Kategori Genel

Bilgi’den 2010 projeleri

Nihan Ozannozan@medyakronik.com 2010’da Avrupa Kültür Başkentliği yapacak olan İstanbul’da telaş sürüyor. Hazırlıkları devam eden projelerden istenen kriterler arasında; İstanbul odaklı, Avrupa ile ilgili, sürdürebilir ve sanatsal olması ayrıca sosyal sorumluluk içermesi yer alıyor. Bütün bu özelliklere sahip olan projeler değerlendiriliyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi de bu konuda çalışmalarına devam ediyor. Sahne ve Gösteri Sanatları Yönetimi Bölümü öğrencileri ise “Cultural Managment” dersinde final notlarını, hazırladıkları projelerden alıyorlar. İşte bu öğrenci projelerinden bazıları: Engelsiz Dans Günleri Türkiye’de ve Avrupa’da yaşayan engelli profesyonel ya da amatör dans gruplarının performanslarını sergileyecekleri bir organizasyon. Toplam 12 grup, seçici kuruldaki dans eğitmenleri tarafından seçilerek 2010 yılının engelliler haftasında üç gün gösteri yapacak. Projenin amaçları arasında; sanatta engelli – engelsiz ayrımının kalkmasına destek olmak, sanata aktif olarak ya da izleyici olarak katılmakta zorluk çeken engelliler için yeni düzenlemeler yapılmasını sağlamak. Organizasyon Taksim Meydanı’nda düzenlenecek. Genel olarak bir sosyal sorumluluk projesi olan “Engelsiz Dans Günleri”nin hedef kitlesi sosyal sorumluluk sahibi olan tüm bireyler. Proje sürdürülebilir olacak. Her yıl İstanbul’un farklı bir semtinde düzenlen organizasyonda “en iyi grup” seçilecek. Ve bu grup bir sonraki yılın birincisine tacı devredecek. Toplu Taşımalarda Kitap 2010 yılında Avrupa Kültür Başkentliği yapacak olan İstanbul’daki toplu taşıma araçlarında halkı ‘kültür başkentliği’ kavramı konusunda bilgilendirmeyi hedefleyen projenin sahipleri bu organizasyonu şöyle tanımlıyor: “İstanbul’da yaşayan fakat kendisini kültüre entegre edememiş bölgelerdeki insanlara 2010’u ve İstanbul’u anlatmak tanıtmak ve öğretmek. 2010 yılında da İstanbul’un kültür başkenti seçilmesi, neden kültür başkenti seçildiği ve bu süre içinde İstanbul’da ne gibi aktiviteler yapılacağını anlatan bir kitapçık hazırlamak.” Hazırlanacak olan kitapçık toplu taşıma araçlarında (metro ve metrobüs ağları) yer alacak ve kentte yaşayan ya da bu şehre turistik amaçla gelen insanlara 2010’u tanıtacak. Aynı zamanda bu kitapçık İstanbul odaklı olmakla kalmayıp, 2010 yılında kültür başkenti seçilmiş diğer kentlerden de (Essen ve Peç) bahsedecek. Etnik Müzik Festivali Türkiye’de yaşayan etnik grupların müziklerinden […]

301 değişmiş miydi?

Medyakronikinfo@medyakronik.com İngiliz yazar George Jerjian’ın, Ermeni soykırım iddialarının yer aldığı ‘Gerçek Bizi Özgür Kılacak’ adlı kitabını yayımlayan Belge Yayınları’nın sahibi Ragıp Zarakolu, Türk Ceza Kanunu’nun (TCK) 301. maddesinden beş ay hapse çarptırıldı. İstanbul 2. Asliye Ceza Mahkemesi, dün (17 Haziran Salı) görülen karar duruşmasında, eski TCK’nın 159. maddesinden dava açıldığı için 8 Mayıs’ta yürürlüğe giren 301. madde değişikliği gereği Adalet Bakanlığı’ndan izin istemeye gerek görmedi.Belge Yayınları’nın kitabı yayımlanmasından sonra dört yıl önce, Zarakolu’na, “Devlete alenen hakaret ve Atatürk’ün anısına hakaret” suçlamalarıyla dava açılmıştı. Dava sırasında görüş istenen bilirkişilerden ilki Zarokulu aleyhine görüş belirtirken, ikinci bilirkişiyse takdiri mahkemeye bırakmıştı. Dava görülürken mahkemeye mektup yazan yazar Jerjian, görüşlerinin suç oluşturmadığını savunmuştu. Davanın dün görülen son duruşmasında mahkeme, Atatürk’e hakaret edilmediği sonucuna varırken, Zarakolu’nu ‘Devlete alenen hakeret’ten 6 ay hapis cezasına çarptırdı. Bu ceza önce beş aya indirildi, ardından da bin 400 YTL para cezasına çevrildi, sonra da altı ay ertelendi. 301 sakat bir madde Mahkeme sonunda kararı temyiz edeceklerini belirten Zarakolu, prensip olarak para cezasını ödemeye karşı olduğunu belirterek 301. maddenin tamamen kaldırılması gerektiğini söyledi. 301. maddedeki değişikliğin hiçbir işe yaramadığını aldığı mahkumiyet kararının doğruladığını belirten Zarakolu, “Bu, özünde sakat bir madde. Devleti yüce gösteren, devletin organlarını eleştirmeyi ve sert eleştirileri hakaret olarak yorumlayan bir anlayış. 1930’lu yılların bir anlayışı bu. Mussolini İtalyası’ndan devralınan anlayışın devam ettiğini gösteriyor. Aynı zamanda resmi ideolojiyi savunma işlevi de eklendi. Yani milliyetçiliği. Bu madde iyice rotasından çıktı. Maddenin tümüyle kaldırılması gerekiyor” diye konuştu.Zarakol’un avukatı Özcan Kılıç, 301. maddeden devam eden tüm davaların durdurulup, Adalet Bakanlığı’na gönderildiğini belirterek, “Bizim başka mahkemelerde benzer dosyalarımız da var. Bakanlıktan izin istiyor ve izin gelirse devam kararı verebilir. Bütün mahkemeler yaptı bunu. Mahkemenin bu davayı neden durdurmadığının gerekçelerini öğreneceğiz. Ancak usule göre durdurulması gerekiyordu” dedi.

Delil karartacaksanız polis hizmetinizde!

Ahmet Şık İzmir Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı Baran Tursun’un, “dur” ihtarına uymadığı gerekçesiyle polis tarafından öldürülmesiyle ilgili 10 polis hakkında daha dava açtı. Tursun ailesi ve avukatlarının suç duyurusunda delil olarak sunduğu fotoğraf ve görüntü kayıtlarını bilirkişi incelemesine gönderen savcılık, 9 Eylül Üniversitesi’nden gelen rapor doğrultusunda 10 polis hakkında adli kolluk görevini yapmama, delilleri gizleme ve değiştirme, resmi evrakta sahtekârlık suçlamasıyla dava açtı.Polis delil gizleyip delil üretmiş Baran Tursun’un polis kurşunuyla öldürülmesinden sonra ailesi ve avukatları “delil karartıldığı” iddiasıyla Karşıyaka Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusu dilekçesiyle birlikte verilen ve olaydan hemen sonra çekildiği belirtilen 8 ayrı fotoğraf ve televizyon kameralarının görüntüleri ile İzmir Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme Şubesi ekiplerinin çekmiş olduğu fotoğraf ve görüntüler savcılık tarafından bilirkişi incelemesi için Ege ve 9 Eylül üniversitelerine gönderildi. 9 Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Bölümü Başkanı Yardımcı Doçent Doktor Beyhan Özdemir, bilirkişi sıfatıyla savcılığın gönderdiği fotoğraf ve görüntüleri inceleyerek 16 Mayıs 2008 tarihinde raporunu tamamladı. Fotoğraf ve görüntülerin tamamının orijinal olduğu ve üzerlerinde oynama yapılmadığı belirtilen raporda, “Olay yeri inceleme tarafından çekilen bir fotoğraf dahil olmak üzere, incelenen fotoğraf ve görüntü kayıtlarının hiçbirinde koltuk üzerinde mermi çekirdeği gömlek parçası bulunmadığı ancak tüm bu fotoğraflardan daha sonra çekilmiş olan ve 5 nolu olarak nitelenen olay yeri inceleme görevlilerince çekilen fotoğrafta koltuk üzerinde mermi çekirdeği gömlek parçası bulunduğu saptanmıştır. Mermi çekirdeği gömlek parçasının sonradan ve polis memurları tarafından araç koltuğuna konduğu ortaya çıkmıştır” denildi. 10 polise dava açıldı Bilirkişi raporu üzerine 4 Haziran günü Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nce, olaya müdahale eden Bornova İlçe Emniyet Müdürlüğü’nde görevli 10 polis hakkında, “Adli kolluk görevini yapmama, delilleri gizleme ve değiştirme, resmi evrakta sahtekârlık” suçlamaları ile dava açıldı. İddianamede, olayla ilgili polislerin çektiği fotoğraflarda araç koltuğunda yer alan mermi gömlek parçasının basın mensuplarının çektiği fotoğraflarda görülmediği vurgulandı. İddianamede, polisler Hasan Taşan, Murat Masat, Kenan Duman, […]

Gazeteci kefil olmaz!

Alper Görmüş Geçtiğimiz haftanın en çok konuşulan haberi, Taraf’ın ortaya çıkardığı bir buluşma haberi oldu. 13 Haziran tarihli gazetenin manşetinden duyurulan habere göre, Kara Kuvvetleri Komutanı org. İlker Başbuğ ile Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt Mart ayında, Kara Kuvvetleri karargâhında 1 saat 15 dakikalık bir görüşme gerçekleştirmişti. Görüşmenin içeriği bilinmiyordu (sonradan, TSK’yı tebrik amaçlı olduğu söylenecekti) fakat herkesin aklına gelen soru aynıydı: Türk Silahlı Kuvvetleri, Anayasa Mahkemesi’ne bazı politik telkinlerde mi bulunmuştu? Mesela Oral Çalışlar, Radikal’deki ilk yazısında şöyle dedi: “AKP hakkında kapatma davası konusunda karar verecek etkili bir yargıcın sınır ötesi operasyon için gizli bir kutlama yaptığını söylemesi size inandırıcı geliyor mu? Bu sorular gerçekten haksız sorular ve insanların endişeleri yersiz endişeler mi? Yakın tarihimizde üç buçuk askeri darbe olması, onlarca parti kapatılmamış olsa belki…” Haberin yayımlandığı gün, gerek Başbuğ gerekse de Paksüt buluşmayı doğruladı. Her iki taraf da, yukarıda belirttiğim gibi, buluşmanın “tebrik amaçlı” olduğunu açıkladı. İzleyen yorumlar Açıklamalardan bir gün sonra, Hürriyetgazetesi Ankara Temsilcisi Enis Berberoğlu gazetedeki köşesinde, buluşmayı kendilerinin de duyduğunu, Taraf’taki haberden iki gün önce Osman Paksüt’ü arayıp sorduklarını fakat Paksüt’ün iddiayı kesinlikle yalanladığı için haberleştirmediklerini yazdı. Görüşmeye ilişkin kuşkuları daha da artıran bu tanıklığa rağmen basında, bilhassa Ankaralı gazeteciler arasında Başbuğ’un görüşmede siyasi konulara girmesinin mümkün olmadığı, Anayasa Mahkemesi’ne telkinlerde bulunmasının da keza imkânsız olduğu ağırlıklı görüş olarak öne sürüldü. Gazetecilerin güç sahibi kişiler ya da kendi kaynaklarıyla ilgili olarak bu türden “destek”lerinin neden problemli olduğunu uzun uzun anlatmaya sanırım gerek yok. Her şeyden önce okurlar nezdinde kuşku yaratır böyle destekler ve “acaba neden?” sorusunu ne kadar kuvvetli bir şekilde sordurtursa, gazetecinin güvenilirliğini o kadar zedeler. Bu türden destekler ideolojik-fikirsel pozisyonlarla ilgili olabildiği gibi, dostluk (haber kaynaklarıyla ya da güç odaklarıyla mesafeyi ayarlayamama sorunu), maddi çıkarlar vb. nedenlerle de ortaya çıkabilir. Kefaletin zirveleri… Yeri gelmişken, Türk basınındaki “gazeteci kefaletleri”nin zirveleri sayılabilecek iki örneği de […]

İnsaf! Okurunuz üç satır sonra doğrusunu okuyacak!

Alper Görmüş Birinci sayfadaki başlık-spotlarla haberin aslı arasında dağlar kadar fark olan haberlerden söz edildiğinde, benim aklıma hemen Milliyet’in bir haberi gelir.11 Eylül (2001) saldırılarını izleyen günlerde ABD’nin Afganistan’a müdahalesi gerçekleşmiş, Taliban güçleri büyük şehirlerden çıkarılmıştı. Artık sırada “Afganistan’a barış gücü” gönderilmesi vardı. Milliyeto günlerde Hürriyet’ten de daha ateşli bir “ABD’yle birlikte savaşalım, savaştan sonra barış masasında yerimiz olsun” çizgisi izliyordu. Haber, işte o günlerde çıktı Milliyet’te: “TÜRKLER GELSİN…” Birinci sayfa haberinin spotlarında ise şöyle deniyordu:“Taliban’la savaşan Kuzey İttifakı’nın tercihi: Afganistan’da operasyon bitince kurulacak Barış Gücü sadece Türk askerinden oluşsun…” Peki bu kesin ifade neye dayanıyordu? Haberin devamında, bunun Milliyetyazıişlerinin bir temennisinden başka bir şey olmadığı anlaşılıyordu. Taliban’a karşı çarpışan Kuzey İttifakı’nın Washington temsilcisi Amin, “Bir an evvel toparlanabilmesi açısından, söz konusu gücün sadece bir ülkenin askerlerinden oluşturulmasını tercih ediyoruz” demişti. Eh, artık kim utardı Milliyetyazıişlerini. Haberin sonunu şöyle bağladılar:“Amin’in, bu sözlerle, muhtemel barış gücünün en azından ilk aşamada sadece Türk birliklerinden oluşmasını yeğlediği tahmin ediliyor.”İşte, birinci sayfadaki “Sadece Türkler gelsin…” haberinin aslı buydu. Okurlar sadece başlık mı okur? Haberleri sadece başlık ve spotlarla okumaz, sabırla tümünü okursanız, bu “okur aldatmaca” oyununu siz de fark edebilirsiniz. Benim için bu “oyun”un en anlaşılmaz tarafı şu: Gazete editörleri, okurlarının haberin devamını okuyup, birinci sayfada editörlerin kendilerine kurdukları tuzağı fark etmeyeceklerine nasıl bu kadar emin olabiliyorlar? En akla yakın cevap: Editörler, okurların çoğunun çok tembel olduğunu, haberleri sadece başlık ve spotlardan okuduklarını düşünüyorlar. Eh, yüzde 10’luk bir okur kitlesi fark ederse bu “oyun”u, o kadarına da katlanılır artık. Sen yüzde 90’ı manipüle etmişsin, yüzde 10 da sinirlensin sana, olur o kadar telefat!Düşünüyorum düşünüyorum, başkaca bir izah biçimi bulamıyorum. Böyle bir örneğe dünkü (15 Haziran) Cumhuriyet’te rastladım. Almanya Büyükelçisi Cuntz’la Leyla Tavşanoğlu’nun yaptığı söyleşi, birinci sayfadan “Kapatma davası Türkiye’nin iç işi” başlığıyla sunuluyor. Kısa spotta Cuntz’un sözleri tırnak içinde şöyle akatrılıyor:“Türkiye’deki kurumların laik bir […]

Bu kez ölmeden seslerini duyurdular

Ahmet Şık Adına “iş kazası” denilen, çalışanların “işçi cinayetleri” olarak nitelediği işçi ölümleriyle gündemden düşmeyen Tuzla tersaneler bölgesinde bugün (16 Haziran Pazartesi) grev vardı. Her ne kadar greve katılım düşük olsa da, işçiler bu kez ölmeden seslerini duyurabilme fırsatı buldu. Yaklaşık 2 bin kişinin katıldığı greve 40 bin tersane işçisinden ancak 400’ü katılırken polis sabah saat 05:00’te tersaneye işçileri götüren servislere eşlik ederek, işçilerin greve katılmasına engel oldu. Sendika, patronların grevi engellemek için kimi temsilciler aracılığıyla işçilerin evlerine giderek greve katılmamaları yönünde “uyardığını” söyledi. Yapılan konuşmalarda Tuzla tersanelerinde işçi sağlığı ve iş güvenliği tüzüğünün uygulanması, taşeron sisteminin kaldırılması, çalışma saatlerinin 7.5 saat olması ve kayıt dışı ekonominin son bulması talep edildi. “Grevdeyiz” Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı Tuzla’da işçiler ve greve destek için gelenler, sabah saat 06.30’dan itibaren Limter-İş Sendikası ile İçmeler Tren İstasyonu’nun önünde toplanarak yürüyüşe geçti. “Grevdeyiz” yazılı bir pankart eşliğinde Tersaneler Caddesi’ni çift yönlü olarak trafiğe kapatarak, “Artık ölmek istemiyoruz” sloganıyla grev meydanı olarak ilan edilen Tuzla Gemi Sanayi’nin önüne kadar yürüyüş yapan işçilerle polis arasında zaman zaman gerginlikler yaşandı. Grev alanına gelen işçiler, çalışmaya devam eden işçileri iş bırakmaya davet etse de bu çağrı yanıt bulmadı. İşçiler davul zurna eşliğinde halay çekip sloganlar atarken birçok demokratik kitle örgütüyle ÖDP, DTP ile CHP’li kimi milletvekilleri ve parti temsilcileri de işçilere destek vermek üzere grev alanına geldi. Sorun sadece iş cinayetleri değil Kalabalığın sayısı destekçilerle birlikte 2 bini bulurken, yoğun güvenlik önlemi alan polis, grubu uzaktan izlemekle yetindi. “İşçilerin birliği sermayeyi yenecek”, “Zafer direnen emekçinin olacak”, “Yaşasın grev”, “Ölmek istemiyoruz” sloganları atan kalabalığa hitaben Limter-İş Başkanı Cem Dinç yaptığı konuşmada, patronların sendika olmadan bir çözüm istediklerini belirterek şunları söyledi: “Bu yüzden greve gidiyoruz. 16 yıldır Limter-İş önderliğinde işçiler mücadele ediyor ve sorun sadece iş cinayetleri değildir. Tersane işçileri iş kazalarının yanısıra yaralanmalar, meslek hastalıkları ve sağlıksız iş koşullarıyla da […]

Tuzla’daki ‘seri katile’ karşı dayanışma grevi başladı

Liman, Tersane Gemi Yapım-Onarım İşçileri Sendikası’nın (Limter-İş) “Her Gün Teker Yeker Ölmektense 16 Haziran’da Hepimizi Öldürün!” grevi başladı. Yaklaşık bin kişinin katıldığı greve 40 bin tersane işçisinden ancak 400’ü katılabildi. Polis sabah saat 05:00’te tersaneye işçileri götüren servislere eşlik ederek, işçilerin greve katılmasına engel oldu. Yoğun güvenlik önlemlerinin alındığı Tuzla’da işçiler, grev alanı olan Tuzla Gemi Tersanesi’nin önüne kadar yürüyerek Tersaneler Caddesi’ni çift yönlü olarak trafiğe kapadılar. Bu sırada polis ile işçiler arasında ufak çaplı gerginlikler yaşandı. Bir süre sonra İçmeler Tren İstasyonu ve Aydınlı Tren İstasyonu önünden gelen iki yürüyüş kolu Tuzla Gemi önüne ulaştı. DİSK’e bağlı sendikalar yolu kapatarak grev alanına girdiler. Kitle örgütleri ve siyasi partiler de diğer koldan grev alanına geldiler. Greve katılan yaklaşık bin kişi arasında DİSK Birleşik Metal-İş, DİSK Nakliyat-İş, Genç-Sen, Türk-İş’e bağlı Petrol-İş ve TÜMTİS, KESK, Dayanışma Sendikası, TİBDER, TMMOB Gemi İnşa Mühendisleri Odası, Halkevleri, Öğrenci Kolektifleri, Devrimci 78’liler Federasyonu, Boğaziçi Öğrencileri, Feminist Kadınlar, Anarşistler, Kaldıraç, Tüm-İGD, İHD, Yurtsever Cephe İşçi Birliği, SDP, EHP, EMEP, ESP, SGD, ÖDP, DTP, CHP ve birçok kurumun temsilcileri bulunuyor. DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, DTP milletvekilleri Sabahat Tuncel ve Akın Birdal, ÖDP Genel Başkanı ve milletvekili Ufuk Uras, EMEP Genel Başkanı Abdullah Levent Tüzel, SDP Genel Başkanı Filiz Koçali, Petrol-İş Genel Başkanı Mustafa Öztaşkın, Türk-İş Şubeler Platformu temsilcileri, Dünya Genç İşçi Buluşması için Türkiye’ye gelen Alman işçi temsilcileri, Şili’den Karina Pena ve Margarita Pena, Arjantin’den Chilavert İşgal Fabrikası Delegesi Diego Quintero, Brezilya’dan İşgal Fabrikası Konseyi Delegesi Placido Penarrieta da greve destek verenlerin arasında bulunuyor.. Limter-İş Genel Sekreteri Kamber Saygılı yaptığı açıklamada “İnsanca yaşam talebi için burada bulunuyoruz, destek veren herkese teşekkür ediyoruz, grev artık zorunlu bir hale geldi,ölümlerin engellenmesi için hiçbir önlem alınmadı hiçbir çaba gösterilmedi” dedi. ÖDP İstanbul millitvekili Ufuk Uras ise “İşçi kıyımlarının bu kadar çok bu kadar kolay olduğuna bakınca Adalet ve Kalkınma Partisi’nin […]

Reklam sektörüne R vitamini takviyesi

İşvecan Nur Özen İstanbul Bilgi Üniversitesi bünyesinde kurulan R Vitamini Reklam Ajansı, yıl sonu sergisini Teşvikiye’deki Touchdown’da gerçekleştirdi. Koordinatör Haluk Mesci ise çalışmalardan memnun. Öğrenciler de bir yandan mezun olmanın heyecanını yaşarken, bir yandan da iş bulma telaşındalar. Sektörün önde gelen reklamcıları, R Vitamini’nin çalışmalarını gördükten sonra “Bu kaynağı kesinlikle değerlendirmek lazım” diyorlar. İşte size cin fikirli çalışmalar ve o çalışmaları yaratan öğrenciler…

“Allahaısmarladık Sayın Başbakanım”

Radikal Adalet ve Kalkınma Partisi, 22 Temmuz seçimlerinin ardından Başbakan Erdoğan’ın talimatıyla, Alevi kökenli vatandaşların sorunlarının çözümüne dair bir dizi proje öngören açılım başlatmıştı. Projenin mimarları da Çamuroğlu ile yine Alevi kökenli diğer vekil İbrahim Yiğit’ti. Erdoğan, Çamuroğlu’nu, parti genel merkezinde makam odası da verilerek, bu konulardaki danışmanlığına da getirdi. Erdoğan, bazı bakanlar ve parti yöneticileri de Alevi iftarına katılarak Alevilere yönelik mesajlar verdi. Ancak bu süreçte Başbakan Yadımcısı Çiçek ve Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu’ndan Alevileri ve Çamuroğlu’nu kızdıracak açıklamalar geldi. Çiçek bir soru üzerine “Hükümetin gündeminde Alevi açılımı yok” mesajı verirken, Bardakoğlu da, “Cemevlerine yasal statü tanınamaz” görüşünü dile getirdi. Bu çıkışlara Erdoğan’dan yanıt gelmezken, AKP’nin Alevi kökenlileri bir süre bekleme eğilimine girdi. Ancak kapatma davasının açılmasıyla Alevi projesi rafa kalktı, konu da unutulmaya yüz tuttu. Mektuplu istifa Hürriyet gazetesinden Şükrü Küçükşahin’in haberine göre Çamuroğlu’nun görevinden istifa etmesine giden süreç şöyle gelişti: AKP’nin Alevi açılımının mimarı olduğu için Erdoğan’ın, danışmanlığına getirdiği İstanbul Milletvekili Reha Çamuroğlu sert bir mektup yazarak bu görevinden istifa etti. Başbakan’ın yakınları, “Ya yapma bunu; ‘enjoy it’ (Keyfine bak)” dese de Çamuroğlu kararından vazgeçmedi. Bunun üzerine mektubu geçen hafta alan Erdoğan harekete geçti. Çamuroğlu’yla görüşen Erdoğan, milletvekili olan danışmanının istifa nedenini sordu. Mektubunda Alevi açılımı konusunda kendisine verilip de yerine getirilmeyen pek çok sözü anımsatan Çamuroğlu, Erdoğan’a “Sayın Başbakanım, Alevilere karşı ayrımcılığın bitirilmesini istedik. Bitti mi? Sorabilir miyim; bürokrasinin üst kademelerinde, valiler arasında kaç Alevi var? Sadece bir vali mi? Bu yeterli mi? Peki emniyet müdürleri arasındaki durum ne? Ya altı yıllık iktidarımız boyunca devletten ihale alan kaç Alevi yatırımcı var? Belki hiç yoktur!” dedi ve cemevlerine hükümetin ilgisiz tutumdan yakındı. “Allahaısmarladık Sayın Başbakanım” Çamuroğlu, Alevi açılımı açıklandığında Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Yok böyle bir şey” dediğinde Başbakan’ın sessizliğini manidar bulmuştu. Başbakan’ın, “Ama, Diyanet’in dedikleri ortada” imasına da içerleyen Çamuroğlu, binlerce ayrım örneği verebileceğini söyledikten […]

DTP savunmasını verdi

Medyakronik/Anadolu Ajansı Anayasa’nın 68. maddesinin dördüncü fıkrasında belirlenen, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı eylemlerin odağı haline gelmesi” iddiasıyla hakkında kapatma davası açılan Demokratik Toplum Partisi (DTP) esas hakkındaki savunmasını Anayasa Mahkemesi’ne sundu. Anayasa’nın 69/6. ve Siyasi Partiler Yasası’nın 101/1-b ve 103/2. maddeleri uyarınca kapatılma istemiyle hakkında kapatma davası açılan DTP savunmasında, “İddianamede yeralan 141 eylemin partinin kapatılmasını gerektirecek nitelikte olmayıp 129’unun ifade ve örgütlenme özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesi gereken olaylar olduğunu” ifade etti. Kürt sorununun çözümü için çalışıyor DTP Şırnak Milletvekili Hasip Kaplan, bağımsız Hakkari Milletvekili Hamit Geylani, parti avukatları Bayram Bahri Belen ve Fatma Mebuse Tekay, DTP’ye verilen bir aylık ek sürenin son gününde Yüksek Mahkeme’ye savunmalarını bugün (12 Haziran Perşembe) verdi. Gazetecilere açıklama yapan avukat Belen, esas hakkındaki görüşlerine ilişkin savunmalarının 172 sayfadan oluştuğunu belirtti. Belen, savunmanın ayrıntılı olduğunu, DTP’nin yasal, Anayasal, hukuka uygun, demokratik, çağcıl bir parti olduğunu, bu partiyi kapatmanın hukuksal olanaklarının bulunmadığını açıkladıklarını söyledi. DTP’nin hem Meclis’te hem de toplumda “halkın muhalif sesi bir parti olduğunu” savunmalarında ifade ettiklerini bildiren Belen, “DTP’nin Türkiye’nin bütün sorunlarını çözmek için faaliyette bulunduğunu, bu arada Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununun çözümü için de çaba sarfettiğini” açıkladıklarını kaydetti. Belen, DTP’nin amaçlarını “demokratik ve barışçıl” yönden dile getirdiğini belirterek, “DTP’nin Türkiye’de akan kanın durması için barışçıl çözüm yollarını arama mücadelesi verdiğini” savunmalarında anlattıklarını ifade etti.Eylemler düşünce özgürlüğü “DTP, şiddetten, silahtan ve kandan yana değildir” diyen Belen, iddianamede yer alan 141 eylemin partinin kapatılması için dayanak gösterildiğini, bu eylemlerden 129 tanesinin “düşünce açıklaması eylemi” olduğunu savundu. Bu tablonun davanın dayanağının sadece ifade ve düşünce özgürlüklerinin kullanılmasından ibaret olduğunu gösterdiğini savunan Belen, iddianamede yer alan eylemlerin soruşturma aşamasındayken iddianamede yer almasının hukuksal olmadığını söyledi. Savunmada “İddianamede ulusal çapta yayın yapan bazı gazetelerin anılan iddialara yönelik yaptığı bazı haberlerin de kaynak olarak gösterildiği, haberlerde yer alan iddiaların hukuksal olarak kanıt […]

Tersane raporundan çözüm önerileri

bianet.org Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu Ocak 2008’de Tuzla tersaneler bölgesindeki çalışma koşulları ve önlenebilir seri iş kazalarıyla ilgili bir rapor hazırladı. Liman Tersane Gemi Yapım ve Onarım İsçileri Sendikası (Limter-İş), Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu (DİSK), Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB) İstanbul İl Koordinasyon Kurulu, İstanbul Tabip Odası, İstanbul İşçi Sağlığı Enstitüsü’nün oluşturduğu Tuzla Tersaneler Bölgesi İzleme ve İnceleme Komisyonu’nun raporda ölümlerin önlenmesi için önerileri şöyle: • Tuzla’da ölümler, iş kazaları seri olarak devam ediyor: Mevzuattaki İşçi Sağlığı ve İş Güvenliğine ilişkin maddelerin eksiksiz uygulanmasını sağlayacak, uygun denetimleri yapacak, işveren bu maddeleri uygulamadığı takdirde sonuç sağlayacak ağırlıkta yaptırımları uygulayacak merci Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’dır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği binlerce bölünmüş işletmenin insafına kalmışken, gemi standartları onlarca farklı aşamada bizzat tersane sahibi ana işveren adına çeşitli kuruluşlarca (Türk Loydu gibi) formel olarak kontrol edilmektedir. Bu kuruluşların işin kalitesini oldugu kadar, iş sürecini güvenlik ve işçi sağlığı açısından da kontrol etmelerine yönelik düzenlemelere gidilmelidir. • Asıl iş olan gemi yapımının bölünerek İş Yasası’na aykırı olarak asıl işveren –alt işveren ilişkisi kurulması takibe alınmalı ve bu hukuk dışı durum giderilmelidir. Gemi yapım sürecinin asıl iş alanı olan çelik profil ve sac işleme işinin İş Yasası’na aykırı olarak çeşitli tanımlar altında alt işverene de denilen taşerona verilmesinin kayıt dışılığa neden olduğu aşikardır. Bu durum, ucuz işgücü sağlamak amaçlı olarak iş güvencesiz, sigortasız veya kısmi sigortalı ve iş güvenliği olmadan işçi çalıştırılmasına ve önlenebilir iş kazalarına yol açmaktadır. Aynı zamanda bu durumun hukuk dışılığının tespit edilmesi ve gereğinin yerine getirilmesi sağlanmalıdır. Talebimiz, Sosyal Sigortalar Primlerinin ana işveren (tersane) tarafından ve alınan ücret üzerinden ödenmesi ile her türlü kayıt-dışılığın önüne geçilmesidir. • Yalnızca ana işverende kadrolu çalışan azınlık için degil, fiiliyatta üretimin yüzde doksana varan kısmını gerçekleştiren alt işveren işçilerinden de sorumlu olan işyeri hekimleri bulundurulmalıdır. • İş güvenliğinden sorumlu […]

Tersanede can bedeli: 5 gün kapatma

Medyakronikinfo@medyakronik.com Tuzla tersanelerinde faaliyet gösteren Bektaş taşeron firmasında çalışan ve ölüm listesine 97. kurban olarak adını yazılan işçi İhsan Turhan’ın öldüğü Astaş Aslan Tersanecilik şirketine 5 günlük kapatma cezası verildi. Aynı tersanede 15 Şubat’ta meydana gelen tüp patlamasında da Hasan Köse isimli işçi hayatını kaybetmiş ancak herhangi bir ceza uygulanmamıştı. İstanbul Valiliği’nden bugün (11 Haziran Çarşamba) yapılan yazılı açıklamada, 8 Haziran 2008 tarihinde Tuzla Tersanesi’nde 2. Kısım G50 Sokakta faaliyet gösteren Astaş Aslan Tersanecilik Denizcilik A.Ş’nin, çalışanlarından bir kişinin hayatını kaybetmesi olayıyla ilgili olarak, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı müfettişlerinin tersaneyi denetlediği belirtildi. Açıklamada, “Tersanede yüksekten düşme, elektrik kaçağı, LPG ve basınçlı tüplerin patlama riski tespit edilerek, ilgili komisyonca 4857 sayılı İş Kanunu ve buna bağlı İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliğinin ilgili hükümlerine göre eksikliklerin giderilmesi çalışması yapmak üzere 5 günlük süre ile kapatılmasına karar verilmiştir” denildi. Bir hafta içinde 3 işçinin ölmesi üzerine süresiz kapatıldığı duyurulan Selah Tersanesi de “eksikliklerini giderdiği” gerekçesiyle 6 gün sonra yeniden faaliyetlerine başlamıştı. Son kazada ölü yok Tuzla’daki Gemsan tersanesinde çalışan Mehmet Odabaşı isimli işçi de dün (10 Haziran Salı), üzerine tüpün düşmesi sonucunda kolu kırılarak yaralanmıştı. Liman Tersane Gemi Yapım Onarım İşçileri Sendikası (Limter-İş) tarafından yapılan açıklamada, Gemsan tersanesinde Ok Gemi taşeron firmasında çalışan Mehmet Odabaşı’nın, güvertede tüp taşırken üzerine tüpün düşmesi sonucu kolunun kırıldığı ve hastanede tedavi altına alındığı duyurulmuştu. Limter-İş Sendikası, işçi ölümlerinin durması, çalışma koşullarının düzeltilmesi için 16 Haziran’da greve gidiyor. Topbaş’tan tersaneleri taşıma projesi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, Tuzla tersanelerinin varolan boyutuyla İstanbul’da yer almaması ve bölgenin yat imal eden bir ’boat show’ alanı haline getirilmesi tasarıları olduğunu açıkladı. “Mahmutpaşa Yayalaştırma ve Altyapı Yenileme Çalışmaları”nın hizmete açılması töreninde gazetecilerin, Tuzla’daki tersanelerin taşınması konusundaki bir sorusu üzerine Topbaş, Tuzla bölgesinde dar bir alanda çok yoğun gemi inşa çalışmaları yapıldığını söyledi. Gemi inşa çalışmalarında uluslararası bir başarı elde edildiğini […]

Grev Bisikleti’nin uzun yolu

Mustafa Kulelimkuleli@medyakronik.com O meşum Berlin Duvarı yıkıldığından beri Almanya’dan hep benzer haberler geliyor: “Çekirge sürüsü” olarak da adlandırılan uluslararası finans şirketleri, gözlerine kestirdikleri fabrikayı önce ucuza alıyor, sonra iflasa sürüklüyor, sonra da “kâr etmediği için” fabrikayı kapatıp, makineleri satıyor. Şirketler koydukları paradan fazlasını geri almış oluyor böylece. Bu sefer de Thüringen eyaletindeki Bike Systems adlı bisiklet fabrikasından geldi benzer haber. Onların hikâyesi de diğer fabrikalardaki gibiydi. Ta ki, işinden olacak o 135 işçi, “Hoop, bir dakika, n’oluyor!” deyip, geleceklerine sahip çıkana kadar.Lone Star adlı şirket, geçen yılın ortasında “kâr etmediği” gerekçesiyle Bike Systems bisiklet fabrikasını kapatacağını açıkladı. Fabrikadaki 135 işçi ise karara itiraz ederek, süresiz grev başlattı ve fabrikayı işgal etti. İşgal tam 115 gün sürdü. Peki, grev ve işgale giden bu süreçte neler yaşandı? Bike Systems fabrikasından bir işçi süreci şöyle anlatıyor:“Lone Star, eğer işimizi korumak istiyorsak tatil ve Noel parasının kaldırılması gerektiğini söyledi, biz de kabul ettik. Birkaç ay sonra -yine işimizi korumak için- üretimi arttırmamız gerektiğini söylediler, yine kabul ettik. Sonra ücretlerimizden yüzde beş kesinti yapılması gerektiğini söylediler, biz bunu da kabul ettik. Tek düşündüğümüz işsiz kalmamaktı. Ama her tür fedakârlığı yapmamıza, günde 9-10 saat çalışmamıza rağmen, yine de fabrikayı kapatmaya kalkıştılar.” Sana kırmızı çok yakışıyor! 2007 Ekiminde, yani işgal devam ederken, işçiler kendileri için üretmeye ve fabrikayı da kendileri yönetmeye karar verdiler. Bu motivasyonla dört günde 1837 bisiklet ürettiler. Üretilen parlak kırmızı renkli bu bisikletlere “Strike Bike” yani “grev bisikleti” adı verildi. Grev bisikletleri, Kanada’dan Yunanistan’a, Avustralya’dan ABD’ye, Fransa’ya birçok ülkeden insanın ilgisini çekti. Bu ülkelerden hem dayanışma mesajları, hem siparişler geldi. Ve böylece çalışanlar kendilerini ilk defa böylesine rahat hissetti: “Patron yok, ama herkesin bir görevi var. Eskiden acayip bir baskı vardı. Şimdi zevkle geliyoruz işe. Lone Star zamanında 15 dakika olan molalarımızı şimdi yarım saate çıkardık. Üstelik çalışma saatlerimizi de kendi durumumuza göre belirliyoruz.”Bir […]

Bunun için doğdunuz, markamıza değer kattınız

Müge Doğrular sitesi. Bu kampanyada da Ülker’in “Aklımızda futbol, kalbimizde Türkiye” sloganından çok, reklam filminde kullanılan parçanın öne çıktığını görüyoruz. Daha önce ülkemizde de bir konser vermiş olan Helldorado grubuna ait “A Drinking Song” şarkısının Türkçeleştirilmiş melodisi akılda kalırken, çeşitli ana haber bültenlerinde parça uyarlama olduğu halde çalıntı olduğu epeyce tartışıldı. Son olarak, Milli Takım’ın 6 senedir resmi sponsoru olan Efes Pilsen ve rakıda pazar birincisi olan Yeni Rakı, her maç için özel, çok daha yumuşak bir tonda yayınladığı gazete ilanlarıyla iletişimini devam ettiriyor.

“Manşette durduğu gibi durmuyor”

Alper Görmüş Genellikle militan, mücadeleci bir ruh haliyle kaleme alınmış, adeta “ben doğru değilim” diye bağıran haberlerle ilgili bir soru, zihnimi yıllarca meşgul etti:Bu haberleri kaleme alan gazeteciler ve onları yayımlayan gazeteler okurlarının nezdinde prestij kaybına uğramaktan, tekzip yemekten korkmuyorlar mıydı? Tekziple ilgili zihnimde ilave bir soru daha vardı ki, bu, meseleyi benim için zaman zaman bir “havuz problemi” kıvamına getiriyordu. O da şuydu: Tekzip yemesi mukadder görünen bazı haberlerin gene de yayımlanmasını anlayamıyordum. Öyle ya, birkaç gün içinde haber yalanlanacak, bunu gazete de kabul edecek olduktan sonra ne “faydası” olacaktı haberin? Zaman içinde, bu türden haberlerin de kendi içinde bir “tutarlılığının” olduğunu, işin kişisel ahlak boyutunun bir kez “aşılmasından” sonra, okurlar ve tekziple ilgili kısmının açıklanabilir olduğunu keşfettim. Okurlarla ilgili kısım: Eğer okurlarda bir “düşman” algısı varsa, gazetelerinin o “düşman”la ilgili “objektif, doğru” haberler vermesini istemiyordu okurlar. Doğru olmadığını hissettiği bir haber eğer “düşman”ı vuruyorsa, okur bunu tolere edebiliyor, gazetesine kızmıyor, tam tersine onaylıyordu bu davranışı. Tekziple ilgili kısım: Gazeteler ve gazeteciler, sonradan yalanlanacak da olsa, “haberin ilk etkisi”nin öneminin künhüne varmışlardı. Araştırmalar da bunu ortaya koyuyordu: Bir haber sonradan yalanlansa dahi okurlar bunu pek “duymuyordu.” İşte Aktüel’in haberi bu nokta üzerinde, yani okurların yalan haberi “duyup”, yalanlamayı “duymaması” (duymak istememesi) üzerinde odaklanıyordu. “Çılgın Türkler” katkısı mı?Birol Biçer imzalı haberde, cevabı aranan soru şöyle formüle ediliyor: “İçki şişede durduğu gibi durmuyor, hele şişede değil gazetelerin manşetindeyse fevkalade bir toplumsal huzur kaçırma aletine dönüşebiliyor. Hürriyetbir süredir yaptığı ve çoğu yalanlanan ‘içki yasağı’ haberleriyle ne amaçlıyor olabilir? Dedikleri gibi ‘yaşam biçimlerini’ korumaya mı yoksa laikliğin önemli sembollerinden biri haline gelmiş içki meselesi üzerinden iktidara ve dindar vatandaşlara karşı uygulanan psikolojik harekâta bir ‘çılgın Türkler’ katkısı mı yapmaya çalışıyorlar?” Aktüeldergisi, konuyu iletişim uzmanlarına ve akşamcı vatandaşlara sormuş. Bence burada asıl önemli olan “akşamcı vatandaşlar”ın cevapları. Oradan anlıyoruz ki, “Bir kadeh rakının artık […]

Zorunlu göçün sorunlu insanları

Mine Savaş Şu dünyada herkes mutlaka bir gün göç eder. Ya bir yerden bir yere ya da bu dünyadan ayrılarak ebedi bir göç gerçekleştirir insanoğlu… Türkiye’de yaşanan iç göçler çoğunlukla ebedi göç misali, sancılı gerçekleşiyor. Özellikle doğu ve güneydoğu illerinde ne iş ne aş ne de eş uğruna, sadece “can” uğruna yapılan zorunlu göçlerin sancıları, dinmek bir yana her geçen gün daha da artıyor. İstanbul Bilgi Üniversitesi Göç Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi tarafından Doç. Dr. Ayhan Kaya’nın koordinatörlüğünde, “Günümüz Türkiye’sinde Yaşanan İç Göçler: Bütünleşme mi, Geri Dönüş mü?” başlıklı projenin sonuçları bu göç sürecinin ailelerde yarattığı sancılı sonuçları somut verilerle ortaya koyuyor. 2006-2008 arasında en fazla göç alan üç ilde; Diyarbakır, Mersin ve İstanbul’da gerçekleştirilen çalışma, yoksulluğun en ağır sonuçlarının Diyarbakır merkezinde yaşandığını ortaya koyuyor. Proje ekibi, yaşanan zorunlu göçün ardından Diyarbakır’ın ekonomik açıdan çöktüğünü, kentte üç mermer fabrikası dışında sanayi adına hiçbir şeyin olmadığını, sadece küçük işletmelerin yer aldığını anlatıyor. Barınma sorununun binlerce “apartmankondu” olarak tanımlanabilecek yapıyla çözülmeye çalışıldığı şehirde aynı zamanda binlerce sokak çocuğu da hayatını sürdürmeye çalışıyor. Şiddet ve yoksulluğun yanısıra tarikat örgütlenmelerinin de hayli fazla olduğu gözleniyor. Ekipteki araştırmacılardan Doç. Dr. Emre Işık, Diyarbakır’da 3 ila 6 bin arasında fuhuş evinin olduğuna dikkat çekiyor. Işık, Diyarbakır’da tanıştığı emekli bir bürokratın, “Eskiden Diyarbakır’da Kürtzadeler yaşıyordu, fakat şimdi bir kilogram un için her şeyini satacak insanlar barınıyor” sözlerinin durumu iyi tarif ettiğini belirtiyor. Bir diğer alan araştırmasının yapıldığı il olan Mersin ise, en yoğun göç alan şehirlerden biri. Araştırmaya göre bunun sebebi, çok kültürlülüğe açık bir şehir olması ve Mersin’in kırdan gelen insanlar için uğrak bir yer olma özelliği. Son olarak İstanbul’a bakıldığında, Bağcılar’da Batman ve Bitlis, Esenler’de Diyarbakır, Aksaray’da Mardin, Kağıthane’de Şırnak, Ümraniye’de ise Siirtliler’in yerleşim halinde olduğu gözleniyor. Kaya, zorunlu göçe maruz kalanların gittikleri şehirde muhalefet bloku oluşturduklarını söylemenin mümkün olamayacağını belirtiyor ve göçün en […]

En ilginç içeriğe sahip web siteleri II

Dev bütçeli film ve dizilerdeki hataları bulan site Gişe rekortmeni filmlerdeki ya da Lost, Heroes ve 24 gibi dünyanın dört bir yanından hayran kitlesine sahip dizilerdeki herkesin gözünden kaçan hataları yakalayan bu sitede eğlenceli bir tura çıkabilirsiniz. www.moviemistakes.com Dinleyicilerin ruh haline göre değişen internet radyosu Last FM ve Pandora gibi efsane müzik sitelerinden yola çıkarak oluşturulan bu site türünün ilk örneği olmasa da internet kullanıcıları arasında oldukça popüler. Müzik kutusu tadındaki sitede, seçtiğiniz müzik türüne ait sayısız örneği bulmak ve ücretsiz olarak şarkıların tamamını dinlemek mümkün. musicovery.com İnternet üzerinden görüntülü yemek tarifi Televizyondaki yemek programlarına rakip olabilecek bu sitede dünya mutfaklarından tarifler sunuluyor. Ünlü şefler, lezzetli yemeklerin sırlarını internet kullanıcılarıyla paylaşıyor. www.cookinglovers.tv En sevdiğiniz şarkıları tersten dinlemeyi ister misiniz? Şarkılarda ancak tersten okununca anlaşılabilecek gizli mesajlar olduğuna inananlardansanız ya da sadece sevdiğiniz şarkının tersten okunduğunda nasıl bir hal alacağını merak ediyorsanız bu siteyi mutlaka ziyaret etmelisiniz. www.talkbackwards.com

Hrant Dink suikastının “Öz”ü

Medyakronikinfo@medyakronik.com Hrant Dink cinayetinde Trabzon jandarma görevlilerinin ihmallerini araştıran Trabzon Sulh Ceza Mahkemesi’nin talebiyle talimatla ifade veren dönemin Yüzbaşısı Metin Yıldız da, emrinde çalıştığı Trabzon Jandarma Alay Komutanı Albay Ali Öz’ü suçladı. Yüzbaşı Yıldız, Bolu Sulh Ceza Mahkemesi’ne 9 Haziran günü verdiği talimatlı ifadede, “Yasin Hayal’in plan yaptığı bilgisini bir yıl önceden Ali Öz’e ilettik” dedi. İfadenin alınmasına avukat Hakan Bakırcıoğlu ile birlikte tanıklık eden müdahil avukatlardan Ergin Cinmen, Yıldız’ın ihbarlardan bilgisi olduğunu, bu bilginin hem şahsen Ali Öz’e hem de toplantı halindeyken diğer jandarma görevlilerine iletildiğini kanıtlayan sözler söylediğini açıkladı. Yıldız: “Albay Öz’e bir yıl önce bildirdim” Suikastla ilgili ilk bilgiyi 2006 yılı yazında aldıklarını söyleyen Yıldız, Hayal’in halasının eski eşi ve jandarma muhbiri Coşkun İğci’den gelen istihbarat bilgilerinin Trabzon jandarma yetkilerinin bir toplantısında gündeme getirildiği yönünde daha önce alınan görevlilerden alınan ifadeleri doğrulamış oldu. İfadesinde, komutanı olan Albay Öz’e görevli elemanların kendisine 2004 yılında McDonald’s isimli işyerine bomba koyan Yasin Hayal’in İstanbul’da yaşayan gazeteci Hrant Dink’i öldürmek için plan yaptığını anlattıklarını söylediğini belirten Yıldız, “Beni dinledikten sonra komutan Öz, ‘Arkadaşlar bu konuyu sonra görüşürüz’ dedi ve toplantıdan ayrıldık. Bu toplantıdan iki gün sonra günlük çalışmaları iletmek amacıyla odasına çağırdığında Öz’e konuyu yeniden aktardım. 19 Ocak 2007 tarihinde de televizyondan suikastı öğrendim” dedi. Sanıklar da tanıklar da Öz’ü suçladı Görevi ihmalden yargılanan Başçavuş Okan Şimşek ve Uzman Çavuş Veysel Şahin, Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde, 20 Mart’ta verdikleri ifadede, Dink’in öldürüleceği yönünde İğci’den öğrendiklerini, duyumları Öz’e bir toplantı sırasında ilettiklerini ifade etmişlerdi. Mahkeme, bunun üzerine, Ali Öz, Hüseyin Yılmaz, Metin Yıldız, Ali Oğuz Çağlar, Hüsamettin Polat, Gazi Günay, Gökhan Aslan, Hacı Ömer Ünalır, Uğur Erdoğan ve Önder Aras isimli görevlilerin ifadelerinin alınmasını istemişti. 28 Mayıs’ta Iğdır’dan ifadesi alınan uzman kıdemli başçavuş Uğur Erdoğan da, 2006 yılının yaz aylarında, Şimşek ve Şahin’in İnternet’ten Agos gazetesi ve Dink hakkında bilgi topladıklarını […]

Dolmabahçe Sarayı satıldı!

Medyakronik muhabirleri, “Sokağın Dili” programı için kimi zaman gerçekle ilgisi olmayan “abes” sorularla halkın karşısına çıkıyor. Muhabirler, bu röportajlardan birinde sokağa “Dolmabahçe sarayı satılmış, ne diyorsunuz” sorununu yöneltmişti. Ancak bu sorunun, cevaplayan pek çok kişi tarafından gerçek gibi algılanması nedeniyle haber bandını yayınlamamıştık. Çırağan Sarayı’yla ilgili gelişmeler, yaklaşık iki ay önce kaydedilen bu bandı gündeme getirdi.Haber: Sema Topbaş-Serhat Cenkçiler