedar sınıf olan azınlıkların tasfiyesi Türkiye’nin sınaîleşmesini en azından 50 yıl geriye attı. Ermenilerin Anadolu’dan tasfiyesi Anadolu’daki medeniyeti […]

Cumhuriyet ve Kürtler

Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar gelen bir sorun var: Kürt sorunu. Kimi zaman isyanlarla, kimi zaman terörle, kimi zaman kışkırtmayla, kimi zaman ise demokratik hak talepleriyle beraber anılan bu sorun, 85 yıllık Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde gündemdeki yerini korumuş. Acaba, 85 yıldır çözülemeyen Kürt sorunu çözülebilir mi? Bu sorun nereden çıktı? Cumhuriyet rejiminin her vatandaşı Türk sayması doğru muydu? Araştırmacı, yazar İsmail Beşikçi ve yazar Ümit Fırat görüşlerini belirtti. “Cumhuriyet, Kürtlere olumlu bir şey kazandırmadı”İsmail Beşikçi Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Kürtçe dergiler, gazeteler yayımlanıyordu. Bunlar legal yayınlardı. Bu gazeteler ve dergiler çevresinde örgütlenmeler de vardı. Kürt çocukları için, İstanbul’da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallerde okullar da açılmıştı. Kürtçe eğitim yapan okullar, bunlar resmi okullar değildi ama belirli bir ihtiyacı da karşılıyordu. Gençler, kadınlar, Kürt yayıncılar örgütlenmeye çalışıyordu. Dergiler, gazeteler, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Süleymaniye, Hewler, Van, Hakkâri gibi Kürt şehirlerine de gönderiliyordu. Dinamik bir toplumsal hayat, dinamik bir basın hayatı vardı. Cumhuriyetle birlikte neler oldu? Cumhuriyetle birlikte, Kemalist devlet ve hükümet, Kütlerin milli varlığını, halk olarak varlığını, Kürtçenin dil olarak varlığını inkâr etmeye, reddetmeye başladı. Kürt dilinin konuşulması, yazılması yasaklandı. Kütçe köy ve mıntıka isimleri Türkçeleştirildi, Kürtçelerinin söylenmesi yasaklandı. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunu gerçekleştirmek için her türlü önlem alındı ve uygulamaya konuldu. Kürtlerin, Orta Asya’dan gelen bir Türk boyu olduğu iddia edildi. ‘Kürtçe denen dil’in bağımsız bir olmadığı, Türk dilinin ilkel bir ağzı olduğu söylendi. Üniversitede profesörler, basında gazeteciler, yazarlar, devletin ve hükümetin bu görüşlerini, bu düşüncelerini ispatlama gayreti içine girdiler. “Kürtlük iddiasında bulunanlar fiziki imhaya tabi tutuluyorlardı” Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Kürtçe dergiler, gazeteler yayımlandığını bilen, gören, duyan, öğrenen Türk yazarları, Türk gazetecileri, profesörleri vs. artık, Kürtçe diye bir dilin olmadığını, Kürtlerin aslının Türk olduğunu, ‘Kürtçe denen dil’in, Türkçenin ilkel bir ağzı olduğunu söylüyorlardı. Fiili olarak da Kürtçeye yasaklar getiriliyordu. Bu yeni görüşleri kabul etmeyenler, Kürtlük […]

85. yılda Cumhuriyet tartışmaları

Bu hafta, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 85.yılı kutlanıyor. Ancak Cumhuriyet’in, ülkenin temel meselelerini ne kadar çözebildiği halen yeteri kadar tartışılmış değil. Bu vesileyle resmi ideolojiye aykırı görüşlere de yer veren bir yazı dizisi yapmayı düşündük. Bugünden itibaren her gün bir başlığı ele alacağımız bu yazı dizisinde, “Cumhuriyet ve Modernleşme”, “Cumhuriyet ve Kalkınma”, “Cumhuriyet ve Kürtler”, “Cumhuriyet ve Kadın”, “Cumhuriyet ve Azınlıklar”, “Cumhuriyet ve Laiklik” başlıkları altında akademisyenler, gazeteciler ve fikir insanları görüşlerini paylaşacaklar. Cumhuriyet ve modernleşme Cumhuriyet’in ilanı, aslında Osmanlı-Türk modernleşmesinin bir ara durağıydı. Tanzimat’tan beri varolan modernleşme hareketi, Cumhuriyet döneminde yeni bir evreye girdi. Peki, Cumhuriyet’in modernleşme projesi aslında neydi? Bu proje ne ölçüde başarılı oldu? Bugün yaşadığımız sorunlarda bu projenin etkisi olabilir mi? Murat Belge ve Mehmed Şevket Eygi yanıtlıyor. “Cumhuriyet, Türkiye’yi bir demokrasi yapamadı”Murat Belge (Akademisyen-Yazar): Ben modernleşme projesini, demokratizasyon olarak tanımlarım eğer o tanım geçerliyse Cumhuriyet bir modernizasyon olmadı. Biz gençliğimizde “modernleşmeyi” “Batılılaşma” diye bilirdik. Türkiye’de Kemalizm’de bu, Batılılaşma değilse hiçbir şey demek değildir. Ama özellikle 12 Eylül dönemi Batıcı Kemalizm’in o dönemdeki temsilcisi Kenan Evren, Batı’nın temelinin ancak demokrasi olduğunu anlayınca Batılılaşmadan vazgeçti. O zamandan beri Kemalizm’in bu Batıcı ideolijisi, bugün en temel Batı karşıtı düşünce haline geldi. Osmanlı’da Cumhuriyet öncesi modernleşme hareketleri, Meşrutiyet gibi bir hedefle yetiniyordu. Padişahlığı değiştirmeyi düşünmüyordu.O bakımdan aslında Cumhuriyet orada önemli sayılabilecek bir değişiklik getirir. “Cumhuriyetin modern olması için demokratik olması gerekir” Bizim Cumhuriyetimizin ilan edildiği dönemde Avrupa’da da çeşitli Cumhuriyetler kuruluyordu. Cumhuriyet, Birinci Dünya Savaşından sonra yeni kurulan bir takım ülkelerin modern bir şekilde kurulduklarının sinyali gibiydi. Ama bir dönem sonra bunların hiçbirinin Cumhuriyetinden hayır gelmedi. Avrupa’nın bildiğimiz eski krallıklarıysa herkesten daha modern olarak yaşamaya devam ettiler. Cumhuriyet’in sadece “cumhuriyet” olduğu için modern bir tarafı olmadığı anlaşıldı. Cumhuriyet’in modern olması için demokratik olması gerekir. Türkiye’de de Cumhuriyet, imparatorluğun yerini aldı. Ama bu imparatorluk bir Doğu ülkesindeki hanedandı. Krallıklar gibi değildi. […]

Milli halimizin bugünü ve yarını

Helsinki Yurttaşlar Derneği, Temmuz 2008’de “Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız?” başlığı altında gerçekleştirdiği yaz okulunun ardından, milliyetçilik meselesini daha geniş katılımcılarla tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, “Milli Halimiz, Bugün ve Yarın” başlıklı bir panel düzenledi. İki oturum şeklinde gerçekleşen ve Murat Belge’nin açılış konuşmasını yaptığı konferansta Ümit Fırat, Orhan Gazi Ertekin, Ayşe Hür, Ali Bayramoğlu, Melek Göregenli, Levent Yılmaz, Alev Erkilet, Bülent Somay, Ferhat Kentel, Özlem Dalkıran, Mehmet Tarhan, Beyhan Sunal ve Cemil Ertem konuştu. Panelin ilk oturumunda “milli hallerimiz”, ikinci oturumunda ise “milli hallerimizin geleceği” tartışıldı. Açılış konuşması yapan Murat Belge, Temmuz 2008’de Kocaeli Üniversitesi, Derbent Uygulama Oteli’nde gerçekleştirilen yaz okulu hakkında bazı bilgiler verdi: “Önce Balkan Ülkeleri’nden özellikle üniversite öğrencilerini biraraya getirmek amaçlı yaz okulları düzenledik. Çatışma bölgelerinden yerler seçtik, önce Kafkasya, Orta Avrupa, sonra Girit’te yaz okulları yaptık. Birarada yaşıyor bu insanlar ve birbirlerini tanıyorlar. Yunan Makedonyalıyla, Türk Ermeniyle, Bulgar Sırpla bir hafta, on gün süresince beraber yaşıyor, derslere giriyor, yemek yiyip eğleniyorlar. Bu panel de, bu yaz yaptığımız yaz okulunun son aşaması. Okul, Doğu-Batı, Türk-Kürt öğrencileri biraraya getirdi. Bu okula gidecekleri seçerken çok milliyetçi, ulusal bir dünya görüşü olan insanlar seçmedik. Hayata üst düzeyden bakabilen öğrenciler seçtik. Bu panelde de yaz okulundan alınanları buraya taşıdık.” “Milli Adalet”Hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin Panelin alt başlıklarından biri olan “milli adalet” üzerine konuşan Orhan Gazi Ertekin, milli adaletin bir itibar kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti: “Milli adalet, 19. yy.’da anlamlı kılınan bir ideal olarak değerlendirilebilir. 19. yy, milli adaletin insanlara çok şey kazandıracağı üzerine kuruldu. ‘Adalet, ancak milli sınırlar içerisinde nefes alabilir’ anlayışıyla hareket edildi. Pascal, milli adaleti şu sözüyle çok güzel eleştirmiştir: ‘Sınırlarını, bir derenin belirlediği bir adaletin adil olduğu söylenebilir mi?’ Milli adalet böyle bir şeydir. Sınırın bir tarafında türban takabiliyorken, diğer tarafında takamıyorsunuz.” Ertekin, milli adaletin aynı zamanda zararının da olabileceğini şu örnekle açıkladı: “Bir […]

Avrasya Maratonu

Itır ErhartGeçtiğimiz pazar günü dördüncü kez İstanbul Avrasya Maratonu’na katıldım. Bu seneki yarış benim için farklı bir anlam taşıyordu. Yaklaşık dört aydır birlikte hazırlık koşuları yaptığım, Adım Adım Oluşumu’nda (AAO) bir araya gelen 200 arkadaşımla birlikte 30 yıllık organizasyonun ilk yardımseverlik koşusunu gerçekleştirdik. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin Akülü Tekerlekli Sandaye Kampanyası’na destek olmak için kaynak geliştirdik. Sağnak yağmurun altında, caddelerde biriken su birikintilerinin üzerinden atlayarak kimimiz 15, kimimiz 42 kilometre koştu. Amaç hem bitiş çizgisini geçmek hem de ihtiyacı olan omurilik felçlilerini harekete geçirmek, bir bakıma spor ve yardımseverlik kavramlarını bir araya getirmekti. Yardımseverlik koşuları dünyanın pek çok ülkesinde yapılıyor. Koşucular bir yandan seçtikleri bir uzun mesafe yarışına hazırlanırken bir ya da birden fazla sosyal sorumluluk projesi için kaynak geliştiriyorlar. Kanser, MS ya da AIDS araştırmalarına destek vermek, kadına karşı şiddeti, açlığı önlemek için maraton, yarı maratonlar koşuyorlar; triatlonlara, bisiklet yarışlarına katılıyorlar. Sosyal sorumluluk koşuya farklı bir anlam ve amaç katıyor. ABD, İngiltere gibi ülkelerde her maratonda toplanan bağış milyon dolarları buluyor. Biz Adım Adım olarak şu ana kadar 125 bin YTL topladık ve bu rakamın her yıl artacağına inanıyoruz. Tabii toplanan bağışın artması için öncelikle koşucuların sayısının artması lazım. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, 26 Ekim’de koşulan 30. Avrasya Maratonu’nu ve 15 kilometre yarışını 2,141 kişi tamamladı; Londra, Chicago, New York gibi büyük maratonları tamamlayan koşucuların sayısı ise 40 binin üzerinde. Koşucuların sayısı nasıl artar? Koşu kültürü, sonrasında da yardımseverlik koşusu kavramları nasıl gelişir? Öncelikle daha iyi organizasyonlar yapılıp koşunun özendirilmesiyle. Avrasya Maratonu’nun bu seneki sloganı “Bu şehir koşar!” idi. 50-60 bin kişinin koşacağından söz ediliyordu her sene olduğu gibi. Oysa yarışı tamamlayanların sayısı 2 bin kişi civarindaydı. Peki neredeydi bu koşucular? Söz edilen on binlerce “koşucu” bu sene de köprünün üzerinde sigara içiyor, pankart açıyor ve slogan atıyordu. Ertesi gün gazetelere yansıyan da buydu. Maratonda derece yapan Kenyalı atletlerin […]

Metrobüs, kimine çile kimine mutluluk

Yağmurlar yüzünü göstermesine rağmen üstleri halen kapatılmamış duraklar, mesailerin başlayıp bittiği sabah ve akşam saatlerindeki yoğunluk ve bu yoğunluğu aratır bir insan kalabalığıyla hınca hınç dolu otobüsler… Eğer bu sayılan sorunları yaşamazsanız bir “devrim” gibi sunulan metrobüs hattı İstanbul’un trafik sorununa karşı bir çözüm olabiliyor. İstanbul’un, kâbus halini alan trafik yoğunluğuna çözüm olarak, geçmişin “tercihli yol” uygulaması allanıp pullanıp metrobüs adıyla 2007 Eylülünde yeniden halkın hizmetine sunuldu. İlkin Topkapı – Avcılar arasındaki mesafeyi 22 dakikaya indiren seferlerle başlayan uygulama bir yıl içinde Zincirlikuyu’ya dek uzatıldı. Tüm yaz boyunca çalışılmasına karşın duraklar ve çevre yolları bitirilmeden eğitim yılının başladığı 8 Eylül 2008’de apar topar açılışı yapıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın dediğine göre Avcılar-Zincirlikuyu arası artık 38 dakikada katedilebilecekti. Haksız bir iddia da değildi elbet. Ama sadece insan kalabalığını aşıp otobüse binebilen şanslılar için.Metrobüs kullanıcıları, bu hattı kullanarak trafiğe takılmadan, daha kısa sürede ulaşımlarını sağladıkları için memnun. Ancak, sabah ve akşam saatlerinde yaşanan yoğunluk sıkıntı yaratıyor. Metrobüs kullanımını cazip hale getirmek ve trafik yoğunluğunu azaltmak amacıyla iptal edilen otobüs hatları da bazı vatandaşları sıkıntıya soktu. E-5 üzerinden Mecidiyeköy’e çalışan bir çok hattın seferden kaldırılmasıyla vatandaşa tek seçenek olarak metrobüs kaldı. Bu nedenle metrobüs araçlarında sabah ve akşam saatlerinde aşırı yoğunluk yaşanıyor. İETT yetkilileri bu yoğunluğa çözüm olarak araç sayısını 50’den 170’e çıkardıklarını, yakın zamanda da 200’e çıkartacaklarını söyledi. İETT yetkilileri, metrobüs hattındaki otobüs duraklarındaki eksikliklerin de önümüzdeki haftalarda giderileceğini söyledi. Aşırı kalabalıkAli Özgür (Öğrenci) : “Ben de her gün metrobüsü kullananlardan biriyim ve aşırı kalabalıktan şikayetçiyim. Ayrıca tamamlanmadan açılmış olan bazı metrobüs durakları da, kötü hava koşullarına henüz hazır değil. Zaten kalabalık olan metrobüs duraklarında, yağmurlu havalarda insanların zor duruma düşeceğini düşünmekteyim. Buna ek olarak eğer metrobüs sayısı artarsa ve eksiklikler tamamlanırsa metrobüs insanlar için faydalı ve hızlı bir ulaşım aracı olacaktır.” Fazladan 40 dakikaGözde Şeker (muhabir): “Ben Mimar Sinan’da […]

Cem Özdemir eş başkanlığa yürüyor

Birlik 90 / Yeşiller partisinin eş başkanlığı için tek aday olan Cem Özdemir, 11 Ekim Cumartesi beklenmedik bir sonuçla milletvekili olma şansını kaybetti. Özdemir, önümüzdeki yıl yapılacak Federal Parlamento seçimleri için, parti listesinin seçilebilecek sıralarına giremedi. Eyalet listesindeki 6. sırasını partinin sol kanadından Winfried Hermann`a kaptıran Özdemir, bir kere de 8. sıra için aday olsa da, partililer bu sıraya Federal Milletvekili Alexander Bonde`yi seçti. Yeşiller’in Baden Württemberg eyaletindeki oy oranı dikkate alındığında en fazla 8 milletvekili çıkartması bekleniyor. Böylece Cem Özdemir seçilmesi muhtemel adaylar arasında yer almadı ve bu politik yenilgi sonrasında kurultaydan bir açıklama yapmadan ayrıldı.Parti içinde Özdemir’in milletvekili adaylığına muhalefet edenler ise, milletvekilliği ve eş başkanlık görevlerini beraber yürütmenin Yeşiller Partisi prensiplerine aykırı olduğunu, Özdemir’in seçilmemesinin dışlama veya protesto anlamına gelmediğini ifade ettiler. Ancak istisnai olarak Claudia Roth’un yıllardır hem eş başkanlık hem milletvekilliği yapıyor olması bu argüman ile çelişiyor. Spiegel: “Yeşiller Özdemir’i açıkça aşağıladı” Yeşiller’in aynı zamanda Avrupa Parlamentosu milletvekili olan Cem Özdemir’in kendi eyaletinde, parti tabandan böyle bir tepki alması geniş yankı uyandırdı. Almanya’nın çok satan haftalık haber dergilerinden Der Spiegel’in, internet sayfası “Spiegel-online”da yer alan yorumda, “Özdemir’in beklenmedik bir şekilde sözde dostlarının oylarıyla başarısızlığa uğradığı” belirtilerek, “Yeşiller Partisi, Cem Özdemir’i sebepsiz yere açıkça aşağıladı ve Alman Meclisi adaylığını reddetti” ifadesi kullanıldı. Özdemir’in seçimler öncesi yaptığı konuşma sonrasında ayakta alkışlanmasına rağmen son oylamada Alexander Bonde’nin Özdemir’in karşısına aday çıkartıldığı belirtilen yazıda, Özdemir’in, bu durumda eş başkanlık görevi için aday olmaktan vazgeçebileceği iddia edildi. Alman basını şaşkın Die Welt ve Berliner Morgenpost gazetelerinde “Yeşiller’in umudu için fiyasko” başlığıyla yer alan haberde, Özdemir’in milletvekili adaylığı için girdiği iki seçimi de kaybetmesinden sonra partideki arkadaşlarının kendisini yine de eş başkanlık görevi için teşvik ettikleri belirtildi. Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi “Cem Özdemir için çifte aşağılama”,Bild “Yeşiller eş başkan adayını dağıttı”, Berliner Zeitung “Alman meclisinde Cem Özdemir’e yer yok”, Frankfurter Rundschau […]

Kantinde boykot var!

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğrenci ve akademisyenler, perşembe günü gerçekleştirilecek yemek boykotuna hazırlanıyor.

Yanlış anlatılan gizemli bir halk: Ezidiler

Meltem Ürüt Ezidi halkı bugüne kadar birçok gazete haberine ve romana konu oldu. Kültürlerini, dinlerini, ibadetlerini içe kapalı yaşayan bu halkla ilgili yazılanların kimi doğru olsa da genelde anlatılanlar hep yanlıştı. Kimi zaman şeytana tapan kimi zaman da ateş etrafında dönen garip bir halk olarak tanıtıldılar. Haklarında, etraflarına çizilen çemberin dışına çıkamamaları, Yezid’in soyundan geldikleri gibi tuhaf rivayetler de anlatıldı, anlatılıyor. Bu rivayetler nedeniyle baskı gördüler, dışlandılar. Türkiye’den örnek vermek gerekirse 70’li yıllarda 80 bin kadar nüfusa sahip Ezidilerden geriye sadece birkaç yüz kişi kalmış durumda. Tüm anlatılanların gerçek dışılığı, çocukluğunda Ezidilerle Diyarbakır’da bir arada yaşamış bir Tarih öğrencisinin dikkatini çekti. Çünkü gerçek hayatta tanıdığı, evine girip çıkan Ezidi dostları, anlatılan tuhaf hikâyelerdekilerden çok farklıydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih bölümü son sınıf öğrencisi Amed Gökçen, 4 yıldan bu yana dünyanın çeşitli yerlerindeki Ezidi köylerini gezerek bu halk üzerine akademik bir çalışma sürdürüyor. Çalışmaları sırasında Ezidiler hakkında yazılan kitapları okuduktan sonra, “Bu kitaplarda anlatılan Ezidilerle benim tanıdığım Ezidiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik yok” diyerek yola çıkan Amed Gökçen’le bu çok “gizemli” olduğu düşünülen Ezidi halkını konuştuk. Yanlış isimden başlıyor Ezidilerle ilgili anlatılan yanlışlar daha bu halkın adında başlıyor. Yaygın olarak “Yezidi” olarak bilinen halkın isminin doğrusu “Ezidi”. Ezidiler kendilerini “Ezda” diye tanıtıyorlar. “Ez” Kürtçede “ben” demek, “Da” ise vermek, yapmak oluşturmak anlamda kullanılıyor. Böylece “Ezda” , “yaratılan, var edilen” anlamına geliyor. Halkın adının “Yezidi” olarak bilnmesiyle ilgili de birçok iddia ortaya atılmış, Emevi hükümdarı Muaviye’nin oğlu, Yezid Bin Muaviye’nin Ezidilerle olan ilişkisi veya Zerdüşt’ün İran’da kurduğu Yezd kenti ve Ezidiliğin ilk o kentte yayıldığı iddiaları gibi. Ancak bunun doğru olmadığını Amed Gökçen şöyle açıklıyor: “Din için bir terim kullanılıyorsa o kullanılan terimin dinin var oluş sebebiyle, kendi felsefesiyle mutlak bir ilişkisinin olması lazım. Ama Yezidi kelimesinin Ezidi felsefesi ve mitolojisinde hiçbir anlamı yok. Yezid kelimesi, Sünni Müslümanların Ezidi Kürtleri aşağılamak için […]

Daha önceleri neredeydiniz?

“Misyon gazeteciliği” diye bir laf duyardım da hep, ne menem bir şey olduğunu tam çıkartamazdım. Sağ olsun Fatih Altaylı sayesinde meseleyi tam olarak anladım. Haberturk.com’un kendisiyle yaptığı söyleşide demiş ki Altaylı: “Vakit’i, gazetecilik anlayışı açısından beğeniyorum. Çok akıllılar. Bir misyon gazeteciliği yapıyorlar ve bunu çok başarı ile yapıyorlar. Düşünün Deniz Feneri davası görülüyor, Deniz Feneri davasında bir sürü mahkûmiyet çıkmış, Vakit gazetesi başlık atıyor, ‘Deniz Feneri’nde 2 tahliye’ diye.” Okur okumaz “misyon gazeteciliği” nedir kavradım böylece. Söyleşinin üzerine, bir de o günün (15 Ekim) gazetelerine bakınca bu teorik bilgiyi pekiştirmek için, pratik ile sınama imkânımızın olduğunu fark ettim. Manşetler pek bir demokrattı Yeni Şafak Gazetesi mesela, “Devlet işkence için özür diledi” manşetini atmıştı sekiz sütuna. Başlık altı şöyle idi: “Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Metris Cezaevi’nde işkence görerek ölen Engin Ceber’in yakınlarından devlet ve hükümet adına özür diledi” Hemen yanda ise Bakan Şahin’in büyük bir fotoğrafı ve “Bakan Şahin’den tarihi açıklama” yazılı bir kutucuk vardı. Ha keza, Zaman Gazetesi de “Devlet özür diledi” manşetinin altına, “Türkiye’de dün tarihî bir olay yaşandı. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cezaevinde işkenceyi kabul ederek, ölen tutuklunun yakınlarından özür diledi. İhmali görülen 19 kişiyi görevden alan Adalet Bakanı’na, insan hakları örgütlerinden de destek geldi” diye yazmıştı.Star’ın manşeti ise “Devlet ilk kez özür diledi” idi. Manşetin sağında Şahin’in mütebessim bir fotoğrafı ve “işkenceye sıfır tolerans” damgası vardı Sizi geçen günkü sohbette görememiştik Buraya kadar tamam. Ortada gerçekten tarihi bir olay var ve manşete çıkması doğal. Peki bu gazeteler neden altı gün önce de işkenceye karşı böylesine duyarlılık göstermemişti? İddialar kesinleşmediği için mi yoksa hükümetin nasıl davranacağı kestirilemediği için mi? Bakın diğer gazeteler o günlerde ne yapmış: 9 Ekim’de “Engin’in tek suçu dergi dağıtmaktı” manşetini atan BirGün Gazetesi , “Yürüyüş dergisi dağıttığı için tutuklanan Engin Ceber, Emniyet’teki darp ve hapishanedeki dayak yüzünden ‘beyin ölümü gerçekleşince’ hastaneye kaldırıldı” […]

Siyasal Kimliklerin Oluşumu

Siyasalın belli bir ideolojik formun mutlak hakimiyeti lehine toplumsal pratik sahasında çekilmesi meselesi günümüz siyaset felsefecilerinin en fazla üzerinde durdukları mesele haline geldi. İnsan toplumsal yaşamını ve dolayısıyla bireysel varoluşunu kurmada temel etkinliği olan siyasal faaliyet, artık belli bir formun ezel-ebed kendini cari kıldığı ve bireysel varoluşun temel unsurlarından biri olarak kimliklerin nihayi kapanımını sözde mümkün kılan bir tamlığı beraberinde getirdiği iddiasıyla karşımıza çıkan günümüz reel-politik anlayışın dümensuyunda neredeyse kendi kendini imha etti. Ernesto Laclau’nun derleyiciliğinde hazırlanan bu kitap da, tam da yukarıda iddia edilenin aksine bir konumdan, toplumsalın nihai kapanımsızlığı ve kimliklerin ilanihaye tamlığa direnen karar-verilemez yapısı üzerinden sonuşmaz bir siyasal etkinliğin mümkünlük koşulları üzerine odaklanıyor. Ayrıca kitap, sonsuzcasına çoğalmaya açık partikülarizmlerle, evrensel değerlerin gerilemesi arasındaki ilişkinin, kıymeti kendinden menkul bir evrensellik ideasından hareketle her türlü partikülarizme düşman olmak ya da tersine belli bir partikülarizmin tamlığı uğruna her türlü farklılığa düşman bir dışa kapalılık cenderesinden nasıl kurtarılabileceğine dair de çeşitli açılımlar içeriyor. Sonuç olarak bu derlemedeki makalelerin büyük bir kısmı, bölünmenin, sonsuzca parçalanmışlığın giderilmesi mi yoksa bunları mümkün kılan karar-verilemez zeminin korunup, bunların makul bir biçimde bir arada yaşamalarının ve dolayısıyla nihayi siyasal etkinliğin mümkünlüğü açısından belli bir aralık/yarık’tan beslenen bir tahayyülü tanzim etmeye çalışıyor.

Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu

Din temelli siyasal kavrayışların yükselişi günümz dünyasının temel fenomenlerinden biri artık. Akıl almaz bir cevvallikle dini toplumsal yaşamın, “kamusal” sahanın dışına itip son derece sorunsuzca yaptığı kamusal-özel ayrımıyla özel alanın konusu olarak telakki edip baskılayarak iş gören modern zihniyet, bu yükselişteki payının pek de farkında değil. İktidarın ve gücün kaynağını yere indirmek çabası muazzam bir maneviyet boşluğu yaratmış, yeni din namzeti pozitif bilimler kafi ilgiyi görmemiştir. Böylelikle modern zihniyet, özellikle Batı’da cisimleşmiş şekliyle, kendi önkabullerinin enikonu dinsel göndergelerinin farkında olmaksızın kendi anlayışı tek cari anlayış olarak dayatmaktadır. Bunun sonucu bilhassa İslam’ın farklı bir medeniyet anlayışının temsilcisi olma iddiasının ciddi bir siyasal talep haline gelmesidir. S. Sayyid’in bu çalışması işte bu türden bir alternatif olarak İslamcılığın aslında üçüncü dünyanın kurtuluşçu hareketlerinin asri kılığı diyerek değerlendirmesi bakımından özgün bir yaklaşımı ifade etmektedir. Batının kahredici hegemonyasını tavsatmaya muktedir, bambaşka bir algı, muhakeme dünyası ve epistemolojik evreni ifade eden İslamcılığın, işte bu özellikleri nedeniyle irtica etiketiyle damgalandığını, ve Türkiye’deki Kemalist deneyimin işte bu türden bir İslamcılık karşıtlığının buna benzer hareketlere ilham veren bir genel örnek, onların feyz aldığı bir şemsiye ideolojik form olarak görülmesi gerektiğini belirtiyor Sayyid. Bütün bu teorik argümantasyonu kurarken söylem çözümlemesi ve post-yapısalcı teorik öncüllere gönderme yapan Sayyid, böylelikle bu teorik öncüllerin ham malzemenin işlenmesinde kilit bir rolünü de vurgulamış oluyor.

Trajik varoluşun buralı hâli: Osmanlı 19. Yüzyılı

Barış Aydın II. Meşrutiyet’in 100. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde Osmanlı’nın son dönemine yönelik ilgi yeniden alevlendi. Bu ilgiyi hem genç Cumhuriyet’e giden yolun altyapısını oluşturan, hem de Osmanlı gibi kozmopolit bir ahir zaman imparatorluğunun, çağı yakalamak uğrundaki son hamlelerini kapsayan 19. yüzyıl üzerinden değerlendirmek daha makul görünüyor. Eric Hobsbawn’ın 1789 Fransız Devrimiyle başlatıp 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nihayete erdirdiği uzun 19. yüzyıl, Avrupa’da köklü dönüşümlerin olduğu bir dönem olmasının yanısıra, Osmanlı İmparatorluğu için de her bakımdan ciddi sıkıntı ve dönüşümlerin birarada yaşandığı bir tarihsel kesitti. Düvel-i muazzamanın tek müslüman üyesi ve, artık siyasi, iktisadi ve teknik üstünlüğünü enikonu cari kılmış Batılı güçlerin nezdinde bir anomali olarak Osmanlı İmparatorluğu, Batı karşısındaki nisbi geriliğini tamir etmenin yolunu ilkin askeri reformlarda aradı. III. Selim’le başlayan bu süreç II. Mahmud’la kısmen devam etse de Tanzimat’la beraber yerini daha kapsamlı idari-siyasi reformlara bırakmıştı. Modern anlamda bir devletin tesisi, imparatorluğun klasik iktidar yaklaşımının yeniden yorumlanmasını, hatta çözülmesini kaçınılmaz kılıyordu. Bünyesindeki yetmiş iki milletin sultanın mutlak otoritesine hikmetinden sual olunmaz bir biçimde itaati için elde, çağın gereklerine uygun bir kavramsal alet çantasına ihtiyaç vardı. Eski usül yönetme ve hükmetme tekniklerinin işlevini yitirmesinin getirdiği meşruiyet bunalımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki bütün mesaisinin, sözkonusu meşruiyetin sağlanması ekseninde cereyan etmesinden anlaşılabilir. Osmanlı’nın sancılı ve biraz savruk bir biçimde modernleşmeye çabaladığı bu yüzyıla dair halen de referans kitabı olma özelliğini koruyan İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı başlıklı çalışması en doyurucu ve derli toplu giriş niteliğindedir. İmparatorluğun bir yandan Batı’yla ilişkisini dönemin gereklerine uygun bir biçimde yeniden düzenlemek ve diğer yandan da içerideki yetmiş iki milleti belli bir düzen ve intizam içinde çekip çevirmek arasındaki gidiş gelişlerini, sıkıntılarını, travmalarını ve arada kalışlarını neredeyse bir edebiyatçı akıcılığında bir anlatıyla aktarmayı başarıyor İlber Ortaylı. Yıllardır biriktirdiği malzemeyi zaman zaman dipnotlara bile gerek duymaksızın yoğunlaşmış ve tek bir yersiz sözcüğü barındırmayan bir […]

İki Yakın Halk İki Uzak Komşu

“Bugün her iki tarafta, “Türk” ve “Ermeni” kelimelerinin yanyana gelmesinden rahatsız olan, sessiz çoğunlukların kaderini bloke eden marjinal milliyetçi kesimler var; ve ne yazık ki bugüne değin hep bu kesimler, sorunun seyrinde belirleyici rol aynadılar. Türk-Ermeni diyaloğundan bahseden ve bu yönde çaba harcayan birçok girişim, her iki tarafın bu uç kesimlerince sürekli baltalandı. Her biri diğerinden beslenen ve aslında ancak birbirlerinin varlığıyla ayakta kalabilen aşırı milliyetçi kesimlere gayrı maydan boş bırakılmamalı” (s. 33) TESEV’in Dış Politika Programı projelerinden birinde kullanılmak üzere Hrant Dink’ten yazılması istenen fakat sonrasında yayınlanmayan metin ailesi ve dostları tarafından kurulan Hrant Dink Vakfı tarafından yayınlandı. Kitabın içeriğine ilişkin söylenecek herşeyin Hrant’ın belirttiği şu cümle kadar anlamı yok; “Onlar ‘Türk’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini birlikte kullanmaktan kaçınsalar da, kader bu iki milleti aynı coğrafyada birbiriyle yan yana yaşamaya mecbur kıldı. Başka çıkar yol yok.”

Kürt tarihi ve kültürüne çapraz bakış

Barış Aydın Güncel, ekonomik ve siyasal sorunlarla birlikte Kürt sorununun/meselesinin ilk kez hangi tarihte ve sebeple Türkiye gündeminde yer edindiğini hatırlayamaz olduk. Devletin hakim ve değişmez söylemi bir yana, Kürt siyasetçilerinin kendi politik anlayışları doğrultusunda belirledikleri farklı sorunlar ve tarih/kültür anlayışı da bu hafıza kaybını güçlendiriyor. Ayrıca Türkiye’deki sol/sosyal demokrat grupların da Kürt sorununa ilişkin farklı politik savunuları/ yaklaşımları hem bu hafıza kaybında hem de sorunun bir bütün olarak adının konulamamasında önemli bir rol oynadığı görülüyor. “Kürtlerin Batı’daki imajı kimliklerini korumak için savaşmaları üzerine odaklanmaktadır. Ancak bu durum, Kürt kimliğinin belki de en hayati parçasını, yani Kürt kültürünü görmezden gelmektedir. Bu durum en çok da Kürtlerin zararınadır. Çünkü son kertede Kürtlerin kaderleri, üzerinde yaşadıkları devletlerin iddialarının aksine, tanınması gereken kendilerine ait geçerli ve köklü bir kimlikleri olduğuna dünyayı edebilmelerine bağlı olması muhtemeldir.” Philip Kreyenbroek ve Christine Allinson’un derlediği Kürt Kimliği ve Kültürü kitabının henüz ilk sayfalarına yansıyan bu alıntı Cumhuriyet tarihinin belkide en uzun ve içinden çıkılmaz hale gelen sorununa ilişkin gözden kaçırılan bir yanını aktarıyor. Joyce Blau, William Eagleton, Amir Hassanpour, Karin Kren, Philip G. Kreyenbroek, Ziba Mir-Hosseini, Kendal Nezan, Maria T. O’shea ve Christine Allinson’ın -birçoğu Londra’ki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) gerçekleştrilen Kürtlerin Kültür Kimliği Konferansındaki tebliğlerini/metinlerini içeren Kürt Kimliği ve Kültürünü bir misyon çalışması olarak niteleyebiliriz. Kürtlerin bir şekilde içinde yer aldıkları fakat kendilerinin dışında gelişen sebeplerden dolayı kendi kültürlerini hakkıyla/yeterince tanıtamadıkları varsayımından yola çıkan kitabın yazarlarının temel savunusu Kürt kimliğinin kültürel cevherlerinin, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalarda, önemli yere sahip olmasına rağmen ortaya çıkarılamadığıdır. Bu durumun asıl itibariyle -Christine Allinson ve Philip G. Kreyenbroek’ün tabiriyle- “Kürtlerin hiçbir zaman kendilerine ait gerçek bir devletlerinin olmaması”, kültürel aktarımın sözlü olarak yapılması, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerin dili ve alfabesiyle eğitim görüp bir süre sonrada bu dilin bir parçası olarak tanınmalarının bir sonucu olduğu söylenebilir. Asimilasyon yoluyla kendine bir yaşam alanı […]

ÖTV, fotoğrafıma dokunma!

Fatma Şişli adlı sitede, bu uygulamaya karşı imza toplamaya başlamıştı. Ağustos ayının son haftasına girilirken imzasıyla siteye destek verenlerin sayısı 12 bine ulaştı. Hali hazırda yüzde 18 Katma Değer Vergisi’ne (KDV) tabi olan fotoğraf makinelerine getirilen yüzde 20 ÖTV, bu ürünlere uygulanan vergi oranını yüzde 40 civarına taşıdı. Fotoğraf severler, bu özel vergiyle birlikte, dünyada birçok ülkesinden daha pahalıya kullandığımız ürünlere bir yenisinin daha ekleneceği, kullanıcıların garantisiz ürün almaya itileceği, bavul ticaretinin artacağı ve kayıt dışı alışverişe neden olarak vergi kaybı yaşanacağı uyarılarında bulunuyor. 6 Haziran 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemeyle, Özel Tüketim Vergisi’ne tabi olan ürünlerin bulunduğu listeye dijital kameralar da eklendi. Ancak bu tarihteki “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”da, ÖTV’nin, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’a gelir yaratmak için getirildiği yönünde bir bilgi bulunmuyor. Sektör temsilcileri, gazetelere verdikleri ilanlarla tüketicilere, vergi artışından etkilenmeden bir makine sahibi olmak için elinizi çabuk tutun uyarısında bulundu. Uygulama 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Uygulamanın ikinci ayında, sektörde faaliyet gösteren firmalara piyasanın nasıl etkilendiği sorusunu yönelttik. Pazar daralıyor Olympus Türkiye Müdürü Ali Demirtel’e göre özellikle dijital makinelerin yaygınlaşması sonucunda satışların artması ve pazarın büyümesi, yetkilileri ek vergi koyma konusunda iştahlandırıyor. Demirtel, uygulamayla birlikte pazarın büyüme hızının kesildiği ve www.amazon.com gibi, internet üzerinden satış yapan uluslararası sitelerin satışının arttığını belirtiyor. Bu nedenle 1 Temmuz 2008 öncesinde, ellerindeki stokları mümkün mertebe eritmeye çalıştıklarını da ekliyor. Ek vergi, İstanbul Sirkeci’de yoğunlaşan fotoğraf makinesi mağazalarını da olumsuz etkiledi. Hayyam Çarşısı esnafı, yılbaşından beri durgun olan piyasanın son iki ayda daha da durgunlaştığı görüşünde. Klas Foto Market’ten Vedat Üstündağ “ÖTV piyasayı çok olumsuz etkiledi. Piyasanın olumsuz şartları belimizi bükerken bunun üzerine gelen bu vergiler esnafın tamamen belini kırdı. Özellikle fotoğraf makinesi gibi lüks alımlarda insanlar daha da zorlanıyor ” diyor. Satışlarının durma noktasına geldiğini ifade eden bir başka işletme de B&H […]