Kategori Genel

Burası Antalya, “damsız” girilmez!

Aliye Aral)Oteller bu uygulamalarından vazgeçmeyeceğini vurgularken, acenteler, zarara uğradıklarını dile getiriyor. Turizm İl Müdürlüğü ve dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı ise konudan tamamen habersiz. Bakalım Antalya’da “Damsız girilmez” uygulaması nereye ve ne zamana kadar devam edecek…

Hükümet deprem için vergi topluyor, başka yere harcıyor

Erhan ÜstündağBianet.org Dokuz yıl önce geçici “deprem vergisi” olarak konulan ve hükümetin 2003’te kalıcı hale getirdiği Özel İletişim Vergisi sayesinde bu yıl tahminen 4 milyar 635 milyon YTL toplanacak. Ancak uzmanlar deprem için toplanan paraların başka alanlara harcandığını, harcamaların Sayıştay denetimi dışında bırakıldığını söylüyor. 17 Ağustos’taki Marmara Depremi’nin ardından Bülent Ecevit’in başında olduğu koalisyon hükümeti bir dizi vergi içeren bir yasal düzenleme oluşturmuştu. Tasarı 25 Ağustos’ta Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü ve bazı maddeleri değiştirilerek kabul edildi. Fakat gelen tepkiler ve o tarihte insanların yaptığı bağışları engellememesi için tasarı askıya alındı. Uluslararası Para Fonu (IMF) heyetiyle yapılan görüşmelerin ardından kasımda tasarı Meclis gündemine tekrar getirildi ve yasalaştı. Bu sırada 12 Kasım Düzce Depremi de göz önüne alınarak yasanın kapsamı genişletildi. 26 Kasım 1999’da yürürlüğe giren yasada Özel İşlem Vergisi ve Faiz Vergisi adıyla iki vergi daha eklenmişti. Gerekçesinde, yeni vergilerin depremin yol açtığı zararın sürdürülen “ekonomik istikrar programını” aksatmamasını amaçladığı söyleniyordu:“Bölgede meydana gelen ciddi boyutlardaki tahribatın ve zararın giderilerek hayatın mümkün olan en kısa sürede normale dönüştürülmesi, hükümetin temel amacıdır.” Bütçe açığını kapamak için Yasa, o yıla mahsus olmak üzere gelir, kurumlar, motorlu taşıtlar ve emlak vergilerinin iki kez ödenmesini öngörüyordu. Depremden etkilenenler bunun dışında tutulmuştu. Özel İletişim ve Özel İşlem vergilerinin süresi ise Aralık 2000 olarak belirlenmişti. 1999-2001 arasında deprem için halktan 4 katrilyon 113 trilyon liralık vergi toplandı ve bunun 3 katrilyon 171 trilyon lirası belirtilen amaca uygun harcandı. Daha sonra bu vergilerin süresi her yıl yeniden uzatıldı. Anayasa Mahkemesi aldığı kararla bu durumu ortadan kaldırınca Aralık 2003’te Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bir kanun değişikliğiyle Özel İşlem Vergisi’ni kaldırdı fakat Özel İletişim Vergisi’ni kalıcı hale getirdi. Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007’de 4 milyar 211 milyon YTL Özel İletişim Vergisi toplandı. Bu rakamın 2008’de 4 milyar 635 milyon YTL’ye çıkması hedefleniyor. Bütçenin yaklaşık yüzde 2,2’si buradan […]

Yanıbaşımızdaki uzak komşu: İran

Utku Güven İran’a gideceğimi aileme ve arkadaşlarıma söylediğimde verdikleri tepki çok da şaşırtıcı değildi. Annem bir süre düşündü ve ağlamaya başladı. Sonuçta anne. Çevremdekilerin tepkileri genellikle şöyleydi: “Sakın ölme!”, “Ne yapacaksın orada? Gidecek başka yer bulamadın mı?” “Seni orda ajan diye tutuklayıp asarlar?” Bazıları şakayla karışık, bazıları ciddi de olsa tepkileri yadırgamadım. Çünkü onlar da, herkes gibi kitle iletişim araçlarının bize yansıttıklarıyla karar veriyorlardı. Çoğunluğun gözünde sanki İran’da normal insan yaşamıyordu. Onlar İran’ı işinde gücünde, çoğunlukla geçim derdinde, kibar, güzel yardımsever insanların, Ömer Hayyam’ın, Hafız’ın, İslam rönesansının ülkesi olarak değil, köktendinci sapkın bir rejimin ve tüm dünyayı bombalamaya hazır bir grup teröristin ülkesi olarak biliyorlardı. Bu yaratılan algının yanlışlığını, kadim medeniyetlerin ve dinlerin doğduğu bu ülkeyi ziyaret eden herkes kısa sürede anlayabilir. 1979’daki Hümeyni’nin İslam devriminden bu yana inişli çıkışlı otoriter teokratik yönetime rağmen toplumu “islamlaştırma” projesi pek de gerçekleştirilebilmiş değil. Burada da yanlış bir algı var aslında. Her türlü muhalefetin ve özgürlüğün engellenmesine rağmen, dini alanda bir serbestlikten söz etmek mümkün. Musevi, Zerdüşt ve Hıristiyan -çoğunluk Asuri (Süryani) ve Ermeni- cemaat azınlık statüsünde ve mecliste birer delegeyle temsil ediliyorlar. Kendi ibadethaneleri, hatta Ermenilerin okulları bile var. Ama elbette Müslümanlar için bir özgürlük alanından söz etmek zor. Örneğin bir Müslümanın din değiştirmesinin cezası ölüm! Türkiye sınırındaki Urumiye şehrinde, İlk Hıristiyan kavimlerden Asurilere ait tarihi kilisenin kapısında tesbih çeken orta yaşlı bir kadının bu yasayı çiğneyenlerden biri olduğunu öğreniyoruz. İlk önce bilgi vermeye hevesli olmasa da, daha sonra kilisenin ölümcül hastalığını iyileştirdiğini ve bu “mucize” sonucu Hıristiyan olduğunu söylüyor. Ama elbette durumunun öğrenilmesinden korkuyor. Dediğim gibi, İran devletinin halkı “islamlaştırma” projesinin halk nezdinde, özellikle dış dünyayla internet ve uydu aracılığıyla etkileşim halinde olan gençler arasında tam anlamıyla kabul gördüğünü söylemek biraz zor. İdeolojik eğitime ve baskılara rağmen gençler her alanda özgürlük arayışı içinde. Ulemanın müziğin her türünü şeytan icadı ilan etmesine […]

Fethullahçı, Nurcu, yalaka, hırsız, tacizci, bölücü…

Ergenekon iddianamesi ve ekleriyle birlikte ortaya çıkan fişleme belgelerine emniyet müdürleri de dahil oldu. Ergenekon tutuklularından Ergun Poyraz’ın ev ve işyerinde yapılan aramalarda elde edilerek iddianamenin ek belgeleri arasına konulan belgelerde 47 ilin emniyet müdürü ile İçişleri Bakanlığı görevlisi 35 mülkiye başmüfettişi ile çeşitli bakanlıklarda görevli, aralarında vali ve kaymakamların da bulunduğu 28 bürokrat hakkında notlar ele geçirildi. Sözkonusu fişlerde, Abdülkadir Aksu’nun İçişleri Bakanı olduğu 2003 yılındaki kararnameyle atanan 47 ilin emniyet müdürleri ile mülkiye müfettişleri hakkında siyasi ve dini görüşleri ile ırk kökenleri ile ilgili bilgiler yer aldı. “Emniyet müdürleri hakkında bilgi notu” başlıklı belgede polis müdürleri için Fetullahçı, Nurcu, muhafazakar, Alevi, AKP’li, liberal, dürüst, Atatürkçü, menfaatine düşkün, tacizci, rüşvetçi, hırsız, namaz kılar, yalaka gibi notlar tutulurken mülkiye müfettişleri için ise irticacı, bölücü, İHL mezunu, istihbarat kaydı var gibi ifadeler kullanılıyor. Fişlenenler arasında AKP yanlısı olmayan müdür ve bürokratlar için de Atatürkçü, cumhuriyetçi, devlet yanlısı gibi ifadeler kullanılıyor. Ergenekon’un fişçisi Poyraz Hatırlanacağı gibi Poyraz’da ele geçirilen belgeler arasında 2003-2004 arasında AKP hükümetinin yaptığı bürokrat atamalarına ilişkin Jandarma Genel Komutanlığı bünyesinde hazırlanan fişleme dosyaları da bulunmuştu. “AKP’nin Kadrolaşma Çizelgesi” başlıklı 76 sayfalık belgede bin 500 bürokrat hakkında çeşitli bakanlıklara ve üniversitelere yapılan atamalarla ilgili tek tek değerlendirmeler bulunuyor. Poyraz ve diğer bazı sanıklarda bulunan fişlemeler Ergenekon iddianamesinde, “Ergenekon terör örgütünün belirledikleri amaç ve yöntemlerle binlerce vatandaşımız, siyasetçi, bürokrat, asker ve emniyet mensubu, yargı mensupları ve iş dünyası hakkında istihbari çalışmalar yaptıkları ve bu verileri sakladıkları tespit edilmiştir. Elde ettiği verileri bazen şantaj, bazen yıpratma ve sindirme bazen de örgütün basın-yayın organlarında yayınlayarak karalama ve dezenfermasyon amacıyla kullandığı anlaşılmıştır” diye anlatılıyor. Ergenekon sanıklarından Ergun Poyraz’da ele geçirilen, “Emniyet müdürleri hakkında bilgi notu” başlıklı fişler Ergenekon iddianamesinin ek dosyalarındaki 330 numaralı klasör içinde yer alıyor. Kararnameyle atanan 47 ilin emniyet müdürü ile İçişleri Bakanlığı emrinde çalışan 10 mülkiye müfettişi ve 4 bakanlık […]

İstanbul’a Ahmedinecad eziyetinin resmidir

Güventürk Görgülü Kentte yaşayanlar olmasa şu İstanbul ne güzel yönetilirdi değil mi? Bir üç beş sekiz değil hep böyle! Burası İstanbul ve bu şehre sürekli işadamları, devlet adamları sanatçılar vb. birileri geliyor. Sürekli bir yerlerde bilmem ne toplantıları düzenleniyor ve her seferinde İstanbullular aynı sorunu yaşıyor. Bugün şu geldi yollar kapalı, bugün bu geldi geçiş yasak, bugün şu toplantı var ulaşım yok, yarın şu olacak metro çalışmayacak vs. İran Cumhurbaşkanı Ahmedinecad’ın ziyaretiyle İstanbul’un eziyet günleri halkasına bir yenisi daha eklenmiş oldu. Daha öncekilerini ise saymakla bitmez; En akılda kalanlar, Papa ziyareti, NATO zirvesi… Başımıza geldikçe bağırıp çağırıyoruz, sonra bir yenisi olana kadar unutuyoruz ve sonra tekrar aynı sahneleri yaşıyoruz. Ahmedinecad’ın İstanbul’a geleceği öğle saatlerinde, yalnız Yeşilköy ve çevreyolu değil, Mecidiyeköy, Beşiktaş, Çırağan’a kadar tüm yollar yine saatlerce kapalı tutuldu. Beşiktaş Akaretler’den öteye, arabalı veya yaya kimse geçirilmedi. Belediye otobüsleri bile garajlara çekildi. Polise itiraz etmeye kalkanlar tartaklandı, korkutuldu, kovalandı. Ne işi olanlar işine gidebildi, ne evine gidecekler eve ulaşabildi. İstanbul söz konusu olduğunda belediye başkanından, valisinden, bakanından, başbakanına, cumhurbaşkanına kadar konuşmalarına bir bakın, mangalda kül bırakmazlar. “İstanbul şöyle dünya şehri, böyle dünya şehri, bu kente şunları yapacağız bunları yapacağız” diye makineli tüfek gibi saydırırlar. Sonra yabancı devlet başkanları, başbakanlar “Yahu bir de İstanbul’u görelim” dediler mi yandık. O “dünya kenti”nden geriye eser kalmaz. Yollar kapanır, insanlar işlerine gidemez, bulundukları yerlere hapsedilir, sokaklar insansızlaştırılır, ortada bir terör havası estirilir ki sormayın. O zaman ara ki bulasın şu meşhur “dünya kenti”ni… Başbakanımız da Cumhurbaşkanımız da çok geziyorlar, çok görüyorlar. Mesela Londra’ya, Paris’e, New York’a gittiklerinde onlar için kaç tane yolu kapatıyorlar? Tayyip Erdoğan geçecek diye New York caddelerinden insanları kovalıyorlar mı? Abdullah Gül Eyfel Kulesi’ni görmek isteyince kuleye çıkan bütün yolları kapatıyorlar mı? Bütün “dünya şehirlerinde” böyle mi yapıyorlar? Şimdi son zamanın büyük tartışması, daha doğrusu “geyiği”, İstanbul finans merkezi olacakmış… Ataşehir’e […]

Gizli örgüt Ergenekon’un yasal örgüte tahammülü yok

Ahmet Şık Ergenekon soruşturması sanıklarından Ergun Poyraz’da ele geçirilenler arasında bulunan Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait bir belgede sendikalardan meslek odalarına ve siyasi partilere kadar birçok sivil toplum örgütünün de fişlendiği ortaya çıktı. “Yıkıcı ve bölücü örgütlere destek veren sivil toplum örgütleri” adıyla fişlenen STÖ’ler arasında Türkiye Barolar Birliği (TBB), Çağdaş Gazeteciler Derneği (ÇGD), Kamu Emekçileri Sendikası Konfederasyonu (KESK), Türk Tabipler Birliği (TTB), Türkiye Mühendisler ve Mimarlar Odaları Birliği (TMMOB), Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) da bulunuyor. Sağcı sendikada var “Bölücü örgüte destek veren” ve “Yıkıcı ve bölücü örgütlerin her ikisine birden destek veren” diye ayrıma tabi tutularak fişlenen STÖ’lere PKK yanlısı olmak, insan hakları ihlallerini eleştirmek, F tipi cezaevi uygulamalarının karşısında yer almak, hükümeti protesto etmek gibi suçlamalar yöneltiliyor. Fişlenen STÖ’ler arasında bulunan sendikalar maaş zamlarına yönelik eylemler düzenleyerek kamu düzenini bozmaya çalışmakla suçlanıyor. Hakkında, “Kamu düzenini bozucu kitlesel faaliyetler içerisinde yer almakta ve memur maaşları vb. istismara açık konularda yıkıcı ve bölücü örgütlerle birlikte hareket etmektedir” diye açıklama yapılan sendikalar arasında sağ eğilimli Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu da (Türk Kamu-Sen) var. “Belge doğru ama gizli kalmalı” Neredeyse muhalif tüm STÖ’lerin yer aldığı “gizli” fişleme dosyasının doğru olup olmadığı Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Genelkurmay Başkanlığı’na da soruldu. Savcılığa gönderilen yanıtta, 2003’te hazırlandığı belirtilen belgenin TSK’nın görevleri gereği hazırlandığı belirtildi ve doğru olduğu teyit edildi. “Yurtiçi ve yurtdışından kişi, kurum/kuruluşlardan intikal eden ve akademik çalışmalardan istifade edilen dokümanlardır” denen belgelerdeki bilgilerin devletin güvenliği, iç ve dış siyasal yararları bakımından gizli kalması gerektiği de vurgulandı. Barolar Birliği de “bölücü”, gazeteci derneği de Ergenekon tutuklularından Ergun Poyraz’ın ev ve işyerinde yapılan aramalarda elde edilen belge, iddianamenin ek belgeleri arasına konuldu. Ek belgelerin 330 numaralı klasöründe bulunan belge STÖ’lerin tüm faaliyetlerinin askerler tarafından yakından izlendiğini gösteriyor. Belgenin, “Bölücü örgüte destek veren sivil toplum örgütleri” başlıklı çizelgesinde 47, “Yıkıcı ve bölücü […]

Behemehal lağvedilmeliler!

Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Ümit Bayazoğlu Son sözü en başta söyleyerek açalım konuyu: Dünkü ve bugünkü icraatlarına bakarak ne kadar sendika, meslek örgütü, vesaire varsa “behemehal lağvedilmeli” bilahare yeniden yapılanıp örgütlenmelidir. Aylardır dilimdeydi bu, cesaret edip ortaya çıkaramıyordum. Ta ki, BirGün yazarlarından şair, avukat Akif Kurtuluş’un, kendine demokrat sendikaların foyasını ortaya dökün yazılarını okuyuncaya kadar. Bir memleket düşünün; 30 senedir orada tek grev olmamış, öyleyse bu memlekette her şey güllük-gülistanlık. İş barışı kurulmuş, alan razı, satan razı. İşler tıkırında. Sosyal haklar garanti, sigortalar tamam, iş güvenliği sağlanmış, sağlık hizmetleri şahane. İşçiler patronları seviyor, patronlar işçileri. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Bir memleket düşünün ki, orada seçim yapılıyor fakat partilerin seçim bildirilerinde işçi haklarına dair tek vaat yok. Demek ki bu ülkede sınıf çelişkisi bitmiş. Ekonomik demokratik örgütlenmeye gerek kalmamış. Öyleyse sendikalara ne lüzum var? Fakat bakıyoruz, bu memlekette bakkaldan çok sendika tabelası var. Ve her birinin önünde makam arabası bir Mercedes. Kurtuluş, bu konuya dair iki yazı yazdı. Bunların ilkinden yeni bir şey öğrendim; hani seçimlerde % 10 barajı var ya, meğer bu baraj yalnız parlamenter temsilin değil, emeğin de önünü tıkayan bir illetmiş. Hafıza tazelemek ve benim gibi bilmeyenleri uyandırmak için Kurtuluş’un 17 Ağustos 07 tarihli yazısından aynen naklen: “…benzer bir baraj, bu yirmi beş yıl boyunca, işçilerin toplu pazarlık yapabilmesi önünde önemli bir engel olarak varlığını sürdürüyor. Çünkü bir işyerinde çalışan işçinin yarısından fazlasını üye yapmanız yetmiyor, daha önce, o işkolunda çalışan toplam işçinin en az % 10’unun üyeniz olması şart. ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) bu süre boyunca, Türkiye’yi sayısız kereler uyardı, bu nedenle kara listeye alınması gündeme geldi. Son olarak Haziran toplantısında ILO, kendi içinde çok önemli bir aşamayı işaret eden, Türkiye’ye araştırma yapmak üzere bir heyetin gönderilmesi kararı aldı ve örneğin seçim […]

Bu memlekette sol ne zaman siyaset yapar?

Cemil Ertem Orta öğretimden sonra üniversitelerde güz dönemini bitiriyorlar. Birçok üniversite şimdilerde “çan eğrisi” diye bilinen bir değerlendirme sistemi uyguluyor. Bu sınıf düzeyini öne çıkararak öğrencileri değerlendiren bir sistem. Örneğin o sınıfta en yüksek not 100 üzerinden 60 ise AA alıp geçenler bu not ortalaması seviyesinde belirleniyor. Eğer bilgisayar programına, tersine bir kayıt konmamışsa 100 üzerinden örneğin 40 alanda o dersten geçebiliyor. Bu sistem eğer sınıf homojense yararlı olabilir. Yani eğitimin düzeyini sınıfa göre ayarlayabilirsiniz. Ancak gerçek tabii ki böyle değil. Hayat gibi eşitsiz. Dolayısıyla iyi liselerden gelen ve üniversite okurken bir işte çalışmak zorunda olmayan çocuklar sınıf ortalamasını yükseltip zayıf arkadaşlarını zorluyorlar hatta okulu bırakmalarına bile yol açabiliyorlar. Böyle bir sistemin uygulandığı bir okulda acaba daha adil bir dünya isteyen öğrenciler aşağıdaki sorulara ne yanıt verirler? 1) Sınavlarda çan eğrisinin uygulandığını biliyorsun, doğudan zayıf liselerden gelen ve çalışmak zorunda olan arkadaşlarını gözetmek adına kritik derslerde sınıfın not ortalamasını düşürmek için vasat kâğıt vermek uygun ve adil bir davranış olur mu? 2) Eğer bu davranış uygunsa bu senin aklına geldi mi ve uygulamak için diğer arkadaşlarını uyardın mı? 3) Bu davranış uygun değilse bile ortada bir eşitsizlik olduğu açık. Sen bunu gidermek için neler yaptın ya da yapmayı düşünüyorsun? Bu soruların olduğu bir anket yapılmış; yaklaşık yanıtlar şöyle: Birinci sorudaki önerilen çözüm ya hiç akla gelmemiş ya da uygun bir davranış olarak görülmüyor. İkinci soruya gelen tüm yanıtlar olumsuz. Üçüncü soru da ise yanıtlar kopyalanmış gibi: Böyle bir eşitsizliği biliyorum ama bunu gidermek bizim değil, devletin (üniversitenin) işi. Biz zaten yalnız bu alanda değil, hayatın bütün alanlarında eşitsizliği kaldırmak için mücadele veriyoruz. Dolayısıyla böyle bir şeye gerek yok. İYİLER- KÖTÜLER Tabii burada eşitsizliği gidermek adına, vasatı savunmak ve iyileri de kötüler seviyesine getirmenin yanlış olduğu söylenebilir ki doğru, buna katılıyorum. Burada yapmamız gereken herkesi en iyinin yanına götürmek için çaba […]

Artık DHKP-C’nin “dayı”sı yok

Medyakronikinfo@medyakronik.com Yıllardır aranan, Devrimci Halk Kurtuluş Partisi Cephesi (DHKP-C) örgütü lideri Dursun Karataş kanser tedavisi gördüğü Hollanda’da dün (11 Ağustos) öldü. Hakkında daha önce de çok defa ölüm haberleri çıkan ancak yalanlanan Karataş’ın hayatını kaybettiği örgüt tarafından açıklanan bir bildiriyle doğrulandı. Karataş’ın ölüm haberini “Komutanımız, önderimiz, dayımızı yitirdik” başlıklı uzun bir bildiriyle duyuran örgüt yaptığı açıklamada, “Önderimiz 10 yıldır kanser tedavisi görüyordu. Hastalığı bir günde ortaya çıkmadı. Ağır işkencelerin, uzun tutsaklık yıllarının, onlarca kez girilen açlık grevlerinin, ölüm oruçlarında geçirilen tüberkülozların, sürgün yıllarındaki zorlukların; kısacası, faşizmin ve emperyalizmin baskı ve kuşatması altında geçirilen 38 yılın sonucuydu sağlığını kaybetmesi. Son 6 güne kadar da görevinin başındaydı. Kendi ölümü dahil, her şeyi planladı” ifadeleri kullanıldı.Cenaze töreni İstanbul’da Dursun Karataş’ın avukatları Taylan Tanay, Barkın Timtik ve Ebru Timtik ile ağabeyi Neşat Karataş ile birlikte buün (12 Ağustos) TMMOB Makine Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nde bir basın toplantısı düzenledi. Avukat Tanay, Dursun Karataş’ın dün saat 05.00’te Hollanda’da hayatını kaybettiğini belirterek, ailesi ve avukatları olarak cenazenin Türkiye’ye getirilmesi için girişimlere başladıklarını söyledi. Dursun Karataş’ın İstanbul’a gömülmesi konusunda ailesinin karar verdiğini belirten Tanay, “Henüz takvim net olmadığı için net şeyler söyleyemiyorum, ama adli işlemler devam ediyor. Onlar netleştiğinde kamuoyuyla ilk elden paylaşacağız. Karataş’ın ölüm nedeniyle ilgili Hollanda adli makamların işlemleri devam ediyor” diye konuştu. Karataş’ın vatandaşlığının kaybettirilmediğini, defin konusunda Türkiye’deki bürokrasinin hem de adli teşkilatın çıkaracağı bir sorun olmadığını ifade eden Tanay, “Bu nedenle Türkiye’de herhangi bir adli teşkilata ya da bir sivil bürokrasiye bu açıdan başvuru şartımız yok. Böyle bir durum içinde değiliz. Zaten burada defin konusunda herhangi bir problem yok. Anadolu insanının gelenekleri çerçevesinde kendisi defnedilecektir. Ailenin aldığı karar budur. Umarız bu bir gerilim konusu yapılmaz” diye konuştu. Hakkında açılan tek dava var Dursun Karataş hakkında Türkiye’de görülen Dev-Sol ana davası bulunduğunu, bu davanın Üsküdar 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde sürdüğünü, 2004 yılında Yargıtay’ın bozması sonucunda […]

Tersanede işçiler kobay oldu: 3 ölü

Medyakronikinfo@medyakronik.com Peş peşe yaşanan ölümlerle gündemde olan Tuzla’da bu kez biri mühendis üç kişi öldü, 16 işçi de yaralandı. Tuzla’da faaliyet gösteren Gemi İnşa Sanayi ve Ticaret A.Ş. (GİSAN) Tersanesi’nde denemesi yapılan filika, içinde 19 işçiyle denize indirilirken, halatından kurtulup suya düştü. Camı patlayan ve içi su dolan kurtarma salındaki üç işçi boğularak veya ezilerek ölürken, 16’sı yaralı olarak kurtarıldı. Liman, Tersane, Gemi Yapım ve Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) denemelerde kum torbalarının kullanılması gerektiğini belirterek, insanların birer kobay gibi denize indirildiğini öne sürdü. Kum torbası yerine işçi Tuzla’da faaliyet gösteren GİSAN Tersanesi’nde yapımı bitirilen bir petrol tankerinin kurtarma filikası için bugün (11 Ağustos) test inişi yapıldı. “Galata” adlı bir firmaya ait olan 12 bin 500 grostonluk tankerin filikasında kişilerce ağırlık denemesi anlamına gelen “klas kontrolü” yapılmak istendi. Normalde içine kum torbaları yerleştirilerek filikanın denize doğru indirilip kaldırılmasıyla yapılan deneme için üzeri ve çevresi kapalı haldeki filikaya 19 işçi bindirildi. Denemeler sırasında halatlardan birinin kopması sonucunda filika yaklaşık 10 metre yükseklikten denize sert bir biçimde düştü. Düşmenin şiddetiyle filikanın camları patladı ve içine su doldu. Su üzerinde ters dönen filikada yaşanan can pazarında emniyet kemerleri bağlı halde oturan ve çıkabilmek için suyla boğuşan işçilerden 19 yaşındaki boya teknisyeni Emrah Varoğlu, 36 yaşındaki Ramazan Ergün ve 25 yaşındaki Ramazan Çetinkaya, boğulma veya ezilme sonucunda öldü.Filikada bulunan ve yaralanan 16 işçi ise denize atlayan arkadaşları tarafından yaralı olarak kurtarıldı. Yaralı işçiler, tersane içinde ilk müdahaleleri yapıldıktan sonra hastaneye kaldırıldı. Kazadan sonra tersaneye çok sayıda itfaiye, polis ve sağlık ekibi sevk edilirken 16 yaralıdan 14’ü Kartal Lütfü Kırdar Eğitim ve Araştırma Hastanesi’ne, ikisi de GİS-BİR Tıp Merkezi’ne kaldırıldı. Kazada yaralananların Tayfun Kemer, Arif Türker, Sefer Karaca, Sabri Çakır, Nüfer Koparman, Murat Özdemir, Ersin Kesik, Mercan Bereket, Efkan Ceyhan, Saadettin Topcin, Onur Daryol, Kaan Akyıldız ve Serkan isimli işçiler oldukları öğrenildi. Yaralıların çoğunun ayakta tedavi […]

Çalık Grubu ATV-Sabah’ta sendika istemiyor

Türkiye Gazeteciler Sendikası’nın (TGS) ATV-Sabah Grubu’nda başlattığı toplu sözleşme görüşmeleri, kanal ve televizyonun yeni sahibi Çalık Grubu tarafından engellenmeye çalışılıyor. Sendika ve işveren arasında başlatılan toplu sözleşme görüşmeleri sırasında çalışanlara sendikadan istifa etmeleri yönünde baskı yapan grup yönetiminin bu girişimlerine karşılık TGS pazartesi sabahı Balmumcu’daki ATV-Sabah binası önünde oturma eylemi başlattı. Eylemin Sabah yönetimine karşı suç duyurusuyla devam etmesi bekleniyor. Sendika ve çalışanlar adına bir basın açıklaması yapan TGS Genel Başkanı Ercan Sadık İpekçi, toplanmalarının nedeninin “Huzursuzluk yaratmak değil, tam tersine Sabah ve ATV binasında geçen hafta içerisinde yaratılan huzursuzluğu, gerginliği sona erdirmek” olduğunu söyledi. Sabah ve ATV’de 2007 yılından bu yana yaptıkları sendikal mücadelenin sonunda yetki sürecini tamamladıklarını ve toplu sözleşme masasına oturduklarını anlatan İpekçi, dört görüşme yaptıklarını belirterek şunları söyledi: ”Toplam 59 maddemiz var. Bunların çoğu kabul edildi. Kalan maddelerin büyük çoğunluğu da parasal maddeler. Biz işverenden bununla ilgili teklif beklerken, geçen hafta içinde patron adına hareket ettiğini öne süren insan kaynaklarından sorumlu kişiler tarafından üyelerimize yönelik çok ciddi baskılar başladı. İnsanlar, görevlerini yapamaz, çalışamaz hale geldiler. ATV işyeri temsilcimiz Adnan Orun bu baskılar karşısında yüksek tansiyon problemi yaşadı ve hastanelik oldu.” 2007’de başlayan süreç TGS tarafından başlatılan eylemin geçmişi, 2007 yılında ATV-Sabah Grubu’nun Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) bünyesindeyken başlatılan sendikalaşma çalışmasına dayanıyor. Sabah ve ATV işyerlerinde başlatılan örgütlenme çalışmalarının sonucunda Türkiye Gazeteciler Sendikası, ATV için 10 Mayıs 2007 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’na çoğunluk tespiti için başvurdu. Bakanlık, 5 Temmuz tarihinde, TGS’nin ATV işyerlerinde yeterli çoğunluğa sahip olduğuna ilişkin tespit yazısını gönderdi. TMSF yönetimindeki ATV işvereni, 16 Temmuz tarihinde TGS’nin çoğunluğuna itiraz etti. Davayı görüşen İstanbul Dördüncü İş Mahkemesi, 4 Aralık 2007’de, ATV işvereninin itirazını reddederek, TGS’nin işyerlerinde çoğunluğa sahip olduğunu kararlaştırdı. 5 Aralık 2007’de gerçekleştirilen ihale sonucunda bu kez Çalık Grubu’na geçen ATV’nin yeni yönetimi, bu karara da itiraz etti. Dosyayı inceleyen Yargıtay Dokuzuncu […]

Aktüel’e sansür suçlaması ve Medyakronik

Alper Görmüş “Bir zamandır Yeni Aktüel’de yazıyordum. Ama bana ancak altı hafta tahammül edebildiler. Yayın yönetmeni Defne Er’in çıkmasına izin vermediği bu yazıyı ibreti âlem olsun diye aşağıda herkese takdim ediyorum…” Aktüel yönetiminin yayımlamayı reddettiği yazısını Medyakronik‘e teslim ederken Ümit Bayazoğlu’nun kullandığı cümleler bunlar. Medyakronik, “sansür haberi”ni sunarken, Bayazoğlu’nun bu sözlerini aktardıktan sonra şöyle diyordu: “Dergi yönetimi, yayınlamayacağı yazının yerine yenisini isteyince, Bayazoğlu bir daha dergiye yazı göndermeyeceğini bildirmiş.” Aktüel’e sormadan… “Çuvaldızı kendine…”den başlayalım: Medyakronik‘in hadiseyi sunumundan, olan biteni sadece Bayazoğlu’nun anlatımıyla aktardığı, Aktüelyönetimine kendilerine yönelik “sansür” suçlaması konusunda hiçbir şey sormadığı sonucu çıkıyor. Ben yine de gerek Aktüel gerek Medyakronikyöneticilerine “öyle mi oldu?” diye sordum. Öyle olmuş. AktüelGenel Yayın Yönetmeni Defne Asal, “Bir yazının bir dergi tarafından kullanılmamasının haber değeri taşıdığını kabul ettiğini, yanlış olanın, suçlanana söz hakkı verilmeden ‘sansür’ suçlaması yapılması olduğunu” söyledi. Medyakronikyöneticisi Mustafa Dağıstanlı, bu noktadaki hatayı kabul ediyor ve Aktüel’in eleştirisini haklı buluyor. Yeni Aktüel cephesi Aktüelyöneticileri “sansür” iddiasını reddediyor. Onların anlatımlarıyla olay şöyle gelişmiş: “Biz Ümit Bayazoğlu’yla somut bir yazı formatı üzerinde anlaşmıştık. Ondan, örneklerini başka yayın organlarında da gördüğümüz ‘tarihsel olayların güncelle bağlantısını kuran’ yazılar üzerinde anlaşmıştık. Biz zaten önce çerçeveyi belirleyip, ardından buna uygun yazar arayışına girmiştik, Ümit Bayazoğlu bu süreçte aklımıza geldi. “Bize gönderdiği Anıtkabir yazısının bu formatla hiçbir ilişkisi yoktu. Bu nedenle kendisinden yeni bir yazı yazmasını istedik. Kendisi ‘yazmayacağını’ söyleyince, biz de ‘bu haftalık boş geçsin’ dedik. Biz böyle algıladık. Yayımlamadığımız yazıyı Medyakronik‘te görünce, üstelik de bizimle ilişkisini tamamen kestiğini öğrenince tam bir şok geçirdik.” Ümit Bayazoğlu cephesi Ümit Bayazoğlu, başlangıçta “format” konusunu konuştuklarını doğruladı. Fakat “Anıtkabir” yazısının “tarihsel olayların güncelle bağlantısını kuran” bir yazı olduğuna inandığını, dolayısıyla “format” anlaşmasını ihlal etmediğini savundu. Kanaatimce, yazarlar ve yayın organları arasındaki bu türden anlaşmalar her zaman sorun doğurma potansiyeli taşıyan anlaşmalardır. Fakat madem ortada tarafların karşılıklı olarak doğruladıkları bir “anlaşma” var, […]

Gürcistan’ın küçülen toprak bütünlüğü

Mustafa Alp Dağıstanlı “Toprak bütünlüğü” kavramı, hiç de bütünlüklü değildir. Tarih içinde değişip durmuştur. Bize yutturulmaya çalışılanın aksine “doğal”, sorgulanamaz, değişemez, herşeyin üzerinde bir kavram değildir. Kafkasya için ise bunlar imkânsızdır. Onlarca etnik grubun yaşadığı küçücük bir coğrafyada Rusya, toprak bütünlüğünü silah zoruyla kabul ettirmişti. Fakat, bütün Kafkasya halkları, en küçük fırsatta, kabul ettirilmiş bu toprak bütünlüğüne ve Rus hakimiyetine karşı ayaklandı; Şamil’in teslim olmasından, efsanevi direnişin bastırılmasından sonra bile. Bugün, işler biraz daha karmaşıklaştı; geleneksel jeopolitik hesaplara petrol-doğalgaz boru hatları, füze kalkanları, vs eklendi. Bugün Kafkasya’da olup bitenlerin bu güncel meselelerle ilgisi şüphesiz var, ama bugün olan biteni anlamak için dün neler olduğunu, bugüne nasıl gelindiğini bilmemiz de şart. 9 Ağustos’ta Rus savaş uçaklarının vurduğu Gürcistan şehri Gori, 200 yıl önce iki ülke arasında ilk “dostluk” anlaşmasının imzalandığı yerdi. Gürcistan ve aslında tüm Kafkasya, o zaman, toprak bütünlüğü olan bir ülke değildi. Birçok prensliğe, hanlığa bölünmüş bir coğrafya parçasıydı. Küçük Gürcü krallığı, bir kısmı müslüman hanlıklar tarafından kuşatılmıştı. Bu hanlıkların batıdakileri Osmanlı’nın, doğudakileri de İran’ın nüfuzu altındaydı. Ta 16. yüzyıldan beri Gürcülerin Rus çarlarından koruma talep ettiği olmuştu, fakat bu talebin ciddi olarak karşılığını bulduğu ilk tarih 1783’tü. “Çariçe Katerina, II. İrakli’nin koruma talebini kabul etti ve koruması altına aldı. 24 Haziran’da Gori’de imzalanan anlaşmayla, Gürcü kralı, bir Rus vassalı olmayı kabul etti.” (John Baddeley, Rusya’nın Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil) Bir Rus birliği, sonbaharda, şimdi Kuzey Osetya’nın başkenti olan Vladikavkaz’dan yola çıkıp, Kafkas sıradağlarının geçit verdiği neredeyse tek yer olan Daryal geçidinden (sonra Gürcü Askeri Yolu olarak ünlendi) aşıp bugünkü Güney Osetya üzerinden Tiflis’e vardı. Ne var ki, Rusya, korumayı sürdürebilecek askeri varlıktan yoksundu ve dönmek zorunda kaldılar. Rus koruması 1801’deki anlaşmayla kesin olarak yerleşti ve Sovyetler Birliği 1991’de dağılana kadar da neredeyse 200 sene devam etti. Bolşevik hizası Şüphesiz sorunsuz bir ilişki değildi bu. Bu anlaşmanın yapıldığı […]

Dün gece rüyamda Anıtkabir’deymişim

Ümit Bayazoğlu, “Bir zamandır Yeni Aktüel’de yazıyordum. Ama bana ancak altı hafta tahammül edebildiler. Yayın yönetmeni Defne Er’in çıkmasına izin vermediği bu yazıyı ibreti âlem olsun diye aşağıda herkese takdim ediyorum” diyor. Dergi yönetimi, yayınlamayacağı yazının yerine yenisini isteyince, Bayazoğlu bir daha dergiye yazı göndermeyeceğini bildirmiş. İşte Bayazoğlu’nun yazısı Ümit Bayazoğlu Makul bir saatte yatmıştım. Hayret, hiç debelenmeden uyumuşum. Gecenin bir saatinde sanki kalbime bir bıçak saplanmış gibi acıyla uyandım, “Hayırdır inşallah, bu ne biçim rüya” diye homurdanarak yüzümü duvara döndüm, derken sanki bir kuyuya düşer gibi yeniden uyuyakalmışım. Gün ağarıncaya kadar böyle tekrar tekrar uyuyup uyandım, rüyam peşimi bırakmadı, sanki bir televizyon dizisi gibi her defasında kaldığı yerden devam etti. Yıllar önce, daha çocukken, Ankara’ya ilk gidişimizde ailecek kaldığımız bir otel vardı. Rüyamda işte bu oteldeymişim. Yıllar sonra gelip rüyamda bile olsa yine bu otele yerleşmiş olmamın bir izahı var: Çünkü bu otelin pencerelerinden Anıtkabir görülüyordu. O zaman gece inmiştik Ankara’ya, annem, babam, ablam ve ben. Sabah onlardan evvel uyanıp, hemen perdeleri açınca gördüğüm manzaradan irkilerek bir adım geri çekilmiştim. Karşımda sanki Atina’nın simgesi Akropol duruyordu. Sonra herkes uyanınca, babam “haydi bakalım, Atamızı ziyarete gidiyoruz, bir daha Ankara’ya ne zaman geliriz belli olmaz, hazır buradayken fırsatı değerlendirelim” demişti. Rüyamda perdeyi açınca bu defa Anıtkabiri göremedim. Çevrede o kadar çok katlı yapılar yükselmişti ki, buna fazla şaşırmadım. Kahvaltıdan sonra yürüye yürüye Anıtkabir’in yolunu tuttum. Fakat kent o kadar değişmiş ki, çocukluk anılarımın rehberliği bir işe yaramadı. Koskoca Anıtkabiri bulamıyordum. Sonunda gençten birine sordum, yüzüme alık alık baktı, herhalde o da benim gibi yabancı diyerek gelip geçen başkalarına da sordum, kimse bilmiyordu. Benim böyle kıvrandığımı fark eden yaşlıca bir hanım yanıma yaklaştı, o zaman fark ettim, kadının yakasında bir Atatürk rozeti vardı. Yolu tarif etti. Ardımdan “Dikkatli ol, artık orası pek tekin bir yer değil” dedi. Bu sözlerine hiçbir anlam veremedim, […]

Pekin 2008 vesilesiyle insan hakları

Güventürk Görgülü Olimpiyat oyunlarının Türkiye’de gerçekleştirilmesi konusunda 2004 ve 2008 oyunları için yaptığımız ataklar sonuçsuz çıkınca 2008 olimpiyatlarına ev sahipliği yapmak da Pekin’e veya Çinlilerin ısrarına uyarsak Beijing’e nasip oldu. Oldu olmasına ama Çinli yöneticiler bu olimpiyat işine kalkıştıklarına pişman mıdırlar değil midirler onu ilerleyen zamanlarda göreceğiz. Zira Pekin olimpiyat işini İstanbul’un elinden alır almaz –tabii İstanbul’un da bir şansı var mıydı o da tartışılır- kızılca kıyamet koptu. Vay efendim Pekin yönetimi şu kadar adamı baskı altında tutuyormuş, şu kadar gazeteciyi hapse atmış, Tibet’i işgal etmiş, Doğu Türkistan’da insan haklarını ihlal ediyormuş, yılda şu kadar insanı idam ediyormuş, muş muş… Bu kadarla kalsa iyi. İşin bir de kölecilik, çocuk işçiliği boyutu var. Amerikalı ve Avrupalı bazı firmaların Çinli işçileri neredeyse köle emeği koşullarında çalıştırdıkları, çocuk emeğinin yaygın olarak kullanımına izin verildiği, Çin’deki hızlı büyümenin sürdürülebilmesi için insanlara ağır çalışma koşullarının dayatıldığı gibi bir sürü iddia gündeme getirildi. Tabii bu iddiaların gündeme getirilmesindeki tek neden 2008 olimpiyat oyunlarına Pekin’in ev sahipliği yapması değil. Olimpiyatlar olmasa da bu iddialar zaten vardı. Ama elbette ki Pekin 2008 süreci Çin yönetimine yönelik bu iddiaların daha çok tartışılmasına, daha çok duyulmasına neden oldu. İşte bu açıdan bakıldığında Çin yönetiminin beklediği gibi olimpiyat oyunlarının dünya kamuoyunda Çin’in saygınlığını artırıp artırmadığını bir ay kadar sonra göreceğiz. Çünkü Pekin 2008’e kadar olan süreçte Çin’in bu işten tam istediği sonucu alabildiğini söylemek biraz zor. Olimpiyat meşalesinin dünyayı dolaşırken protestoculardan korunması sırasında yaşananlar bile sıkıntının boyutlarını gösteriyor. Batılı ülkelerin ekonomik çıkarlar mevzubahis olduğunda insan haklarını, hukuku, sansürü, idamı, baskıyı “teferruat” saydıklarını zaten biliyoruz. Ama Pekin 2008’in faydalarından biri de galiba batı kamuoyunun kendilerindeki bu durumu biraz fark etmesi oldu. Öyle ya, baskıyı yapan Çin yönetimi de olsa, boykot çağrılarına kulak tıkayanlar da kendi hükümetleri sonuçta. Hani her işte bir hayır vardır derler ya; bu 2008 olimpiyatları da biraz öyle oldu […]

Tepegöz’den Binbir Göze: Nazarlar çoğulluğu olarak radikal siyaset

Kapitalizmin ve dolayısıyla neo-liberalizmin cihan-şümul bir hüviyete bürünmesine mukabil şimdilerde liberal demokrasinin klasik temsil mekanizmalarının iflas ettiği ve bunun da bir siyasal temsiliyet krizine yol açtığından hareketle, buradaki krizin bertarafının demokratik perspektifin derinleştirilmesinden geçtiği; ve bunun için de radikal demokrasi, müzakereci demokrasi, yeni kimlik politikaları eksenli çoğulcu demokrasi gibi yaklaşımların en elverişli teorik yaklaşımı oluşturduğu düşüncesi doksanlardan günümüze kadar oldukça revaçta bir tavır olarak gerek akademide gerekse akademi dışı çevrelerde taraftar buldu/buluyor. Sosyalizm, marksizm ve dolayısıyla diyalektik materyalizmin çağın sorunlarını anlama ve açıklamada yetersiz kaldığı iddiası bu türden demokrasi eksenli siyasal tavır alışların ciddiyetle ele alınmasını beraberinde getirdi. Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve reel sosyalist deneylerin çöküşüyle beraber liberalizmin ve dolayısıyla onun demokrasi algısının tek ve yegane geçerli siyaset yapma-etme tarzı olduğu fikri “tarihin sonu” söylemleriyle de meşrulaştırılmaya çalışıldı. Öte yandan liberalizmin allame-i cihan haline rağmen radikal demokrasi kuramcıları, liberalizmin salık verdiğinden farklı bir demokratik algı geliştirilmesinin gereğine dikkat çekip; bunun da liberalizmin günümüzün toplumsal hayatının karmaşık yapısına salt birey ve onun yapıp ettikleri perspektifinden yaklaşan tavrı ve bu türden açmazlarının demokrasinin temel argümanlarıyla çelişik yapısının sergilenmesi ve onun teorik öncüllerinin sorgulanması ya da yapıbozuma uğratılmasıyla mümkün olabilecek bir demokratik bakışa gereksinim olduğu vurgusu daha sık dillendirilmeye başlandı. Demokrasinin sınırlarının tedricen genişletilmesi fikrinin; sosyalist bir perspektifinin olup olmadığı yahut bizzat bu fikrin kendisinin sosyalist teorik öncüllerin ne kadarını bünyesinde barındırdığı; liberal demokrasinin açmazlarının radikal demokratik bir yeniden yapılandırılmasının ne kadar mümkün olduğu ve ayrıca liberal demokrasi ile radikal demokrasi fikri arasında bu kadar sorunsuzca bir adaptasyon imkanının olup olmadığı; radikal demokrasinin söylem merkezciliğinin açmazlarının ya da açılımlarının neler olduğu; merkezsiz özne kategorisinin siyasal mücadele biçimlerinin olanağına ne türden bir etki yapacağı gibi sorular bütün bu “yenilenme” sürecinde bütün yakıcılığıyla yanıbaşımızda durmaktadır. Bilhassa diyalektik materyalizmin yeniden ihyasının, liberalizmin cari biçiminin yarattığı felsefi ve ekonomi-politik sorunların tesbiti ve aşılmasında kritik bir öneme haiz […]

Burjuva

Elde bir sayıp sorgusuz sualsiz kullandığımız, arkasındaki devasa anlam yükünü pek de dikkate almadan dolaşıma soktuğumuz kavramlar ya da sıfatların ne türden bir sürecin ürünü olduğu ve içeriğinden bağımsız bir biçimde kullanılmalarını sağlayan toplumsal konvansiyonların neler olduğuna dair bir sondaj çalışması, toplumsal ezberimizde ciddi sıkıntıları beraberinde getirecektir. Burjuva, Aristokrat, Halk, Demokrasi gibi mefhumları alabildiğine savruk bir biçimde ve genellikle ifade ettiklerinden ciddi bir anlam kaymasıyla malül olarak kullanıyoruz. Günümüzün pek de derinlerle uğraşmayan, idare edebileceğiniz kadarını size reva gören, küçük kapsül bilgilere boğulmuş enformasyon anlayışı, bütün bu sıkıntıların temel müsebbibi olarak düşünülebilir. Bazı görüşleri Nazilerin ekonomi politikalarına da ilham vermiş olan Alman iktisatçı Werner Sombart, kapitalist işleyişin mantığını kavramakta kilit önemde olduğunu düşündüğü Burjuva üzerine kaleme aldığı bu yapıtında genellikle ekonomi-politik ekseninde değerlendirilen bu kesimin ahlaki ve entelektüel köklerine inerek ona mündemiç bir özün ve kökenin peşine düşüyor. Sözkonusu ekonomik mucizenin yaratıcısı olarak burjuvanın ekonomi-politikten önce sahip olduğu zihniyet ve ruhun ne olduğuna odaklanıyor. Sombart’ın, zihniyet ve ruh kategorileriyle ekonomi-politiği bir karşıtlık içinde ele alan yaklaşımı belli sıkıntılar yaratsa da, kapitalizmi oluşturan dinamiklerin olağanüstü karmaşıklığına yaptığı vurgu ise dikkate değer.

Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan

Birçok şey gibi çığrından çıkmış bir hızla akan zamandan nasibini pek de müsbet bir biçimde almayan Akademi, artık teknik birtakım etkinliklerin sahih bilginin kıyısına dahi uğramadan suya sabuna dokunmamacasına talim edildiği bir meslek edindirme kursuna dönüştü. Yaşamayı öğrenmenin, bilginin rutin bir pratikler sürecinin sıradan bir çıktısı değil de bütünlüklü bir yaşamın mütekamil bir biçimde tesisinin vazgeçilmez bir parçası olarak teorik ve pratik bir yaşama becerisi biçiminde değerlendirildiği “Ortaçağ karanlığı’nın Akademisi”nin yerinde yeller esiyor. Yaşama bilgisinin sonsuzca parçalanmasıyla kendi küçücük sahasının dışında herhangi bir öğrenme ve ilgiyi zinhar günah sayan günümüz Akademi mensuplarıysa burada resmedilen vahim manzaranın mütemmim cüzü olarak karşımıza çıkıyor. İletişim Yayınları’nın geçen yıl yayımına başladığı Armağan Kitaplar dizisinin beşinci kitabı olan Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan ise, yukarıda resmedilen akademi manzarasının ayrıksı bir figürü olan “eski tip” bir akademi keşişinin yaşamı, yapıtları ve onun geniş ilgi sahasından özgün katkıları içeriyor. İlkin Osmanlı tarihi ve şehircilik sosyolojisiyle başlayan oradan mimarlık, müzik ve felsefeye uzanan insan bilimleri denen sahasının neredeyse tümünü enine kesen bir hatta eserler veren bir akademisyenden bahsediyoruz. Sonuç olarak bu kitap, alabildiğine parçalı bir karaktere bürünen insan bilimlerinin birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan bir bütünlüğe haiz olduğunu bilen; beraber öğrenme ve yapma-etmenin bilgiyle meşgul olmanın temel gereği olduğuna kani bir ufuk ve yol açıcı, dersleri ezberlenmiş birtakım lakırdıların boca edildiği sıradan bir monologdan ziyade, kendisinin de aynı iştahla iştirak ettiği bir beraber yorumlama ve kavrama şölenine çeviren “eski tip” bir “âlim”e saygı duruşu olarak düşünülebilir.