Kategori Genel

Saray bahçesinde seviye tespit sınavı

Gökhan Tan Medyakronik öğrencileri sokak röportajları da yapıyor. Çoğu kez gündemle ilgili bu röportajlar, kimi zaman gündemle, hatta gerçekle ilgisi olmayan soruları da içeriyor. Bu ikinci gruptaki röportajlardan birinde, öğrenciler vatandaşa, “Dolmabahçe Sarayı satılmış, ne diyorsunuz/” sorusunu yöneltmişti. Soruyu cevaplayanlardan hemen hiçbiri, bu sorunun gerçekle bağlantısını sorgulamamış ve sarayın satılmasını olağan bir gelişme olarak yorumlamıştı. Haber videosunu editörlerimizle seyrettik ve yayımlanmamasına karar verdik. Çünkü söz konusu röportajın amacı, gerçek olamayacak kadar abes durumlar karşısında sokağın tepkisini ölçmekti. Ama alınan tepkilerden de anlaşılacağı üzere, soru gerçek gibi algılanabiliyordu. Sanırım en büyük tepkiyi gösteren de bendim. Resmen, tüylerim diken diken olmuştu. Öyle ya, ismi ülkeyle bir anılan anıt eserlerin ve kültür varlıklarının, bakir koyların, ormanlık alanların kişi ve firmalara tahsis edildiği bir ülkede bu da olabilirdi. Çırağan Sarayı’nın deniz cephesine kurulan dev çadırı görünce aklıma bu video geldi. Geçen hafta boyunca İstanbullular, kentin sembollerinden biri olan bu sarayı, alışık olmadıkları bu görüntüyle seyrettiler. Sarayın deniz cephesini, birinci kat seviyesine kadar örten çadırın fotoğrafları, bu uygulamadan rahatsız olan arkeolog Görkem Kızılkayak tarafından Medyakronik’e ulaştırıldı. Pek çoğumuzun sadece denizden görme şansı bulabildiği Çırağan Sarayı, Sultan Abdülaziz döneminde, 1871’de yapıldı. 1910’da yandı. İlişikteki yazıda da okuyabileceğiniz üzere, çeşitli dönemlerde farklı amaçlar için kullanıldı. Ve Alman Kempinski Otelleri 1987’de kendilerine tahsis edilen sarayı onararak, 1991’de hizmete açtı. Beşiktaş ve Ortaköy arasında geniş bir sahil şeridine sahip “Çırağan Palace Kempinski”, Türkiye’nin (ve konumu sayesinde elbette dünyanın da) tartışmasız en güzel ve hizmet kalitesi yüksek otelleri arasında. Otel kompleksine ismini veren Çırağan Sarayı, konaklama için kullanılmıyor. Düğün, toplantılar ve çeşitli organizasyonlarda hizmet veriyor. Ve görünen o ki, otel yönetimi, bu etkinliklerini bir Osmanlı sarayında gerçekleştirmek için yüklü bir meblağ ödeyen müşterilerinin bir dediğini iki etmiyor. Koruma kurallarına aykırı Kempinski Oteli, Çırağan Sarayı’nın deniz cephesinde dört gün boyunca duran şeffaf çadırın geçici olduğunu ve bir bankanın, 5 Mayıs akşamı […]

“Türkiye’nin Hatıra Defteri” Çırağan kıyısında boğuldu

Görkem Kızılkayak Düşünür kültür tanımını “doğanın bize armağan ettiklerinin karşısında insanların ürettiği her şey” diye yapıyor. Millet olarak tembelliğimiz, okumayı sevmeyişimiz, eğitimsizliğimiz bu tanımı hep olumsuz yönüyle uygulamamıza neden oluyor. Yakıp, yıkıp, talan ettiklerimiz bizim öz kültürümüz. Peki tüm bunlara rağmen korunabilenlere karşı bakış açımız nasıl? Örneğin, Çırağan Sarayı’na… Uzun bir hikâyesi vardır bu sarayın. Abdülmecid’in başlattığı projenin, Osmanlı’nın “hasta adam” günlerine denk gelmesi nedeniyle ancak Abdülaziz tarafından on iki yıl sonra bitirilmesiyle başlamıştı bu hikâye. Tamamlandığı 1872 yılından yandığı 1910 yılına kadar çok şey görüp geçirdi. Sultan V. Murat’a mahpushane, Meclis-i Mebusan’a çalışma mekanı oldu. Yanık saray duvarlarıyla Şeref Stadı’na kale oldu. Yıllarca Beşiktaş Spor Kulübü’ne, Türk futboluna hizmet verdi. Yaşadığı bu kadar tecrübeden sonra büyüklerimiz, “turizme açılması”nı buyurdu. Viranelikten kurtulup hayata döndü. Şeref Stadı’nda beş yıldızlı bir otel bitiverdi. Saraydan geriye kalan duvarlar ise gerçeğine uygun olarak onarıldı. İçimize işleyen “bizden öncekinin yaptığını yok sayma, ilk adımımızı dünyanın sıfır noktası görme” alışkanlığımız burada da karşımıza çıktı. Hatırlarsınız belki, açıldığı 1991 yılında otelle ilgili gazete sayfalarına taşınan ikinci büyük haber (birinci haber otelin açılışıydı), girişteki anıt çınarın “geçişi engellediği” gerekçesiyle kesilmesiydi. Haberlerin önünü kesmek için bir tabela dikildi, eskiden ağacın bulunduğu noktaya; genç bir çınar ağacıyla beraber. Çınar kurudu… Özür tabelasına da gerek kalmadı. Artık otelin girişinde bu hikâyeden eser yok. Hafızalarımızdan silindi anıt çınarın hikâyesi. Unutmak, geçmişimize en büyük ihanet değil mi? Peki nerede Abdülmecit, nerede Abdülaziz, V. Murat? Nerede Türk futbol tarihinin en manzaralı stadı? Nerede demokratikleşme hareketimizin simgesi Meclis-i Mebusan? Otel yönetimi bunlara ait küçük bir bilgi tabelasını giriş kapısına koyma gereği bile görmedi (Otelin içindeki bilgi panolarını otele giremediğimiz için saymıyorum). Hükümet, yerel veya sivil güçler bu konuda otel yönetimine tepki göstermedi. Çünkü Çırağan Sarayı yeniden doğmuştu. Artık ona biçtiğimiz rolün tarihle, geçmişle ilgisi kalmadı. Büyük düğünlere ev sahipliği yaptı. Dünyanın en zenginlerini ve ünlülerini […]

“Şiddete meylimiz vallahi dertten”

Sinan Gülalsinangulal@medyakronik.com Eskiden İstanbul trafiğinde bol küfürlü biraz ileriye gitti mi yumruk yumruğa kavgalar yaşanırdı. Günümüzde bu kavgalarda yumruğun yerini çivili sopalar, zincir, demir borular, biber gazı spreyleri aldı. Otomobillerin koltuklarının altlarına “zulalanan” bu aletler, en ufak tartışmada hemen yerinden çıkıp önce muhatabı korkutmak, sonra da zarar vermek için kullanılıyor. “Bir kez biber gazı spreyi kullanmak zorunda kaldım” Trafikte yaşanan şiddet içerikli olayların erkekler kadar kadınlar da muhatabı olabiliyor. 10 yıllık sürücü Demet Ş. “Trafikte kadınlar kavga etmiyor çünkü erkeklerin ne kadar asabi olduğunu biliyor. Mümkün oldukça tartışmadan uzak duruyorum. Ama yine de kendimi korumak için çantamda biber gazı taşıyorum. Bugüne kadar bir defa kullanmak zorunda kaldım. Üsküdar’dan Beykoz’a giderken bir taksi beni otobüs ile kaldırım arasına sıkıştırdı. Otomobilimi durdurmak zorunda kaldım. Taksi şoförü de aracını durdurup bağırarak üstüme geldi. Cama vurmaya başladı, bende yüzüne biber gazı sıktım” diye anlatıyor yaşadıklarını… “Dayak da yedim dayak da attım!” İkitelli Organize Sanayi Bölgesi’nde tahsilatçı olarak çalışan ve zamanının çoğunu trafikte geçiren Nuri C. ise özellikle yaz aylarında çok zorlandığını dile getiriyor. Kendisinin de asabi biri olduğunu kabul ediyor ama otomobil kullanmayı bilmeyenlerin olayı iki kat zor hale getirdiğini söylüyor. “Sinyal vermeden sağa sola dönenler, aniden duranlar insanı çileden çıkarıyor. En çok taksi ve minibüs şoförleriyle tartışıyorum. Dayak da yedim dayak da attım… Arabamda sopa da var levye de… Bu tür tartışmalarda en çok Almanya’dan getirttiğim polis copunu kullanıyorum. Yaptığım doğru değil ama kendimizi korumak için mecburuz” diyor.

Her şeyin bir tarihi var: Clapperboard

Övgü Akgürgenovgu@medyakronik.com Sinema endüstrisinde kamera arkasında kullanılan belki de en çekici tasarımlardan biri olan clapperboard’ların nasıl yaratıldığını, ilk kez ne zaman kullanıldığını biliyor muydunuz? İşte sinemaseverlerin merak ettiği sorunun cevabı… Clapperboard’un yaratıcısı Clapperboard, 1920’de Melbourne’daki Eftee Stüdyosu’nun prodüktörü Frank Thrinig tarafından tasarlandı. Daha sonra Leon Leon ve Matthew L. Davies tarafından geliştirilen clapperboard, çekim sonrasında görüntülerle ses kaydının senkronize bir şekilde montajlaşmasını sağlamak için üretilmeye başlandı. Türkçe karşılığı çekim tahtası olan clapperboard’un en önemli işlevlerinden biri de, üzerinde belirtilen çekim tarihi, bölümü ve sahnesi gibi detay bilgiler sayesinde çekimlerde oluşabilecek karışıklıkları engellemek. Üzerinde yönetmenin ve yapımcının isminin bulunduğu tahtalar da var. Clapperboard’u kim kullanır? Clapperboard’u sette clapper loader da denilen kameraman asistanı kullanılır. Tahta üzerindeki bilgileri ise senaryo denetimcisi yazar. Kamera kayda girmeden önce clapperboard odak noktasına tutulur. Aynı zamanda karaktere de yakın konumda olmalıdır. Tahtanın hareketi, kameranın kayda girmesi ve oyuncuların oyuna başlamaları için bir işarettir. Clapperboard’un çeşitleri Clapperboard’un Amerika ve Avrupa’da kullanılan iki farklı versiyonu mevcut. Amerikan versiyonu sahne numarası, çekim sayısı ve kamera açısı olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Avrupalı sinemacıların kullandığı tahtalarda ise çekim sayısı ve sahne numarası gibi bilgiler yer alıyor. Ayrıca çekimde birden çok kamera varsa her kameraya bir harf verilir. Çekim yapan kamera hangisi ise clapperboard’un üzerine, kameraya verilen harf yazılır.

Erdoğan: Yanlış milletten döner

Medyakronik/Anadolu Ajansı Başbakan Tayyip Erdoğan, Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde türban serbestisi öngören anayasa değişikliğini iptal kararını, bugün ilk kez partisinin Meclis Grubu’nda değerlendirdi. Kararın Anayasa Mahkemesi adına “talihsiz” olduğunu belirterek gerekçesinin açıklanmamasına dikkat çeken Erdoğan, “Bunun altında ne var? Nedir acele? Hangi gerekçeyle anayasa değişikliğinin esastan görüşülerek karara bağlandığı hususu mutlaka açıklanmalı” dedi. Erdoğan’ın TBMM’de yaptığı konuşmadan satırbaşları şöyle: Bir tek CHP farklı konuşuyor Burası TBMM. Millet iradesinin tecelli ettiği çatı. İstiklalimizin sembolü olan bu Meclis hiç bir vesayeti, hiç bir gölgeyi kabul etmedi. Bundan böyle de kabul etmeyecek. Burası milletin evidir. Bu evin 70 milyon sahibi vardır. Bu evde hiç bir ayrıma tabi tutulmaksızın herkesin hukuku savunulur. Milletimizin hukukunu ilelebet koruyacağız. Esen rüzgarlara göre yönümüzü belirlemiyoruz.Ümitleri taze tutmak zorundayız. Milletin sağduyusuna güveniyoruz. Siyasetin alanını daraltmaktan, erkler arası çatışmadan medet umanlar var. Herkes Meclis’in yasama yetkileri daraltılıyor derken, bir tek CHP farklı konuşuluyor. Geçen yıl da 367 kararı öncesinde Yüksek Mahkeme’yi tehdit ediyorlardı. Bugün de hedeflerinde Meclis var. Yasama ve yargı erklerini karşı karşıya getirmek istiyorlar.Korku siyaseti zarar veriyor Bütün demokratik açılımları, korku siyasetiyle durdurma çabası Türkiye’ye ciddi zararlar veriyor. Bu gölge oyunları, bu korku siyaseti, halkımızın ekmeğini, aşını büyütmez, büyütmüyor, ülkemizin itibarını yükseltmez, yükseltmiyor. Böyle korku ve vehimlerden beslenen hiçbir siyaset özgürlüğü, adaleti getirmez, getirmiyor.İdeolojik hukuk yorumlarıyla, TBMM’nin iradesini bloke etmeyi ‘muhalefet’ zannetmek, doğrudan doğruya halkın taleplerine, milli iradeye açıkça tavır almaktır, objektif hukuk kurallarını sabote etmektir. Türkiye Cumhuriyeti’nin temel hukuk kaynağı Anayasadır. Her kurum, kişi veya kurul, Anayasa zemininde ve anayasadan aldığı meşruiyet çerçevesinde faaliyette bulunabilir. Anayasaya dayanmayan hiç bir karar anlam taşımayacağı gibi, anayasanın vermediği yetki de kullanılamaz. 148. maddeye göre mahkeme sadece yetki bakımından inceler ve denetler. Türkiye’nin erkler arası çatışmaya tahammülü yoktur.Yanlış milletten döner Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir. Hukukun üstünlüğünü, anayasanın mutlak bağlayıcılığını, anayasal kurumlarımızı tartışmaya açacak işlerden herkes kaçınmalıdır. Kimse bundan fayda ummasın. Türkiye’yi derhal, […]

Yoksa… Yoksa… “Bir nesil boyu” mu?

Alper Görmüş Anayasa Mahkemesi’nin, üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakmayı amaçlayan Anayasa değişikliklerine, türban karşıtlarını bile şaşırtacak şekilde, en sert seçeneği kullanarak yol vermeme kararının anlamı üzerinde durmaya devam edelim. Hatırlayalım, geçtiğimiz cuma günü bu karara ben şöyle bir anlam atfetmiştim: “Ben düne kadar, sonuçları ne olursa olsun, dava bir kez açıldıktan sonra kapatma kararının mukadder olduğuna inananlardandım. Çünkü bu durumda AKP güçlü bir ‘Gördüğünüz gibi, partimizin laikliğe karşı faaliyetlerin odağı haline geldiği suçlaması Anayasa Mahkemesi tarafından da kabul görmedi’ propagandası yürütecek, parti daha da güçlenecekti. Böyle bir siyasi ortamda, iktidar partisinin başta anayasa olmak üzere bütün yasalarda demokrasi temelinde değişikliklere gidecek, bu da Türkiye’deki statükoculuğun tasfiyesi yönünde radikal bir adım olacaktı. “Fakat dünden itibaren durum değişmiş durumda. Anayasa Mahkemesi’nin yarattığı yeni içtihatla bunların hiçbiri yapılamaz. Parti hayatiyetini sürdürse bile, ilaveten sözünü ettiğim değişikliklere niyet etse bile sonuç değişmez. AKP, boynuna asılı durumda bir ‘demokrasi davulu’yla dolaşmaya devam eder. Fakat hiç ses vermeyen bir davuldur bu, çünkü elinde tokmak yoktur. “Böyle bir partinin hiçbir ‘zararı’ olmaz. Ayrıca unutmamak lazım: Türkiye’nin önümüzdeki dönemde yaşayacağı iktisadi zorlukların faturasını ‘şeriatçı parti’ye kesmek de hiç fena olmaz. “Buraya yazıyorum, günü geldiğinde konuşuruz: Mahkeme, türban kararıyla ‘bundan böyle egemenliği paylaşacağız’ mesajı verdi. Devamı, kapatma davasına ilişkin kararında şöyle gelecek: ‘Seni kapatmıyorum ama, önceki mesajımı da unutma, artık egemenliği birlikte kullanacağız! Seni kapatmıyorum ama yaramazlık yok! Öyle anayasa değişikliği, reformlar, demokrasinin yaygınlaştırılması falan, bunları unut! Cici çocuk ol!” Bu sertliğin başka anlamları olabilir mi?Şu anda da böyle düşünüyorum. Fakat bu, başka ihtimalleri gözden geçirmememiz anlamına gelmez. Soruyu tekrar edelim: Anayasa Mahkemesi, neden “yorumlu ret” gibi, hem başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasının önünü kesecek hem de kendisine yönelik çok sert tepkilerden kaçınmasını mümkün kılacak bir yolu seçmedi de bildiğimiz yolu seçti? O “yol”u da hatırlayalım: Anayasa Mahkemesi, AKP ve MHP’nin anayasa’nın 10. ve 42. maddelerinde birlikte yaptığı değişiklikleri, anayasanın “değiştirilemez, […]

“Cumhuriyet umarız kendi çocuklarını yemeyi bırakır”

İstanbul Seminerleri’nin üçüncü gününde, Santralistanbul kampusu AB sürecinde Türkiye, İslam, kozmopolitanizm ve kadın konuları çerçevesinde iki yuvarlak masa toplantısı ve bir paneli ağırladı. Seminerler çerçevesinde ağırlıklı olarak Türkiyeli konuşmacılardan oluşan tek gün olması 4 Haziran’ı, Türkiyelilerin Türkiye’nin içinde bulunduğu duruma dair görüşlerini beyan etmesi için en uygun gün haline getirdi. Nilüfer Göle bu tartışmalara “How the Encounter with Islam is Shaping and Transforming Europe itself” başlıklı makalesiyle katıldı. Avrupa’daki göçmen Müslümanların değişen konumundan bahseden Göle, öncesinde yalnız, erkek, işçi, Müslüman göçmen görmeye alışkın olan Avrupa’nın başörtülü, eğitim amaçlı göç etmiş olan kadın göçmen profili ve göçün “feminenleşmesi” karşısında ne yapacağını şaşırır hale geldiğini vurguladı. Avrupa’da yaşanan sorunun, mekânın kültürel oryantasyonundan, cinselliğin farklı biçimlerde disipline edilmesinin yarattığı şaşkınlıktan ve kolektif hafızadan kaynaklandığını belirten Göle, Avrupa’nın Osmanlıyı Bosna’daki Mostar köprüsüyle değil Ermeni soykırımıyla hatırladığını söyleyerek Mostar köprüsünün mekâna daha heterojen bir bakış geliştirmemizde yardımcı olabileceği önerisiyle konuşmasını noktaladı. Nilüfer Göle’yle kamusal alan, İslam ve kadın konularına da değindiğimiz bol kahkahalı bir söyleşi yaptık. Toplantıda kaldığımız yerden devam edersek “İslami bir Gandi”nin mümkün olduğunu düşünüyor musunuz? İslami düşünürlerin bugünkü şiddet karşısında nasıl pozisyon alacakları sorununu önemsiyorum. İslami düşünürler arasında şiddete karşı tavır takınanlar da olmasına karşın Gandi’nin felsefesi gibi dünyaya mal olmuş bir görüş maalesef yok. Anti – şiddet tavrı bu kadar belirginlik kazanmadı. Bugün İslam’ın gündemindeki konulardan belki de en önemlisi şiddet ve İslami düşünce arasındaki sınırı ayrıştırabilmek. Şiddetin politikayla ilişkisini nasıl göreceğiz? Şiddet politikanın bittiği yerde mi başlıyor yoksa onun devamı olarak mı ilerliyor? Şiddet yoluyla aslında belirli alanlarda yasaklar koyuyorsunuz, hatırlatmalar yapıyorsunuz. Bir sinagogun önünde bomba patlaması, Yahudi vatandaşların kendi dinlerini özgürce kamusal alanda yaşamaları konusunda rahatsızlık verip tedirgin edici bir tavır getiriyor. Bu yüzden burada bir politika var. Bu politikaya karşı Tayip Erdoğan’ın Hahambaşı’yla görüşmesi çok büyük bir adımdı. Yani ‘Biz bunu kabul etmiyoruz, sizin özgürlüğünüzü tanıyoruz’ demenin bir […]

Tuzla’da “seri katil” var

Medyakronik Tuzla Tersaneler Bölgesi’nde meydana gelen ölümlü iş kazalarına bir yenisi daha eklendi. Pazar günü olmasına rağmen iş yoğunluğu gerekçesiyle işe çağrılan İhsan Turhan, yeni yapılan bir geminin arka kapağının altında çalışırken 600 kiloluk kapağın üzerine düşmesi sonucu olay yerinde hayatını kaybetti. Kafası kapak ile sac arasına sıkışan boru ustası Turhan’ın cesedi, önce GİSBİR Hastanesi’ne, buradan da Adli Tıp Kurumu’na kaldırıldı. Aynı tersanede 15 Şubat’ta meydana gelen tüp patlamasında Hasan Köse isimli işçi hayatını kaybetmişti. :Kazanın ardından tersanede çalışan işçiler evlerine gönderilirken, kazanın duyulması üzerine, işçi çalıştıran birçok tersane de işçileri evlerine gönderdi. Seri cinayetlerin hız kesmediği tuzla Tersaneleri’ndeki bu son olaylarla ölen işçi sayısı 97’ye çıktı. Kaza değil ihmal Limter-İş Sendikası üyesi Ali Doğan, “Gemi güvertesinde çalışırken geminin kıç kapağının kafasına düşmesi sonucu arkadaşımızın kafası güverteyle kapak arasında kaldı ve ezildi. Normal koşullarda, kapağın altındaki takviyelerin kaynatılması gerekir. Yapılmadığı için bu ihmal yüzünden iki çocuk babası arkadaşımız hayatını yitirdi. O kapağın kare ya da daire şeklinde olması gerekirdi. Kapak hem dikdörtgen şeklinde yapılmış bu da ağırlığın eşit dağılmamasına neden oldu. Hem de kaynatılmamış. Yasak olmasına rağmen pazar günü işçi çalıştıran ve çalışılan gemide önlem almayan tersane yetkilileri ölümden sorumludur” dedi. Bazı işçiler de Doğan’ı doğrulayarak, “Turhan’ın altında çalıştığı ve üzerine düşen kapak destekle tutturulmak yerine 1 dakika sürecek kaynak yapılsaydı, arkadaşımız ölmeyecekti. Pazar günü çalışıyoruz çünkü gelmezsek yevmiyemiz kesiliyor” diye konuştular. Yaşanan son ölümlerin ardından bazı iş güvenliği önlemlerinin alındığını, işçilere baret, maske, emniyet kemeri gibi iş güvenliği malzemelerinin dağıtıldığını söyleyen işçiler, bunları yapmanın yeterli olmadığının görüldüğünü, patronların önlem alma konusundaki samimiyetsizliklerinin bir kez daha ortaya çıktığını ifade ettiler. 16 Haziran’da grev var Bu arada tersanelerdeki ölümlerin önüne geçilmesi için, 16 Haziran’da Limter-İş’in düzenlediği grevle ilgili dün (8 Haziran Pazar) Türkiye Mimar Mühendisler Odası İstanbul Şubesi’nde bir basın toplantısı yapıldı. “Tuzla’daki son cinayetin” duyurusu yapılarak başlanan toplantıda, “İş cinayetlerinin […]

BM açlara yine hayal vaat etti

Nıvart Taşçınivartt@gmail.com Roma’da düzenlenen ve Birleşmiş Milletler üyesi 181 ülke temsilcisinin katıldığı Gıda Zirvesi dün (5 Haziran) sona erdi. Toplantılarda açlık ve gıda krizinin çözülebilmesi için tarım araştırmalarına ve verim artırıcı sistemleri hayata geçirecek yatırımlara ihtiyaç duyulduğunu savunan hükümet yetkilileri, zirve sonunda bütçelerinden ayıracakları payları açıkladı. Beş yıl içinde 1.5 milyar dolar tarım yatırımı yapacağı sözünü veren Fransa ve İslam Kalkınma Bankası bu listenin başını çekiyor. Ayrılan bütçeler, küçük üreticilerin tohum ve gübre gibi temel ihtiyaçlarının karşılanmasını, tarımsal altyapı çalışmalarına ağırlık verilmesini, yüksek verim sağlayacak tohumlama sistemlerine geçilmesini ve hastalık, tarım zararlıları gibi doğal afetlerle mücadele edilmesini sağlayacak yatırımlara harcanacak. Diğer yandan, şimdiye kadar uygulanan tarım politikalarının masaya yatırılmadığından, çiftçilerin ve küçük üreticilerin karar alma süreçlerinden tamamen dışlandığından ve biyoyakıtlarla ilgili hiçbir bağlayıcı karar alınmadığından yakınan birçok sivil toplum kuruluşu (STK) temsilcisi Roma Zirvesi’nde gelinen noktadan memnun değil. Roma Gıda Zirvesi’ni topa tutanların başında aynı tarihlerde çiftçi ve sivil örgütlenme liderlerini bir araya getiren alternatif Terra Preta zirvesi katılımcıları geliyor. Tarımsal ticaret kurallarının tarımsal ihracatı gerçekleştiren ülkeler tarafından belirlenmesine karşı çıkan STK temsilcileri, siyasi ve ekonomik elitlerin, dünya tarımını uluslararası şirketlerin denetimine sokmak için gıda ve iklim krizinden faydalandıklarını düşünüyor. STK’ler, forum sonunda yayınladıkları deklarasyonda, dünyanın en büyük gıda ve tohum kartelleri Monsanto ile Cargill şirketlerinin kar oranlarını sırasıyla yüzde 108 ve yüzde 86’ya, dünyanın en büyük gübre üreticisi Mosaic’in ise karını yüzde bin 134’e çıkardığını hatırlatarak, BM himayesinde Gıda Egemenliği Komisyonu adıyla yeni bir temsilciliğin kurulması çağrısında bulundular. Tüm dünyadan yüzlerce tarım kuruluşunun altına imza attığı bu çağrının temel dayanağını şu ifade özetliyor: “Yeryüzünü besleyen küçük ölçekli gıda üreticilerine saygı gösterilmesini ve destek verilmesini istiyoruz. Gıda ve iklim krizinin uzun vadeli, sürdürülebilir ve adil çözümü, ülkelerin ve toplulukların tarım politikalarına kendi koşullarına göre karar verdiği Gıda Egemenliği’dir.” Tarım alanları hala biyoyakıt üreticilerinin Tarım ve Gıda Örgütü Başkanı Jacques Diouf’un, […]

Ekranın çocuk işçileri

Meltem Ürüt Televizyon dizilerinde ve reklâm aralarında son zamanlarda çocuk oyuncularla ne kadar sık karşılaştığımızı fark ettiniz mi? Neredeyse her dizi ve reklâm filminde mutlaka en az bir çocuk oynuyor. Aileler akın akın çocuklarını, oyuncu arayan ajanslara yazdırıyorlar. Peki, çocuklar bu denli göz önünde olmaktan nasıl etkileniyor ve çalışma koşulları bu “çocuk işçiler” için ne kadar uygun? Yaşıtı diğer arkadaşları onların yerinde olmak için can atıyor. Ajanslarda kayıtlı diğer çocuklar da onlar gibi bir dizide yer almak için sıraya giriyor. Ancak dışarıdan rengarenk görünen çocuk oyuncuların dünyası aslında o kadar da kolay değil. Kendi parasını kazanmanın tadını küçük yaşta öğrenen bu çocuklar, okul ve oyunculuğu da bir arada götürmeye çalışıyor. Ve onların çalıştığı set ortamları Türkiye şartlarında aslında pek de çocuklara uygun değil. Sine-Sen: “Çocukların sette 15–16 saat bekletildiği oluyor” Türkiye Sinema Emekçileri Sendikası Sine-Sen, çocuk oyuncuların çalışma koşulları anlamında normal çalışanlardan bir farkı olmadığı görüşünde. Sine-Sen örgütlenme uzmanı Zafer Ayden’in anlattığına göre, en çok şikâyetçi oldukları konu, uzun çalışma saatleri: “Kimi çocukların günde 15-16 saat setlerde bekletildiği oluyor. Uyku saatlerine dikkat edilmeden, belki öğrenimleri de engellenerek, okullardan rapor alarak çalışıyorlar. Herhangi bir sosyal güvenceleri de yok. Kayıtlı çalışmıyorlar. Sabahın köründen, gecenin bir yarısına kadar çalışan çocukları sette uyurken gördüğümüz oluyor.” “Ebeveynler, ünlü olma arzularını çocukları üzerinden yaşamamalı” Yeditepe Hastanesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı Doç. Dr. Oğuzhan Zahmacıoğlu, olumsuz set ortamlarının çocukların sosyal gelişimini ve eğitim hayatını da olumsuz etkileyebileceğini ve bu konuda ebeveynlere büyük iş düştüğünü söylüyor: “Ebeveynler kendi ünlü, tanınır olma arzularını çocuklarının üzerinden yaşama heveslerine ket vurabilmeliler. Eğitime gelinceye kadar bu çocukların oyun oynamaya ve aylaklık etmeye dahi zamanları olmuyor. Küçük yaşlarında sanayide çalıştırılan çocuklar nasıl içimizi acıtıyorsa, televizyonun renkli, allı pullu dünyasında “yıldız”cılık oynayan çocukları düşünürken de biraz ezberimizi bozmamız lazım.” Şartlar ağır olduğu gibi, film ve dizilerin öyküleri de çocuklara ağır gelebiliyor. Bazı çocuk […]

Spor ayakkabılar otomatta

Hakan Cönbez Onitsuga Tiger’ın Londra’nın en işlek caddelerinden Carnaby’e yerleştirdiği ayakkabı otomatı sayesinde artık gençlerin en sık kullandığı spor ayakkabıları almak su almak kadar kolay olacak. Üstelik makinanın kullanımı da çok kolay. Kredi kartınızı makineye okutup şifrenizi girdikten sonra istediğiniz ürünü seçiyorsunuz. Londra’daki bu uygulama bir ilk değil aslında. 2004 yılında Reebok ayakkabı otomatları yaptı ancak makinelerdeki ayakkabı modellerinin azlığı ve istenilen her numaranın bulunamaması uygulamanın ömrünün fazla uzun sürmemesine neden olmuştu. Tiger’ın otomatlarında bu sorun giderilmiş, otomatta altı değişik numara ve 24 değişik çift ayakkabı modeli yer alıyor.Londra’da başlayan uygulamanın tüm dünyada yaygınlaşacağı öngörülüyor.

Dış basında türban kararı

Medyakronikinfo@medyakronik.comFinancial Times:“Türkiye’nin laik sistem dün sosyal olarak muhafazakar hükümete karşı önemli bir muharebe kazandı” diye yazdı. Kararın “Felç edici siyasi krizi uzatacağını savunan gazete, “Karar, geniş ve belirsiz etkileri nedeniyle finansal piyasalarda daha çok karmaşa yaratabilir” değerlendirmesini yaptı.New York Times: Kararla, Anayasa Mahkemesinin AKP’ye “incitici bir tokat” attığı belirtildi. Türkiye’nin siyasi sisteminin kuşaklardır darbelerle ve yargı kararlarıyla seçilmiş hükümetlerin işine karışan laik bir elit tarafından kontrol edildiğini kaydedilen haberde AKP’nin Türkiye tarihinde bu gücü kırmak için en ileriye gidebilen bir siyasi parti olduğu belirtildi. Washington Post: Haberde, “Türk mahkemesi üniversitelerde başörtüsünün laikliği çiğnediğine hükmetti. Karar, ülkenin İslami hükümeti ile laik kurumları arasındaki ayrılığı derinleştirdi” denildi.Die Zeit:Haberi, “Türk Anayasa Mahkemesi türban yasağını yeniden yürürlüğe soktu. Böylece iktidar partisi AKP’nin de kaderini tayin etti” şeklinde okurlarına duyurdu. The Guardian: Anayasa Mahkemesinin “siyasi olarak tartışmalı bir yasayı iptal ettiğine, AKP konusunda korkuların olduğuna dikkat çekerek, “Karar Türkiye’nin geleceği için önemli etkileri var” dedi. Gazete, kararın AKP için “terslik” oluşturduğunu da yazdı. BBC: “Bazılarınca, türban yasağı İslam’ı devlet etkinliklerinin haricinde tutmanın bir sembolü olarak laik devletin en temel unsurlarından biri olarak görülüyor. Ordu, mahkemeler ve üniversitelerden oluşan laik kuruluşlar yasağın reforma uğramasına muhalefet ediyorlar” dedi. El Cezire:Kararın AKP hükümeti için “yenilgi” olduğu belirtilerek, “Bireysel haklarda sıkı bir düzenlemeye yol açan 1980 askeri darbesinden bu yana çoğunluğu Müslüman olan ama laik bir yapıya sahip Türkiye’de türban yasağını kaldırmak dini konularda yapılan en önemli hamlelerden biri” yorumu yapıldı. The Times: Mahkemenin kararını AKP için “tehdit” olarak yorumlarken, “AK Parti Türkiye’nin saygın kurucusu Mustafa Kemal Atatürk laik prensiplerine bağlı kaldığı konusundaki protestolara rağmen, gizli bir İslami gündeme sahip olduğu konusunda yönetici elit ve dine ihtiyatlı yaklaşan kentli halkın korkularını yatıştıramadı” dedi. Le Monde:Anayasa Mahkemesi’nin kararı için “Adalet ve Kalkınma Partisi için ciddi bir tersliktir” dedi. Gazete, “Anayasa Mahkemesi kararı, AKP için en kötü senaryo” ifadesini de kullandı. […]

Artık AKP’yi kapatmaya gerek yok

Alper Görmüş Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) ile Milliyetçi Hareket Partisi’nin (MHP) ortaklaşa hazırlayıp TBMM’de kabul ettikleri anayasa değişiklikleriyle ilgili olarak Cumhuriyet Halk Partisi’nin (CHP) Anayasa Mahkemesi’nde açtığı iptal davasında mahkemeden “iptal” kararı çıktı. Bu sonuç, bilelim ki gönlünden “iptal” geçen çevrelerin bile beklemediği bir sonuçtu. Peki, beklenen neydi? Beklenenle ortaya çıkan arasındaki farkı ve bunun ne anlama geldiğini daha iyi anlayabilmek için, karardan önce mahkemenin önünde bulunan seçeneklere bir göz atalım. Birinci seçenek: Mahkeme, anayasanın ilgili maddesinde açıkça belirtildiği gibi (148. madde: “Anayasa Mahkemesi, anayasa değişikliklerini sadece şekil bakımından inceler ve denetler”) konuyu esastan karara bağlama yetkisi olmadığı gerekçesiyle “iptal talebinin reddine” karar verir. (Hatırlayın, raportörün tavsiyesi de bu doğrultudaydı.) İkinci seçenek: Önüne gelen anayasa değişikliği ile anayasanın “değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddeleri arasında ilişki kurar ve 148. maddeye aldırmaksızın anayasa değişikliklerini CHP’nin talebi doğrultusunda iptal eder; ki kararla bu seçenek gerçekleşmiş oldu. Üçüncü seçenek: Mahkeme, anayasa değişikliklerini iptal etmez, fakat “yorumlu ret”le bu değişikliklerin hiçbir sonuç doğurmayacağını hükme bağlar, sonuçta başörtüsünün üniversitelerdeki varlığına ilişkin eski uygulama devam eder. “İptal” demek, savaş ilanı demek!Üniversitelerde başörtüsü yasağının devamını isteyenler “gerçekçi”; yasağın kaldırılmasını isteyenler de “kötümser” bir bakışla en güçlü ihtimalin üçüncü ihtimal olduğunda birleşiyorlardı. Bu durumda mahkeme, daha önce aldığı ve “içtihad” haline gelen bir kararına dayanmış olacak, hukuken çok da fazla yıpranmayacaktı.Mahkemenin “iptal” kararı almasının hukuk çerçevesinde savunulması ise imkânsız gibiydi. Özellikle 148. maddenin varlığı bunu mümkün kılmıyordu. Öte yandan, değişiklikleri “Anayasanın değiştirilemez, değiştirilmesi teklif dahi edilemez” maddelerini işaret ederek iptal etmenin türban kararını çok aşan başka bir anlamı vardı. Bu anlam, doğrudan doğruya “egemenliğin kullanımı” ile ilgiliydi. Başta, İstanbul Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Serap Yazıcı olmak üzere bu yolda görüş beyan edenler, bu görüşlerini (mealen) şöyle temellendiriyorlardı:“Anayasanın sözü edilen maddelerinde devletin temel kuralları sıralanırken sadece ‘laiklik’ sayılmıyor, ‘demokratik, sosyal ve hukuk devleti’ niteliklerine de işaret ediliyor. Bu […]

“Meclis’in yasa değiştirme yetkisi ortadan kalktı”

Medyakronikinfo@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi’nin üniversitelerde başörtüsü serbestisi getirecek anayasa değişikliğini iptal etmesi, siyasi ve hukuki açıdan tartışma yarattı. Bu karar uyarınca, TBMM’nin anayasa değişikliği yapma yetkisinin kalktığı yorumu yapıldı. Profesör Ergün Özbudun: “Anayasal ilkeler aşıldı” Çok tartışılacak bu iptal kararı Anayasa Mahkemesi üzerindeki tartışmalara yeni boyutlar katacaktır. Anayasa Mahkemesi, yasama organının değil kurucu organın yerine geçen bir karar aldı ve anayasal ilkelerini aştı. Onun kapsamadığı bir inceleme yaptı ve esas incelemesi yaptı. Şekil incelemesi değil apaçık bir esas incelemesidir. Anayasa Mahkemesi, anayasanın kendisine yasakladığı bir yetkiyi kullanmıştır, ancak yetki gaspı olarak ifade edebilirim. Anayasa Mahkemesi iptal kararıyla yasama organının yerine geçmiştir. Bundan sonra Anayasa Mahkemesi onayı olmadan hiçbir anayasa değişikliği yapılamaz. 2. maddede sayılan cumhuriyetin nitelikleri yoruma açık ve o kadar geniş ki bunlarla ilişkisi kurulamayacak bir anayasa değişikliği tasavvur etmek güç. Her değişikliği bunlardan biriyle ilişki kurabilirsiniz. Bundan sonra TBMM’nin anayasayı değiştirme iktidarı yoktur, bu iktidar anayasa mahkemesine tevdi edilmiştir. Batı da bunun örneği var mı bilmiyorum, bilen varsa bize de göstersin memnun oluruz. Bugün bu kararı alanlar AKP hakkındaki kapatma davasında da karar verecek kişilerdir. Böylece nasıl bir fikri yapıya sahip oldukları ortaya çıkmıştır. Bu karardan sonra parti kapatma yönünde karar çıkarsa bu beni şaşırtmaz. Doçent Doktor Serap Yazıcı: “Yetki aşıldı” Anayasa Mahkemesi yetkisi olmayan bir alanda karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi ya iptal karar verebilir ya da iptalin reddi kararını verebilir. Ancak bugün kendi yetkisini aşarak başka bir karar vermiştir. Profesör Ersin Kalaycıoğlu: “Mahkeme siyasetin içinde” Anayasa Mahkemesi siyasetin içindedir. Anayasa Mahkemesi türbanı laiklikle kolay kolay ayrışmayacak bir hale getirmiştir. Siyasette çok derinlere inecek bir süreç başlamıştır. AİHM konuyla ilgili karar vermiştir. Ancak bu olay hukuken sona gelinmiş midir, bu konuda bir şey diyemem. Türbanın çözümü hukuki değildir. Bulunabilirse siyasi bir çözümdür. Ancak bugün gelinen noktada nasıl çözüm bulunacaktır bilinmez. Hukuki anlamdaki gelinen durum siyasi anlamda nasıl cereyan edecektir […]

“Velev ki”nin altı ayı

NTV Başbakan Tayyip Erdoğan, Ocak ayında gittiği İspanya’da, yabancı işadamı ve basın mensuplarının sorusu üzerine “Türban velev ki siyasi simge olsun, dünyanın hangi yerinde siyasi simge yasaklanmıştır” dedi. Türkiye’de geniş yankı uyandıran bu sözlere, MHP’nin anında “Yeni anayasa ile çözümü destekleriz” cevabı vermesiyle dönüşü olmayan bir yola girildi. MHP’nin sürpriz desteğini İspanya’da öğrenen Başbakan, Türkiye’ye dönerken şaşkınlığını “damdan düşerek bu alana geldikleri” ifadesiyle açık etti; ama “Yeni anayasayı beklemeye de gerek yok. Bir cümleyle çözeriz” iddiasıyla karşılık verdi. AKP ve MHP kurmayları, müzakereler sonunda “Konu, yükseköğretimde kanayan bir yaradır. İki parti tarafından da hak ve özgürlükler açısından değerlendirilmektedir” açıklamasıyla anlaşmayı kamuoyuna duyurdular.Başsavcıdan bildiriyle ‘kapatma’ uyarısı AKP ve MHP’li 348 milletvekilinin imzasıyla Meclis Başkanlığı’na sunulan teklif, Anayasa’nın “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10 ve “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddelerinde değişiklik öngörüyordu. Ayrıca YÖK Kanunu’nun Ek 17. maddesine “Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir” ifadesi eklenecekti.İki partinin anlaşmasına ilk tepki Yargıtay Başsavcısı’ndan geldi. Bir bildiri yayınlayan Başsavcı, türban düzenlemesi Meclis’ten geçerse, AKP’ye kapatma davası açacağının da işaretini verdi. Ardından Danıştay Başkanlığı bir bildiri yayınlayarak “Simgeleri yasaklamak üniversitelerin hakkı” diyerek, rektörlere yol gösterdi.Çene altı bağlama: Fiyonk mu, iğne mi? Anayasa’daki türban serbestisinin, üniversitelerle sınırlı kalmayacağı, kamu görevlilerine de türban hakkı doğacağı tartışmalarıyla birlikte, “çene altı bağlama” modelleri tartışılma açıldı. Çene altında fiyonk mu yapılacak, yoksa iğneyle mi tutturulacak, önden mi yoksa arkadan mı bağlanacak soruları, modacılardan yasal tarife uygun model gösterileri başladı. Türban serbestisi konusunda bölünen hukukçular ve rektörler, çene aldı bağlama formülüne karşı ise “Üniversitelerin kapısında bir görevli duracak ve örtülerin nasıl bağlandığını mı kontrol edecek” diyerek birleştiler. Erdoğan’dan Meydan Larousse’a göre savunma AKP formülü “Anneanne modeli” olarak tanımlıyordu; muhalifler […]

“Cüppeli darbe”

Medyakronik/AA Anayasa Mahkemesi’nin, türban özgürlüğünü bir kez daha sona erdiren kararı Adalet ve Kalkınma Partisi ile Milliyetçi Hareket Partisi cephesinde sert tepkiye yol açarken, düzenlemenin iptali için başvuru yapan Cumhuriyet Halk Partisi ve Demekratik Sol Parti de ise memnuniyet gizlenmedi. Hükümet milletvekilleri “cüppeli darbe” yorumunu yaparken, MHP lideri Devlet Bahçeli “Milli vicdanı yaralayan siyasi bir karar” yorumunu yaptı. CHP ve DSP ise “gereksiz yere kutuplaşma yaratıldı” değerlendirmelerin de bulundu. Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararını Japonya’da öğrenen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, “Bu hukuki bir süreçtir, buna bir şey ilave etmek istemiyorum” dedi. AKP’liler hem temkinli hem öfkeli Anayasa Mahkemesi’nin kararını TBMM Kulisinde gazetecilerden öğrenen Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek, “Değerlendirme yapmak için gerekçeli kararı görmemiz lazım” dedi. Gerekçeyi görmeden bir değerlendirme yapmak hukuken doğru olmayacağını belirten Çiçek, “Bu önemli bir karar. Hangi gerekçeyle bu sonuca varıldığını görmek lazım. Hukuken ve siyaseten değerlendirme yapmak için bu gereklidir” dedi.AKP Grup Başkanvekili Bekir Bozdağ ise karara sert tepki göstererek, “Bu kadar siyasidir, Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı bir karar vermiştir. Milli iradeye, milli egemenlik ilkelerine de aykırıdır. Anayasa Mahkemesi’nin kararı takdir hakkına ve yasama yetkisine müdahaledir” dedi. TBMM İdare Amiri ve AKP Adıyaman Milletvekili Hüsrev Kutlu ise “Hakim oligarşisi” diye değerlendirdiği iptal kararıyla ilgili, “Yok hükmünde bir karar. Anayasa Mahkemesi kararları bundan sonra halkoyuna sunulmalıdır” dedi. AKP Diyarbakır Milletvekili Abdurrahman Kurt da kararı. “Cübbeli darbe” diye niteledi. MHP: “Karar siyasi” MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli Anayasa Mahkemesi’nin aldığı kararı “Milli vicdanı yaralayan siyasi bir karardır” diye nitelendirerek inanç temelinde bölünmeyi hızlandıracağını söyledi. MHP Genel Başkan Yardımcısı Faruk Bal ise karara herkesin saygı duymak zorunda olduğunu belirterek, “Anayasa’nın 2’nci maddesi, Cumhuriyetin temel nitelikleri ile ilgili bir madde. Oysa değiştirilen anayasanın 10’ncu maddesi vatandaşların devlet hizmetlerinden yararlanmasıyla ilgili eşitliğe ve ayrımcılık yapılmamasına vurgu yapan bir düzenleme. Bu düzenlemenin cumhuriyetin temel nitelikleri ile ilgisi yok. 42’nci madde de […]

Türban değişikliğine Anayasa Mahkemesi’nden iptal

Medyakronik/AA Anayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. 11 üyeli Anayasa Mahkemesi’nin türbana ilişkin iptal kararında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ve üye Sacit Adalı dışındaki 9 üye iptal yönünde oy kullandı. Üniversitelerde türbanı serbest bırakan anayasa değişikliğinden sonra CHP ve DSP, 5735 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın Bazı Maddelerinde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun’un birinci ve ikinci maddelerinin iptali veya yok hükmünde olduklarına karar verilmesi ve dava sonuçlanıncaya kadar yürürlüklerinin durdurulması” istemiyle Anayasa Mahkemesi’nde dava açmıştı. İptal edilen düzenleme Anayasa Mahkemesi, yaklaşık 6 aydır tartışılan konuyu bugün (5 Haziran) karara bağladı. Anayasa Mahkemesi, yaklaşık 6 saat süren toplantı sonrasında yazılı olarak duyurduğu kararında üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakılmasına ilişkin Anayasa değişikliğini iptal edip, uygulamanın yürürlüğünü durdurdu. Mahkemeden yapılan yazılı açıklamada, “5735 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın bazı maddelerinde değişiklik yapılmasına dair kanunun birinci ve ikinci maddeleri, Anayasa’nın 2, 4, ve 148’inci maddeleri gözetilerek iptal edilmiştir ayrıca yürürlüğü de durdurulmuştur” denildi.Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği değişiklikle Anayasa’nın, “Kanun önünde eşitlik” başlıklı 10. maddesinin son fıkrasına, “… ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında” ibaresi eklenmişti. Bu değişiklikle madde, “Devlet organları ve idari makamları, bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır” haline gelmişti. Anayasa’nın, “Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi” başlıklı 42. maddesine ise “Kanunda açıkça yazılı olmayan herhangi bir sebeple kimse yüksek öğrenim hakkını kullanmaktan mahrum edilemez. Bu hakkın kullanımının sınırları kanunla belirlenir” şeklinde yeni bir fıkra eklenmişti. Türbanın yolu yine kapandı Anayasa Mahkemesi’nin yazılı açıklamasında iptal kararının kaç üyenin oyuyla alındığına yer verilmese de kararın Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç ve üye Sacit Adalı dışındaki 9 üyenin iptal yönünde oy kullanmasıyla alındığı öğrenildi. Anayasa’nın 149. maddesinin birinci fıkrası anayasa değişikliklerinin iptaline karar verilebilmesi için beşte üç oy çokluğu aranacağını öngörüyor. Bu da en az 7 üyenin iptal yönünde oy kullanmasını […]

Kyoto hedefleri tutturulamıyor

Ahmet Şık Değişen iklim koşulları, küresel ısınma, kuraklık, seller, enerji kaynaklarının hızla tükenişi, temel gıda fiyatlarının inanılmaz yükselişi, açlık isyanları son birkaç yıldır hiç de yabancısı olmadığımız terimler. Hemen her gün dünyanın bir köşesinden, bu tür felaket haberlerine tanık oluyoruz. İnsanlık adeta kendi eliyle dünyanın sonunu hazırlıyor. Bilim insanları da kıyamet teorilerinin yakın gelecekte gerçekleşeceğine yönelik uyarılar yapıp hükümetleri önlem almaya çağırdı, çağırıyor. Bu uyarıların dikkate alan Birleşmiş Milletler 1992’de Rio De Janeiro’da düzenlenen Dünya Zirvesi’nde, BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi kapsamında bugün Kyoto diye anılan protokolü hazırladı. Böylece 1997’de Japonya’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Çevre Toplantısı’nda katılımcı hükümetler tarafından kabul edilen ve sera etkisi yaratan gazların salımlarını kısmak üzere sanayileşmiş ülkelere çeşitli hedefler belirleyen uluslararası bir anlaşma olan Kyoto Protokolü ortaya çıktı. Küresel ısınma ve iklim değişikliği konusunda mücadeleyi sağlamaya yönelik uluslararası tek çerçeve olan Kyoto Protokolü’yle imzacı devletler, yeryüzündeki hayatı tehdit edecek derecede artan küresel ısınmanın nedenleri arasında gösterilen karbondioksit ve sera etkisine neden olan diğer gazların salımını azaltmaya; bunun için tedbir almaya söz veriyordu. En büyük kirletici ABD imzalamadı Kyoto Protokolü’ne göre gelişmiş ülkeler, 2008-2012 yılları arasında atmosfere saldıkları ve sera etkisi yapan karbon ve karbondioksit, metan, nitrik oksit, sülfür heksaflorid içeren gaz miktarının 1990 yılındaki seviyelerinden yüzde 5 aşağı çekmeleri gerekiyordu. BM verilerine göre, 2001’den itibaren 84 ülke anlaşmayı imzaladı, 34 ülke onayladı . Protokol, salım oranlarını düşürmek üzere belirli hedefler verilen dünya çapındaki salımların en az yüzde 55’inden sorumlu olan en az 55 ülkenin imzalamasıyla 16 Şubat 2005’ten itibaren yasal olarak bağlayıcı nitelik kazanabildi. Yürürlüğe girmesinden sonraysa Kyoto Protokolü’nü bugüne dek imzalayan ülke sayısı 176’ya çıktı. Ancak aralarında Brezilya, Çin ve Hindistan’ın da bulunduğu 137 gelişmekte olan ülke, “iklim değişikliğinin ana sorumlusu olarak görülmedikleri” için protokolü benimsediğini açıklasalar da, gaz salımını rapor etmekten başka sorumluluk taşımıyordu. Nüfusu dünyanın yüzde 4’ünü oluşturan ve toplam karbondioksit emisyonunun neredeyse […]

Türban kutuplaşması karar haberlerine de yansıdı

Anayasa Mahkemesi’nin Üniversitelere türban veya başörtüsü serbestliği getiren düzenlemesini iptal etti. İptal kararıyla birlikte kendini “türban yanlısı” ve “türban karşıtı” olarak konumlandıran gazetelerin internet sitelerine de başlık, haber ve yorumlar büyük bir hızla geldi. Türban tartışmalarında bir kutup oluşturan Hürriyet, Radikal, Vatan ve Milliyet gelişmeyi soğukkanlı ve yorumsuz olarak duyurmakla yetindiler. Bu gazeteler izleyen haberlerinde de dış basının yorumlarını “AKP’ye büyük darbe” türü başlıklarla duyurdular. Karşıt kutupta yer alan Zaman, Yeni Şafak, Vakit, Star ve Sabah gazeteleri içinde ise yalnızca Sabah olayı yorumsuz olarak okuyucularına duyurdu. “Türban muhalifi” gruba yakın bir tavırla olayı aktaran Sabah Gazetesi’ne karşılık bu gruptaki en radikal başlık Yeni Şafak Gazetesi’nin eski yayın yönetmeni Mustafa Karaalioğlu’nun başında bulunduğu Star Gazetesi’nden geldi. “Anayasa Mahkemesi harakiri yaptı” başlığını atan Star’ın yanında Yeni Şafak ve Vakit de attıkları “Meclis iradesi yok sayıldı” başlıklarıyla dikkat çektiler. Türban konusunda basında şu ana kadar yaşanan kutuplaşmanın Anayasa Mahkemesi kararıyla sona ermediğini, bundan sonra da derinleşerek süreceğini tahmin etmek de pek zor değil. Tabii gerekçeli karar üzerine fırtına kopacağını tahmin etmek de… HürriyetTürban iptalAnayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. Karar 9 üyenin iptal 2 üyenin ise iptal edilmesin yönünde görüş bildirmesiyle alındı. RadikalAnayasa Mahkemesi: Türban düzenlemesi laikliğe aykırıAnayasa Mahkemesi, türban düzenlemesini esastan inceleyerek kararı açıkladı: Anayasa değişikliği yok hükmünde MilliyetAnayasa Mahkemesi türban düzenlemesini iptal ettiAnayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. VatanTürbana iptalAnayasa Mahkemesi üniversitede türbanı düzenlemesini iptal ettiAnayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasına ilişkin anayasa değişikliğini iptal etti ve yürürlüğünü durdurdu. VakitHukukçular ŞoktaMeclis iradesi yok sayılmıştırKarar hukukçuları şok ettiAnayasa Mahkemesi’nin yasaktan yana kararı ve TBMM iradesini yok sayması hukuk çevrelerinde de şok etkisine neden oldu. Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan hukukçular, “TBMM iradesi yok sayılmıştır” hükmüne vardı. ZamanCHP istedi, Mahkeme ‘Meclis iradesini’ iptal ettiAnayasa mahkemesi, başörtüsünün üniversitelerde […]