Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan

Birçok şey gibi çığrından çıkmış bir hızla akan zamandan nasibini pek de müsbet bir biçimde almayan Akademi, artık teknik birtakım etkinliklerin sahih bilginin kıyısına dahi uğramadan suya sabuna dokunmamacasına talim edildiği bir meslek edindirme kursuna dönüştü. Yaşamayı öğrenmenin, bilginin rutin bir pratikler sürecinin sıradan bir çıktısı değil de bütünlüklü bir yaşamın mütekamil bir biçimde tesisinin vazgeçilmez bir parçası olarak teorik ve pratik bir yaşama becerisi biçiminde değerlendirildiği “Ortaçağ karanlığı’nın Akademisi”nin yerinde yeller esiyor. Yaşama bilgisinin sonsuzca parçalanmasıyla kendi küçücük sahasının dışında herhangi bir öğrenme ve ilgiyi zinhar günah sayan günümüz Akademi mensuplarıysa burada resmedilen vahim manzaranın mütemmim cüzü olarak karşımıza çıkıyor. İletişim Yayınları’nın geçen yıl yayımına başladığı Armağan Kitaplar dizisinin beşinci kitabı olan Hasan Ünal Nalbantoğlu’na Armağan ise, yukarıda resmedilen akademi manzarasının ayrıksı bir figürü olan “eski tip” bir akademi keşişinin yaşamı, yapıtları ve onun geniş ilgi sahasından özgün katkıları içeriyor. İlkin Osmanlı tarihi ve şehircilik sosyolojisiyle başlayan oradan mimarlık, müzik ve felsefeye uzanan insan bilimleri denen sahasının neredeyse tümünü enine kesen bir hatta eserler veren bir akademisyenden bahsediyoruz. Sonuç olarak bu kitap, alabildiğine parçalı bir karaktere bürünen insan bilimlerinin birbirlerinden ayrılması mümkün olmayan bir bütünlüğe haiz olduğunu bilen; beraber öğrenme ve yapma-etmenin bilgiyle meşgul olmanın temel gereği olduğuna kani bir ufuk ve yol açıcı, dersleri ezberlenmiş birtakım lakırdıların boca edildiği sıradan bir monologdan ziyade, kendisinin de aynı iştahla iştirak ettiği bir beraber yorumlama ve kavrama şölenine çeviren “eski tip” bir “âlim”e saygı duruşu olarak düşünülebilir.

Devletin Antropolojisi

Devletin mahiyetine yönelik tartışmalar, özellikle marksist literatürün tavsamasıyla beraber yeniden alevlenmeye başladı. İktidarın yoğunlaştığı bir kollektif yönetim aygıtı, belli bir sınıfın, zümrenin çıkarlarının temsilcisi, insanların birarada yaşamak ihtiyaçlarını çekip çeviren tamamen teknik bir gereklilik, ilkel toplumlar üzerinden yapılan antropolojik çalışmalara dayanan geleneğin ve geleneksel toplumsal aktörlerin denetiminde tesis edilen bir yöneten-yönetilen ikiliğinin modern anlamda tesis edilmiş bir biçimi, ve laik olsun olmasın tanrının ya da yeryüzündeki bir tanrı namzetinin mutlak egememenliğinin cisimleşmiş tezahürü olarak devlet gibi bir dizi devlet tanımı yapılmıştır. Kısa süreli yayın faaliyetinde oldukça kıymetli Fransızca sosyal bilim eserlerini yetkin çevirilerle dilimize kazandıran Kesit Yayıncılık tarafından yayımlanan Marc Abélès’in bu çalışması da, devlete dair getirilen tanımların moderliğin jargonundan çok devletsiz olduğu iddia edilen toplumlarla belli bir kurucu karşıtlık üzerinden yapılmaya çalışıldığına dikkat çekerek modern toplumlara yönelik bir devlet tahayyülünün tamamen kendine ve siyaset felsefesinin temel mefhumlarına referansla kavranması çabasındadır. Modernler olarak ilkel toplumlardaki siyasal temsil mekanizmalarının çok ötesinde bir yetkinliği cisimlediğimize dair kibrimizin, bugün de cari olan siyaset felsefesinin temel kavramlarının o hem zamansal hem de mekansal olarak uzak ilkellerden devşirildiğini görmekten duyuduğumuz ölesiye korkunun eseridir. Devletin Antropolojisi, bu acımasız gerçeği bütün açıklığıyla, güncel siyasal gelişmelere referansla göstermeyi başardığı için göz ardı edilmemesi gereken bir çalışma.

Yeni Sosyal Hareketler

68’in verdiği ilhamla, bilhassa Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve 90’ların sonunda ortaya çıkan yeni toplumsal hareketler, artık enikonu egemenliğini ilan etmiş küresel kapitalizmin mağdur ettiği belli bir kimliğe indirgenemeyecek çeşitlilikteki kesimleri ifade eden bir kavram olarak literatürümüze girdi. Soğuk Savaş sonrası tek kutuplu bir dünyanın getirdiği sıkıntılar, parçalı toplumsallıklar nedeniyle ele avuca gelmez amorf bir muhalefet hareketinin de ortaya çıkmasını kolaylaştırdı. Klasik teorik yaklaşımların ve kategorizasyonların tanımlamakta ve teşhis ekmekte zorlandığı bu toplumsal hareketliliğin doğasına ilişkin yeni yeni ciddi açılımlar getirilmeye başlandı. Kenan Çayır’ın derlediği kitap ise bu meseleye dair erken dönem ürün verenlerin çalışmalarını içeren bir giriş çalışması olarak değerlendirilebilir. Kitabın temel savunusu ise modernleşme sürecinin çeperindeki marjinal kitlelerin öncülüğünde gerçekleşen bu toplumsal hareketlerin, modernleşmenin sınırlarının tedricen genişlemesiyle ortadan kalkacağını savunan geleneksel yaklaşımların aksine, bunların bizzat modern zihniyetin sorunlu toplumsallık yaklaşımıdan kaynaklı olduğu vurgusuna dayalı içkin bir anlama çabasının ürünü yeni bir teorik açılımın gerekliliğidir.

Türk Sağının Hâlleri: Modernliğin lokomotifliğinden faşizmin moderatörlüğüne

Barış Aydınbarisaydin@gmail.comAmed Gökçenamedgokcen@yahoo.com Türkiye’de gerek milli kimliğin kuruluş süreci olsun gerek sonrasında milliyetçi muhafazakâr düşünüşün kendini tahkim etme çabasında olsun bir hayli fantastik bir bilimkurguyu andıran aşırılıkta birtakım hikayeler dolaşıma sokulmuş ve bunlar etkisini günümüzde de kaybetmeyerek toplumsal muhayyileyi kendine tabi kılmıştır. Bu nedenle dönemin aşırılıklarını zamana özgü çocuksu bir böbürleniş olarak anlayışla karşılayıp arızileştirmek şimdiki sıkıntılarımızın çözümü açısından da öldürücü olacaktır. Bu süreçteki söylemsel pratiklerin içeriklerinin çözümlemesine dönük bir ideoloji eleştirisinden ziyade bu pratiklerin toplumsal muhayyiledeki alımlanışlarına odaklanmak, Tanıl Bora’nın solun boynunun borcu addettiği, sağı kendisinden daha iyi bilmek şiarı açısından da daha verimli bir çabadır. O hikayelerin gerçekte nasıl olduğu, doğru ya da yanlışlığından çok bu hikayelerin toplumsal pratiklerin kuruluşunda oynadığı kritik ve neredeyse kurucu rolle ilgilenmek yeni bir dilin tesisinin yol haritası bakımından da değerlidir. Tanıl Bora’nın burada ele alacağımız Türk Sağının Üç Hali başlıklı çalışması Türkiye Sağı’nın halleri olarak ifade ettiği milliyetçilik, muhafazakârlık ve islâmcılığı tarihsel süreç içerisinde aralarındaki geçişler, eklemlenmeler, akrabalıklar temelinde tek bir gövdenin birbirleriyle uyumlu parçaları olarak ele alıp, bunları ideoloji perspektefinden çok söylemsel pratikler olarak çözümlemeye çalışması bakımından dikkat çekicidir. Söylemsel pratiklerin alımlanışlarına bakmak, Bora hiç adını zikretmese de, Foucaultgil bir söylem analizi ve sorunsallaştırma çalışmasını anıştıyor. Meseleleri ideoloji perspektifinden bir doğru yanlış oyununa sokmaktan ziyade onları oldukları gibi telakki edip bunların nasıl kuruldukları, toplumsal pratiklerin icrasındaki tayin edici rolü, ve bunların toplumsal muhayyilede nasıl sorunsallaştırıldıkları üzerinde durmak Foucault’nun söylem analizi yaklaşımının temel bileşenleridir. Bu türden bir analiz herhangi bir söylemsel oluşuma ait önermelerle gerçeklik arasındaki mütekabiliyet ilişkisini sorgulamak ya da başka bir ifadeyle bir tür epistemolojik realizm yapmaktan ziyade, bizzat bu bu önermelerin “gerçekmiş” gibi nasıl kurulduğunu anlamak çabasını taşır. Söylemsel ve söylemsel olamayan pratiklerin biraradalığına işaret eden sorunsallaştırma teması Foucault’nun düşüncesinde deneyimlerin ve bu deneyimlerin toplamı olan öznenin kuruluşunu mümkün kılan süreçtir. Sorunsallaştırma “önceden var olan bir nesnenin temsil edilmesi” […]

Messi olmadan olimpiyat olur mu?

Volkan Ağır Pekin Olimpiyat Oyunları önceki gün Almanya-Brezilya kadın futbol takımları arasında yapılan karşılaşmayla başladı. Panzerlerin en etkili gol silahı Birgit Prinz’i durdurmayı başarabilen Brezilya, gol yollarında zorlanmasaydı sonuca gidebilirdi. Ama Alman disiplini, kadın kategorisinde de kendini gösterdi. Top, Brezilya takımının Ronaldinho’su diyebileceğimiz Marta’dayken, benzetildiği kişi de ekranlara yansıdı. Bugün Belçika ile karşılaşacak Brezilya Erkek Futbol Takımı, teknik direktörü Carlos Dunga’yla birlikte maçı izliyordu. Geçtiğimiz sezonun ikinci yarısında sakatlıklar, taraftar ve medyayla boğuşan Ronaldinho, -futboldan uzun süre uzak kalmanın getirisiyle biraz gıdısı çıkmış gözükse de- halinden oldukça memnundu. Yaşı, olimpiyat takımında oynamak için büyük olan futbol fenomeni, 23 yaş üstü üç oyuncu bulundurma kontenjanından faydalanarak ve yeni kubülü A.C. Milan’ın izniyle takıma girebildi. Yaşları 23’ün altında olan iki Brezilyalı, Schalke 04’te oynayan Rafinha ve Werder Bremen’de top koşturan Diego, Bundesliga’nın bu hafta sonu başlayacak olması nedeniyle kulüplerinin Pekin’e gelmesine razı olmadığı oyunculardı. Kulüplerin, oyuncularına izin vermek istememesinin bir gerekçesi de, Olimpiyat Oyunları’nın FIFA’nın takviminde bulunmamasıydı. Ancak iki oyuncu da, kulüplerine karşı gelerek olimpiyat kafilesine katıldı. Bir diğer Brezilyalı, Real Madridli Robinho da kulübüyle anlaşarak olimpiyat formasını sırtına geçirdi. Olimpiyatların, bir bakıma küçük bir dünya kupası görünümü veren futbol branşı, genç yeteneklerle tecrübeli yıldızların bir arada oynayabildiği bir takım oluşturmaya itiyor takımları. Bu şekilde tecrübeliler liderlik yaparak gençlere yol gösterip onların yeni birer yıldız olmasına ön ayak oluyor. Ama bir de Arjantinli Lionel Messi gibileri var. Messi hem genç, hem de tecrübeli. 21 yaşındaki yıldızı, FIFA-CAS-IOC ve kulübü Barcelona arasındaki davalarda kimin kampına katılacağını bilemezken dün, CAS’tan (Uluslararası Spor Tahkim Mahkemesi) çıkan karar üzerine kulübüne dönmek zorunda bırakıldı. FIFA desteklemiyor ama başkan Blatter üzgün Bu durumu üzüntü ama saygıyla karşılayan FIFA Başkanı Sepp Blatter, karara karşın takımların futbolcularını olimpiyata göndermelerini rica ettiğini bildirdi. Blatter, kararın çıkmasından önce de 23 yaşındaki sporcuların olimpik takımlarda bulunması gerektiğini söylemişti. Olimpiyat ruhunu düşünmeden bu kararın […]

Taraf’ın sansür olmayan sansürü

Semih Saka Medyakronik’te Taraf sansür yapıyor gibi bir yazı görünce, açıkçası çok şaşırdım. Sonradan anlaşıldı tabii durum. Taraf, başına iş almamak için Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) ile karşılıklı olarak anlaşıp ilanın üstündeki imaj değiştirilmiş. MedyaKronik’teki biraz aceleye getirilmiş bir yazı gibime gelmişti zaten ilk okuduğumda. Taraf’ın açıklaması gecikmeden geldi, ben de huzura erdim. Açıkçası okuduğumda ben yakıştıramadım Medyakronik’in böyle bir “haber”i nasıl yayımlamış olduğuna… Neyse, açıklama yayınlanıp olay düzeltildiğine göre sorun yok. Sorun yok, sorun yok diyorum ama, BirGün’ün bir sorunu var sanıyorum. Uzunca bir zamandır takip ettiğim bir gazete BirGün. Son zamanlarda “ulusalcı” çizgiye mi kaydı desem, durduğu yeri mi şaşırdı desem bilemiyorum ama bir gariplik var kendilerinde. Hatırlanacağı gibi, daha önce de Taraf’ı “islami kesime yakınlığıyla bilinen” gibi ufak bir çevirmeyle “islamcı” olarak yaftalamışlardı. BirGün’ün sicili pek de temiz değil. Yine, hatırlanacağı gibi 28 Mayıs 2008’de “Şeyh Sanatçılar Çankaya’da” başlığıyla “Cumhurbaşkanı Gül, bu defa da müzisyenleri Çankaya’da öğle yemeğine davet etti. Ancak her nedense davetlilerin 6’sından dördü bir tür tarikatçıydı. Mazhar Alanson’un Cerrahi, Ahmet Özhan’ın Nakşibendi olduğu epeydir biliniyor. Sertab Erener ise Uzakdoğu sektleri ilgili reyiki dersi veriyor. Gül’ün öğle yemeğindeki bir diğer konuğu ise yarın Fetih törenlerinde sahneye çıkacak olan Türk-İslam sentezci Zara. Bilindiği gibi Erbakan da 28 Şubat öncesinde tarikat şeyhleri Fethullah Gülen, Esat Coşan, Kemal Kaçar ve Nazım Kıbrisi’yi Başbakanlık konutu’na iftar yemeğine davet etmişti” şeklinde bir “haber” yayımlamışlardı. Herhalde etiketlemedeki başarılarını uzun zamandır yaptıkları antrenmanlara borçlular. “Reyiki” dedikleri “Reiki” olmaya sakın? Neyse, buralara takılmamıza gerek yok. Taraf’la bir anlaşmazlıkları var ilk günden beri. Medyakronik’te bu haberi gördüklerinde hemen üstüne atlayıp manşet yapmışlar gazeteye. İşte böyle köşesinden kenarından sürekli olarak Taraf’a giydirmeye çalışan BirGün, Medyakronik’te yayımlanan Mustafa Kuleli yazısını görünce herhalde ellerini böyle sinsi sinsi ovuşturmuştur. Ortada bir haber yok, haber denen şeyin kanıtı yok, bir tarafın konuşması gereken yetkilisi -bir şekilde- bulunamamış… Önsezi ile […]

“Müzelerin zamlanacağı aylar öncesinden biliniyordu”

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın müze ve ören yerlerine sezonun tam ortasında yüzde 100’le yüzde 400 arasında zam yapması, bunu da zam açıklamasının ertesi günü yürürlüğe koyması, turizm acentelerini ve tur operatörlerini kızdırdı. Acenteler ve operatörler, meslek örgütleri TÜRSAB’ın (Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği) yerden yere vururken TÜRSAB’tan bu konuda açık ve net bir açıklama gelmedi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise Medyakronik Editörü Gökhan Tan’a yaptığı açıklamada zammın aylar önce belli olduğunu, zamanında önlem almayan bir kaç küçük acentenin bir bardak suda fırtına koparttığını söyledi. Zammın yılbaşında belli olduğunu, kararın TÜRSAB ve acentelerle birlikte alındığını dile getiren Günay, acentelerin maliyet artışı diye bir durumun sözkonusu olmadığını şu sözlerle dile getirdi: “TÜRSAB yılın sonuna kadar olan bilet ihtiyacını önceki tarihlerde yaptığı toplu alımlarla karşıladı. Sadece TÜRSAB üyesi olmayan, ferdi çalışan bir kaç turizmcinin şikayeti var onun dışında hiç bir ciddi şikayet yok” Aniden yapılan zam tartışmasıyla birlikte TÜRSAB’ın bazı acenteleri kayırarak zam öncesinde indirimli fiyattan bilet almalarını sağladığın iddiaları ayın başından itibaren turizm sektörünü karıştırmıştı. Tartışmanın alevlendiği yer ise turizmcilerin tartışma platformu olan Tursapnet adlı mail grubu olmuştu. Kayırma iddialarının gündeme gelmesi üzerine TÜRSAB, kayırıldığı iddia edilen acentelerin 2006’dan 18 Temmuz 2008’e kadar aldıkları bilet adetlerini yayınlamış, ancak bazı turizmciler esas alımların zammın hemen öncesinde, 20-31 Temmuz arasında gerçekleştirildiğini öne sürerek bu tarihler arasında satılan bilet adetlerinin de yayınlanmasını istemişlerdi. TÜRSAB’tan şu ana kadar bununla ilgili bir açıklama gelmedi. Ancak yine aynı mail grubunda TÜRSAB’ın isteyen tüm üyelerine eski fiyattan bilet satacağını dolaylı yollardan da olsa duyurması tartışmaların şimdilik dinmesine neden oldu. Bakan Ertuğrul Günay: “Birkaç küçük acente fırtına kopartıyor” Medyakronik editörü Gökhan Tan’ın müze ve ören yeri zamları nedeniyle turizimcilerin zarara uğradığı ve bu nedenle birçok günlük turun iptal edildiği yönündeki iddiaları dile getirmesi üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, şu yanıtı verdi: “Hiç bir iptal yok. Biz bu […]

Zaman’daki ilginç “Metallica konseri” tartışması

Alper Görmüş 27 Temmuz Pazar günü İstanbul’un “merkez”inde 10 binlerce kişinin katıldığı Metallica konseri sürerken, İstanbul’un “kenar”ında 17 kişinin ölümüne yol açan bir bomba patladı. Ertesi gün bazı köşe yazarları, patlamaya rağmen televizyonlarda kesilmeyen eğlence programlarının yanı sıra Metallica konserini de (daha doğrusu konserin neden yarıda kesilmediğini) protesto ettiler. Zamangazetesinde tartışma biraz daha uzun sürdü. Çünkü orada, gazetenin en önemli yazarlarından biri olan Ali Bulaç, yalnızca konserin yarıda kesilmemesini değil, konsere katılanların kılık-kıyafetlerini, hal ve hareketlerini de çok sert bir dille eleştiriyordu. Bu eleştirinin Zamangazetesi okurları arasında itirazlara uğraması, onların ilahiden başka bir şey dinlemediklerini düşünen “laik yaşam tarzı” savunucularına anlaşılmaz gelebilir; fakat durum böyle… “Laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddeleri” Tartışmayı başlatan yazı, 30 Temmuz’da Ali Bulaç’tan geldi. Bulaç, faciaya rağmen eğlence programlarını kesmeyen televizyon kanallarını kınadıktan sonra sözü Metallica konserine getirerek şöyle diyordu: “Başkaları da var! İstanbul’un göbeğinde, Ali Sami Yen’de Metallica adlı müzik grubu bir konser verdi. Türkiye’nin her tarafından 40 bin kişi toplanmıştı. Programın başlamasından 15 dakika önce, konserin verildiği yerden birkaç kilometre ötede, yani Güngören’de cesetler parçalandı; kol bacak havaya uçuştu. Bu laik, ateist, agnostik, aczmendi müsveddelerinin de umurunda olmadı. Transa geçmiş vaziyette kafalarını sallamaya devam ettiler; tepindiler; kendilerine özgü ritüelleriyle satanizmden ödünç tapınmalar yaptılar. İçtiler, bağırdılar, gürültüyü bastıran gürültü cinsinden müzikleriyle İstanbul semalarından arşa yükselen çığlıkları, bedenleri parçalanan masum insanların feryatlarını bastırmaya çalıştılar.” “Bilinmeyene karşı olmak ve kutuplaşma sanatı!” Konseri düzenleyenlerden biri olan Cengizhan Yeldan’ın Ali Bulaç’ın yazısına gönderdiği cevabî nitelikteki yazı Zaman‘ın en çok okunan sayfalarından biri olan “Yorum”da yayımlandı. Yeldan, Bulaç’ın yazısındaki, birkaç maddi yanlışı düzelttikten (en önemli yanlış şuydu: Konser, patlamadan 15 dakika sonra başlamamıştı, patlama olduğunda konserin bitmesine sadece üç şarkı kalmıştı) ve konseri izdihama yol açmamak için bitirmediklerini belirttikten sonra, Bulaç’ın “dışlayıcı” bulduğunu düşündüğü yaklaşımını şu satırlarla eleştiriyordu: “Konserden sonra yaşadığım bir enstantaneyi sizinle paylaşmak isterim. Sahne önünde izleyicimizi yavaş […]

Ben ve ötekini buluşturan sınırlar

Yelda Ülker “Evrimin uzun süreci boyunca insanlık, birey – toplum ilişkilerinden toprak mülkiyetine ve fiziksel mülkiyete kadar uzanan son derece karmaşık bir dizi bölgesel davranış geliştirmiştir. ‘Gerilimli Sınırlar’, tanımlanarak sahip çıkılmış bölgenin, buyurgan bir yanı olup olmadığını sorgulamaktadır.” Küratör Aura Seikkula, santralistanbul’da geçtiğimiz ayın sonunda açılan sergiyi bu sözlerle tanımlıyor. Gerimli Sınırlar, Finli beş sanatçının fotoğraf ve video enstalasyonlarından oluşan bir sergi. Bu beş sanatçı (Saskia Holmkvist, Sini Pelkki, Jussi Puikkonen, Carrie Schneider ve Sauli Sirviö) sergide bir araya gelen çalışmalarında “bölge” ve “baskınlık” temalarına ve bunların birbiriyle ilişkisine dikkat çekmek istiyor. Bölgesel ilişkilerden yola çıkarak, paylaşılan kimliklerden ziyade bireysel kimliklerin önemini anlatmaya çalışıyor. Her sanatçı, konuya kendi bakış açısıyla yorumluyor. Örneğin, sergiye fotoğraf ve video çalışmalarıyla katkıda bulunan Saskia Holmkvist, aynı kültür ya da değişik kültürlerin arasında yaşanan çatışmalarda üçüncü kişinin konumunu irdeliyor. Holmkvist’nin videoları, çatışma durumlarında rollerin nasıl paylaşıldığını sorguluyor. Sanatçının fotoğrafları ise, diyalog ile güç gösterisi arasındaki sınıra odaklanıyor. Holmkvist’e göre bu fotoğraflar, çatışmanın, gerilimin aktarıcısı olmadığının bir göstergesi. Sini Pelkki, ifadelerin ve durumların belirsizliği ve çeşitliliğiyle ilgileniyor. Pelkki fotoğraflarında, resim geleneğinden ve gerçeküstücü anlatımdan faydalanıyor. Gündelik yaşamın bölgeleriyle ilgilenen Jussi Puikkonen, fotoğraflarında bir yanda çağdaş, kentli ortamları, diğer yanda gündelik yaşamın sıradanlığını aktarıyor. Batılı tüketim kültürünü ve bu kültürün korunması olanaksız biçimlerini tartışıyor. “Tatilde” başlıklı fotoğraflarıyla, kurumsallaşmış tatil düşüncesini sorguluyor. Carrie Schneider’ın fotoğrafları, sanatçının kişisel alan ile toplumsal alan arasındaki ilişkiden kaynaklandığına inandığı, huzursuzluk ve merak gibi çelişkili duyguları aktarıyor. Suali Sirviö, kimliklerin ortak noktalarını ve oluşturduğu mozaiği anlatmaya çalışıyor. Güncel kimliklerdeki artışı ve gelişimi inceliyor. “Herkes aslında ötekidir” kavramı üzerinde duran Sirviö, sergiye mekânsal bir fotoğraf enstalasyonuyla katılıyor. “Gerilimli Sınırlar”, 30 Ekim 2008’e kadar santralistanbul Ana Galeri’de görülebilir. Gerimli Sınırlar sergisine katılan sanatçılar Suali SirviöSirviö, Turku kentinin banliyölerinde büyüdü. Onlu yaşlarının sonuna doğru aldığı fotoğraf makinesi ile arkadaşlarının yaşamlarını belgelemeye başladı. 2003 yılında Lahti Uygulamalı […]

Avrupa’ya son 180 metre

Boğaz demiryolu geçişi, İstanbul’un Avrupa yakasındaki Halkalı ile Asya yakasındaki Gebze ilçelerini raylı sistemle kesintisiz bağlamayı amaçlayan Marmaray Projesi’nin en önemli ayağı. Proje kapsamında yapılacak istasyonların inşasında, arkeolojik kazılar nedeniyle gecikme yaşanıyor. Son olarak, Ulaştırma Bakanlığı adına proje yürüten DLH’nın (Demiryollar, Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü) Temmuz 2008’de çalışmaya başlamayı planladığı Yenikapı İstasyonu, arkeolojik kazının son aşamasında karşılaşılan tarihöncesi buluntular nedeniyle mühendislere teslim edilemedi. Başlangıç aşamasında projenin en zor bölümü olarak görülen Boğaz geçişi ise sorunsuz ilerliyor. İlki 24 Mart 2007’de batırılan tüp tünellerin dokuzuncusu bugün suya indirildi. Birbirine eklenen 11 adet tüp tünelle sağlanacak sualtı demiryolu geçişinin toplam uzunluğu 1387 metreyi bulacak. Ekim 2011’de tamamlanması planlanan Boğaz geçişi, 2012’de hizmete girebilecek. Böylece kentin iki yakası arasındaki yolculuk, dört dakikaya inecek. İşvecan Özen-Gökhan Tan

Hiroşima’ya adım adım

1944 Eylül sonunda 1500 kadar asker Utah çölünde ıssız bir hava üssünde toplandı. Bunlar, Albay Paul Tibbets’in komutasında yeni oluşturulan 509. Karma Grup’un üyeleriydi. Bu grubun işi yapılacak olan atom bombasını emniyetle ve layıkıyla seçilmiş hedefe atmaktı. Bu görevin kod adı da Operation Silver Plate idi (Gümüş Tabak Harekâtı). Bombayı atma işi Karma Grup’un bir kolu olan 393. Bombardıman Filosu’na verilmişti. Çoğu Albay Tibbets’in arkadaşı olan iyi eğitimli ve tecrübeli pilotlar biraraya getirilmişti ve hiç alışık olmadıkları bir bombalama için yoğun bir eğitime tâbi tutuldular. 14 tane B-29 bombardıman uçağına, namıdiğer “uçankale”ye sahiptiler. Uçaklar üsse varır varmaz hafifletilmek için silah donanımının çoğu söküldü. Atacakları bombayı bilimadamları henüz yapmaya çalışıyordu ama aşırı ağır olacağını biliyorlardı. Ayrıca, uçaklar güvenlik sebebiyle 10 bin metre yükseklikte uçacaktı. Albay Tibbets’in komutasındaki pilotlar bir büyük maket bombayla havalanıyor, 10 bin metrenin üzerine çıkıyor ve çölde beyaza boyanmış bir daireye bombayı atmaya çalışıyor, sonra da 30 saniye içinde keskin bir dönüş yapıyor ve 155 derecelik bir açıyla sapıyordu. Bu, şok dalgasının uçağı düşürmemesi içindi. 6 Mayıs 1945’te, 509. Karma Grup’a katılan 800 teknisyen, Tinian Adası’nda yeni inşa edilen hava üssüne gitmek üzere Cape Victoria ile denize açıldı. Bombardıman ekibinin test uçuşları tamamlanmıştı, bombayı taşıyacak uçak hazırdı ve bir iletişim ağı da kurulmuştu. 8 Mayısta 509. Karma Grup’tan öncü bir bölüm hava yoluyla Tinian’a geldi. 29 Mayıs’ta Karma Grup’un 800 elemanı Cape Victoria ile Tinian’a ulaştı. Grubun bilimadamlarını ve teknisyenleri de kapsayan iki bin kişilik mevcudunun hemen hemen yarısı Tinian’a yerleşmiş oldu. Ekip varır varmaz üsteki diğer savaş birimlerinden ayrıldı ve en sıkı gizlilik tedbirleri alındı. 12 Haziranda, kuyruklarında hedefi delen bir ok işareti bulunan 15 B-29 Tinian Adası’na indi.3 Temmuzda, Washington’dan Pasifik’teki komutanlara dört şehri bombalamama emri geldi: Kyoto, Hiroşima, Kokura, Niigata. Kumandanlara sebebi söylenmedi, ama büyük bomba için seçilen hedefler olduğu açıktı. Temmuz ortalarına doğru, yedi […]

Atom bombasından kurtulanlar anlatıyor

Tercüme: Mustafa Alp Dağıstanlı Yamada HirotamiNagazaki Atom Bombası Kurbanları Konseyi Başkanı Yamada Hirotami’nin dünya üzerindeki en büyük dehşetlerden birini görmüş, ama hiç yaşlanmamış gözleri var. O bir Hibakusha; atom bombasından kurtulanlar böyle adlandırılıyor. Belki kuruyorum, ama sanki o dehşete bakmış olduğunu görüyorsunuz gözlerinde. Gözleri o sırada yaşlanmış yaşlanacağı kadar. Ama o sırada yaşarmamış.“Annem öldü, kardeşlerim öldü, herkes öldü. Uzun uzun ölündü. Ama ölümleri, ölümlerin acısını hissedemedim o an. Sanki başka bir dünyaya gitmiştim. Ben de ölürüm kısa sürede herhalde, diye düşünüyordum.” Tane tane, bizim coğrafyaya biraz uzak bir serinkanlılıkla ve duygusunu hiç ele vermeyen bir şekilde anlatıyor. Ortaokula gidiyormuş o sırada, 14 yaşındaymış. Okul, hypocenter’dan (bombanın patladığı noktanın yerdeki izdüşümü) 3,3 kilometre kadar uzaktaymış. “Büyük, çok parlak bir ışık çaktı. Gözlerim kör oldu. Şoke olup sıranın altına attım kendimi. Çok büyük bir patlama duydum, çok büyük. Sanki bomba yanıma düşmüş gibi… Hiçbir şey yoktu. Herşey silindi. Hiçbir şey düşünemedim o an. Aklım kaybolmuş, gitmiş, yok olmuş gibiydi. Herşey darmadağın oldu. Bütün pencereler kırıldı. Sıranın altına kapaklandığım için şans eseri yaralanmadım.” Okulda olmak kurtarmış Yamada Hirotami’yi. Çünkü evleri hypocenter’a sadece 900 metre uzaklıktaymış. Anne babası ve üç kardeşiyle beraber yaşıyorlarmış. Babası, şehrin kuzeyindeki silah fabrikasında çalışıyormuş; hypocenter’a 1300 metre mesafede. Babasının vücudunun ön tarafı ciddi biçimde yanmış, arkası da yaralanmış. Yine de şanslıymış; bir yılda iyileşmiş, kendine gelmiş ve işe başlamış tekrar. 1961’de 62 yaşında kanserden ölmüş. Ailenin geri kalan fertleri o kadar şanslı değil. Annesi ve üç kardeşi bomba düştüğünde evdeymiş. Ev yıkılmış. “Hepsi çıkmıştı evden. Çok da yaralanmamışlardı. Daha doğrusu, görünürde öyle büyük, ciddi yaraları yoktu. Ama ayın 12’sinde bebek kardeşim öldü. Ertesi gün ablam öldü; zaten çok zayıf, çelimsiz bir kızdı. Hiçbir şey yapamadık. Öldükleri yerde öylece kaldılar, biz de başlarında. Her taraf ölü doluydu zaten. Birkaç gün sonra berbat bir koku yayıldı ortalığa. Odun toplayıp yaktık kardeşlerimi. […]

Hiroşima-Nagazaki; insanın kaybettiği an!

Mustafa Alp Dağıstanlı Hiroşima’da bir sabah kalabalığın arasında oturan bir Japon vardı ki, çene kemiği aynı benimki gibi sıkıca kenetleniyor, sonra biraz gevşeyip tekrar kenetleniyor, yüz kasları aynı benimki gibi kasılıyor, aynı benim mimiklerimi yapıyor, gözlerini fal taşından da öte açmaya çalışıyor, sonra kırpıştırıyordu. Giderek daha da kızaran gözlerimle görüyordum ki, bu yaşlı adamın gözleri giderek daha da kızarıyordu. Sonra, sonra… O kızarıklığı yatıştırmak, yangını söndürmek için sanki, bütün gayretine rağmen gözyaşları sızıyor, sızıyordu. Tarih 6 Ağustos 2001’di, saat 08:15’e doğru ilerliyordu, kalabalık 50 bin kişiydi. Japonlar yaşlarını bence genellikle göstermiyorlar. O kızaran gözlü adam da göstermiyordu. Ama en azından 60 vardı. Amerikalıların Hiroşima’ya atom bombasını atışının 56. yılını anmaktaydık orada. Biz sadece anıyorduk, o ise aynı zamanda hatırlıyordu; suratında bu hatırlayış, daha doğrusu, hatırlayış değil de, hiç unutamayış ve unutmayış vardı. Keder yoktu ama. Reklam panolarındaki, tanıtım broşürlerindeki gülümseyen Japon kızlarından eser de yoktu suratında. Bütün o gülümsemelerden daha sevecen, daha davetkâr, daha yumuşak, daha ümit verici, daha güven telkin edici bir şey vardı suratında. Bir de çocukluk günlerinden kalma bir özellik, bir görünüm, bir anlam vardı. Bir çocuk derinliğiyle bakıyor, bir çocuğun gözlerinden akan yaşlar en az altmışında bir adamın yanaklarından süzülüyordu.Bu suratlardan çok vardı. Kendine kapalı, hiç renk vermeyen suratlar, mütebessim suratlar, kızgın suratlar, ağlayan suratlar, ağladığını belli etmeyen suratlar, mendilli suratlar, yelpazeli suratlar… Amerikalıların 1945’te Hiroşima’dan üç gün sonra Nagazaki’ye ikinci atom bombasını atmalarını anmak için 9 Ağustos’ta saat 11:02’yi beklerken de gördüm aynı suratlardan. Bu suratların sahiplerine `hibakuşa’ deniyor, yani atom bombasından kurtulanlar.Oysa ne şanslıydı Hiroşimalılar 6 Ağustos 1945’e kadar. Amerikan B-29 bombardıman uçakları Japonya’nın neredeyse bütün şehirlerini tam anlamıyla yerle bir etmişti. Tokyo en büyük hasarı görmüş, taş üstünde taş kalmamıştı. Bir günde 500 uçağın saldırısına uğradığı bile olmuştu.24 Kasım 1944’te B-29’lar Tokyo’yu ilk kez bombaladı. Los Angeles’tan yayın yapan bir radyo bombardımanı naklen […]

Taraf: “Sansür yok, hukuki inceleme var”

Mustafa Kuleli Dün, Medyakronik’te “Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!” başlıklı bir haber yayınlamış ve haberin sonunda Taraf Gazetesi’nden açıklama beklediğimizi belirtmiştik. Beklenen açıklama geldi. Gazete’nin Yazı İşleri Müdürü Eray Özer, telefon ederek neden ilana müdahale ettiklerini anlattı. Taraf’ın doğrudan görsel malzemeye yönelik bir müdahalesinin olmadığını belirten Özer, gönderilen ilanı incelediklerini, suç sayılabilecek unsurlar olduğu için, ya görsel malzemenin ya da “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” ifadesinin değiştirilmesini istediklerini söyledi. Fotoğraf kolajında Yaşar Büyükanıt gibi, hala görevde olan ve haklarında kesinleşmiş bir suç bulunmayan insanlara da yer verildiğini söyleyen Özer, “Suç unsurunun tarafı olmak istemedik” dedi.Bunun rutin bir uygulama olduğunu ifade eden Eray Özer, ESP’ye yönelik özel bir tutum içinde olmadıklarını, tüm ilanları hukuki açıdan incelediklerini söyledi. Hatırlanacağı gibi Ezilenlerin sosyalist Platformu (ESP) 2 Ağustos’tan beri Birgün Gazetesi’ne verdiği “Darbeciler yargılansın” konulu ilanlarda Kenan Evren, Tansu, Çiller, Yaşar Büyükanıt gibi isimlerin portrelerine yer vermiş, Taraf Gazetesi ise ilanlardaki görseli değiştirerek yayınlamayı kabul etmişti.

Şaşıracak bir şey yok: “İttifak” böyle…

Alper Görmüş Ergenekon soruşturmasıyla bağlantılı olarak birkaç hafta önce Konya’da gerçekleştirilen gözaltılar, Ergenekon şüphelisi “beş benzemezler”e altıncısını da ekledi: Millî Görüşçüler… İçerdeki ve dışardaki Ergenekon şüphelilerinin görünürde birbirleriyle olan ideolojik ayrılıklarını gerekçe göstererek, “olacak şey mi bu; Ergenekon bir saçmalık” tezini öne sürenlerin şaşkınlığı, Konya’daki operasyonlarla bir kat daha artmıştı. Çünkü Konya’da gözaltına alınanlar (daha sonra tümü serbest bırakıldı), Millî Görüşçü Millî Çözümdergisinin mensuplarıydı. “Nasıl olur”lu sorulara bir yenisi daha eklenmişti artık: Nasıl olur da Millî Görüşçülerle İşçi Partililer ve Kemalistler aynı davanın peşinde olmakla suçlanırlar? Soru yanlış! Onlar zaten gönüllü… Aslında bu soru bile yanlıştı. Çünkü “suçlananlar”, bu işe zaten gönüllü yazılmışlardı ve zaten birlikte çalışıyorlardı. Mesela Konya’da gözaltına alınan, Millî Çözüm dergisinin genel yayın yönetmeni Ahmet Akgül, İşçi Partisi’nin Ulusal Kanal’ında bir güncel siyasi program yapıyordu; 2006’dan beri. Ayrıca aynı kanalda geçen yıl sahur programını yürütmüşü. Akgül, “Bizim Atatürk” adlı, 688 sayfalık bir de kitap yazmıştı. Dediğim gibi, ortada şaşıracak bir şey yok ama ben bu soruları soranları anlıyorum. Türkiye’nin son 10 yılında gelişen yeni ideolojik ittifakları izlemeyenler için Ergenekon iddianamesi çerçevesinde dile getirilen ideoloöik akrabalıklar gerçekten de saçmalıktan başka bir şey değil! Fakat bu yeni ittifakları izleyenler için ortada anlaşılmayacak hiçbir şey yok.Cumhuriyetgazetesi bundan üç yıl önce, açık bir biçimde ilan etmişti yeni durumu. 28 Şubat 2005 tarihli başyazıda, önce, o ittifakı gerekli kılan koşullar tarif ediliyordu: “Gün geçmiyor ki Batı dünyasında Türkiye’nin aleyhine bir gösterge ortaya çıkmasın! ‘Büyük müttefikimiz’ ABD’de veya ‘Müzakere Süreci’ne girdiğimiz AB’de, ülkemize karşıt odaklardan geçilmez. (…) Batı karşısında Türkiye’nin özel bir konuşlanması söz konusudur. Çünkü biz Batı emperyalizmine karşı savaşla kurulmuşuz; bu tarihsel mirasın inatçı takipçileri bugün de var.” İşte “bu tarihsel mirasın inatçı takipçileri”: “(…) Bush yönetiminin tüm isteklerine ‘evet’ demeyi iktidarının güvencesi gibi gören AKP’nin bu siyaseti yürütmekte zorlandığı gün gibi aşikârdır. AKP’nin, merkez sağı şemsiyesi altına alarak ele geçirdiği […]

Solcular Ergenekon’da taraf oldu, Taraf sansür koydu!

Mustafa Kuleli Bu aralar öyle şeyler oluyor ki memlekette, insan kime ne diyeceğini, nerede duracağını, kime inanacağını şaşırıyor. Ortalık böylesine toz duman iken, servis edilen sahte/gerçek belgeler havada uçuşur, iddia ve ithamdan geçilmezken, birileri “ölümüne demokrat” edasıyla ortalarda salınıp, herkese demokrasi ve özgürlük “ayarı” verirken, bir de bakıyorsun ufacık bir detay ezberleri bozuveriyor. Hem de hiç beklenmeyen bir anda, beklenmeyen bir biçimde… 2 Ağustos Cumartesi gününden beri Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP), Taraf ve BirGün gazetelerine ilan veriyor. Bu ilanlarda, 6-7 Eylül olaylarından Hrant Dink cinayetine, Gazi Mahallesi’nden Şemdinli’ye, 1 Mayıs 1977’den Güngören bombalamasına kadar pek çok olayın kontrgerilla tarafından gerçekleştirildiği belirtilip, farklı isimlerle (İttihat ve Terakki, JİTEM, Özel Harp Dairesi ve TİT) anılan bu organizasyonun “sistematik bir suç imparatorluğu” olduğu ifade ediliyor. İlanın üst kısmında, metni tamamlayan bir fotoğraf kolajı dikkat çekiyor. En önde Kenan Evren, Mehmet Ağar, Hurşit Tolon, Tansu Çiller gibi isimlerin yer aldığı, Şevket Kazan, Yaşar Büyükanıt, Korkut Eken, Veli Küçük, Yeşil gibi portrelerle tamamlanan bu kolajın üstünde “Bize güç verin, onlara diz çöktürelim” ve altında “Savaş suçluları mahkemesi kurulsun, kirli savaş baronları yargılansın” yazıyor. Ne kadar çarpıcı değil mi? Ama maalesef Taraf Gazetesi’nden birileri bizim gibi düşünmüyor, okurların ilanı bu şekilde görmesini sakıncalı buluyor. Taraf’ta yayınlanan ilanda, kolajın olduğu yere, Susurluk’ta kaza yapan Mercedes marka otomobilin ve Şemdinli olayının fotoğrafı konmuş. Başlıklar ve metin ise aynen duruyor. Bunun üzerine işkillenip, bir ESP temsilcisi ile telefonda görüştüm. “Maalesef Taraf orijinal ilanı basmak istemedi” dedi. Şimdi insan “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” demez mi. Bu durumu açıklayabilmek mümkün mü? “Ergenekoncular”ın fotoğraflarını her gün koca koca basan Taraf, bu ilandan neden rahatsız olur? Kenan Evren üzülmesin diye mi? Yaşar Büyükanıt görevde olduğu için mi? Tansu Çiller ya da Mehmet Ağar’a duyulan derin saygıdan mı? Madem ilan hoşunuza gitmiyor, niye eğip bükmek pahasına yayınlıyorsunuz? Bu tutumun, hem Arçelik’i […]

Bu iskeletler kime ait?

Marmaray Yenikapı istasyonunda kazılan antik limanın altı, daha önce ulaşılanlardan çok daha önemli buluntular içeriyor: Yenikapı’da ilk İstanbullular yatıyor.*

Arena’da ayin

Müge Doğrular Björk’ü bana ilk dinleten kişi babamdı. Küçükken beni Pink Floyd’lar Supertramp’ler dinleterek büyütmüştü, 1997 çıkışlı Björk albümü Homogenic’i de elime o tutuşturmuştu. Homogenic ve Madonna’nın 1998 çıkışlı albümü Raf of Light hayatımın en önemli albümlerindendir. Björk dendi mi aklıma ilk Homogenic gelir. O kadar çok severim ki o albümü, diğer albümlerini de çok beğenmeme rağmen onun kadar dinlememişimdir. Lenny Kravitz konserinden dört gün sonra Kuruçeşme Arena’ya tekrar ayak bastığımda karşılaştığım manzaraya şaşırdım. Çünkü konserin başlamasına neredeyse bir saat kalmıştı ve alandaki “kalabalık” tek tek sayılabilecek kadardı. Arkadaşımla beraber 300 YTL’lik biletle girilebilen sahne önünün hemen arkasına, sahneyi görebileceğimiz en uygun noktaya kurulduk ve konserin başlamasını bekledik. Arena, konser başlayana kadar doldu dolmasına ama Lenny Kravitz’deki kalabalık yoktu, hatta dolmayan sahne önünü doldurabilmek için arkadaki şanslı seyircilerin girmesine izin verdiler. Biz de onlardan biri olduk, en öndeki muhteşem yerimizi kaptık. (Kolonların hemen önündeki bu yerin tek kusuru, bas sesleri titreyen ciğerlerimizde hissetmek olacaktı.) Konser beklenen saatten on dakika sonra başladı. Björk’ün on kişilik bandosu (Wonderbrass) tek sıra halinde sahneye çıktı, arkalarından hoplayıp zıplayarak Björk geldi, ağzında son albümü Volta’nın giriş parçası Earth Intruders’ın sözleriyle. Kırmızı ve lameli ilginç elbisesi, parlak taytı, çıplak minik ayakları, minik boyuyla ve dev sesiyle karşımızda duruyordu. Kimseye benzemiyordu, yine orjinaldi. Sahneyi süsleyen bayraklar mor ve kırmızı ışıklarla renklendiriliyordu. İlk parçada sahneden yükselen alevler tüylerimizi ürpertti. Seyirciyle iletişime girmekten kaçınan Björk sevilen parçalarını ardı ardına seslendirdi. Parçaları da albüm versiyonlarından daha farklı bir şekilde yorumladı; bazılarını da sadece üflemeli enstrümanlar kullanan on kişilik bandosu eşliğinde seslendirdi. Sırasıyla Hunter, Pagan Poetry, Desired Constellation, The Pleasure Is All Mine, Joga, Overtrue, Immature, Army Of Me, Triumph Of Heart,Five Years, Cover Me, Wanderlustve Hyperballad’ıseslendirdi. Bir parçasında ellerinden beyaz iplikler saçtı, sürekli dans etti, elleriyle parçaların ritimlerine eşlik etti, ponpon benzeri ipe bağlı aksesuarını salladı ve Plutoile sahneden ayrıldı. […]

“Laik” ve “İslamcı” klişelerin uzağında

Alper Görmüş Sovyet devriminin lideri Lenin, “ulusal sorun” konusunda ilginç bir tez geliştirmişti. Buna göre, başta Sovyetler Birliği olmak üzere “ezen ve ezilen uluslar”ın olduğu bütün ülkelerde, o ulusların sosyalistlerine birbirine zıt görevler düşüyordu. Lenin, “ezen” ulusların sosyalistlerinin “ezilen ulusların ayrılma hakkı”nı savunması gerektiğini; buna karşılık “ezilen” uluslara mensup sosyalistlerin de “ayrılma”ya karşı çıkmaları gerektiğini savunuyordu. Bu tezdeki mantık aşikâr: Lenin, kendi haline bırakılsa, “ezen” ulus sosyalistlerinin “ezilen” ulusları zorla kendisine yapışık tutmaya çalışacağını; keza “ezilen” uluslardan sosyalistlerin de, tam tersine “ezen” ulustan kopmaya çalışacağını biliyor, her iki taraftaki sosyalistlerin “doğal” eğilimlerini bu formülle dizginlemeye çalışıyordu. Bu mükemmel formülün işlemediğini biliyoruz. Muhtemel nedeni, her iki taraftaki “doğal” eğilimlerin Lenin’in öngördüğünden çok daha “sert” olmasıydı.Belki de formülün “işlemediğini” söylemekle haksızlık ediyorum; kim bilebilir, belki de Lenin’in bu “siyaset”i yaygın bir propaganda eşliğinde yürütülmeseydi, Sovyetler Birliği’nin “ezen ulus”u Ruslarla mazlum ulusların arasındaki problemler çok daha büyük olacak, tarihte yaşanan facialar mumla aranacaktı. Sen beni anlamaya çalış, ben de seni… Lenin’in geliştirdiği tez, insanları kendi ezberlerinin dışına çekmek ve ardından da karşı taraf açısından düşünmeye sevk etmeye dayalı basit bir tezdi aslında; bildiğimiz empatinin, Sovyetler Birliği’nin en büyük siyasi sorununa uygulanması girişimi… Ben, Türkiye’deki “laik-İslamcı” kutuplaşmasında Lenin’in formülünden yararlanabileceğimizi ciddi ciddi düşünüyorum. Ortaya çıkan her tartışmada, bu iki kesimden herkesin aynı görüşleri bir daha, bir daha tekrarlaması şart mı? Biz biliyoruz ki, her yeni tartışmada taraflar hiçbir yeni şey söylemediği sürece bu böyle gider. Oysa bu kısır döngü kırılmaya başlasa, iki taraftan da farklı şeyler duymaya başlasak, zaman içinde bu yeni sürecin de kartopu gibi büyümeye başladığına şahit olabiliriz. Buraya kadar kötümser bir tablo çizmiş olabilirim. Oysa hayli iyimserim. Son yıllarda, kutuplaşmanın giderek artmasına rağmen bu yönde önemli gelişmeler kat ettik. Konya’daki olay Hürriyetgazetesi genel yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök 2 Ağustos tarihli yazısında konunun basında nasıl tartışılacağını merak ettiğini yazdı. Özkök’ün satırları: “Konya’da […]