Kategori Genel

Şanssız köpekbalığını Ege’de Türk yakalar

Yılın ilk “balığı” dün Çanakkale’de ağlara takıldı. Ajans haberlerine göre bu 8 metre boyunda ve 2 ton ağırlığında balina türü bir köpekbalığıydı. Oysa Küçükkuyulu balıkçı Turan Özen’in istemeden yakaladığı bu nadir dev, dünyanın en büyük balığı olan “balina köpekbalığı” değil ismi Türkçe’de “güneşlenen köpekbalığı” ya da “büyük camgöz” olarak geçen bir “basking shark” (Bilimsel ismi Cetorhinus maximus). Ama birçok televizyon ve internet sitesinde kullanılan bu haberdeki en vahim hata bu değil. Yoksa Türk basınında doğa hele de nadir türlerle ilgili konularda neredeyse doğru haber çıkmamasına alışığız. Çok büyük olasılıkla hayatlarında hiç görmedikleri bu tür hakkında basına bilgi veren “yetkililer”in, morfolojisi ona hiç benzemeyen balina köpekbalığıyla karıştırmaları “standart sapma” içinde değerlendirilebilir. (Nitekim güneşlenen köpekbalığı, balina köpekbalığından sonra yerkürenin en büyük ikinci köpekbalığı.) Haberde “Dev köpekbalığının bir süre balıkçı tezgâhında sergilendikten sonra Yunanistan’a ihraç edileceği” bilgisi veriliyor. İşte en vahim yer de burası. Çünkü tükenme tehlikesi yaşayan bu türün avlanması ve satışı mevcut yasalara göre suç sayılıyor. Yani bırakın ihraç edilmesini, hayvanının denizden çıkarılması bile suç. Ama bu yazıyı yayına koyduğumuz şu saatlerde bile televizyonlarda “Balina köpekbalığının Yunanistan’a ihraç edileceği” haberi dönüyor. Televizyoncuların ısrarla tekrarladığı şey “Bu dev canavarın gerçekte ağzında diş bile bulunmadığı, sadece planktonlarla beslendiği ve insana zararlı olmadığı.” (Öyle ki, kendi haber merkezi tarafından hazırlanan haberleri sunmak ve illaki her haber sonunda bir yorum yapmak zorunda olan eski gazeteci yeni “anchorman” Uğur Dündar, Star‘da da ekrana gelen haber sonrasında köpekbalığı için “masum canavar” benzetmesini yapıyor.) Adnan Menderes Üniversitesi Hidrobiyoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç. Dr. Murat Bilecenoğlu, yürürlükteki Tarım ve Köyişleri Bakanlığı 2/1 No’lu Su Ürünleri Tebliği’ne göre güneşlenen köpekbalığının yıl boyunca her türlü avcılığı yasak olduğuna dikkat çekiyor. Bilecenoğlu Cetorhinus maximus’un Türkiye’nin de taraf olduğu Barcelona ve Bern sözleşmelerine göre koruma altına alındığını ve Dünya Doğa Koruma Birliği (IUCN) tarafından tüm dünyadaki popülasyonlarının “hassas” olarak tanımladığını söylüyor. Böylesine […]

Size de çıkabilir, onlara da

Eminönü Yeni Camii’nin önünden, kanatlarıyla hareketlendirdikleri havayı yüzünüze çarparak yükselen güvercin kalabalığını yarıp meydanı geçersiniz. Bu pek zor bir şey değil. Ama biraz ilerleyip, Bahçekapı’ya doğru yürüyünce başka bir güvercin topluluğuyla karşılaşırsınız. İşte onların arasından öylece yürümek kolay değildir. Nimet Abla Bayii önünde konuşlanan bu güvercinler, yılın sadece bir ayı burada toplanırlar: Aralık…Bu güvercinleri diğerlerinden ayıran özellik ise umut dağıttıklarına inanılması ve çevrelerinin onlara inananlarla olmasıdır. Evet, çok sayıda gezici milli piyango bayiini dip dibe satış yaparken görünce insanın aklına böyle bir benzetme geliyor. Onlar Nimet Abla’nın önünde duruyorlar ve “Aynı bilet, aynı bilet”, “Bu da Bahçekapı” diye bağırıyorlar. Bu sayede kendi şansına değil Nimet Abla’nın şansına güvenip gelen kalabalığı çekmeye çalışıyorlar. Fakat onlara gelmeden önce ustalara saygı kuşağımız var… “Şansı gelecek diye bekleyeceksin, gelmeyecek diye değil” 31 Aralık 2008 Milli Piyango Özel Çekilişi’ne bir hafta kalması sebebiyle ellerindeki biletleri satmaya çalışan seyyar bayiler arasında en kıdemlisi Ömer Demiray’dı. O Bahçekapı şubesinin en eskisi ve devamlı müşterileri var. Bayi numarası 003. Diğerlerinden tek farkı 48 yıldır bu işi yapıyor olması değil. Çünkü geçen seneden beri “değişiklik olsun diye” yeşil bir kaftan giyip başında bir kavukla satıyor elindeki biletleri. “Ben saat dokuz buçukta geliyorum buraya, akşam sekizde gidiyorum. Evde bakıcı bekliyor; karım yataktan kalkamıyor, iki seneden beri hasta.” İyi para kazanmış zamanında bu meslekten ama “Elde avuçta bir şey kalmadı, harcadık gitti, kiradayız hala” diyor. Yılbaşı çekilişleri hep özel; “değişik oluyor; senede bir ay. O kazandığın parayla üç beş ay gidersin, iş olmaz sonra. Zaten alıştık bu işe, bırakayım demedim hiç.” Ömer Demiray’ın unutamadığı yılbaşı çekilişi 1960: “Üç tane yarım biletim vardı. Kapalıçarşı’da satmıştım; bir tanesini çıkardım, verdim müşteriye; büyük ikramiye çıktı. Aynı numarayı oynarım o zamandan bu tarafa. Sonu üçer sıfırdı. Birini çıkardım, verdim…” Demiray, “Nasip olsaydı bana çıkacaktı” diyor, “Şansı gelecek diye bekleyeceksin, gelmeyecek diye değil. Alırsan sana da […]

Türkiye Yahudilerinden İsrail’e tepki

İsrail – Filistin savaşı en kanlı günlerini yaşıyor. Yaklaşık 400 kişinin öldüğü 2 bine yakın insanın yaralandığı İsrail’in son saldırıları, 1967’de yaşanan 6 gün savaşlarından sonraki en kanlı çatışma olarak tarihe kazındı. İslam ülkelerinin şiddetle kınadığı, Avrupa ve Amerika’nın sessiz kaldığı olay artık Ortadoğu’da sorun olmaktan vahşete dönüştü. Enkaz altından korku ve ümitsizlik dolu bakışlarla objektiflere bakan Filistinliler akıllarımıza kazınırken Gazze Şeridi, İsrail’in bombalarına maruz kalmaya devam ediyor. Kuran, Tevrat, silah üçlüsü İsrail, kurulduğundan bu yana topraklarını işgal ettiği Filistin’le de savaşını sürdürüyor. Hemen her gün bir İsrailli ya da bir Filistinlinin çatışmalarda öldüğü haberini duymaya aşina olduk. Bu iki ülkeyi “barıştırmaya” çabalayan dünya ise bugüne kadar kayda değer bir sonuç alamadı. Son olarak geçtiğimiz Haziran ayında Hamas ile İsrail arasında yapılan ateşkes bile, İsrail’in ambargo uygulaması, Haması’ın füze saldırılarıyla göstermelik bir ateşkesten öteye geçemedi. Ve sonunda İsrail Filistin’e “Bize 1 yaptığınızı size 10 ödetiriz” kaidesini bozmadığını tekrar gösterdi. Hamas’ın ateşkesi bozup gönderdiği 35 Kassam roketi, bugün yüzlerce ölü Filistinliyle karşılık buldu. Sonuçsa yine aynı: Ne kazanan var, ne kaybeden. Ne İsrail terkediyor topraklarını, ne Filistin buyur ediyor İsrail’i. Varolan tek şey her iki tarafta da bir avuç toprağı paylaşamayanlar yüzünden yaşanan acılar. Bir tarafta, bir elinde Kuran diğer elinde silah tutanlarca öldürülen yahudiler, diğer tarafta, bir elinde Tevrat, diğer elinde bomba tutanlarca öldürülen müslümanlar. Her iki din de öldürmeyi kesin kurallarla yasaklasa da, görünen o ki, her iki dinin mensupları da çocuk yurtlarını bombalarken öldürmeyi yasaklayan kitaplarına sığınmaktan utanmıyorlar. “Şimdi savaş zamanı” Bir yandan, İsrail Savunma Bakanı Ehud Barak “Şimdi savaş zamanı” diyerek, alınan bu kadar can yetmezmiş gibi daha çok kan döküleceğini haber veriyor. İsrail Başbakanı Ehud Olmert ise İsrail’in savaş arzulamadığını ama gerekirse de kaçınmayacağını, diğer tüm güç delisi ülkeler gibi ilan ediyor. Diğer yandan İsrail ile aradaki ateşkesi bozarak Avrupa’nın savaşı başlatan asıl suçlu olarak gösterdiği […]

En hızlı ve en gizli

BBC’de (British Broadcasting Corporation) 1977’den beri yayınlanan “Top Gear” (‘en üst vites’ olarak çevrilebilir) isimli otomobil programı, bu İngiliz kanalının klasikleri arasında yer alıyor. Program sadece sıra dışı araç testleriyle değil, yaratıcı sunumları ve konularıyla hatırı sayılır sayıda bir kitle tarafından takip ediliyor. Örneğin pilot-sunuculardan biri, ünlü bir psikiyatr tarafından hipnotize ediliyor ve sıradan bir aracın, dünyanın en hızlı aracı olduğuna inandırılıyor. Ve pilot o araçla, üst sınıf hız araçlarıyla yarıştırılıyor. Bir otomobile jet motoru yerleştirilip kayak rampasından fırlatılabiliyor. Ya da 450 beygir gücünde bir Aston Martin, Londra’dan Monaco’ya giden bir trene karşı zaman mücadelesine giriyor. Sadece İngiltere’de sekiz milyon düzenli seyircisi bulunan Top Gear’ı dünyada 350 milyon kişinin izlediği sanılıyor. Programda “işin doğası gereği” talihsizler de yaşanıyor. Örneğin geçtiğimiz sezon sunuculardan Richard Hammond’ın jet motoru takılmış bir araçla saatte 464 kilometre hız yaparken geçirdiği kaza hafızalardan silinmiyor. Hammond, birkaç hafta sonra programa geri dönmüştü. Geçirdiği kaza ise pist üzerinde gerçekleşmiş en hızlı kaza olarak tarihe geçti. Richard Hammond programın daimi dört pilot-sunucusundan biri. Bu çok izlenen haftalık programın diğer üç sunucusu ise Jeremy Clarkson, James May ve “The Stig” takma isimli pilot. İşte, kamera önünde kaskını hiç çıkarmayan ve gerçek ismi açıklanmayan bu dördüncü sunucunun kim olduğu programın milyonlarca izleyicisinin en merak ettiği şey. “The Stig” Top Gear’a, programın formatının değiştiği 2002’de dahil oldu. Programın aynı zamanda yapımcısı da olan Jeremy Clarkson bu gizemli karakteri o yıl “İsmini bilmiyoruz, ismini gerçekten bilmiyoruz ve kimse de bilmiyor. Öğrenmek de istemiyoruz çünkü o bir yarış pilotu” sözleriyle seyirciyle tanıştırmış ve işini “dışarı çıkıp hızlı araba kullanmak” olarak tanımlamıştı. Bu ilk Stig, programın üçüncü sezonunda bir test sürüşü sırasında denize düşürülerek “öldürüldü”. Siyah kask ve elbiseli gizli pilot böylece, 2005’te beyazıyla yer değiştirdi. Program şu anda “Beyaz Stig”le devam ediyor. “Ask” arama motorunun istatistiklerine göre Stig, bu arama motorunda arama yapılan isimler […]

O şimdi nihayet sanık

SantralHaber Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in öldürülmesinde ihmalleri bulunduğu gerekçesiyle Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Jandarma Astsubay Okan Şimşek ve Uzman Çavuş Veysal Şahin’in ifadeleri doğrultusunda başlatılan soruşturma tamamlandı. Trabzon Cumhuriyet Başsavcılığı, Dink’in öldürüldüğü dönemde Trabzon İl Jandarma Komutanı olan Albay Ali Öz’ün de aralarında bulunduğu rütbeli 6 asker hakkında daha “görevi ihmal” suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis istemiyle dava açtı. Askerleri suçlamıştı Trabzon Cumhuriyet Başsavcı Vekili Ali Can tarafından aylardır yürütülen soruşturma sonunda, Dink’in öldürüldüğü dönemde Trabzon İl Jandarma Komutanı olan Albay Ali Öz ve dönemin Jandarma İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız ile istihbarat görevlileri Önder Araz, Okan Şimşek, Veysal Şahin, Hüseyin Yılmaz, Hacı Ömer Ünalır ve Gazi Günay hakkında iddianame hazırlandı. Savcılık askeri görevlilerin, Hrant Dink’in öldürüleceği bilgisini cinayetten aylar önce almalarına rağmen ilgili makamlara bildirmediklerini ve Dink’in öldürülmesinden sonra geçmişteki istihbari zafiyetlerini saklamak amacıyla gerçeğe aykırı belge düzenlediklerini belirledi. Başsavcı Vekili Can, iddianamesini Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’ne sundu. Davanın, daha önce Okan Şimşek ve Veysel Şahin hakkında aynı mahkemede açılan ve görüşülmesine 4 Şubat’ta devam edilecek olan davayla birleştirileceği belirtiliyor. Coşkun İğci’nin itirafları süreci başlattı Albay Ali Öz’ü sanık yapan süreç, Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de İstanbul’da öldürülmesinin ardından yapılan soruşturma sırasında Yasin Hayal’in halasının eşi olan Coşkun İğci’nin, cinayeti olaydan 6 ay önce Trabzon’da jandarma istihbarat görevlilerine bildirdiğini söylemesiyle başlamıştı. İğci’nin ifadeleri üzerine Trabzon İl Jandarma Komutanlığı İstihbarat Şubesi’nde çalışan Başçavuş Okan Şimşek ile Uzman Çavuş Veysel Şahin hakkında “görevi ihmal” suçundan dava açılmıştı. Dava kapsamında ifade veren iki rütbeli, müfettiş ifadelerinde İğci’yi yalanlamalarına rağmen, mahkemede itiraflarda bulunarak, “Albay Ali Öz bize baskı yaptığı için müfettişlere yalan söyledik. Coşkun İğci’nin, Hrant Dink’in öldürüleceğini cinayetten 6 ay önce bize bildirdiği doğrudur. Biz de bu bilgiyi İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız ve dönemin İl Jandarma Komutanı Albay Ali Öz’e toplantıda […]

Turkish sigara yasağı!

Türk halkı 19 Mayıs 2008’den beri kamuya açık yerlerde sigara içme yasağına alışmaya çalışırken, toplu taşıma araçları ve taksiler yasağın en fazla ihlal edildiği yerlerin başında geliyor. Dışarıdan ithal edilen her yasal düzenleme gibi sigara yasağı da Türkiye toplumunun genel karakterine uyarlanıyor ve bunun sonucunda Türk usulü sigara yasağı uygulamaları ortaya çıkıyor. Örneğin İstanbul’un artık işkence haline dönüşen trafiğinde bütün gün direksiyon başında olan otobüs şoförleri yasakları ihlal etmeye artık çekinmiyor. Vapurların açık alanları ve taksilerde de yasak aynı şekilde deliniyor. Tabii yasağın bu şekilde delinmesi zaman zaman tartışmalara da neden oluyor. Her gün toplu taşıma araçlarını kullananlar kendilerini sık sık şoför-yolcu kavgalarının içinde buluyorlar. Otobüsleri özellikle akşam saatlerinde balık istifi gibi dolduran belediye ve halk otobüsü sürücüleri sigara içmeye kalkınca yolcuların tepkisiyle karşılaşıyorlar. Sürücülerin ısrarı zaman zaman bağırış çağırış, çekilen el freni hatta itişmelere kadar uzanan olaylara neden oluyor. Araçların içinde bulundurulması zorunlu olan uyarı levhalarına bakılırsa sigara içen şoföre her seferinde 62 YTL ceza uygulanması gerekiyor ki bu durumda şoförlerin kazandıkları parayla evlerini geçindirmesi pek mümkün görünmüyor. Kavgacı tiryaki şoförlere karşı ne yapmalı? Araçta sigara içmekte ısrar eden ve bunun için yolcularla tartışan hatta kavga eden şoförlere karşı ne yapmalı? Belediyeden verilen bilgiye göre böyle bir durumla karşılaştığımız zaman, İstanbul Büyükşehir Belediyesine ait 153’ü ya da İ.E.T.T ye ait 0212 245 07 20 no’lu telefonları arayıp otobüsün plakasını vermek yeterli oluyor. Bu şikayetle birlikte yasağı ihlal eden şoför hakkında hemen işlem başlatılıyor. Takside sigara pazarlığı Sigara yasağının yaygın olarak ihlal edildiği bir başka ulaşım aracı da taksiler. Üstelik taksiler için getirilen cezalar otobüslerden çok daha ağır; takside şoförün ikazına rağmen sigara içen yolcuya 5 bin YTL para cezası kesileceği belirtiliyor. Adını vermek istemeyen bir taksi şoförü “Bazen taksinin camında yazan 5 bin YTL’lik para cezasını 5 YTL olarak okuyup, ben 10 vereyim, o zaman 2 tane içeyim” diyen […]

“Dinital” çağ

Dijital çağın getirdiği yenilik ve kolaylıklar saymakla bitmez. Fotoğraf makinesinden resim çerçevesine, saatten tansiyon ölçme aletine kadar en gereklisinden en gereksizine günlük hayatımızda kullandığımız çoğu eşya dijitalleşti. Fotoğraf makinesinin dijitale çevrilmesiyle fotoğrafçılıkta yepyeni bir çığır açılırken, evimizde büfenin üzerinde duran fotoğraf çerçevesinin dijitalleşip slayt gösteri yapmasıyla hayatımızda değişiklik adına bir yaprak bile kımıldamadı. Dijitale çevrilen ürünlerin gerekliliği ayrı bir tartışma konusuyken, yeniliğe tamamen kapalı tek konu olan din ise dijitalleşme sevdasıyla aklın sınırlarını zorlayacak kadar değişiyor. Değişim, dinin doğasına aykırı olsa da dükkanlarda ya da internette rastlayacağımız birçok icat, dini ürünlerin teknolojinin içerisine nasıl da monte edildiğini gösteriyor. Müslümanın cep rehberi Hatimmatik İnternet ya da telefon yoluyla rahatlıkla satın alabileceğiniz bu dini ürünlerin başında hatimmatik geliyor. Hatimmatik, tek bir tuşla tüm Kuran’ı okuyarak kendi kendine hatim indiriyor. Kuran okunurken aynı zamanda ekrandan okunan sayfaları takip edebiliyorsunuz. Aynı zamanda hatimmatike fotoğraf ekleyip, dosya yükleyebiliyorsunuz. Ezan saatlerini de gösteren aletten radyo özelliği sayesinde müzik de dinleyebiliyorsunuz. Müslümanın cep rehberi sloganıyla satılan aletin fiyatı 120 YTL civarında. Kıbleyi gösteren seccade Dini ürünlerden bir diğeri de namaz kılarken doğru yönü bulmaya yarayan seccade. Bu seccadenin diğerlerinden farkı, üzerinde dijital bir pusula olması. Pusula sayesinden Kıbleyi nerede olursanız olun bulabiliyorsunuz. Tasarımında kullanılan fosfor baskı tekniğiyle seccadenin üzerindeki desenler parlıyor. Londra’da yaşayan Soner Özenç adlı bir Türk tasarımcı tarafından tasarlanan seccadenin fiyatı 400 Dolar. Ancak aynı ürünün, 10 YTL’ye satılan sahte Çin malı olanını da bulmak mümkün. Kabe’de dijital hac rehberi Dini ürünler tasarlanırken hacılar da unutulmamış. Hacıların hac boyunca okuyacakları tüm duaları yazılı ve sesli olarak gösteren dijital cihaz hacı olabilmek için gerekli süreci daha “teknolojik” takip etmenizi sağlıyor. Arapça, İngilizce ve Türkçe dillerinde kullanılabilen aleti yakında Kabe’yi tavaf eden müslümanların boynunda sıkça görebiliriz. İnternetin yanı sıra hacı malzemeleri satan dükkanlarda da bulunabilen dijital hac rehberinin fiyatı 45 YTL. Nur yağdıran kalem Dini unsurlar barındıran […]

Dali’nin aşırı realist ziyaretçileri

Müzeler genellikle sessizlikleriyle, ziyaretçilerinin belirlenmiş kurallarla nesnelere baktıkları yerler olarak bilinir. Bazen eserlere o kadar konsantre olursunuz ki, müzenin güvenlik görevlilerinin peşinizden gelmesi bile sizi rahatsız edebilir. Peki, Türkiye’nin dört bir yanından İstanbul’a gelen insanlar, Emirgan’daki Sakıp Sabancı Müzesi’ndeki (SSM) dünyaca ünlü İspanyol ressam Salvador Dali’nin 270 eserinin yanısıra çeşitli dokümanlarını ve fotoğraflarını hangi şartlarda izliyor? Müzeye girebilmek için ilk önce bilet alıp, metal eşyalara karşı uyarı veren güvenlik detektöründen geçmek gerekiyor. Çünkü bu değerli eserler son yıllarda terörün sıklıkla kendini gösterdiği bir ülkede, Türkiye’de sergileniyor. SSM köşkünün girişindeki ıssız merdivenleri çıkarken müzedeki insanların çoğunun diğer gezginlere karşı düşüncesizce hareketlerini o güzel köşk bahçesinden içeri girip görmeden hayal etmek mümkün değil. Dali’yle baş başa kalamamak Bir cumartesi günü, akşam saatleri. Üç katlı geniş sergi alanındaki bütün resimlerin karşısında onlarca heyecanlı insan topluluğu göze çarpıyor. Müze çıkışındaki hediyelik eşya satan mağazada 10 YTL’ye satılan sergi resimlerinin bulunduğu katalogdan habersiz fotoğraf çekmeyi seven onlarca kişi, resimseverleri, makinelerinin flaşlarıyla ya da bedenleriyle rahatsız ediyordu. Güvenlik ve düzen kurma amacıyla insanların resimlere yaklaşmaması için resimlerin önüne çizilmiş beyaz şeridin önüne geçen onlarca insanın arasında Dali’nin büyüsüne kapılmak oldukça güç. İçerideki uğultuya ise bir süre sonra alışabiliyorsunuz. Müze gezginlerini devamlı uyarmaktan bezmiş güvenlik görevlileri bu duruma anlam veremediklerini, insanların resimleri incelemek yerine, resimlerin fotoğraflarını çekmeyi tercih ettiklerini ve benim gibi müze gezginlerinin azınlıkta olduğunu söyledi. Müze çıkışında Salvador Dali misafirlerinin karşısına çıkan, içinde müze kataloglarının da satıldığı hediyelik eşya dükkan ise içerideki kalabalığın aksine bomboştu. Amerika’da gözlemlediğim Dali Geçen yaz Amerika Birleşik Devletleri’nin Florida eyaletinin St. Petersburg şehrindeki dünyanın en geniş koleksiyonuna sahip Salvador Dali Müzesi’ne gitmiştim. Müze, okyanus kenarında, marinanın bitişiğinde, yemyeşil bir ortamda tek katlı, çok yüksek tavanlı bir bina. Binanın dış duvarında ise Dali ve eşi Gala’nın çatıdan yere kadar uzanan kol kola fotoğrafı asılıydı. Gittiğim zaman, müzedeki resimler sadece “Dali’nin Kadınları” […]

İsrail uluslararası hukuku ihlal ediyor

Richard Falk*(27 Aralık 2008) İsrail’in Gazze şeridine hava saldırıları, İşgal Gücü’nün yükümlülükleri ve savaş hukukunun gereklilikleri bakımından Cenevre Konvansiyonu’nda tarif edilen uluslararası insani hukuku ciddi olarak ihlal ediyor. Bu ihlaller şunları içeriyor: Toplu cezalandırma – Gazze Şeridi’nde yaşayan 1,5 milyon nüfusun tamamı birkaç militanın eylemleri yüzünden cezalandırılıyor.Sivilleri hedef alma – hava saldırıları, dünyanın en kalabalık toprak parçalarından birindeki, Ortadoğu’nun ise en yoğun nüfusu barındıran bölgesinde, sivil alanları hedef alıyor. Orantısız askeri karşılık– hava saldırıları sadece Gazze’nin seçilmiş hükümetine ait bütün polis ve emniyet bürolarını yoketmekle kalmadı, aynı zamanda yüzlerce sivili öldürdü ve yaraladı; en azından bir saldırı, üniversiteden evlerine dönmek için araç bulmaya çalışan öğrencileri vurdu. Önceki İsrail eylemleri, özellikle Gazze Şeridi’ne giriş çıkışı tamamen kapatması, ciddi bir ilaç ve yakıt (aynı zamanda yiyecek) sıkıntısı yarattı ve ambulansların yaralılara yetişememesine, hastanelerin yaralılara ilaç ve gerekli araç sağlayamamasına, Gazze’nin kuşatma altındaki doktorlarının ve öbür medikal personelin kurbanları yeterli şekilde tedavi edememesine yol açtı. Tabii, İsrail’deki sivil hedeflere roket saldırıları da hukukdışıdır. Fakat bu yasadışılık, ne İşgalci Güç olarak ne de egemen bir devlet olarak İsrail’e uluslararası insani hukuku ihlal eüme ve zavaş suçları veya insanlığa karşı suçlar işleme hakkı vermez. Şunu da belirteyim ki, İsrail’in artan askeri saldırıları İsrailli sivilleri daha güvenli hale getirmiyor; tam tersine, İsrail şiddetinin artmasından sonra ölen İsrailli bir yıl içindeki ilk vaka. İsrail, 26 Aralık’ta sona eren ateşkesi yeniden tesis etmek için Hamas’ın diplomatik girişimlerini de yok saydı.İsrail hava saldırıları ve bunların yol açtığı feci insani bedel, İsrail’in uluslararası hukuk ihlallerine doğrudan veya dolaylı olarak katılan ülkelerin tarafsızlığını da kuşkulu hale getiriyor. Bu işbirliği, yasadışı saldırılarda kullanılan savaş uçakları ve füzeleri de içeren askeri techizatı bilerek sağlayan ülkelerin yanısıra, başlıbaşına insani bir felakete neden olan Gazze kuşatmasını destekleyen veya katılan ülkeleri de içeriyor. Birleşmiş Milletler üyesi bütün devletlere hatırlatırım ki, BM, uluslararası insani hukuk ihlalleriyle karşı […]

Ön sayfada kan var!

Agence France-Presse (AFP) muhabiri Tarık Mahmud tarafından Pakistan’ın Afganistan sınırında çekilen ve ajans tarafından servis edilen bir fotoğraf dün (24 Aralık 2008) Türkiye’de de bazı gazeteler tarafından kullanıldı. Fotoğraf, Hayber Özerk Bölgesi’nin başkenti Bara’da adam kaçırma, fidye isteme ve cinayetle itham edilen iki erkeğin kalaşnikof tüfekle infazını gösteriyordu. Habere göre devlet otoritesinin nüfuz etmediği, Taliban kontrolündeki bu bölgede şeriat kuralları geçerliydi. “Kısasa kısas” gereği bu infaz, infaz edilen iki kişinin öldürdüğü söylenen taksi şoförünün yakınları tarafından gerçekleştiriliyordu. Belgelediği şiddet nedeniyle okuru rahatsız edebilecek bu fotoğraf Vatangazetesi tarafından, ön sayfanın üst yarısını kaplayacak şekilde verildi. Bu kullanım gazetecilik adına cesur bir karar olarak nitelenebilir. Nitekim Hürriyet hariç Türkiye’de yayınlanan gazetelerin hiçbirinde fotoğraf ve ilgili haber yer almıyordu. Dünyanın belli başlı haber ajansları arasında yer alan AFP’nin servis ettiği bu fotoğraf tüm gazetelere ulaşmış olmalıydı. Peki bir gazetenin manşetten kullanacak kadar önemli gördüğü bu fotoğraf ve habere, diğerleri neden iç sayfalarında bile yer vermemişti? Soruyu tersinden soracak olursak Vatangazetesinin kullanımı gerçekten de “cesur bir karar” olarak nitelenebilir miydi? Soruyu gazete yöneticilerinin ve editörlerinin kendisine yönelttik. Vatan: “Demokratik bir ülke bunu hak etmiyor” Haberi ‘‘Taliban Adaleti’’ başlığıyla manşetten veren Vatan’ın Genel Yayın Müdürü Tayfun Devecioğlu, Pakistan’ın demokrasiyle yönetilen önemli bir ülke olduğunu ve böyle bir ülke için bu görüntünün önemli bir haber olarak algılanması gerektiğini düşündükleri için fotoğrafı manşette kullandıklarını dile getiriyor. Devecioğlu amaçlarının, “Türkiye’nin de benzer bir tehlike ile karşı karşıya olduğunu ima etmek” olmadığını, sayısı 50’yi geçen Müslüman ülkelerin bir bölümünde bu tarz olayların yaşanabildiğini söylüyor. “Ancak Pakistan’da bunun çok uç ve çarpıcı bir örneği” diye de ekliyor. Haberi kullanan ikinci gazete Hürriyet’ti. Yazıişleri yoğunluk gerekçesiyle sorumuza cevap vermedi. Gazeteden edindiğimiz tek bilgi, bu haber üzerine geç saatlerde ön sayfanın değiştiği ve haberin son baskıya yetiştirildiği. Sabah’ın yazıişleri müdürlerinden Barış Soydan, fotoğrafı kullanmamalarını “teknik nedenlere” bağlıyor. “O gün, AFP bağlantısında yaşanan […]

Helal Facebook; muxlim.com

İnternetteki sosyal paylaşım ortamlarının da artık “helal” sürümleri üretilmeye başlandı. Bunların en yeni örneği “İslami Facebook” olarak tanımlanan Muxlim.com… “Muxlim: Müslüman hayat tarzını yükselten site” adıyla bu yıl yayına başlayan site, adından da anlaşılacağı üzere müslümanlara yönelik bir arkadaşlık ve paylaşım sitesi. Müslümanları hedef alıp, islam anlayışını tema edinen site, bildiğimiz arkadaşlık sitelerine hiç benzemiyor. Tüm arkadaşlıkların dindaşlık üzerinden kurulduğu sitede konuşulan konular da genelde Kuran ve dini öğretiler üzerine. Site üzerindeki reklamlar da islami moda, islami tasarım veya helal otomobil sigortası gibi tamamen “helal ürün” arayanlara yönelik. Facebook ile konsept aynı, içerik farklı Daha çok Facebook, Youtube, Flickr, Blogger, MySpace karışımı tadındaki sitede öncelikle kendinize bir hesap açmanız ve profil oluşturmanız gerekiyor. Resimlerinizi ve videolarınızı da ekleyebildiğiniz profille kendinizi tanıttıktan sonra sitedeki bloglara, forumlara girebiliyorsunuz. Ayrıca sitede kullanıcıların hazırladıkları anketlere katılabiliyor, “Muxlim Pal” adlı oyunu oynayabiliyorsunuz. Tüm bunlar sırasında diğer müslüman “kardeşlerle” arkadaşlık kurup, sohbet edebiliyorsunuz. Ayda 2 milyon ziyaretçisi olan sitenin kayıtlı üye sayısı 150 bin. Üyelerin çoğunluğunu yüzde 48 oranında ABD ile yüzde 25 oranında İngiltere oluşturuyor. Finlandiya merkezli kurulan Muxlim.Inc adlı firmanın sahibi olduğu site, Muhamed El Fatatri adlı 23 yaşında bir girişimciye ait. Şu an Finlandiya’nın en büyük yüz şirketinden biri olan Muxlim.Inc aynı zamanda dünyanın en hızlı büyüyen şirketleri arasında. “Eşinizin erkek dolu çevrelerde çalışmasını ister misiniz?” Forumlarla tartışmaya açılan konularsa internette pek rastladığımız tarzda konular değil. Herkese açık forumların dışında, tabiri caizse “haremlik-selamlık” forum konuları da var. Erkeklere açılan forumda “evlendikten sonra eşinizin çalışmasına izin verir misiniz?” başlıklı konu, en çok yorumlananlardan biri. New York’ta yaşayan, 1991’de müslüman olan 39 yaşındaki Ebu Musa, kadınların çalışmasıyla ilgili “Evlendiğimde eşim çalışmak isterse öncelikle işin ne tür bir iş olduğuna bakarım. Eğer bana uygun bir iş olduğunu görürsem izin veririm” diyor. Londra’da yaşayan 21 yaşındaki üniversite öğrencisi Kayrou ise kadınların çalışmasıyla ilgili sakıncalarını şöyle dile getiriyor: […]

Kürtlerin gözünden Kürt sorununun çözümü

Türk ve Kürt kelimeleri aslında ne kadar çok birbirine benziyor. Oysa iki harfin yer değiştirmesi, bütün bir ülkeyi hatta birçok ülkeyi de etkisi altına alan bir kaosa neden oluyor. Bir dönem konusu bile açılmaya cesaret edilemeyen Kürt sorunu, son birkaç yılda konuşulur duruma geldi. Şimdilerde ise sorunun nedeninden ziyade çözüm önerileri tartışılmaya başlandı. Tabii, bu çözüm önerileri askeri operasyonlar değil, çözüm önerilerini getiren de maalesef hükümet değil. Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vakfı (TESEV), hükümetlerin bugüne kadar çözümden çok sorun yarattığı Kürt sorunuyla ilgili bir rapor hazırladı. “Kürt Sorununun Çözümüne Dair Bir Yol Haritası: Bölgeden Hükümete Öneriler” başlıklı raporda ilk defa Kürtlerin görüşlerine başvuruldu. Aynı zamanda Kürt Sorunu Projesi kapsamında, Kürt sivil toplum kuruluşları, yerel yönetim ve siyasi parti temsilcileri ile kanaat önderleri ve uzmanların fikir ve önerilerine de yer verildi. Kürt sorununa karşı geç kalınmış bir çözüm önerisi olarak nitelendirilecek raporun amacı, sorunun birinci derecede muhatabı olan Kürtlerin seslerini hükümete ve Türkiye toplumuna duyurmak… TESEV Yönetim Kurulu Başkanı Can Paker’in açılış konuşmasını yaptığı toplantıda Kürt sorunu, sadece bir terör sorunu değil, etnik, kültürel, hukuki, siyasal, sosyal, ekonomik ve psikolojik boyutları olan bir sorun olarak nitelendirildi. “PKK yokken de Kürt sorunu vardı; PKK tamamen yok edilse bile Kürtlerin sorunları ve talepleri var olacaktır” diyen Paker, sorunun çözümü yönünde atılacak her türlü adımın öncelikle demokratik süreçlere dayanması, politikalar geliştirilmeden önce Kürtlerin siyasi ve diğer temsilcilerinden görüş ve bilgi alınması, bu yapılırken de kapsayıcı olması gerektiğini belirtti. Diyarbakır’da yaklaşık 20 bin kişiyle birlikte hazırlanan raporu anlatan TESEV Demokratikleşme Programı Direktörü Etyen Mahçupyan, yoğun baskılar altında çalışmalarını gerçekleştirdiklerini belirterek Kürt sorunuyla ilgili herhangi bir partiyi dışlamanın mümkün olamayacağını sözlerine ekledi. TESEV Demokratikleşme Programı Yöneticisi Dilek Kurban ise çözüm odaklı bir rapor hazırladıklarını, sorunun ne olduğuna ve tarihsel boyutuna çok fazla değinmediklerini, özellikle insan hakları boyutuyla ilgilendiklerini vurguladı. Kurban’a göre çözüm siyasi, ekonomik, sosyal […]

Sokak özür dilemiyor

Türkiye’nin, ABD’nin ve bir çok ülkenin gündemini zaman zaman meşgul eden “Ermeni soykırımı oldu mu olmadı mı?” veya “1915 olayları soykırım mı değil mi?” tartışmaları, bir grup aydının başlattığı “Özür diliyoruz” kampanyasıyla yeni bir boyut kazandı. Soykırım var mı yok mu tartışmaları şimdi de “özür dilenmeli mi, dilenmemeli mi”, “özür dileyecek bir durum var mı” tartışmasına dönüştü. Gazete ve televizyonlarda tartışan ve özür dilenmesine karşı çıkan kanaat önderlerinden bir kısmı “acıyı paylaşmak başka özür dilemek başka” derken bazıları da konuyu “Asıl bizden özür dilenmesi gerekiyor” noktasına getirdi. Biz de toplumda bu konunun nasıl algılandığını belirleyebilmek için mikrofonu sokağa tuttuk. İşte sonuçlar…

Ölüm hakkı

Emekli banka müdürü Macit G. (79) 25 Kasım 2008’de idrara çıkamama ve kanama şikâyetiyle İzmir 9 Eylül Üniversitesi Hastanesi’nin acil bölümüne kaldırıldı. Ailesi, iki saat boyunca ilgilenilmeyen hastayı Şifa Hastanesi’ne götürdü. Çekilen tomografiler, alınan kanlar ve patoloji bölümüne gönderilen prostat parçasının incelenmesi sonucunda Macit G.’ye prostat kanseri teşhisi konuldu. İki kez ameliyat geçiren hasta, kanserin yayılmış olması ve yaşı nedeniyle yoğun bakıma alındı. Ailesi ise Macit G.’nin durumunu, yaşadıklarını ve yasal olsaydı ötenazi yani “ölüm hakkını kullanma” konusundaki düşüncelerini açık yüreklilikle paylaştı. Kendisi gibi bankacı olan üç kızından en büyüğü Gülgün Y., babalarının kemoterapinin ağır yan etkilerini kaldıramama olasılığından endişe duyduğunu belirtti. Acı çekmesini önlemek için belirli aralıklarla yatıştırıcı ilaçlar verilen Macit G.’nin uyandığı zamanlarda kızlarının ve torunlarının yanında olduğunu görmekten mutluluk duyduğunu söyledi. Eşi Nuran G., elli üç yıllık kocasını hasta yatağında görmekten büyük üzüntü duyduğunu, hukuksal olarak ötenazi hakkı olsaydı ve acı çektiğini bilseydi bile ölmesine göz yumamayacağını anlattı. En küçük kızları Belgin O., “Kendim aynı durumda olsaydım acı çekmemek ve başkalarına yük olmamak için ölüm hakkına sahip olmak isterdim ancak babam adına böyle bir karar veremezdim” dedi. Macit G.’nin 19 yaşındaki torunu Efe Y. de “doktorlar dedemden umudu kesseler bile ben iyileşeceğine inanıyorum. Ötenazi hakkım olsaydı da sevdiğim birini öldürmektense mucize beklemeyi tercih ederdim” diye ekledi. 13 yaşında ölmek istiyorBeş yaşından beri lösemi tedavisi gören ve bu yüzden kalp yetmezliği çeken 13 yaşındaki İngiliz Hannah Jones’un geçtiğimiz günlerde basında çıkan haberi dünyada da ötenazi tartışmalarını alevlendirdi. Ötenazi talep eden hastalar ve hasta yakınları ile tıp etiği ve hukuksal geçerliliği açısından tartışılan ötenazi Jones’un ölüm hakkı talebiyle tekrar gündeme geldi. Lösemi tedavisi sırasında verilen ilaçların kalbinde delik oluşturması nedeniyle sekiz yıldır hastanelerde tedavi gören ve şimdiye kadar üç kez kalp ameliyatı geçirip iyileşemeyen Jones’a doktorlar kalp nakli önerdi. Ancak vücudun kalbi kabul etmeyebileceği ve etse bile ömür boyu […]

Özür dilemek için çok gerekçem var

Ortak bir arkadaşımız vasıtasıyla, 8 yıl önce tanışıp dost olduk Antoine Agoudjian’la. Buralarda adı pek bilinmese de, vatandaşı olduğu Fransa’da hayli meşhur bir fotoğrafçıdır kendisi. Annesi Erzurum, babası ise Kütahya kökenli olan Antoine’nin dedesi de Osmanlı ordusunda komutanlık yapan bir askermiş anlattığına göre. Zaten dedesinin ve annesinin ailesinin, 1915’te başlayan kıyımda hayatta kalmasını sağlayan da bu olmuş. Antoine’ı ikinci kez Türkiye’ye getiren hâlâ üzerinde çalıştığı bir projeydi. Ermenilerin halen ya da geçmişte yaşadığı 10 ayrı ülkede çekimlerini gerçekleştirmeyi planladığı bir fotoğraf projesiydi bu. Lübnan’dan İsrail’e, Irak’tan Gürcistan’a dek belirlediği ülkelerde, eskiden Ermenilerin yaşadığı topraklarda şu an kimler yaşıyorsa onların günlük hayatların fotoğraflıyordu. Haliyle, bu ülkelerden biri de Türkiye idi. Yola çıktığının ikinci günündeyken daha, Erzurum’da annesinin köyüne gittiğinde jandarma dipçikleriyle gözaltına alınıp, takip eden iki gün boyunca da kâh asker kâh polis tarafından takip edilince gerisin geriye İstanbul’a döndü korkuyla. Annesinin göç etmek zorunda kaldığı topraklarda dipçiklenirken, aile büyüklerinden dinlediği katliam öykülerinin ışığında neler hissettiğini kendisine sormak gerek. Ben başka bir hikâye anlatacağım. Projesinin Türkiye ayağını tamamlamak istiyordu. Korkmuştu. Gideceği bölgeleri bilen bir gazeteci olarak kendisine yardım etmemi önerince beraber yola koyulduk. Adana’dan başlayan ve iki haftadan uzun süren seyahatimizi doğu ve güneydoğuda kimi kentleri ve ilçeleri katederek Hopa üzerinden Trabzon’da noktaladığımızda neredeyse 8 bin kilometre yol yapmıştık. Van’da ilk ziyaret ettiğimiz yerlerden biri Ahtamar Adası’ydı. Daha motordan iskeleye adımımızı atar atmaz gizleyemediği bir heyecan duymaya başladı Antoine. O zamanlar harap haldeki adayla aynı adı taşıyan kilisenin önündeyken yere eğildi. Eline aldığı bir avuç toprağı koklarken, “42 yıldır sadece adını duymuştum. Şimdi toprağına dokunabiliyorum” derken gözyaşlarını tutamadı. Şaşkınlık içinde bakarken aynı anda ağzımdan refleks bir şekilde iki sözcük döküldü: “Özür dilerim.” Son günlerde, bu iki sözcük üzerinden kopartılan fırtına, nefret kokan ırkçılık söylemleriyle birleşince bu hikâyeyi paylaşmak elzem oldu. Herkesin bildiği üzere tartışmaları başlatan, “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük […]

Doğubank’ta işler kesat

Bir kaç yıl öncesine kadar İstanbul’da elektronik eşya ticaretinin kalbinin attığı yerlerin başında gelen Sirkeci’deki Doğubank İşhanı, şimdi zor günler yaşıyor. İstanbul’da Teknosa, Electrowold, MediaMarkt, Darty gibi büyük ölçekli elektronik mağazalarının açılması ve canlılığı büyük ölçüde spot eşya ticaretine dayalı Doğubank’ın rakipleriyle mücadele için gerekli atılımı gerçekleştirememesi bu zor günlerin en büyük nedeni olarak gösteriliyor. Doğubank esnafı bu nedenle yönetimi suçlarken, Doğubank yönetimi de bu durumdan esnafın sorumlu olduğunu söylüyor. 1955 yılında Anadolu’ya bankacılık hizmeti vermek için kurulmuş olan Doğubank’ta canlı hayvan borsasından, tıbbi cihaz ticaretine, sarrafiyeden, dövizciliğe ve halıcılığa kadar çok çeşitli faaliyetler gerçekleştirilmiş. Ünlü iş hanının elektronik ticaretiyle adının duyulması ise daha çok 1980’li yıllara rastlıyor. Kredi kartıyla satışların bir süredir devam ettiği Doğubank, aslında rakiplerine göre hâlâ daha ucuz. Örneğin; Philips 42 PFL 5603 LCD Televizyon Doğubank’ta piyasaya göre, yüzde 9 ile yüzde 7 arası daha ucuza bulunuyor. Sony Play Station 3 (80 GB) farklı satış fiyatları olan bir ürün; Doğubank’ta, üç ayrı teknomarkete kıyasla yüzde 45 ile 5 arasında daha ucuz. Nikon D80 18-135 fotoğraf makinesi yüzde 19 ile 14 arası, Braun 7380 Xpressive Silk Epil ise yüzde 42-43 daha ucuza bulunabiliyor. Tüm bu ürünler Doğubank’ta da garantili satılıyor. Aynı ürünü daha ucuza satmalarına rağmen, müşteri sayısının her geçen gün azalmasını, esnaf, Doğubank’ın tanıtım eksikliğine ve kendini yenileyememesine bağlıyor. 4 örnek ürünün Doğubank, Teknosa, Elektro World ve Darty’deki satış fiyatları Philips 42 PFL 5603 LCD TelevizyonDoğubank………….2.000 YTLTeknosa……………2.159 YTLElektro World……..2.159 YTLDarty…………………2.199 YTLSONY Play Station 3 (80 GB)Doğubank………….1.100 YTLTeknosa…………….1.158 YTLElektro World……..1.199 YTLDarty…………………1.999 YTLNikon D80 18-135 fotoğraf makinesiDoğubank………….1.532 YTLTeknosa……………1.799 YTLElektro World……..1.799 YTLDarty…………………1.899 YTLBraun 7380 Xpressive Silk EpilDoğubank……………130 YTLTeknosa………………225 YTLElektro World………..229 YTLDarty……………………229 YTL Pazarlık yapma şansı Doğubank’ın artık bu çağa ayak uyduramadığı kanısında olan 14 yıllık esnaf Buket Karabacak, müşterilerin otopark sıkıntısından, tuvaletlerin bakımsızlığından, asansörlerin yetersizliğinden, ısınma probleminden şikâyetçi olduğunu belirtiyor. Pazarlık yapma imkânı olduğu için, Doğubank’ın cazibesini asla kaybetmeyeceğini […]

Duvarlara can veren şehir gerillası

Birbirleriyle öpüşen eşcinsel polisler, alışveriş sepeti taşıyan mağara adamları, bir demet çiçek atan yüzü maskeli bir gösterici, kitle imha silahı kullanan maymunlar, silahlı bir askeri duvara dayayıp üst araması yapan bir kız çocuğu, Londra Hayvanat Bahçesi’nde fillerin bulunduğu bölümdeki duvarda yer alan,“Dışarı çıkmak istiyorum. Burası çok soğuk. Bakıcı kokuyor. Sıkıcı, sıkıcı, sıkıcı” yazısı, Londra Doğal Tarih Müzesi’nin duvarına güneş gözlüğü takmış, sırt çantalı ve elinde sprey boya olan Banksus Militus Ratus kimliğiyle tanıtılan ölü bir fare resmi… Bu graffitilerin ve burada anlatılamayacak kadar sayısız diğer örneklerin tümü başta Londra olmak üzere birçok Avrupa ile ABD şehrinin ve hatta İsrail’in Filistin’le arasına ördüğü güvenlik duvarının üzerinde yer alan eserlerin konularını oluşturuyor. Her biri sanat eseri değerindeki graffitilerin altında, kimliğini hiç açıklamadan ama dünyanın en çok tanınan “postmodern şehir gerillasının” imzası bulunuyor: Banksy. Meçhul bir hayalet Kentleri, yaşayanlarına egemen olmaya çalışan güçlere inat istediği şekilde dekore eden, “Bu işin bir parçası da çeneni kapamak ve insanlarla tanışmamaktır” diyerek gerçek adını hala gizli tutmayı başarabilmiş olan Banksy, ünlü olmayı reddettikçe ününe ün kattı. Esas kimliği üzerine dolaşıma giren rivayetlerin hiçbiri bugüne dek kanıtlanamadı. Bu kanıtlanamamış rivayetlerden en yaygın olanı ise gerçek adının Robert Banks olduğu. Son olarak The Independent gazetesinde yeralan bir makalede ise Banksy’nin adının Robin Gunningham olduğu iddia edildi. Ancak Banksy’nin manajeri bu iddiaya da tıpkı daha öncekilerde olduğu gibi, “Ne yalanlarım ne doğrularım” diyerek aynı yanıtı verdi. Bu hayalet sanatçının kim olduğu dışında Banksy’nin aslında bir kişi değil, farklı bir sanat grubu olduğuna yönelik iddialar da inanılan yaygın tevatürlerden biri. Kim olduğu bilinmese de hakkında çok sayıda efsane üretilen Banksy hakkında “gerçek” olduğuna inanılan tek bilgi ise kasaplık eğitimi alan 1974 Bristol doğumlu bir İngiliz olduğu ve yıllardır önce İngiltere’nin sonra da dünyanın birçok kentinin duvarlarını graffiti ve resimleriyle süslediği. Gaz maskesiyle röportaj Kendisiyle bugüne dek röportaj yapmayı başaran tek […]