Kategori Genel

Ergenekon’da tepkiler AKP’ye yöneldi

Medyakronikinfo@medyakronik.com Ergenekon soruşturması kapsamındaki son gözaltılar ilginç zamanlamasıyla da dikkat çekti. Operasyon, Genelkurmay Başkanı olması beklenen Kara Kuvvetleri Komutanı İlker Başbuğ ile Başbakan Tayyip Erdoğan’ın geçen hafta yaşanan ve içeriği açıklanmayan buluşmasından sonra tam da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, AKP’nin kapatılması istemiyle açtığı davada, Anayasa Mahkemesi heyetine sözlü açıklama yaptığı gün gerçekleşti. Gözaltına alınanlar arasında bulunan eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur emekliye ayrıldıktan sonra Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkanı olmuş ve başı kapatma davasıyla dertte olan AKP’ye karşı yapılan Cumhuriyet mitinglerinin düzenlenmesinde etkin rol oynamıştı. Gözaltına alınan diğer emekli paşa Orgeneral Hurşit Tolon ise son dönemde ulusalcı çizgisiyle ön plana çıkmış, Türkiye’nin çeşitle yerlerinde düzenlenen hükümet karşıtı konferans ve panellere katılarak sivrilmişti. Ankara’da başlayıp İstanbul ile Trabzon ve Antalya’ya da sıçrayan gözaltılarla ilgili basın camiası başta olmak üzere iş dünyası ve hukukçular arasında tepkiyle karşılandı. Eleştirilerin başında ise 1 yıldan fazla bir zamandır süren Ergenekon soruşturmasının iddianamesinin hazırlanamamış olması geliyor. Son gözaltılardan sonra Ergenekon soruşturmasına yönelik tepkiler şöyle.Hikmet Çetinkaya (Cumhuriyet Gazetesi yazarı):Ergenekon önceden planlanmış bir operasyon. Ortada bir iddianame bile yokken böyle bir olay olması hukuk dışıdır. İktidarın programlı bir eylemidir. Türkiye nereye götürülmek isteniyor gözlerimizle görüyoruz. Bu özellikle Cumhuriyet gazetesine yönelik bir sindirme operasyonudur.Ali Sirmen (Cumhuriyet Gazetesi yazarı): 1 yıldır iddianamesi bile hazırlanamayan Ergenekon soruşturması laik Cumhuriyeti savunan herkes için tehdittir. Cüneyt Arcayürek (Cumhuriyet Gazetesi yazarı):Aramalarda polis hiçbir şey bulamadı ve bulamayacak. Bunlar klasik hikayeler. Buldukları ya da bulacakları bir şey yok kanaatindeyim. Bakalım olayların gelişmesini hep beraber izleyeceğiz. Yapacak bir şey yok şimdilik. Şükran Soner (Cumhuriyet Gazetesi yazarı): Gözaltılar devrim karşıtı güçler tarafından yapılmıştır. Süreç büyük bir medya savaşını başlatmıştır. Türkiye’de hukuk ve demokrasi katledilmektedir. Ruşen Çakır (Gazeteci):Emekli orgenerallerin gözaltına alınmasının Ankara için sürpriz olarak değerlendirmek yanlıştır. Ergenekon soruşturmasının halen aktif olarak görev yapan kamu görevlilerine uzanıp uzanmayacağını merak ediyorum. Emin Çölaşan (Gazeteci yazar):Akılla mantıkla açıklanması mümkün […]

Karmaşık ilişkiler ağı: Ergenekon

Her şey 12 Haziran 2007’de, Ümraniye Çakmak Mahallesi’ndeki bir gecekondunun çatısında gizlenen 27 el bombası, TNT kalıpları ile fünyelerin ele geçirilmesiyle başladı. Önce bombaların sahibi olmakla suçlanan emekli Astsubay Oktay Yıldırım tutuklandı ve süreç kısa sürede Ergenekon terör örgütü soruşturmasına dönüştü. Soruşturmayı İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz, Mehmet Ali Pekgüzel ve Nihat Taşkın yürütüyor.“Halkı isyana teşvik, devletin gizli belgelerini ele geçirmek, darbe ortamı hazırlamak” için faaliyet yürüttüğü öne sürülen “Ergenekon örgütü”nü ortaya çıkarmak amacıyla başlatılan operasyon bir yıldır sürüyor.Aralarında emekli askerler, gazeteciler, akademisyenler, çete liderleri ve siyasilerin de bulunduğu birbirinden ilginç isimlerin AKP iktidarını devirmek amacıyla biraraya geldiği öne sürülen Ergenekon soruşturmasında şu ana kadar 100’ü aşkın kişi gözaltına alındı, 49’u tutuklandı.Bir yıldan fazladır yürütülmesine rağmen iddianamesi hâlâ tamamlanmadığı için eleştirilen soruşturmada adları mafya davalarıyla anılan Sedat Peker, Kürşat Yılmaz, Hadi Özcan, Yaşar Öz, Semih Tufan Gülaltay, Danıştay Davası hükümlüsü Alparslan Aslan ve Osman Yıldırım’ın da bulunduğu birçok kişinin “şüpheli”, Alaattin Çakıcı ve Ali Avni Balkaner’in de aralarında bulunduğu bazı kişilerin de “tanık” olarak bilgisine başvuruldu. JİTEM’ci gazetecinin ifadeleri Ergenekon soruşturmasına dayanak oluşturan bilgilerin, 2001’de kendisini gazeteci olarak tanıtan, JİTEM adını kullanarak dolandırıcılık yaptığı öne sürülen Tuncay Güney’in ofisine yapılan baskınla ele geçirildiği iddia edildi. O dönem ifadesi alınan Güney, Ergenekon örgütüyle ilgili bilgi verdi, ama soruşturma kapatıldı.Güney’in ifadesine göre, örgütün ‘manifestosu’ İşçi Partisi lideri Doğu Perinçek’in yönlendirmesiyle yazılmıştı. Güney, Veli Küçük hakkında da bilgi vermişti.Soruşturma kapsamında tutuklu bulunan Doçent Ümit Sayın’ın bilgisayarında da Ergenekon’la ilgili belgeler ele geçirildiği söylendi.Alparslan Aslan’ın Mayıs 2006’da Danıştay üyelerine saldırı düzenlemesinin ardından, daha sonra tutuklanacak kişilerin adı ilk kez duyuldu. Kısa süre sonra Aslan’ın Cumhuriyet’e iki kez el bombası atılması olayının da faillerinden olduğu anlaşıldı. İlk operasyon 12 Haziran 2007’de Ümraniye’de bir gecekonduda el bombaları ve patlayıcılar ele geçirildi. Patlayıcıların eski astsubay Oktay Yıldırım’a ait olduğu belirlendi. Cumhuriyet’e atılanlarla benzer özellik taşıdığı öne sürüldü. […]

“Darbe Günlükleri”nden Şener Eruygur

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Ergenekon soruşturmasının son ayağında gözaltına alınan emekli Orgeneral Şener Eruygur’un adı, Nokta dergisinin yayın hayatını noktalamasına neden olan “Darbe Günlükleri” haberinde sıkça yer alıyordu. 26 Ağustos 2003-26 Ağustos 2005 tarihlerinde Deniz Kuvvetleri Komutanı olan Oramiral Özden Örnek’e ait günlüklere dayanan yapılan, “2004’te iki darbe atlatmışız” başlıklı kapak haberde, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin ‘irtica yanlısı AKP hükümetine’ karşı hazırladığı ‘Sarıkız’ ve ‘Ayışığı’ diye kodlanan darbe ve eylem planı hazırlıkları aktarılmıştı. Örnek yalanladı ama… Günlük ilk ortaya çıktığında Örnek, NTV ekranlarında yalanlamıştı: “Benim hiçbir zaman günlüğüm olmadı. Komutanlığım döneminde, şifreli şekilde günlük faaliyet planları tutuldu. Ayrılırken de bilgisayardan sildirdim. Burada yer alan bilgilerin pek çoğu o dönemlerde bazı internet sitelerinde ya da dergilerde dedikodu şeklinde çıkmış haberler. Bunlar bir araya getirilerek bana yakıştırılmış.”Örnek, günlükle ilgili ‘yayın durdurma kararı aldırmak’ için mahkemeye başvurduğunu da açıklamıştı. Haber nedeniyle derginin yayın yönetmeni Alper Görmüş, “yalan haber yapmak” suçlamasıyla yargılanmış, ama günlüklerin Örnek’e ait olduğunun kesinleşmesinin ardından beraat etmişti. Ama günlüklerde anlatılan darbe girişimlerinde adları geçen emekli askerlerle ilgili bir soruşturma başlatılmamıştı. Genelkurmay’ın 4 atlısı Günlükte anlatılanlardan yola çıkılarak hazırlanan haberde, dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Aytaç Yalman, Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur, Hava Kuvvetleri Komutanı İbrahim Fırtına ve Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek arasında AKP’ye karşı ittifak oluştuğu; dörtlünün, dönemin Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök’ün politika ve yöntemlerine karşı oldukları da gösterilmişti. Bu durum, Özden Örnek’in 25 Ekim 2004’te kaleme aldığı Özkök’le ilgili değerlendirmesinde şöyle anlatıldı:“Hepimiz artık bu Genelkurmay Başkanı ile işlerin yürüyemeyeceğine, kendisinin başka menfaatler peşinde olduğuna, korkak ve hükümet yanlısı olduğuna, dıştan cumhuriyetçi gözükmekle beraber içeriden dinci bir görüşü desteklediğine karar verdik.” “Devlet elden gidiyor” Dört kuvvet komutanının Genelkurmay Başkanı Özkök’ün karşı olmasına rağmen AKP hükümetine müdahaleyi savundukları, 1 Aralık 2003 tarihli notta şu cümlelerle ifade ediliyordu:“Son olarak hepimize söz verdi. Kara Kuvvetleri Komutanı ‘Ben çok rahatsızım ve devlet elden gidiyor. Bir an önce […]

Borsayı düşüren üçlü

Medyakronik Uluslararası borsalardaki düşüşün etkilediği İstanbul Menkul Kıymetler Borsası içeride de Ergenekon ve AKP kapatma davalarından darbe üstüne darbe yiyor. 14 Mart 2008’de piyasaların kapanmasından sonra verilen kapatma davası dilekçesinin hemen öncesinde günü 42 bin 585 puandan kapatan İMKB 100 endeksi, üç buçuk ay sonra 33 bin seviyelerine gelmiş oldu. Böylece kapatma davasının açıldığı günden, Ergenekon davasında yeni toplu gözaltıların yaşandığı bugüne kadar İMKB 100 endeksi 9 bin puan ve yüzde 20 seviyesinde gerileme kaydederek iki yıl önceki seviyesine döndü. Piyasa uzmanlarının büyük bölümü bu gerilemede iç siyasi gelişmelerden çok uluslararası finans piyasalarında yaşanan dalgalanmanın etkili olduğunu belirtiyorlar. Nitekim Kapatma davası dilekçesinin verildiği sıralarda ABD’de ve 17 Mart pazartesi sabahı uzakdoğu piyasalarında ortalama yüzde 4’lük kayıplar yaşanmış ve İMKB’de açılışta yaşanan yaklaşık 3 bin 300 puan ve yüzde 8’lik kayıp daha çok bu gelişmelere bağlanmıştı. Bugünkü Ergenekon operasyonundan sonra da borsada artan satışlar endeksi yüzde 6 aşağı çekti. Endeks 32 bin 800 puana kadar geriledi. Uzmanlar, Avrupa borsalarında yaşanan düşüşün de etkisiyle satışların hızlandığını ancak Ergenekon operasyonunun da düşüşte etkili olduğunu belirtiyorlar. Yılbaşında 55 bin puanın üzerinde olan İMKB endeksinin bugüne kadar olan kaybı da yüzde 40’a ulaştı.

Ergenekon komuta kademesine uzandı

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Ergenekon soruşturması kapsamında Ankara, İstanbul, Antalya ve Trabzon’da aralarında emekli paşalar, gazeteciler ve işadamlarının da bulunduğu 23 kişi gözaltına alındı. Son gözaltı operasyonunun en dikkat çekici isimleri ise eski 1. Ordu Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon, Cumhuriyet mitinglerinin düzenlenmesin de etkin rol oynayan eski Jandarma Genel Komutanı Orgeneral Şener Eruygur, emekli Tümamiral İlker Özgüven, Cumhuriyet gazetesi Ankara temsilcisi Mustafa Balbay, gazetenin yazarlarından Erol Mütercimler, Tercüman gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ufuk Büyükçelebi ile Ankara Ticaret Odası Başkanı (ATO) Sinan Aygün.Prof. Dr. Ercüment Ovalı Trabzon’da gözaltına alınırken, 23 kişilik zanlılar arasında başkanlığını Şener Eruygur’un yaptığı Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) üyeleri ve çalışanları da bulunuyor. Gözaltına alınan zanlıların ev ve iş yerlerinde aramalar yapan Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri bazı belgelerle bilgisayarlara eke koydu. Soruşturma kapsamında haklarında gözaltı kararı bulunan AKP’den ihraç edilen eski Balıkesir milletvekili Turhan Çömez, emekli Tuğgeneral Levent Ersöz ve iki kişi daha aranıyor. Eski Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun aranan iki kişiden biri olduğu öne sürüldü.”Ergenekon terör örgütünün yöneticisi olmak ya da bu örgüte üye olmak” iddiasıyla gözaltına alınanlar sağlık kontrolünden geçirildi. Ankara, Antalya ve Trabzon’daki zanlılar akşam saatlerinde soruşturmanın yürütüldüğü İstanbul’a getirildi.Ergenekon soruşturması kapsamında daha önce de Cumhuriyet başyazarı İlhan Selçuk, eski İstanbul Üniversitesi Rektörü Kemal Alemdaroğlu, İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek ile gazeteci Ferit İlsever’in de aralarında bulunduğu 12 kişi gözaltına alınmış, Selçuk ve Alemadroğlu tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. 12 Haziran 2007’de Ümraniye Çakmak Mahallesi’nde bir gecekonduda 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirilmesiyle başlatılan soruşturma daha sonra Ergenekon soruşturmasına dönüştürülmüştü. Operasyon kapsamında şu ana kadar aralarında emekli Tuğgeneral Veli Küçük’ün de bulunduğu 49 kişi tutuklandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın yürüttüğü soruşturmada, aradan geçen bir yıla rağmen iddianame hâlâ tamamlanamadı. Paşalara askeri lojmandan gözaltı Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Savcısı Zekeriya Öz’ün talimatıyla bu sabah (1 Temmuz Salı), Emniyet Terörle Mücadele Şubesi polisleri […]

Tarihin Huzursuzluğu ve Köylüler Savaşı

Tarihin Huzursuzluğu Harry Harootunian, Tarihin Huzursuzluğu, çev. Mehmet Evren Dinçer, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi, 2006 Anglo-Sakson dünyanın önde gelen Japonya tarihçilerinden Harry Harootunian’ın İmparatorluğun Yeni Kılığı: Kaybedilen ve Tekrar Ele Geçirilen Paradigma’nın ardından, Türkçe yayınlanan ikinci kitabı Modernlik, Kültürel Pratik Ve Gündelik Hayat Sorunu alt başlıklı Tarihin Huzursuzluğu, yazarın eleştirel kuram alanında Kaliforniya Üniversitesi’nde her yıl düzenli olarak verdiği derslerin 1997 Mayıs’ındaki bölümünden oluşuyor. Asya’da yürütülen akademik çalışmaların etrafındaki o puslu, “görünürgörünmez” havanın aslında yapay kavramlarla dolu olduğunu ve –çıkarların uyuşması halinde- nasıl da farklı tarihsel mekanların aynı(!) gündelik hayat alışkanlıklarına sahip olabileceğini savunan Harootunian; Avrupa, Japonya ve Amerika arasında gezinen “kültürel pratik” paylaşımlarının neyi amaçladığını yeni bir marksist görüşle ortaya koyuyor. Gündelikliğin nasıl, görünür olan içerisi ile bastırılmış olan dışarısı hakkındaki varsayımları dağıtmaya kadir bir aday olarak kültürel çalışmaların yerine geçebilecek daha etkili bir alan olabileceğini göstermeye” çalışan Tarihin Huzursuzluğu’nun bir diğer ana tartışma konusu ise “modernlik” anlayışı ve modernliğin yenilenen görüntüsü. George Simmel, Walter Benjamin Yanagita Kunio ve Tokasa Jun gibi düşünürler Harootunian’ın “huzursuzluğu”nda önemli bir yere sahipken, Richard Evans’ın Tarihin Savunusu, E. H. Carr’ın tarihsel analizi (Harootunian, doğrudan kitap ismi vermese de göndermeleri “Tarih Nedir?”i gösteriyor), H.G.Wells’in Dünya’nın Tarihi ve LeRoy Ladurie’nin tarihçinin “bilgisayar”la olması gereken yakınlığına ilişkin anlatıları ise Harootunian tarafından aynı hoşlukla anılmıyor. Kaygı ve kavgalarıyla Marksist teoriye felsefi/heyecanlı bir söylem kazandıran Harootunian, Tarihin Huzursuzluğu’nda “gündeliklik”, “modernlik” ve “bölge araştırmaları”na ilişkin yeni bir tartışma alanı açıyor. Omnia Sunt Communia Maurice Pianzola, Thomas Münzer ve Köylüler Savaşı, çev. Jale Reyhan İdemen, Evrensel Basım Yayın, İstanbul, 2005. Flütçü Jeanne’le başlayan ve Joss Fritz’in önderliğinde, 1502’de, körler, dilenciler, kokulu yağ ve pomat satıcıları, diş çekenler, su kaynağı arayıcıları ve kötürümlerle anlaşarak devam ettirdiği ayaklanmanın, eski Germenlerin ilkel komünizminin efsanevi anıları ile İncil’in sırlarını birbirlerine karıştırarak yaymaya çalıştığı isyanın yeni bayraktarları vardı: kiliseye başkaldıran ve dini konular üzerinde teologlar arasında […]

Kürt Meselesi: Artık vakit kalmamışken

Barış Aydın Birikim’in sembol ismi Ömer Laçiner’in eski seri Birikim (1979), Yeni Gündem (1986) ve ağırlıkla yeni seri Birikim’de yayınlanmış (1989-91) makalelerini içeren kitabı Kürt meselesine dair sol/sosyalist açıdan çeşitli değerlendirme ve mülahazalar içeriyor. Yeni seri Birikim’de ‘Geçen Ayın Birikimi’ başlığıyla güncel siyasal gelişmeleri kendine özgü bir üslup ve tarzla değerlendirmeye devam eden Laçiner, meseleyi özellikle güneydoğudaki savaşın gemi azıya aldığı 1989-1991 arası karanlık dönemde yazılmış değerlendirmeler eksenindeki bu kitabında, öncelikle, sol/sosyalist addedilen kesimlerin meseleyi sadece ‘ulusların kendi kaderini tayin hakkı’ ilkesi çerçevesinde değerlendirmesinin sol enternasyonalist bir kavrayışın tesis edilemeyişinin önünde ciddi bir engel teşkil ettiğini belirtiyor (s. 8). Kürt solcu/sosyalistleri arasında da pek revaçta olan bu görüş vasıtasıyla, Kürt meselesine enternasyonalist bir perspektiften yaklaşma gayretinde olan kesim ya da kişilerin harekete ihanetle dahi suçlanabildiğini dile getiren Laçiner, bu durumdan sol/sosyalist düşüncenin ulusal sorun özelindeki içsel zaafının yanısıra yaşanmış sosyalist pratiklerdeki enternasyonalist yaklaşım eksikliğinin sorumlu olduğunu vurguluyor (s. 9). Burada Laçiner’in Kürt meselesinin çetrefil muhteviyatının, sosyalizmin sorunlu kavramlarıyla hesaplaşması ve kendini yeniden tarif etmesi bakımından ciddi bir fırsat olarak değerlendirilebileceği saptaması dikkate değer (s.11). Milli devletin evrensel bir zorunluluk olmadığı ve bu süreçte Ortadoğu halklarının da hem tarihsel-kültürel mirası hem de bu katara geç katılmaları nedeniyle çektikleri acılara referansla, Kürt meselesinin bütün bu süreci sorgulamaya açan bir muhtevayla tüm Ortadoğu halklarının birlikteliğini hedefleyen bir siyasal taleple yola koyulması gerektiği önermesiyse kitabın belki de en can alıcı yeri (s.15). Ömer Laçiner, PKK’nın Türkiye Devleti’nin “ciddi gayretleriyle” Kürt halkı nezdinde on yıllardır biriken bir ulusal onur kırıklığının ihyasına, bölgenin hakim heroik ve ataerkil yapısından kaynaklanan şiddet dolayımlı eril bir dille seslenmesini; özellikle 60’lar sonrasında sınıfsal geçirgenliğin bir hayli seyrelmesiyle oluşan sosyo-ekonomik çaresizliği; ve son olarak 80 darbesinin bölgedeki insanlıkdışı tasarruflarının yarattığı meselenin başka türlü bir çözüme kavuşamayacağına dair inancı, bu hareketin bugüne kadar etkili bir fenomen olarak varlığını sürdürmesinin temel sebebleri olarak […]

Mağdurun Dili ve Ufalanmış Tarih

Nurdan Gürbilek, Mağdurun Dili, Metis Yayınları, İstanbul, 2008. Memleketin siyasal deneme ve edebi eleştiri mecrasındaki en sahici ve kıymetli kalemlerinden Nurdan Gürbilek, bu kez de edebiyatın insanın varoluş minvallerinin en derinindeki dışlanma, ezilme, hor görülme eksenli bireysel trajedisinin temsilindeki kilit rolüne dikkat çekiyor, ve bu temsillerin yerli ve ecnebi örnekleri üzerinden kuşatıcı bir değerlendirmesine girişiyor. Bu bireysel trajediye, acıya, ıztıraba ışık düşürmeyi salya sümük bir yazıklanmanın ötesinde hakkaten varoluşsal bir “yaşamay-ı/a-bilme” sıkıntısının sahih bir temsiliyle başarabilmiş Yusuf Atılgan, Oğuz Atay, Cemil Meriç ve Dostoyevski’ye kulak veriyor Gürbilek bu çalışmasında. Hülasa, Gürbilek bu kitabında kendi melankolisinde boğulmayan, fakat yaşamak oyununun bizzat öyle olmaklığından kaynaklanan derindeki kaygının ve ıztırabın da hakkını layıkıyla teslim eden bir edebiyatın olanağına ve yol izlerine odaklanıyor. François Dosse, Ufalanmış Tarih, Çev: Işık Ergüden, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008. Gelecek umudunun bu denli karardığı, geçmişten başka sığınılacak güvenli bir limanın olmadığı şu “çığrından çıkmış zamanlar”da tarih disiplini de “kanaat toplumu”nun öğütücü çarklarından nasibini aldı ve kanaat bildirim formlarından biri ama belki de en muteberi oldu. Fransız tarihçi François Dosse de 1930’larda tarih disiplininde devrimci açılımın adresi olan Annales Okulu’nun, 80’ler itibariyle entelektüel piyasayı çekip çeviren ve tarihin menfi bir biçimde popülerleşmesinin müsebbibi olduğu iddiasından hareketle bir hayli eleştirel bir tarihini yazmaya girişmiş. Ufalanmış Tarih, Annales Okulu’nun mensupları, sevenleri ve meşgalelerinin istatistiki bir kesinlik ve titizlikle dökümünü yapıp nasıl olup da bu denli mütehakkim bir kurum/tarz haline geldiğinin yanıtını arıyor. Dosse’ye göre, “hem tarihsellik kavramını hem de bellek kavramını sorunsallaştıran bir geniş şantiye olarak tarih” algısı Annales Okulu’nun da tarihselleştirilmesini zorunlu kılmaktadır.

Milliyetçilik tüm zamanların tanığı(mı?)

Barış Aydın Umut Özkırımlı (Der.), 21. Yüzyılda Milliyetçilik, Çev: Yetkin Başkavak, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2008. Kimilerince çağa ruhunu veren, onu çekip çeviren, şimdiki ‘yetkinliğine kavuşturan’, parçalı toplumsal yapıları bir ülkü etrafında birleştiren, ve böylelikle sanki ezel ebed varmış ve olacakmışcasına doğallaşan bir ahir-zaman hadisesi olarak görülen milliyetçilik, bir diğer yandan modern zamanlardaki bir dünya musibetin yegane sorumlusu, kapitalizmin daha efektif bir biçimde dünya-tarihsel bir hadise olmasının en büyük kolaylayıcısı, ve insanlık tarihinin tümünde neredeyse devede kulak olan şu iki yüzyıllık kesitte, bütün o tarihselliğini ustalıkla örtbas eden, insanlığın bir dizi yanlış bilincinden biri daha olarak da görülebiliyor. Hiç zahmetsiz, sadece doğuştan sahip olduğunuz birtakım ‘hasletler’i yücelten ve o cemaatin üyesi olmak için başka hiçbir ‘liyakat’a sahip olmanızı talep etmeyen milliyetçilik mefhumu, bu ‘meziyetler’i sebebiyle neredeyse bütün ideolojik-politik tavır alışları kendine tabi kılan ya da hepsine kendi rengini, ruhunu ‘bulaştıran’ bir üst belirleyen vazifesi de görüyor. Bir başka deyişle, milliyetçilik özellikle memleketimizde siyaset üzerine konuşmak, fikir beyan etmek, kanaat bildirmek niyetindeki herkesin muhakkak elde bir sayıp konuşmaya başlamasını gerektirecek denli kökleşmiş ve hakim dilin bütün çağrışımlarını iğfal etmiş bir halet-i ruhiye, bir yaşama ve dünyayı anlamlandırma teknolojisi olarak düşünülebilir. Dolayısıyla bu mefhuma dair bir anlama ya da hesaplaşma çabası ister istemez politik sahanın neredeyse tümüne yönelik reflektif bir faaliyete dönüşüyor. Toplumsala dair her yere sızan, her neviden bilgi dağarcığını kendi dolayımında dillendirilmeye mecbur bırakan “milliyetçilik, ‘biz’i herhangi bir vasfından önce salt biz oluşuyla değerli kılan yalın bir ‘biz’ ontolojisinin, en teşekküllü hali” olmasıyla ve her daim sağlaması yapılıp bir hayli geniş bir mecrada kendini yeniden üretmesiyle özel bir dikkati de hak ediyor. Türkiye’de özellikle sol cenah, mefhumun etraflıca anlaşılması ve içkin bir eleştirisine tevessül etmeyip milliyetçiliği insanlığın binlerce yıldır malül olduğu yanlış bilincin asri kılık kıyafeti olarak düşünmüş ve mefhumun neden bu denli yaygın ve yeniden üretilebilir oluşuna şaşmaktan […]

Medyakronik arşivinden notlar: “Hayata Dönüş”te medya…

Alper Görmüşagormus@kronikmedya.com Önce geçen haftaki, Ahmet Şık imzalı haberden kısa bir hatırlatma:“Bayrampaşa Cezaevi’nde 12 tutuklu ve hükümlünün öldürüldüğü ‘Hayata Dönüş’ operasyonu sonrasında, başka cezaevlerine yapılan nakiller sırasında mahkumlara kötü muamelede bulundukları için yargılanan jandarma görevlileri hakkında açılan dava zaman aşımından düştü.“2001 yılından bu yana süren davada aralarında gardiyan ve askerlerin bulunduğu bin 615 kişi hakkında dava açılmıştı. Gardiyanların ‘görevi kötüye kullanmak’, jandarmaların ise ‘kötü muamelede bulunmak’ iddialarıyla suçlandığı davanın 5. yılında iddianameye 682 sanığın adının mükerrer yazıldığı ortaya çıkmıştı. Bu ‘yanlışlığın’ anlaşılmasından sonra sanık sayısı 933’e düşmüş daha sonra da gardiyanların dosyası ayrılmıştı.” Habercilik felaketi Basının, olayların davası karşısında yedi yıl boyunca sergilediği soğuk tavır bir bakıma “normal”di. Çünkü operasyon sırasında en küçük bir eleştirel tutum takınmamış, bütün gücünü, ortaya konan ölçüsüz şiddet konusunda toplumda rıza yaratmak için kullanmıştı. Bu uğurda Türkiye’nin en büyük iki gazetesi dezenformasyon olduğu apaçık bilgilere “gönüllü” yazılmış, birçok gazete yalan olduğunu bile bile bazı ayrıntıları haberleştirmiş, bir gazetemiz de cezaevi içinden kendisine “elektronik posta” ile gönderilen bir “itiraf”ı hiç sorgulamadan sayfalarına buyur etmişti. Söylediklerimizi, operasyondan birkaç ay önce kurulup faaliyete geçmiş medya eleştirisi sitesi Medyakronik.com’dan yararlanarak biraz açalım… Medyakronik ve “devlet gazeteciliği” Başlamadan önce bir hatırlatma: Dönemin Medyakronik’i, Türkiye’de gazetecilerin neredeyse refleksle yaptığı “devlet eksenli” gazetecilik türüne karşı yaygın bir mücadele yürütüyordu. Devletin “canını sıkan” her türlü harekete otomatik bir tepki veren bu gazetecilik türü bugün de bütün canlılığıyla ayakta. Fakat ona karşı ciddi bir eleştiri de var bugün. Gene, eskiden yayımlanması mümkün olmayan kimi haberleri yayımlayan gazetelerin varlığı bu konuda hayli yol alındığını gösteriyor.Fakat o günlerde durum farklıydı; “devlet gazeteciliği” normal sayılıyor, eleştirisi de kimsenin aklından geçmiyordu. Dolayısıyla, bir devlet operasyonu olan “Hayata Dönüş” konusunda tahmin edebileceğiniz reflekslerle hareket eden medyaya yönelik olarak Medyakronik’te yayımlanan eleştiriler, başlangıçta ciddi bir şaşkınlık yarattı. Fakat Medyakronik, bu gazetecilik türünün kaçınılmaz ahlaki zaaflarını somut örneklerle ortaya koydukça, bu […]

Siyasette bir zombi: CHP

Mustafa Alp Dağıstanlı yeni çözüm ve arayış çabalarıyla ilgili ipuçları verdiği gibi, CHP’nin sosyaldemokrasiye, sosyaldemokratların arayışlarına ne kadar uzak olduğunu da gösteriyor. CHP’nin SE toplantısına katılmayış sebebini açıklayan Onur Öymen’in sözleri durumu anlatmaya yeter aslında: “Avrupa’daki bazı partilerin, politikacıların Türkiye’ye bakış açısı bizden farklı. Türkiye’ye bakış açısında ciddi sıkıntılar var. (…) Bu partilerin öne sürdükleri ve savundukları bazı düşünceler Türkiye’nin temel çıkarlarıyla bağdaşmayan düşünceler. Malesef AKP, dünyanın dört bucağında hem yargı hem de CHP aleyhine kampanyalar yapıyor. AKP hakkındaki kapatma davasından kendini kurtarmak için bizi de batırmaya çalışıyor.” Olabilir; herkes aynı şeyi düşünecek diye bir kural yok. Gidip kendi düşüncenizi savunur, öbürlerini ikna etmeye çalışırsınız. Ama galiba, CHP de biliyor ki, bu zihniyetin hiçbir ikna gücü ve dünya karşısında savunulacak tarafı yok. SE’nin eleştirel tavrını AKP propagandasına bağlaması ise komik olmaktan öte, trajik. Tarihin çöp tenekesindeki asıl yerini boş bırakan CHP’nin bugünün dünyasında ve Türkiye’sinde bir boşluğu doldurması mümkün değil. Bir zombi ne kadar çekiciyse, siz de o kadarsınız.

“Devam et Yorgo, herşeyi değiştir”

Anthony Barnettopendemocracy.net6.04.2004 opendemocracy.net internet sitesi, Yorgo Papandreu, PASOK liderliğine seçildiğinde kendisiyle uzunca bir röportaj yapmıştı. Papandreu’nun PASDK liderliğine seçilme şekli başlı başına bir yenilikti ve dikkat çekmişti. Bu yenilik, aslında, Papandreu’nun siyasete topyekun bir yenilik getirme hevesinin ve düşüncesinin bir işaretiydi. Aradan dört sene ve bir seçim yenilgisi geçmesine rağmen söyledikleri güncelliğini koruyor.openDemocracy: Bu yıl partinizin lideri oldunuz. Bunun nasıl gerçekleştiğini anlatarak başlayabilir misiniz? Yorgo Papandreu:Ocak 2004’te partim Pasok (Panhelenik Sosyalist Hareket), kısa bir ara hariç, 20 yıldır iktidardaydı ve ben de dışişleri bakanıydım. Parti olarak tecrübeliydik ve yıllar içinde, tahmin edebileceğiniz gibi, başta parti liderlerinde olmak üzere birçok değişiklik geçirdik. Fakat iktidarla ve kurulu düzenle de tanımlanır bir hale geldik. Yunan toplumu içinde derin bir yenilenme arzusu gelişti. Mart seçimlerine doğru gidiyorduk ve Pasok, kamuoyu yoklamalarında yüzde 10 gerideydi. Ama yenilenme arzusu bizim partimiz içinde ve seçmen tabanımızda da kendini göstermişti. Başbakanımız Kostas Simitis, parti liderliğini bırakmaya karar verdi. Bu, Yunan siyasetinde bayağı yeni bir şeydi —çok büyük bir alicenaplıktı ve Simitis de değişime kapı açmak istediğini açıkça söylemiş oluyordu. Böylece ben Simitis’in yerine geçtiğimde —onun halefi olmaya rakipsiz adaydım— tüm düşüncem, “Tamam, artık değişmeliyiz”di. Ve sadece parti değil, siyasi sistem ve en çok da, “siyaset yöntemi ” diye adlandırabileceğim şey değişmeliydi —yani insanların giderek daha çok yabancılaştığı politika yapma tarzımız.openDemocracy: Kostas Simitis parti liderliğini Ocak 2004’te bıraktı?Yorgo Papandreu: Evet. Seçimin Mart’ta yapılacağı ilan edilmişti. Ocak’la Mart arasında, değişim ruhunu hayata geçirebilmem için çok az zaman vardı. Fakat Simitis çekildiğinde, sadece parti merkez komitesi tarafından seçilmekle kalmayıp —ki bu daha hiyerarşik bir partiye geri dönüş olurdu— o andan itibaren daha katılımcı ve doğrudan politika yapmak istediğimi söyledim. Lider doğrudan halk tarafından, hem parti üyeleri hem de üye olmayanlar tarafından seçilebilsin diye, daha ben seçilmeden parti tüzüğünü değiştirmeyi önerdim ve kabul edildi. Bir önseçim gibi, seçim sandıklarını oy kullanmak isteyen […]

Ekonomi AKP’ye kan kaybettiriyor

Mustafa Sönmez 2001 krizi sonrası Kemal Derviş yönetiminde , IMF desteği ve disipliniyle maliyeti topluma ödetilmiş bir istikrarlı ekonomiyi devralan AKP iktidarının, dünyadaki likidite bolluğunun avantajıyla da seçmene sunduğu istikrar tablosu, 2008’de son hızla kararıyor. 2007 seçimlerinde oylarını yüzde 47’ye çıkarmada ekonomiden rüzgar alan AKP’de şimdi rüzgar ve şemsiye tersine dönmüş durumda. Tüm beklenti anketleri, güven endeksleri AKP’ye güvenin hızla azaldığını, AKP’nin hızla kan kaybettiğini, bunun da olası bir seçimde oy azalmasına mutlak olarak yansıyacağına işaret ediyor. AKP’nin ekonomi cephesinden büyük gedikler vermesinde iç dinamikler kadar dış ekonomik çalkantı ve kapatma davasının yol açtığı belirsizliğin rolü var. 2007’nin ikinci yarısında yavaşlayan büyüme, hızlanan fiyat artışları ve seçim harcamaları nedeniyle, büyüme, enflasyon ve bütçe hedeflerinde büyük sapmalar yaşayan AKP ekonomik programı, 2008’e bir dizi olumsuzluk ve düşüşle girdi. Türkiye ekonomisinin büyümesini dış kaynak girişine dayandırmış olan AKP iktidarı, dünyada likidite darlığının yaşanmaya başlaması ile birlikte, kaynak girişini sürdürmek, içerideki sıcak paranın dışa çıkışını önlemek için çareyi, hızla faizleri yükseltmekte buldu. Yükseltilen faizlerle kaynak girişini, dolayısıyla döviz kurunu belirli bir bantta tutabilen yönetimin bu politikası, ekonomiye ve topluma çok ağır bir yüksek faiz maliyeti yüklüyor. ABD ve AB’den, gelen faizleri yükseltmeme sinyaline, T.C. Merkez Bankası’nın daha uzun süre faizleri indirmeyeceği, hatta gerek görürse yükselteceği sinyali, yüksek faizli yaşamın ekonomik hayata uzun süre damgasını vuracağını gösteriyor. Yüksek faiz, fiyat istikrarının gerekçesi gibi gösterilse de, özünde ekonominin rüzgarı olan dış kaynak girişinin daim kılınması için olmazsa olmaz koşul. Bu dış kaynak girişi, döviz kurunu da istenen düşük seviyede tutarak, dış borç yükü olanları, ithalat siparişi bulunanları olası kabuslardan kurtarıyor, ama şimdilik… Bu yüksek faiz freninin hem iç borç yükü üstünden bütçeye, dolayısıyla topluma, hem de yüksek faiz ateşiyle yanacaklara getireceği maliyetler hızlı bir memnuniyetsizliğe yol açmış durumda. Yüksek faizin içten içe ciddi bir maliyet ödettiği açık. Bir anlamda yüksek faiz, fiili yaşanan krizin maskelenmesine […]

Dünyayı kurtaran adam

Nıvart Taşçı Çevre bilimci Lester R. Brown, geçtiğimiz hafta TEMA Vakfı’nın davetlisi olarak İstanbul’daydı. Brown, ziyaretinin son günü 20 Haziran’da Santralistanbul’da, kendi yazdığı kitapla aynı adı taşıyan “Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” konferansında konuştu. Ve duymaya alıştığımız felaket senaryolarının aksine, iklim değişikliğinin başa çıkılabilir bir sorun olduğunu vurguladı. “Plan B 3.0, Uygarlığı Kurtarmak İçin Harekete Geçmek” Lester Brown’ın, dünyevi kurtuluşumuzun sırrını içeren bir kutsal kitap muamelesi gördüğüne tanık olduğumuz son kitabı. Onun İstanbul ziyaretinin bir amacı da, bu kitap için düzenlenen imza gününe katılmaktı. Brown bu çalışmasında kendi ifadesiyle, “uygarlığımızı karşı karşıya kaldığı tehditten kurtaracak planı” anlatıyor. “B planı” ismi verdiği bu yolun, üç temel ayağını ise şöyle aktarıyor: “Öncelikle 2020’ye kadar karbon emisyonlarının yüzde 80 azaltılması, ikinci olarak nüfus artışının sekiz milyarla sınırlanması, üçüncü olarak da ekonomilerin doğal destek sistemlerinin yani ormanlar, meralar ve balık çiftlikleri gibi alanların desteklenmesi gerekiyor.” Brown’a göre, bunların hepsinde bir gerileme yaşanırsa, çevresel destek sistemlerinin çökmesi sonrasında ayakta kalan tek bir medeniyet bile kalmayacak. Mevcut durumun sürdürülebilir olmadığını belirten Brown, bu noktada şu soruyu soruyor: “Temel birtakım düzenlemeler yapacak mıyız? Ve bu düzenlemeler ne kadar sürecek?” Brown, bütün dünyanın yapamadığını kısacık bir zaman diliminde başarmanın yolunun, enerji piyasasının devlerini temiz enerji üretiminin karlı olduğu konusunda ikna etmekten geçtiğini söylüyor. “Geçmişte de şimdikine benzer krizler yaşanmış fakat bunlar zaman içinde dengelenmişti. Ama şimdiki durum çok farklı. Artık çok daha büyük bir seferberliğe ihtiyacımız var. Sadece hükümetler değil, toplum da tek vücut olarak harekete geçmek zorunda.” “Toplantılar kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor”Aklımıza tam da bu meselelerin, yani sera gazı emisyonlarında gidilmesi gereken kısıtlamaların tartışıldığı, konulan hedeflere yaklaşmak bir yana, henüz hedefler üzerinde uzlaşmanın dahi sağlanamadığı uluslararası toplantılar geliyor. İşte bu noktada da Brown’ın “farkı” ortaya çıkıyor. Çünkü ona göre bu toplantılar sadece kararsızlık ve çözümsüzlük üretiyor. Çünkü Avrupa’nın önümüzdeki 12 yılda karbon emisyonlarını yüzde 80 azaltması “hiç […]

İşkence de cezasızlık da sistematik

Medyakronikinfo@medyakronik.com Helsinki Yurttaşlar Derneği, İnsan Hakları Derneği, İstanbul Tabib Odası, Mazlumlar ve İnsan Hakları İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der), Türkiye İnsan Hakları Vakfı, Toplum ve Hukuk Araştırmaları Vakfı (TOHAV) 26 Haziran İşkence Görenlerle Dayanışma Günü nedeniyle bugün (26 Haziran) ortak bir basın açıklaması yaptı. Taksim Gezi Parkı’nda yapılan açıklamada 2007 yılında TİHV’e 452, İHD’ye 687, Mazlum-Der’e 163, ve TOHAV’a 116 kişinin işkence başvurusu yaptığı belirtildi. Bu yılın ilk 5 ayında TİHV’ye yapılan işkence başvurusu ise 203 oldu. Türkiye’de işkencenin sistematik bir hak ihlali olma özelliğini devam ettirdiği vurgulanan açıklamada, “Özellikle Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’nda yapılan değişiklik sonrasında sıradan polis karakollarında, jandarma birimlerinde, açık alan ve sokaklarda, gösteri ve yürüyüşlere müdahale sırasında işkence ve kötü muamele uygulamalarının nicelik ve şiddetinde ciddi bir artış gözlemleniyor. Bunun başlıca nedeni bir yandan AB kriterlerine uyum amacıyla yapılmaya çalışılan göreli ve kısmi iyileştirmelere son verilmesi iken diğer yandan tüm ülkede muhafazakâr ve otoriter yönelimlerde bir tırmanışın yaşanıyor olması” denildi. Cezasızlığın, sistematik işkencenin hem bir sonucu hem de işkence yapılmasını mümkün kılmanın araçlarından birisi olduğu vurgulanan açıklamada, “Çünkü işkence failleri ve sorumluları, hukuki ve fiili açıdan cezaya karşı korundukları oranda, yeniden işkence yapma cesareti bulmakta ve yığınlar üzerindeki işkence tehdidi sürekli kılınıyor. Aynı zamanda her işkence iddiası sonrasında mağdurlara yönelik olarak polise mukavemet ettikleri gerekçesiyle karşı davalar açılarak mağdurların maruz kaldığı uygulamalara karşı sesini çıkarması ve hak araması engelleniyor. İşkence yaptığı ve aşırı güç kullandığı gerekçesiyle güvenlik görevlileri hakkında açılan az sayıdaki dava da zaman aşımı, iyi hal indirimi, sicil affı gibi gerekçelerle cezasızlıkla sonuçlanmaktadır” denildi. İşkencenin soruşturulması ve sorumluların yargılanmasında en önemli delil olarak kabul edilen tıbbi raporlandırmaların hâlâ eksik ve yetersiz ya da yanlış olabildiğine değinilen açıklamada, “Mahkemeler yargılama sırasında işkence iddiası ya da bulgusu ile karşılaştıklarında, olaya ilgisiz kalmakta, işkence ile ilgili olarak savcılıklara suç duyurusunda bulunma gereği duymamaktadır” denildi. Açıklamada 2008’in ilk […]

“Ergenekon” haberciliği: Maç eksikliği Milliyet’in başına iş açtı

Alper Görmüş Futbol yorumcusu Rıdvan Dilmen, Türk Milli Futbol Takımı’nın kalecisi Rüştü Reçber’le ilgili enteresan bir analiz yaptı. Dedi ki, “Rüştü, kalesine bol top geldiğinde yıldızlaşan bir kaleci, ama kalesi uzun sürelerle toptan uzak kalınca onun da konsantrasyonu kayboluyor ve hata yapıyor.” MilliyetOkur Temsilcisi Derya Sazak’ın 12 Haziran’da Milliyet’te yayımlanan bir haberle ilgili olarak yazdığı “Gürses haberinde ‘dilekçe’ hatası…” başlıklı değerlendirme yazısını (23 Haziran) okuduğumda, aklıma Rıdvan Dilmen’in bu sözleri geldi. Acaba diyorum, önemli bir haberi uzun süre görmezden geldikten sonra bir vesileyle habere dönmenin benzer riskleri mi var? Doğrusu, gazetenin yaptığı vahim yanlışı anlayınca “olabilir” diyor insan… Bu ilginç, biraz da inanılmaz hatayı ele almadan önce Derya Sazak’a samimi bir teşekkür etmemiz gerekir diye düşünüyorum: Elindeki malzemeyi ince eleyip sık dokumadan haberleştiren bir muhabirin nelere yol açabileceğini gösterdiği için… Hatayı pekâlâ küçük bir özürle geçiştirebilir, bu arada hatayı da ondan ders çıkarabilmemizi engelleyecek şekilde gizleyebilirdi. Oysa o gazetesinin hatasını sayfasının ana konusu yapmayı ve hatayla yüzleşmeyi tercih etmiş.Bu da, giderek bir çölü andıran matbuatımızda az erdem sayılmaz doğrusu. Haber, dilekçenin ilk bölümünden Mesele şu: Ergenekon soruşturmasından tutuklu Doç. Emin Gürses, günün birinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na bir dilekçeyle baş vurarak tahliyesini istedi. Gürses, dilekçesinin giriş bölümüne tırnak içi ifadelerle savcılık iddialarına yer veriyor, ikinci bölümde de bu iddiaların geçersiz olduğu gerekçesiyle tahliyesini istiyordu. Milliyet’in haberine göre, Gürses “Ergenekon örgütü”nü kabul etmekle kalmıyor, onun iç işleyişiyle ilgili ayrıntılı bilgiler de veriyordu.Oysa, başta da dediğim gibi, bunların tamamı savcının sözleriydi. Gerçek ise bambaşkaydı. Derya Sazak’a bir mektup gönderen Emin Gürses’in avukatı Filiz Esen’in dediği gibi, Gürses dilekçesinin ikinci bölümünde, “Kendisine isnat edilen suçlamanın tamamen gerçek dışı bir komplo olduğunu, bu komplonun amacının Türk Silahlı Kuvvetleri’ni yıpratmak ve Türkiye’deki emperyalizme karşı duran vatanseverleri sindirmek olduğunu, işin gerisinde Büyük Ortadoğu Projesi’nin bulunduğunu ve bunun da istihbarat güçlerince organize edildiğini” savunuyordu. Ne var ki Milliyetmuhabiri, […]

Çin motorlarının fiyatı da tartışılıyor kalitesi de

Uğur Orakçı Türkiye’de son yıllarda motor satışlarında büyük bir patlama yaşanıyor. Şu anda Türkiye yollarında 1 milyon 850 bin adetten fazla demir at koşuyor ve bunlara her gün yenileri ekleniyor. Motor kullanımındaki bu patlamanın bir çok sebebi var. Ama en başında araba almaya gücü yetmeyenlerin motoru tercih etmeleri geliyor. Piyasada onlarca motor markası ve modeli bulunuyor. Ancak son 3 yıl içinde asıl patlamayı yaşatan uzak doğu kaynaklı motorlar oldu. Türkiye’de Çin’den ithal 70 civarında motor markası bulunuyor. Bununla birlikte bazı markalara da Sanayi Bakanlığı’nın istediği teknik standarda uymadığı gerekçesiyle ithalat izni verilmiyor. Çok düşük fiyatlarla ithal edilen Çin malı motorlar, bayilerden üreticilere ve kullanıcılara kadar pek çok kesimde tartışma yaratıyor. Düşük fiyatlı, düşük yakıt tüketimli, uygun ve bol yedek parçalı olma özellikleri öne çıkartılan bu motorlarla ilgili hem kullanıcıların hem de bayilerin görüşlerine başvurduk. Motor kullanıcıları kalite konusundaki bazı şikâyetleri yanında servis ve yedek parça sorunlarıyla da karşılaştıklarını söylediler. Bu konuda en fazla karşılaşılan şikâyetler arasında motorların aniden durması veya bazı parçaların rüzgardan kopması ön sıralarda yer alıyor. Çin mali motorları kullanmayan motorcular ve bayiler de motosikletin “can taşıyan” bir araç olduğunu ve bu konuda ucuza kaçmanın hayati tehlikeleri de beraberinde getireceğini söylüyorlar. Bazı bayiler ve kullanıcılar motorlar dışında kask gibi aksesuvarlar için de aynı tehlikenin sözkonusu olduğunu dile getiriyorlar. Örneğin Çin mali aksesuarların benzerlerine göre çok ucuza satıldığını belirten bir motosiklet bayii, görüntünün aynı olmasına rağmen bu ürünlerin beklenen işlevi yerine getirmediğini öne sürerek bunları satmadığını söylüyor. Diğer yandan Çin malı motorları satan bayiler de bu iddialara kendi sattıkları ürünlerle ilgili bir karalama kampanyası olduğunu vurgulayarak karşı çıkıyor. .Zaman zaman ithalat nedeniyle yedek parça konusunda yaşanan sıkıntılar dışında Çin motorlarının diğer motorlara göre hiç bir ciddi zafiyeti bulunmadığını söyleyen bayiler piyasaya getirdikleri hızlı rekabet nedeniyle eskiden hakim durumda olan bir kaç markanın bundan rahatsız olduğunu ifade ediyor. Çin motoru […]

Cezaevinde hukuk kliniği

İstanbul Bilgi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğrencileri, Bakırköy Kadın Kapalı Ceza ve İnfaz Kurumu’ndaki tutuklu ve hükümlülere 8 hafta boyunca hukuk eğitimi verdi. Hukuk Kliniği adı altında gerçekleştirilen projede tutuklu ve hükümlülere anayasa ve temel haklar gibi temel kavramların yanı sıra, aile hukuku, iş hukuku, kira hukuku, kadına karşı şiddet gibi gündelik hayatta karşılaşabilecekleri konularda da hukuki bilgiler verildi. Tutuklu ve hükümlüleri hukuki açıdan güçlendirmeyi amaçlayan proje, aynı zamanda öğrencilerin sosyal sorumluluk ve toplum önünde konuşabilme gibi becerilerine de katkı sağladı. Kurum yetkilileri projenin tutuklu ve hükümlüler için son derece verimli geçtiğini ve projenin devam etmesini istediklerini belirttiler. İstanbul Bilgi Üniversitesi, Hukuk Fakültesi tarafından Türkiye’de ilk defa gerçekleştirilen projenin sonunda katılımcılara sertifika verildi.Haber: Cem Hakverdi Kamera: Haldun Ülkü

İşkenceci bir generalin itirafı: “Çiğnenen Yasalar, Kırılan Hayatlar”

bianet.org “Çiğnenen Yasalar, Kırılan Hayatlar”dan “İşkenceye Tanıklık Etmek” bölümünü, Ebu Garib’de, Guantamano’da, Türkiye’de ve dünyanın neresinde işkence varsa, orada işkenceye uğrayanların yanlarında olduğumuzu ifade etmek için çevirdik. ABD’nin Ebu Garip ve Guantanamo’da zorla özgürlüğünden alıkoyduklarından 11 kişinin ilk elden işkence, insanlık dışı ve kötü muamele, küçültücü davranış ve cezalandırmaya dair anlatımlarının yeraldığı raporda uluslararası standartlara göre bu kişilerin tıbbi değerlendirmeleri, işkencenin uzun süren fiziksel ve psikolojik sonuçları belgelendirildi. Bu değerlendirmeler ABD personelinin savaş suçları komisyonunun işkenceyi yasaklayan kanunlarının ihlalinin kanıtı aynı zamanda. Sağlık profesyonelleri de işkenceye göz yummuş PHR’nin konuştuğu 11 kişiden dördü 2001 sonu 2003 başı arasından Afganistan sınırında özgürlüğünden alıkoyulmuş daha sonra Guantanamo’ya gönderilmiş ve aşağı yukarı üç yıl orada tutulmuşlar. Diğer yedi kişi ise Irak’ta 2003’te tutuklandı ve suçlanmadan 2004’te serbest bırakıldılar, altı ay zorla özgürlüklerinde alıkoyulanlar altı ay “tutuklu” kalmışlar. Görüşülen 11 kişinin tıbbi değerlendirmeleri iki gün yoğun klinik görüşmelerle, tanı testleriyle yapıldı, bu tıbbi değerlendirmeler sağlık profesyonellerinin işkence ve kötü muameleyi kolaylaştırdığını ortaya koyuyor. İşkenceye tanıklık etmek, başka bir işkence… Raporda görüşülen “özgürlüğünden alıkoyulmuş kişiler”, Ebu Garip’tekilerin birbirlerinin gördükleri işkencelere tanıklık etmeye zorlandıklarını, birbirlerinin köpekler tarafından ısırıldığına, cinsel olarak aşağılanmanın çeşitli biçimlerine maruz bırakıldıklarına tanıklık ettiklerini, anal ilişkide bulunma taklidi yapmaya zorlandıklarını anlatıyorlar. Aktarılanlara göre hapishanede anal ilişkide bulunma taklidi yapmaya zorlanan erkekler 1,5 saat boyunca diğerlerini anal ilişkide bulunma taklidi yaparken izlemeye zorlandılar, “bu dinimizde günah, yalvarırız merhamet edin” diye yalvardılar.Bir başka görüşülen kişi askerlerin orada tutulanları birbirine doğru ittiklerini, onlarınsa uzaklaşmaya çalıştıklarını, sorgucuların, ağabeyinin işkencesini kendisine izlettiklerini, ağabeyini başı kanlı, eli sargılı, çıplak ve mahrem yerleri bir bezle örtülü olarak kendisine gösterdiklerini anlatıyor. Anlatılanlar arasında “özgürlüğünden zorla alıkoyulanların” çıplak olarak bir piramit görüntüsü oluşturacak gibi birbirlerinin üstüne yatmaya zorlandıkları, birbirlerinin cinsel organlarına dokunacak pozisyonlarda durmaya zorlandıkları da var. Taguba: Resmi bir özür gerekiyor Dönemin ABD Ordusu Tümgeneral Antonio Taguba işkenceyi kabul eden bir […]

Memleketin yüzde 51’i işkencesever çıktı

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com “World Public Opinion (Dünya Kamuoyu) isimli program tarafından BM merkezinde açıklanan bir anket, Türkiye’de kamuoyunun yüzde 51’nin “gereken durumlarda” işkenceye onay verdiğini ortaya koydu. BM’de, 26 Haziran İşkence Mağdurlarına Destek Günü’nden önce düzenlenen basın toplantısında WPO tarafından 10 Ocak-6 Mayıs 2008 tarihleri arasında yapılan anket sonuçları açıklandı. Ankette, Türkiye’de teröristlere işkenceye belli bir oranda izin verilmesini düşünenlerin oranının 2 yılda yüzde 24’ten (2006) yüzde 51’e (2008) çıktığı belirtildi. Ankete katılan işkenceseverler gerekçelerini de, “Masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda teröristlere belli oranda işkence yapılabilir” diye açıkladı. İşkenceseverler Türkiye, Hindistan, Nijerya ve Tayland’da Maryland Üniversitesi Uluslararası Siyaset Davranışları Programına (PIPA) bağlı WPO’nun direktörü Steven Kull, anketin dünyanın 19 ülkesinde yapıldığını ve anket için 19 bin insana soru sorulduğunu söyledi. Kull, anketin yapıldığı 19 ülkenin 14’ünde ankete katılan kişilerin çoğunluğunun “işkencenin hiçbir durumda kesinlikle uygulanmaması gerektiğini” belirttiğini, ancak aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 4 ülkede sonucun daha farklı olduğunu söyledi. Kull, “masum insanların hayatlarının risk altında olduğu olağanüstü durumlarda” Hindistan, Nijerya, Türkiye ve Tayland’da ankete katılanların, teröristlere belli bir oranda işkence uygulanabileceği yönünde yanıtlar verdiğini söyledi. Ankete göre Hindistan’da bu oran yüzde 59, Nijerya’da yüzde 54, Türkiye’de yüzde 51 ve Tayland’da ise yüzde 44. Türkiye’de hiçbir koşul altında işkence yapılmaması gerekenlerin sayısının oranının ise yüzde 36 olduğu, bu oranın 2006 yılında yapılan ankette yüzde 62 olduğu belirtildi.Türkiye’de “genel olarak işkence uygulanabileceğini düşünenlerin” oranının ise yüzde 18 olduğu, bu oranın Çin ile birlikte en yüksek oran olduğu da belirtildi.Kull, Türkiye’de anketin nasıl yapıldığı ve kamuoyunda 2 yılda neden böyle büyük bir değişiklik olduğu konusunda neler düşündüğünün sorulması üzerine, anketin Türkiye’de Arı Vakfı-Infakto araştırma şirketi tarafından yapıldığını ve ankette temsili olarak seçilen 1000 kişiye soru sorulduğunu söyledi. “Türkler teröre tepki gösteriyor” Kendi fikrini açıkladığını belirten Kull, Türkiye’de son dönemde terör saldırılarının artmasının ve özellikle medyada teröristler tarafından öldürülen sivillerin büyük yer […]