Genel

İşlerinde gözümüz var!

Yazan: İlknur Aydoğan

“Senden gezmeni, yemeni, içmeni, sonra bunları yazmanı ya da çekmeni istiyoruz.” Televizyonda, gazetelerde çalışan ve işi gezmek olan insanların yukarıdaki iş teklifiyle nasıl bir alâkası var? Doğrudan bir alâkası yok belki ama yaptıkları işe karşı oluşan genel algıyı yansıttığı doğru. Bizi çatlatan, özendiren, “Neden ben değil de o” isyanına sürükleyen meslek gruplarının başında kuşkusuz işi gezmek olanlar geliyor. Onların varlığına, her hafta başka bir şehirde, başka bir sofrada olmalarına göre okuya alıştık. İşte tam da bu yüzden birilerinin onlara sorması gerekiyordu: “Nasıl oldu da gezmek sizin işiniz oldu?” ve “Bırakmayı düşünüyor musunuz?” diye. Peki onlar hangi yola saptı da böyle bir tâli yol buldular hayatta? Medyanın gezginleri Nuray Yılmaz, Tayfun Talipoğlu, Mehmet Yaşin ve Fatih Türkmenoğlu bu kez meslekteki yolculuklarını, yaptıkları işi ve zorluklarını(!) anlattı.

Annem artık ‘güle güle’ bile demiyor”

Nuray Yılmaz (Gezelim Görelim, TRT)
TRT’de, 25 yıl önce başladım bu işe, 27 yaşımdan beri yapıyorum. Ben ODTÜ işletme mezunuydum ve o zaman bu tür işler İstanbul’daydı ama ben Ankara’daydım. Sonra TRT’de eleman arandığını duydum. Müracaat ettim; kabul edildim. İlk girdiğim zaman prodüktördüm. Bir yıl sonra başladım programa. Nasıl oldu? Ne yapacaksın diye öneri verilirdi; ben de Türkiye’yi tanıtacağım dedim. Zaten magazinden hoşlanıyordum ve bir kadın olarak gezmenin dikkat çekeceğini biliyordum…
Bunca sene sonra bile bir şeyi görüp öğrendiğim zaman acayip heyecanlanıyorum. Sürekli seyahattesin, sürekli başka bir yerde yatıyorsun; sanki bir yaşam biçimi, yapmak zorundaymışız gibi. Seyahat zamanı geldi, çık. Montaja gir, tekrar git başka bir yere. Bunlara katlanmak lazım, lüksü aramaman lazım, doğa insanı olman lazım. Tabii insan böyle bir şeye başlayınca başka bir iş cazip gelmiyor. Bizim için tatil demek evde oturmak demek. Ben eşimle çalışıyorum, beraber geziyoruz. O da bir rahatlık; kimse beklemez hanımını yıllar boyunca. Ailem de alıştı; annem ilk başlarda söylenirdi beni göremediği için ama şimdi “hoş geldin”, “güle güle” bile denmiyor. Bu arada her gittiğimiz yerde sofralar büyümeye başladı. Çok şey ikram ediliyor.. Onlar o zahmete girsin istemiyoruz ama misafirperverlik yüzünden yarışa girdiler. Çekim sırasında tattığınızla kalıyorsunuz…

Artık durmayı tatil sayıyorum”

Fatih Türkmenoğlu (Sahil Günlüğü, CNNTURK)
Ben gazeteciliği bulana kadar 15 işte falan çalıştım. Okurken İngilizce ders verdim, çevirmenlik yaptım konferanslarda, “ben manken olacağım” dedim, manken oldum. Reklamlarda oynadım, defilelere de çıktım. Bir buçuk sene sürdü bu ve hepsinden nefret ettim. 25 yaşındaydım. Sonra Ercan Arıklı ile tanıştım ve Aktüel’de dosyalar yapmaya başladım; life style konular… Onlara gezi karışmaya başladı. Hayatta en sevdiğim şey gezmek ama böyle bir iş kolu olabileceğini bile düşünemiyordum! Sonra Yeni Yüzyıl’ın ekinde, Haşmet Babaoğlu çok destekledi beni. En iyi geziler bana teklif ediliyordu artık; “Sri Lanka’ya gider misin” gibi. Gezi yazmanın çok ciddi bir şey olduğunu anladım. İlk zamanlar kâbustu! Gitmeden önce üç tane kitap falan okuyorum. Çalışıyorum gitmeden önce; çalışmadan olmaz ki bu iş. Acayip keyif aldım ve Sri Lanka’dayken dedim ki “Bu burada kalmasın, devam etsin.” Sonra NTV’de haber merkezi muhabirliği yaptım. Altı ayın sonunda dediler ki “Sende acayip insani yön var” ve Haşmet Topaloğlu’yla birlikte “Sesler ve Renkler”i yapmaya başladık. Orada da geziyordum. Aslında kademe kademe geldi her şey. Ana üst başlık olarak gazeteciliği sevdim.
Bu kadar gezen biri olarak artık durmayı tatil sayıyorum. Çünkü her seferinde kıyafetlerin bir yerde yığılı oluyor, faturalar birikiyor. Ben yerleşik yaşamayı da seven bir adamım. “Bayramda ne yapacağız” diye düşündük, gidelim mi dedik ama o kadar zor geldi ki gitmek. Aile hayatı sekteye uğruyor bir de.
Tabii insanların gıpta edeceği şeyler yapıyoruz. Mesela ben televizyon programının bir metninde “Ben Ege’nin lacivert sularındayım, gireyim mi, girmeyeyim mi düşünüyorum, e hadi bari gireyim” diyorum. Ama şöyle şeyler de oluyor: “Burada çekim yapamazsın”, “bizi çekiyorsun ve para kazanıyorsun” diyenler çıkıyor. “Susadım” diyorum bir bakıyorum dört saat geçmiş; su içememişim. Gidiyoruz bir lokma bir şey yiyoruz. Otele yerleşip, o günün metnini yazıyorum. Mikrofonla sessiz bir yerde onu okuyorum ve kasetleri kuryeye verip gönderiyoruz. Şu anlattığıma azap denir mi bazı insanlar için?..

“Eşine düşkün olanlar bu işi yapamaz”

Tayfun Talipoğlu (Bam Teli, TRT)
Ben haberci kökenliyim; ATV’nin Başbakanlık muhabiriydim. Aslında benimki bir seçim otobüsünün üstünde başladı. Baktım ki genel başkanlar hep aynı şeyi konuşuyor. Kalabalığı bırakıp arka sokağa geçtim, yıl 1994’tü. Herkesin başbakanı dinleyip haber yaptığı zaman ben arka sokaklardaydım. Onun için hep gerçek yaşamların peşindeyim. Neden bu işi yaptığımı düşününce şunu keşfettim: Bir araba, köy köy dolaşıyorum, sorunları dinliyorum. Sorunları dinlerken insanları yargılamıyorum. Haberi iletiyorum. Sonra bir düşündüm ben aslında ne yapıyorum diye, format da bana aitti… Buldum: Yaptığım şey kaymakamlık, bir tek sabit durmuyorum o kadar! Çok kaymakam olmak istiyordum çünkü dört yıl uğraştım kaymakam olmaya ama beni siyasi nedenlerle kaymakam yapmadılar. Su akar yatağını bulur sözü var ya, yaptığım iş aynı; yine köyler, insanlar.
Ben bu programı ilk Star’da Cem Uzan’a açtım. O da bana bir jip verdi. O zamanki şefler yüzünden Cem Uzan “Sen arabayı ver, bunlar sorun çıkaracak” dedi. Verdim. ATV’ye gelince Önay Bilgin çok destek oldu. Ama hiçbir zaman yola, ne kazanacağım diye çıkmadım. Ne yapabilirim diye çıktım. Üstelik ben Bam Teli’nden para kazanmadım. Bam Teli haber programı değil, belgesel de değil. Sadece insanla ilgili bir belge bırakıyorum gelecek yıllara.
Benim için gezmek değil yaptığım iş. Ben insanlarla beraber olmayı alışkanlık haline getirmiş bir adamım. Bu çok romantik gelebilir ama değil. Gezmek şudur; hadi gidelim Tokat’ın mağaralarına. Benimki ise şu; Tokat’ta bir üniversite öğrencisi nasıl yaşar? Benim diğerlerinden farkım, hem şansım hem şanssızlığım: İnsanlar bana çözülmesi gereken sorunlardan, şikâyetlerden bahsediyorlar hep. Mesela şimdi Elazığ’daki çocuklara söz verdim; spor salonu yaptıracağım. Ben bu arada kendi oğlumu çok az görüyorum. Geçen sene 53 gün evde kalmışım. Bu benim yaşama biçimim. Karısına, kocasına çok düşkün olanlar yapamaz bu işi.

En zoru da dönüp yazmak”

Mehmet Yaşin (Gezgin, Hürriyet / Yol Üstü Lezzet Durakları, CNNTURK)
Ben ilk olarak Dünya gazetesinde düzeltmen olarak çalıştım. 1967 yılıydı, üniversitedeydim o zaman. Sonra Hürriyet gazetesinin gece muhabirliğini yaptım; istihbarattaydım. Daha sonra Hürriyet yayınlarında redaktörlük yaptım. Sonra Günaydın gazetesindeyken Türkiye’de gazetecilik sona erecek, gelecek televizyonda diyerek her şeyi satıp savurup Amerika’ya gittim. Florida Üniversitesi’nde televizyon okumaya başladım. Ama bir romandan taşacak kadar başımdan geçen olaylar yüzünden Amerika maceramı New York’ta inşaat işçiliği yaparak noktaladım. Tekrar dönüp Cumhuriyet gazetesine başladım, yazı işlerine. Bir yandan ben gezdikçe gezginlik üstüme yapıştı. Gezdiklerimi, yediklerimi yazdıkça insanlar beni davet etmeye başladı. Yahut da gazete yönetimi beni göndermeye başladı. O zamanlar gezmek biraz daha zordu. Gazeteler gezmeye çok sıcak bakmıyorlardı; zaten bütçeler böyle değildi, yıl 1981’di. Daha çok davetleri değerlendiriyorduk.
Benim ilk gezim bir tır röportajıydı, bunu biz önermiştik. İstanbul’dan sert bir kış günü bir tırla çok büyük zorluklarla Rotterdam’a ulaştım, 18 gün sürdü. Şoför fabrikada mal doldururken ben ara sokaklarda yerel insanlarla yerel yemekleri paylaşırdım. Her gezimde bu oldu.
Bir coğrafya ve keşif dergisi olan Atlas’ı çıkardım. Nerelere gidileceğini ben planlıyordum ve derginin başındaki yönetici olarak en güzel gezileri kendime ayırıyordum; torpil yapıyordum. Atlas’ta olduğum için bu gezilerle neredeyse dünyayı gezdim, bütün dünyanın tatlarıyla tanıştım. Tanıştıkça bu işi sadece yemek yemek için yapmamaya, onu daha çok öğrenmeye gayret ettim. Bize gurme deniyor ama gurmelik yanlış bir vasıf. Damağına düşkün, yemek sevenler yahut da yemek sevenlerden bir adım ötedeki insanlarız demek daha doğru olur. Ama mesela ben televizyon programı da yaptığım için sevmediğim yemekleri de zorunlu olarak yiyorum. Bir de, Anadolu insanı alıngan insan, size kalkıp da ikram ettiği şeyi “yemem” derseniz üzülüyor, alınıyor. Mecburen bir parça yiyorsunuz. Düşünün ben günde üç, dört lokantaya gitmek zorundayım, üstelik benim önüme konan yemekler bir ziyafet yemeği gibi; her birini yemeğe kalktığınız zaman mideniz altüst oluyor.
Gezginlikte de şunu özledim: Islık çalayım, fotoğraf makinesi de olmasın, gideyim bir kahvede oturayım saatlerce ya da sokaklarda boş boş dolaşayım. Ama biz yazma telaşıyla yola çıktığımızda bunları yapamıyoruz. Ben fotoğraflarımı da kendim çekiyorum. En güzel kareleri yakalamak, güneşin doğuşundaki ışığı yakalamak için uykusuz kalmak, güneşin batışında bilmem nerede olmak, bir yerlerde birilerine bir şeyler sormak, gitmeden evvel uzun uzun çalışmak… Bunlar yoruyor tabii o yüzden ben en çok güneş battıktan sonraki anları seviyorum. Çünkü ondan sonra ne fotoğraf çekiyorum ne bir şey yapıyorum. Bütün bu geziden sonra dünyanın en zor işi başlıyor: oturup yazmak! Siz düşünebiliyor musunuz: Hürriyet gazetesinde bana verilen bir sayfada 8000 harfle koca Mardin’i yazıyorum. Binlerce yıldan beri gelmiş kültürü ve bugünü anlatıyorsunuz. Keyif vermesi lazım, Mardin’i anlatması lazım. Bunların hepsini sığdırmak en büyük sıkıntı. Yazıyla uğraşanlar bilirler; insanı bayağı gerer. Onun için de diğer insanların özendiği kadar kolay bir şey değil. Ayrıca birsürü genç bana özeniyor: “Ağabey”, diyor “ne güzel gidiyorsun, geziyorsun, yiyorsun, içiyorsun” iyi hoş da, ben bunu gazeteciliğe başladığım ilk andan beri yapmıyorum ki be kardeşim! Bunların hepsini ben son 10 yıldır yapıyorum ama 32 yıldır işin içindeyim. Bu aşamalardan geçtikten sonra sanıyorum onlar da benim gibi özenilecek bir pozisyona gelirler ve bu işin ne kadar zor olduğunu görürler!
Yapamayacak hale gelinceye kadar yapacağım bu işi. Yaptığım işleri değerlendiremeyecek, yayınlatacak bir kanal bulamadığım zaman tabii ki inatlaşmayacağım. Vazgeçip Boğaz’da çapariyle balık tutacağım. Bu yaptığınız işten fiziksel olarak bir keyif alıyorsunuz; yoruyor insanı ama yaşama bağlıyor. Bir şeyler üretmek kendi kendine bir işe yaradığını, hayatın içinde bir süre daha yer almanız gerektiğini vurguluyor. Ben, yaşıtlarıma göre meslek açısından daha şanslı olduğumu düşünüyorum.

Yorum yazın