Almanya’da Sosyal Demokrasi’nin Doğuşu

Dünya siyasal tarihinde, çokça sosyalizmin zoruyla, kapitalist çılgınlığı ehlileştirmenin, ‘insanileştirmenin’ ya da daha kabul edilebilir hale getirmenin teorik/pratik yansısı olan sosyal demokrasi, bizim siyasal kültürümüz açısından neredeyse bir ufo kadar yabancı bir şeydir. Aslına bakarsanız, sosyal demokrat etiketine haiz partilerin devlet içerisindeki totaliter çetelerin avukatlığına soyunduğu bir coğrafyada bu mefhumun muhteviyatına yönelik herhangi bir fikrin olmayışı, ya da olanların da külli bir yanlış anlamayla malül olması pek de şaşırtıcı değildir. Tanıl Bora’nın bu eseri, sosyal demokrasinin ilmi temellerini dilinde tüy bitesiye anlatmaya çalışan bir kurum olan Sosyal Demokrasi Vakfı’nın İstanbul ve Ankara’da rutin hale getirdiği seminerlerin Ankara ayağının temel kavramlar, tarihsel gelişim ve ideoloji başlıklı ilk iki dersini kapsıyor. Şimdilerde sol/sosyalizm adına yapılan tartışmaların tarihsel art alanını ve sosyal demokrasi ile sosyalist fikriyatın simbiyotik ilişkisini bütün açıklığıyla gösteren Tanıl Bora, daha önceki çalışmalarında da gözlenebilen, meselelerin layıkıyla işlenmesindeki özeninden, kısa bir eğitim çalışması rehberi olmasına karşın, burada da ödün vermemiş.

Yapıbozum, pragmatizm ve siyaset: Ne alakası var?

Barış Aydın “İnsan bilincini sarıp kuşatan ve kendine göre meşru nedenleri olan binlerce durumu gözden uzak tutmuyorum. Bunlar bilincin içine kapatıldığı bir dairedir. Ancak bu daire, hareketli, canlı, dönüp duran, her dakika, her saniye, çemberini ve merkezini değiştiren bir dairedir. Böylece, bu daire içine kapatılmış ve onunla birlikte yer değiştiren tüm insan iradeleri de, her an, karşılıklı olarak, oyunun koşullarını değiştirebiliyorlar, özgürlüğü işte bu hareket oluşturuyor.”Charles Baudlaire Siyaset mefhumu, tarihin hiçbir döneminde, günümüzde olduğu kadar içeriksiz ve kifayetsiz olmamıştır. Şimdilerde tamamiyle teknik bir alan olarak kurgulanır hale gelen bu mefhum, bilimin hiper-rasyonel çözümlerinin ışığında bir yönetim bilimleri kompleksi olarak tanımlanabilir. Bir diğer deyişle, siyaset etme/yapma işi, uzmanlarca hazırlanmış ve paket haline getirilmiş ‘istikrarlı’ ekonomi politikaları, dış politika stratejileri vs., siyasetin öznesi olmaktan çok nesnesi (müşterisi) olan veya bu duruma indirgenen insanlar tarafından tüketilmeyi bekleyen birer meta olmaktan öte bir anlam ifade etmemektedir. Siyasete dair bu algı cariyken dünya üzerindeyse, yaramaz bir çocuğun ‘onu da isterim bunu da isterim’ tavrıyla sağa sola horozlanan bir imparatorluk namzetinin doymakbilmez iştahını, özellikle 3. Dünya ülkelerinde sürmekte olan din ve ırk çatışmalarını; parçalanmış kimlikler, yabancılaşmış, cemaat tipi ilişkilerde kendilerini kurgulayan, kendi kamusallarını yaratıp daha genel bir kamusal yaşamdan kopan ve dolayısıyla ötekine, başka olana karşı reflektif bir saldırgan tavır takınan, farklılığa ve kendinden olmayana tahammülsüz, otarşik ve yer yer oldukça hiyerarşik toplumsal yapıların vücuda getirdiği, akortsuz, ahenksiz, biraraya getirilemez, kaotik ve çoğu zaman şiddet düşkünü toplumların nümayişini seyreyliyoruz. Bütün bu hadiseler siyasal bir yenilenmeye olan ihtiyacı iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Peki ama nereden başlamalı?! Sorunun menşeiyle ilgilenerek mi yoksa mevcut durumdan vazifeler yaratarak mı? Biz şimdilik birinci yolu tercih etsek de, bu meselede menşe problemine yanıt vermek çok parçalı bir yapboza rahmet okutacak denli yorucu bir iş olacaktır kuşkusuz. Lâkin (biraz kestirmeden de olsa) şurası muhakkak ki, bu girişim, modernizm denen musibetle çokça iştigal etmemizi […]

Modernleşme, değişim ve başkaldırı

Modernleşme denilen hadisenin kapsamlı bir değerlendirilmesinin yanısıra mahiyetine dair kuşatıcı ve sahih bir tanımlamaya gitmenin zorluğu, bu mefhumun yer yer sarsak ve serbest stil bir pratiğin malzemesi olmasını da kolaylaştırmıştır. Her toplumun çoğunlukla koşarcasına bir yerinden yamandığı, tutunmaya çabaladığı bu süreç muazzam bir yenilik ve değişimi ifade ettiği için, bu dahil olma çabası da genellikle belirsiz ve mütereddid bir nitelik taşımaktadır. Bir diğer deyişle, Batılı aklın dünyayı dolaysız bir algının nesnesi olarak tasnife muhtaç bir kaos yığını ve doğayı da insanın ihtiyaçlarını gidermesinden öte bir değere haiz olmayan bir alet çantası biçiminde tahayyülü olarak modernleşme, küresel düzen içerisinde yaşama çabasındaki her toplumun rahle-i tedrisadından geçmesi gerektiği bir zorunluluk haline geldi. Modernleşme teorileri açısıdan özgün bir yer işgal eden İsrailli sosyolog Eisenstadt’ın burada ele aldığımız kitabı ise modernleşme sürecinde, toplumların karşılaştıkları sorunlara getirmeye çalıştıkları çözümler eksenin de ortaya çıkan farklılaşmalara ilişkin kurumsal bir yapının geliştirilmesi ihtiyacına odaklanıyor. Böylelikle kitabın temel kaygısı, “modernleşmede ‘çöküş’ ya da ‘gerileme’ durumlarının ortaya çıktığı koşullar karşısında, modernleşmekte olan ve modernleşmiş toplumların bu tür bir kurumsal çerçeveyi geliştirmelerinin altındaki koşulları anlamak” olarak karşımıza çıkıyor.

Tarihin tarihleri: Poetik bir faaliyet olarak tarih

Amed Gökçen Tarihsel anlatının ne/nasıl olduğuna dair tartışma özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında ciddi bir artış ve renklilik göstermeye başlamıştır. Tarihçinin anlattıklarının ‘gerçek’te olmuş olana tekabüliyeti sorunu buradaki temel tatışma konusu olarak düşünülebilir. Geçmişe dair birtakım izlerin peşinden onun sahih bir resmini, anlatısını oluşturmaya çalışan tarihçi, bütün bunları yaparken kullandığı dilin de dolayımında olduğunun farkında mıdır acaba? Geçmişin dolaysız bir resminin, ondan kalan izlere sonsuzca sadık kalarak oluşturulabileceğine dair safdil inanç, dilin burada oynadığı kurucu rolün ne zaman farkına varacaktır? Genel olarak 19. yüzyılda kurumsallaşmış mesleki konvansiyonların bu körleşmedeki etkisi ne düzeydedir? Bu türden soruları çoğaltmak mümkün olsa da meselenin aslında dil ve dolayımsız mütekabiliyet meselesi olduğu gerçeği değişmeyecektir. Hayden White, anıtsal eseri Metatarih’te, yukarıdaki soruları engel tanımaz bir cesaretle ve mesleki konvansiyonları yıkıp geçme pahasına sorarak, tarihsel anlatı kurmanın önünde sonunda, herşeyden çok poetik bir faaliyet olduğunu dile getiriyor. Ayrıca White, tarih yazma işinin hiç de öyle kolaylıkla belgelerden ya da izlerden neşet eden bir şey olmadığını, o anlatının mahiyetinin tarihçinin de bizzat içinde bulunduğu genel bir anlam ağına odaklanmayı gerektirdiğini belirtiyor. Tarihsel anlatının yapısına dair geliştirdiği genel bir teoriden hareketle tarihçinin geçmişe dair izlerden bir anlatı kurmadan önce tarihsel alanın kendisini canlandırmak için kullandığı dilsel protokolleri, eğretileme, düzdeğişmece, kapsamlama ve ironi başlıkları altında ele alıyor. Bir diğer yandan White, geçmişin her daim bir dolayımın eseri, genellikle etik ve estetik bir konumlaşın ürünü, dünyaya ilişkin belli bir algının eseri olduğu için spekülatif olan ve olmayanı ayıran epistemolojik konvansiyonlara sahip olmaktan öte bir tercih meselesi olduğunu ‘has tarihçi’lerin yanısıra Hegel, Marx, Nietzsche’ye de başvurarak gösteriyor. Tarihçinin tarih anlatırken kullandığı kuramsal malzemenin sözkonusu anlatının meşrulaştırıcısı olması üzerinden bu malzemeye ilişkin bir çözümleme faaliyetine girişme meta-tarihsel bir etkinlik olarak değerlendirilemez. Tarihçinin bir çıktı olarak tarihsel malzemeyi işlerken kullandığı kuramsal arkaplan ancak o metnin yüzeyindeki birtakım görüngülerin ifadelendirmesinden öte birşey değildir. Tarihçinin bizzat […]

“Kes-yapıştır” tarzı iddianame haberciliği yetmez

Alper Görmüş Ergenekon iddianamesinin dallı budaklılığı, hazırlanışının uzun sürdüğüne ilişkin eleştirilerdeki haklı noktalar bir yana, savcıların aslında daha da uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyduklarını gösteriyor. Bunu, “dallı budaklılık”ın yanı sıra, bazı iddialarla ilgili olarak gösterilmesi gereken kimi ilave çabaların gösterilmemiş, gösterilememiş olmasından da anlıyoruz. Bu durumda gazetecilere düşen iş, iddianamedeki bu türden iddiaların peşine düşmek ve onları ya geliştirmek ya da hükümsüzlüğünü göstermek olmalı. İlginç bir örnek İlginç bir örnek üzerinden bu söylediklerimi açmaya çalışayım…Önceki günkü (26 Temmuz) gazetelerin bazılarında (Radikal‘de manşet), Danıştay saldırganı Alparslan Arslan’ın ailesinin hesaplarına saldırıdan sonra yatan, yatırılan paralarla ilgili bir haber vardı. Haber tümüyle iddianameye dayandırılıyordu. Hepsini temsilen, Radikal‘in haberinden aktarıyorum: “DANIŞTAY BASKINCISI ARSLAN’IN AİLESİNE 100 BİN YTL GİTMİŞ! / PARAYA GÖRE BEYAN … Ergenekon iddianamesi, Danıştay baskınının tetikçisi Alparslan Arslan’ın anne ve babasının banka hesaplarına belirsiz bir kaynaktan yatan 100 bin YTL’ye dikkat çekti. Savcıya göre, dava sürecinde parça parça yatan bu paralar, aynı süreçte baba İdris Arslan’ın yaptığı açıklamalarla da paralellik arz ediyor… “YILDIRIM’A DA VAR… Danıştay davasının diğer sanıklarından Osman Yıldırım’ın yakınlarının ve İlhan Parlak’ın banka hesaplarında da gözle görülür artış saptandı. Buna göre, Osman Yıldırım’ın iki yakınının, Danıştay saldırısından önce fazla hareket gözlenmeyen bir banka hesabına, çeşitli zamanlarda 26 bin 377 YTL para yatırıldı.” Gazeteciye düşen Ergenekon iddianamesi, yukarıda da dediğim gibi kendi başına büyük bir kaynak; orada bir sürü haber var ve “İddianame haberciliği”ni (bunu küçümsemek için söylemiyorum, bir tanım yapmak için söylüyorum) en iyi yapan gazeteler, önemliyi önemsizden ayırmasını en iyi becerebilen gazeteler olacak. Örneğimize dönelim: Bu bilgileri iddianameden kesip gazeteye yapıştırmak ve böylece bir manşet elde etmekte hiçbir problem yok. Problem, devamında başlıyor. İddianamede yer alan bilgiler, adı üstünde, sadece bir iddiadan ibarettir ve bu iddiaların sorgulanması gazetecilik mesleği açısından yalnız meşru değil gereklidir de. Burada gazetecilerin yapmaları gereken şey gayet açık: Savcının yapmadığı (ya da yapamadığı) […]

İstanbul’daki komünistler için Son Kumsal

HaberVs Geçtiğimiz hafta İnebolu ve Abana’da gösterimi engellenen, Karadeniz Otoyolu’nun yapımı sırasında yaşanan doğa katliamının anlatıldığı Son Kumsal belgeselini Yapımcı Aydın Kudu ve Yönetmen Rüya Arzu Köksal’ın izniyle yayınlıyoruz. Toplam 56 dakika uzunluğundaki belgeseli yandaki video ikonlarına sırasıyla basarak izleyebilirsiniz. Geçtiğimiz hafta Medyakronik’in haberinde de yer aldığı gibi belgeselin Karadeniz sahilindeki gösterim programının İnebolu durağında, filmin gösterimi Belediye Başkanı İdris Güleç tarafından engellenmiş, ertesi gün de Abana Kaymakamlığı belgeselin Abana’daki gösterimine izin vermemişti. 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşanan olayda belgeselin 7’nci dakikasında Başbakan Erdoğan’ın otoyol açılış görüntülerinin ardından Belediye Başkanı İdris Güleç, Aydın Kudu’yu yanına çağırarak “Başbakanı doğa düşmanı gösteriyorsun! Sen bu filmi al İstanbul’daki komünistlere izlet!” diyerek yapım ekibinin ilçeyi terk etmesini istemişti. İstanbul’daki gösterimler Diğer yandan Belgesel Sinemacılar Birliği (BSB) filmin lapımcılarına destek vermek amacıyla Son Kumsal adlı belgeseli 26 Temmuz-2 Ağustos arasında İstanbullu izleyiciyle buluşturuyor. BSB tarafından yapılan açıklamada 22 Temmuz’da İnebolu’da ve 23 Temmuz’da Abana’da yaşanan olaylar hatırlatılarak “Arkadaşlarımıza destek vermek ve filmi izlemek isteyenler için BSB Cep Sineması’nda gösterimler yapılacaktır.” deniliyor. BSB’nin gösterimleri 28 Temmuz-2 Ağustos arasında her gün saat 14:00’te BSB’nin Erol Dernek Sokak no: 10 Kat 5 Beyoğlu İstanbul adresindeki merkezinde gerçekleştirilecek. Bilgi almak isteyenler için telefon 0212-245 90 96 Ayrıca belgeselle ilgili daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler sayfasını ziyaret edebilirler.

Tarihi davada söz Anayasa Mahkemesi’nde

Medyakronik/Anadolu Ajansıinfo@medyakronik.com Anayasa Mahkemesi, Adalet ve Kalkınma Partisi hakkında açılan kapatma davasını görüşmeye bugün (28 Temmuz) başladı. Heyet’in kararını verene kadar müzakerelerini aralıksız sürdüreceği AKP hakkındaki kapatma davasında süreç, 14 Mart’ta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın, parti hakkında hazırladığı iddianameyi, Anayasa Mahkemesi’ne sunmasıyla başlamıştı. Başsavcı Yalçınkaya, partinin, “Laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği” iddiasıyla kapatılmasını ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da aralarında bulunduğu 71 kişi hakkında da siyasi yasak talep etmişti. Aralıksız mahkeme Anayasa Mahkemesi üyeleri, bu sabah (28 Temmuz) 09.30’da davayı görüşmek üzere toplandı. Bugünden itibaren aralıksız her gün biraraya gelerek, partinin sözlü ve yazılı savunmaları ile başsavcılığın esas hakkındaki mütalasını değerlendirecek olan heyet, haklarında yasak istenen 71 parti yöneticisi hakkındaki iddiaları da, delilleri ile birlikte görüşecek. Davanın raportörü Osman Can da heyetin, raporla ilgili isteyeceği açıklamaları veya yöneltilebilecek soruları yanıtlamak için müzakereler katılıyor. Tarihi dava öncesinde polis, sabahın erken saatlerinden itibaren Anayasa Mahkemesi çevresinde yoğun güvenlik önlemleri aldı. Anayasa Mahkemesi binası önünde çok sayıda yerli ve yabancı basın mensubu da davayı izledi.Reddi hakim talebi Kapatma davası görüşülmeden önce Anayasa Mahkemesi, davayla ilgili 4 üyeye yönelik “reddi hakim” talebini görüştü ve reddetti. Ömer Özgür Kormaz isimli bir vatandaşın avukatı Mustafa Kemal Turan AKP hakkında açılan kapatma davasında, Anayasa Mahkemesi’nin 4 asıl üyesine ilişkin reddi hâkim talebinde bulundu. Avukat Turan, konuya ilişkin dilekçesini Anayasa Mahkemesi’ne verdikten sonra gazetecilere yaptığı açıklamada, Türkiye’de Anayasa Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkı olmadığını belirterek, bu konuda şikayette bulunmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvuru yaptıklarını söyledi. AKP’nin kapatılmaması yönünde de tedbir konulması istemiyle AİHM’e başvurduklarını belirten Turan, AİHM’in kapatılmama yönündeki taleplerini reddettiğini, diğer başvuruyu ise görüşülebilir bulduğunu ifade etti. Turan, “Strasburg, davamızı kabul edilebilir bulduğuna göre biz de buraya geldik” dedi. Talep reddedildi AKP hakkında açılan kapatma davasında başkan Haşim Kılıç, Başkanvekili Osman Paksüt ve üyeler Ferruh Kaleli ile Necmi Özler hakkında reddi hakim talebinde […]

Yine masumlar hedef

Medyakronikinfo@medyakronik.com İstanbul Güngören’de düzenlenen iki ayrı bombalı saldırıda 5’i çocuk 17 kişi öldü, yüzden fazla kişi yaralandı. Yaralılardan 6’sının daha hayati tehlikesi sürerken, saldırıyı gerçekleştirdiği öne sürülen PKK bir açıklamayla olayla ilgilerinin olmadığını duyurdu. Güngören Güven Mahallesi’ndeki, trafiğe kapalı Menderes Caddesi üzerindeki ilk patlama dün (27 Temmuz) gece 21.45 sıralarında gerçekleşti. Yetkililerin ses bombasından kaynaklandığı açıkladığı ve bir telefon kulübesinde meydana gelen ilk patlamada birkaç kişi yaralanırken çevredeki işyerlerinde küçük çaplı hasar meydana geldi. Facia 2. patlamayla geldi Şiddeti düşük olan bu patlamanın doğalgazdan kaynaklandığı haberleri yayıldı. Bu patlamanın ardından çevrede bulunanların yanı sıra evlerinden de çıkan meraklı vatandaşlar olay yerine geldi. Faciaya yol açan ikinci patlama ise ilkinden 10 dakika sonra gerçekleşti. İlk patlama yerine çok yakın bir mesafede yaşanan çok şiddetli 2. patlama sonucu ortalık bir anda cehennem yerine döndü. Çevredeki binaları, araçları tahrip eden patlama, olay yerinde toplanan çok sayıda insanın ölümüne ve yaralanmasına neden oldu. Patlamadan yaralananlara ilk müdahalede saldırıdan yara almadan kurtulanlar tarafından gerçekleşti. Yaralılar, vatandaşların kendi imkanlarıyla çevredeki hastanelere götürülürken olay yerine sevkedilen ilkyardım ekipleri ve ambulansların gelmesinden sonra ilk müdahaleler yapılabildi. Olayda hayatını kaybeden vatandaşların otopsi işlemleri ise Bakırköy Cumhuriyet Başsavcılığı gözetiminde yürütülüyor. Zaman ayarlı, parça tesirli plastik patlayıcı Görgü tanıkları, ilk patlamanın ardından yüzlerce kişinin olay yerine gittiğini ve kısa süre sonra çok şiddetli ikinci patlamanın yaşandığını anlattı. Bombanın şiddetiyle bir çok kişinin havaya uçtuğunu gördüklerini anlatan tanıklar patlamanın olduğu yere 30-40 metre uzaklıktaki insanların bile patlamadan etkilendiğini söyledi. İçişleri Bakanı Beşir Atalay olayın ardından Güngören’e giderek incelemelerde bulundu, Atalay, İstanbul Valisi Muaamer Güler’le birlikte yaptıkları açıklamada patlamanın ilk önce doğalgazdan kaynaklandığından şüphelenilse de kısa sürede bombalı bir saldırı sonucu yaşandığının kesinleştiğini öncelikli hedeflerinin failleri bulmak olduğunu söyledi. İstanbul Valisi Muammer Güler, çöp tenekesine konan bombaların patladığını belirterek, zaman ayarlı ya da uzaktan kumandalı bomba olabileceğini söyledi. Kimli basın organları ise patlamada […]

Suçlu bulunanlara ömür boyu hapis

Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan patlayıcılar üzerine başlatılan Ergenekon soruşturmasında iddianamenin İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmesiyle yeni bir süreç başladı. Türkiye’nin aylardır izlediği ve ilk duruşmasının 20 Ekim tarihinde yapılacağı Ergenekon davasında sanıklara çeşitli suçlamalar yöneltiliyor. Türk Ceza Kanunu’nun 312, 314 ve 315’inci maddelerine dayandırılan suçlamalarda en ağır ceza ağırlaştırılmış müebbet hapis ile Doğu Perinçek ve Mehmet Fikri Karadağ’a istenirken Veli Küçük, İlhan Selçuk ve Muzaffer Tekin’in de müebbet hapis ile yargılanmaları istendi. İddianamede yer alan sanıklar, yöneltilen suçlamalar ve istenen cezalar şöyle: Oktay Yıl.dırım:T.C. hükümetine karşı silahlı örgüte üye olmak, silahlı isyan. 35 yıl.Mehmet Demirtaş: T.C. hükümetine karşı silahlı örgütüne üye olmak, silah temin etmek. 25 yıl.Ali Yiğit:Suçu bildirmeme. 1 yıl.Muzaffer Tekin: T.C.hükümetini ortadan kaldırmak, ortadan kaldırmaya teşebbüs, silahlı örgüt üyeliği, hükümete karşı silahlı isyan, devletin güvenliğine ilişkin bilgileri temin etme. Müebbet.Mahmut Öztürk: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Gazi Güder: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Ayşe Asuman Özdemir: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Behiç Gürcihan: Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.İsmail Yıldız: Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, askeri itaatsizliğe teşvik. 38 yıl.Kemal Şahin:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Mehmet Murat Yücel:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Feridun Refik Nuhoğlu:Silahlı örgüte üye olmak, kişisel verileri kaydetmek. 13 yıl.Hayrullah Mahmut Özgür:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Ergün Poyraz: Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri yok etmek. 47 yıl.Bekir Öztürk: Silahlı örgüte üye olmak, askeri itaatsizliğe teşvik. 13 yıl.Fuat Ermiş:Silahlı örgüte üye olmak, T.C. hükümetine karşı silahlı isyan, askeri itaatsizliğe teşvik. 38 yıl.Tuğrul Derme: Silahlı örgüte üye olmak.10 yıl.Mete Yalazangil:Silahlı örgüte üye olmak. 10 yıl.Aydın Yüksek: Silahlı örgüte üye olmak, devletin güvenliğine ilişkin bilgi temin etmek, devletin güvenliğine ilişkin bilgi ve belgeleri yok etmek. 30 yıl.Muzaffer Şenocak: Silahlı örgüte üye olmak, patlayıcı madde bulundurmak, devlete ait bilgi ve belgeleri yok […]

“Karanlık hiç bir eylem kalmadı”

Türkiye’nin karanlık tarihine ışık tutacağı iddia edilen Ergenekon soruşturmasının iddianamesi nihayet kamuoyuna açıklandı. İçinde yer alan bilgiler ve iddialar nedeniyle hayli gürültü koparacak olan iddianameye göre daha önce dile getirilen kanlı Danıştay baskını ve Cumhuriyet Gazetesi’nin bombalanması eylemlerinin yanı sıra Hrant Dink cinayeti ve Malatya’daki misyoner katliamında da Ergenekon örgütünün imzası bulunuyor. İddianamede örgütün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt, yazar Orhan Pamuk, gazeteci Fehmi Koru, DTP’li Osman Baydemir, Ahmet Türk ve Sebahat Tuncel ile üst düzey bir Yargıtay üyesine yönelik suikast ve NATO tesislerine yönelik saldırı hazırlığı içinde olduğu öne sürüldü.İddianameye göre Ergenekon’un tepesinde Veli Küçük, İlhan Selçuk, Sevgi Erenerol, Kemal Alemdaroğlu ve Doğu Perinçek bulunuyor.Ergenekon belgelerinin ilk ele geçirildiği kişi olan “gazeteci ve haham” Tuncay Güney’in ismi dosyada yer almıyor. İddianamede Veli Küçük Danıştay ve Cumhuriyet gazetesine yapılan saldırıyı azmettirmekle, Doğu Perinçek ise halkı silahlı isyana ve darbeye teşvikle suçlanıyor. Kanlı Danıştay baskınında tetikçilik yapan avukat Alparslan Arslan’ın saldırıyı bizzat Muzaffer Tekin ve Veli Küçük’ün verdiği emirle gerçekleştirdiği anlatılan iddianamede Necip Hablemitoğlu’nun 18 Aralık 2002’de “faili meçhul” bir suikastla öldürülmesinin de örgütün işi olduğu anlatıldı. Örgütün, Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) ve Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) ile bir ilgisinin bulunmadığının vurgulanmasının dikkat çektiği iddianamede örgütün gerçekleştirdiği eylemler arasında gazetesine el bombalı 3 ayrı saldırı sayılan İlhan Selçuk hakkında de örgüt yöneticisi olmaktan dava açıldı. “Derin devlet” ama TSK ya da devlet yok Ergenekon iddianamesini inceleyen İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, yasal sürenin dolmasına üç gün kala iddianameyle ilgili kabul kararı verdi. 47’si tutuklu 86 şüpheli hakkında hazırlanan, 441 klasör ekleri bulunan ve 2 bin 455 sayfadan oluşan Ergenekon iddianamesinin kabul edilmesiyle ilk duruşma tarihi de 20 Ekim olarak açıklandı. İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi, duruşmaların tutuklu sayısının çokluğu nedeniyle Silivri Cezaevi’nde yapılmasına karar verdi. Sanıkların tutukluluk hallerinin devamına karar verilirken, gizli tanıklar için de duruşma salonunda özel […]

“Sen bu filmi al, İstanbul’daki komünistlere izlet!”

Nazlı Hazal Tetik Yapımına 20 yıl önce başlanan Karadeniz Sahil Yolu 8 Nisan 2007’de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından resmen açıldı. Yolun yapımı sırasında Karadeniz sahil şeridinde doğanın nasıl tahrip edildiğini anlatan Son Kumsalbelgeseli ise İnebolu’nun AKP’li Belediye Başkanı İdris Güleç’in hışmına uğradı. 22 Temmuz’da gerçekleşen bu olayın ardından Abana’ya geçen ekip, ertesi gün Abana’nın CHP’li belediye başkanı Şevket Yazgan’dan onay aldı ama belgesel bu kez de Abana Kaymakamlığı’nın izin vermemesi üzerine gösterilemedi. Belgeselin yapımcısı Aydın Kudu İnebolu’da yaşanan olayın AKP ile ilgisi olmadığını düşünüyor ve “Eminim o başkan da fırça yiyecektir” diyor. Buna karşılık İnebolu Belediye Başkanı İdris Güleç yaptığından dolayı pek de pişman gibi görünmüyor. Başkan, Belediye’nin web sayfasında yayınladığı cevap niteliğindeki mesajında “Sanat Nedir? Sanatçı Kimdir?” diye soruyor ve ardından cevabı yapıştırıyor: “Son günlerde ulusal medyada şahsımla ilgili çıkan haberler ve yargısız infazlar karşısında söylenecek çok söz var ama sadece tek bir cümle ile özetlemek istiyorum. Her eline kalemi alan yazar, her eline kamerayı alan sanatçı mı zannediyor…” “Ağzını burnunu kırarım senin” Belgesel gösterimi için kıyı şeridini gezen yapım ekibinin, 22 Temmuz akşamı İnebolu’da yaşadığı olayı yönetmen Aydın Kudu şöyle anlatıyor: “Filmi göstereceğimiz İnebolu’ya gösterimden beş saat önce geldik. Belediye Başkanı İdris Güleç de bizi çok iyi karşıladı, beraber oturduk bize kalacak yer gösterdi, filmin bir kopyasını da ona verdim 21:30 da görüşürüz deyip ayrıldık. Sonra gösterimi yapacağımız Duru Park’ta sistemlerimizi kurduk, güzel de bir ilgi vardı. Ben projeyi anlattım yöre halkına, amacımızı açıkladım. “Başkanın kendisi de gelmişti, 6-7 arkadaşıyla beraber bir masada oturuyorlardı. Gösterim başladı, yedinci dakikada Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın yolun açılışını gösteren TV kanallarından aldığımız montajsız görüntüleri vardı. Konuya lehte yaklaşan bir kişi olduğundan ve de başbakan olduğundan elbette bu görüntüleri kullandık. “Ama o görüntülerin hemen ardından Başkan İdris Güleç beni masasına çağırdı. Son derece sakin ama inanılmaz kızgın bir şekilde ve sadece masadakilerin […]

“Ayının insanla iletişime girmemesi gerekir”

Gökhan Tan Bir yavru ayının, Çevre Ve Orman Bakanlığı’nın kararıyla kendisinden alınarak Bursa’daki ayı barınağına gönderilmesine tepki gösteren fotoğrafçı Cemal Gülas’la, Hürriyetgazetesinden Ayşe Arman’ın yaptığı röportaj üzerine bir haber yayınladık. Haberde, Cemal Gülas’ın röportajda söylediği pek çok şeyin gerçekle ilgisi olmadığına, kamuoyunu yanlış bilgilendirdiğine ve Cemal’in elinde kalması durumunda ayının öldürülebileceği tehlikesine dikkat çekmeye çalıştık. Bu haberi yaparken, konuyla ilgili uzmanların da görüşüne başvurduk. Bunlardan ilki, Cemal Gülas’ın “ayılara uyuşturucu vermek ve üzerinde çeşitli deneyler yapmak”la suçladığı Prof. Dr. Nilüfer Aytuğ idi. Yaptığımız görüşmede Nilüfer Aytuğ, iddia sahiplerine iddialarını ispatlamaları için yardımcı olabileceğini belirtiyordu. Ve hepsinden önemlisi, 15 yıldır vahşi hayvanlar üzerinde çalışmasına rağmen uyguladıkları rehabilitasyonun “ayıların doğaya dönmelerine yönelik” olmadığının altını çiziyor ve ülkemizde bu konuda uzmanlaşan bir birimin olmamasından yakınıyordu. Nilüfer Aytuğ, haberde yer vermediğimiz şu açıklamayı da yapmıştı: “Ben hayvanları doğaya döndürme konusunda uzman değilim. Bu konuda da Türkiye’de bir uzman yok. Türkiye’de bunu yapabilecek tek isim Doğa Derneği Memeli Hayvanlar Koordinatörü Özgün Emre Can’dır. Emre Can’ın istemesi durumunda, gerekli desteği de vermeye hazırım.” Aynı gün Doğa Derneği’ne başvurarak konuyla ilgili görüş istedik. Özgün Emre Can tarafından kaleme alınan bu açıklama ancak üç gün sonra, haberimiz yayına girdikten sonra geldi. Bu açıklamanın tümünü aşağıda yayınlıyoruz. Emre Can’ın açıklamasının en önemli bölümü, kendisinin de “temel ilke” olarak nitelediği bozayıların rehabilitasyon süreci boyunca kimseyle “görsel ve işitsel iletişim kurmaması”nın gerekliliği. Bu açıklama sonrasında Cemal Gülas’ın yavru ayıyla, kendi çektirdiği ve basına dağıttığı fotoğraflara da yansıyan ilişkisi akla geliyor.Ve yine aynı soruyu soruyoruz:Ayının insanlarla ileşitimini bir türlü kesemediklerinden yakınan Cemal Gülas’ın kendisi insan değil mi? Doğa Derneği’nin açıklaması Bursa Karacabey Ovakorusu Hayvan Barınağı, Dünya Hayvanları Koruma Derneği (WSPA) tarafından dansçı bozayıları hayatlarının sonuna kadar misafir etmek üzere kurulmuş bir bakımevidir ve ne yazık ki henüz ayıların rehabilitasyonuna hizmet etmemektedir. “Rehabilitasyon” kelimesinin teknik anlamı özetle çeşitli nedenlerle insan eline düşmüş olan […]

Hatırlayanlar, hatırlamayana hatırlatıyor

Ahmet Şıkahmets@medyakronik.com Trabzon İl Jandarma Komutanlığı eski Asayiş Şube Müdürü Ali Oğuz Çağlar da, Hrant Dink’i öldürmek için plan yapıldığı bilgisinin dönemin alay komutanı Albay Ali Öz’e iletildiği halde işlem yapılmadığını söyledi. Dink’in öldürülmesinden sonra Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı’nın açtığı soruşturmalar sırasında ifadesinin alınmadığını belirten ve tanık olarak ilk kez ifadesi alınan emekli Kıdemli Binbaşı Çağlar, “Cinayetin işlenebileceği ile ilgili bilgiler Albay Öz’e ulaştırıldı. Ancak komutan önemsemediği için veya bilerek ya da bilmeyerek yapması gereken görevi yapmamıştır” dedi. Çağlar’ın, 25 Kasım 2005 tarihinden Eylül 2007’e kadar Asayiş Şube Müdürü olarak Trabzon’da görev yapmasın karşın, Jandarma Genel Komutanlığı ve İçişleri Bakanlığı müfettişlerince bilgisine hiç başvurulmadığı da böylece ortaya çıkmış oldu.İlk kez suikastın sanıkları arasında yer alan jandarma muhbiri Coşkun İğci’nin dile getirdiği iddia daha sonra Ali Öz’ün emrindeki askerler Okan Şimşek ve Veysel Şahin tarafından da mahkemede anlatılmıştı. Daha sonra dönemin İstihbarat Şube Müdürü Yüzbaşı Metin Yıldız da benzer ifadeyi vererek Ali Öz’ü suçlamıştı. İçişleri Bakanlığı müfettişlerinin iddialar üzerine yaptığı ön inceleme raporu sonunda Trabzon Valiliği’nin hakkında soruşturma izni verdiği Albay Öz ise geçen günlerde konuyla ilgili “tanık” sıfatıyla alınan ifadesinde iddia edilen konuları hatırlamadığını iddia etmişti. Ali Öz’ü suçlayan ifadeler gerçek Agos Gazetesi Yayın Yönetmeni Hrant Dink öldürüldüğünde Trabzon Jandarma Alay Komutanlığı’nda kıdemli binbaşı rütbesiyle asayiş şube müdürü olarak görev yapan Ali Oğuz Çağlar, bugün (25 Temmuz) Ankara 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde tanık olarak ifade verdi. Başçavuş Okan Şimşek ve Uzman Çavuş Veysel Şahin’in, Hrant Dink’in suikastıyla ilgili “görevi ihmal” iddiasıyla Trabzon 2. Sulh Ceza Mahkemesi’nde görülen davasında ifadesi alınan Ali Oğuz Çağlar, sanık askerlerin 2006 yılı Temmuz ayında suikastla ilgili bilgileri edinip üstlerine ileterek görevlerini yaptıklarını söyledi. Başçavuş Şimşek ve Uzman Çavuş Şahin’in ilk ifadelerini yalanlayarak mahkemeye verdikleri ifadelerinin gerçek olduğunu belirten Çağlar, “Her ne kadar daha önce İl Jandarma Komutanının baskısı ile yalan yanlış ifade verseler […]

Roma kalıntılarının alt geçitte ne işi var?

Görkem Kızılkayak Halk arasında battı-çıktı olarak adlandırılan motorlu araç alt geçitleri, belediyelerimizin özellikle büyük kentlerin trafik yükünü hafifletmek için ürettikleri çözümlerin başında geliyor. Ama bu geçici çözümler Türkiye gibi “toprağı” inanılmaz zenginlikteki ülkelerde sorun yaratıyor. Bunun en son ve çarpıcı bir örneği bugünlerde İzmit’te yaşanıyor. Kent merkezinden geçen D-100 karayolunda, eski SEKA fabrikası önünde devam eden alt geçit inşaatında uzun süredir Roma İmparatorluğu dönemine ait kalıntılara rastlanıyor. Bu buluntular, imparatorluğun Anadolu’daki tek başkenti olan Nikomedia kentinin kalıntıları. Kentin ve imparatorluğun bilinmeyen tarihine dair bilgiler içeriyor. Ancak ne bu kalıntıların ne olduğunu anlamaya çalışan, ne de bölgede çalışan inşaat makinelerine “dur” diyen bir yetkili var. Kalıntıların, İzmit’in Roma Dönemi’nde altın çağını yaşamasını sağlayan İmparator Diokletianus dönemine tarihlendiğini belirtiliyor. Bunu belirtenlerse ne arkeolog, ne bilim adamı ne de bir resmi yetkili. Ama kültür mirasımıza bu gurupların hepsinden daha saygılı ve meraklı olan iki gönüllü: İzmit’te ilgili tarihi yayınlarıyla tanınan F. Yavuz Ulugün ve Muhittin Bakan. Ulugün ve Bakan’ın verdiği bilgileri, 1940’lı yıllarda eski SEKA Fabrikası arazisinde yapılan arkeolojik çalışmaların sonuçları da destekliyor. Buna göre çıkan kalıntıların Nikomedia güney yönündeki iç surları ya da agoraya (kent çarşısı) olması mümkün. Ancak söylediğimiz gibi, topraktan çıkan bu şeyler, topraktan farklı bir şey olarak algılanmadığı için üzerinde bilimsel çalışma yürüten Allah’ın bir kulu yok! Gerçekte, inşaat çalışmasının ilk günlerinde ortaya çıkan bu kalıntılar üzerine Kocaeli Müzesi’nin verdiği bir durdurma kararı da mevcut. Müze, Nisan 2007’de inşaatı durdurduktan sonra buluntuların bir bölümünü taşıyor. Ve durumu, konunun ilgilisi Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na bildiriyor. Koruma kurulu ise, inşaatın devam etmesinde herhangi bir sakınca görmeyerek durdurma kararını kaldırıyor. Bilimsel amaçlı herhangi bir sondaj ve inceleme yapılmadan devam ediliyor. İçinde bulunduğumuz ay bölgede arazi çalışması yapan Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) arkeologları da battı-çıktı inşaatındaki kalıntıları, tarihi kaynaklardan öğrendiğimiz Nikomedia bilgilerinin arkeolojik verilerle doğrulanması için inanılmaz bir […]

Dedegül Dağları’nın etrafında 5 gün

Mustafa Alp Dağıstanlı Kovada gölünde kıyamet kopuyordu. İlk işareti, hışımla esen rüzgar vermişti; kuzeyden karanlık bulutları sürüklüyordu. Çadırları kurmuş, ateş yakmak için etraftan odun toplamış ve kaplarımızı suyla doldurmuştuk. Cumartesi (12 Temmuz) sabahı 8 kişi İstanbul’dan üç arabayla yola çıkmış, 8 saatlik eğlenceli bir yolculukla önce Ereğli’ye varmıştık. İlk iş, Ereğli gölündeki adada biraz geç bir içkili öğle yemeği yedik. Mezeler taze ve lezizdi. Kerevit istedik, ama henüz çıkmamıştı. Biz de sudak söyledik. Bir tatlı su balığına göre gayet lezzetliydi gelen sudaklar. Deniz balıkları (tuzlu su) daha lezzetlidir. (Hakiki alabalığın ayrı bir yeri olduğunu unutmayalım tabii.) Ama çok tuzlu denizlerin balıkları da çok lezzetli değildir genel olarak. Karadeniz balıklarının Ege ve Akdeniz balıklarından lezzetli olması da bundan.Bütün denizlerin bütün balıklarını, Ege’nin çipurasını, mercanını, lipsosunu, eşkinasını büyük bir iştahla yerim ben de, ama bir karşılaştırma için Ege barbunuyla Karadeniz barbununu tatmanızı öneririm. Ege barbunu göz, Karadeniz barbunu ise damak ziyafeti sunar. Ege barbunu tartışmasız daha gösterişlidir; iridir, pasparlaktır ve dipdiri görünür. Fakat Karadeniz barbunu yayında gayet yavandır. Bir oturuşta 50-60 Karadeniz barbununu rahatlıkla yiyebilirim ben. Madem balığın lezzetinden konuşuyoruz, Salah Birsel’in bir tesbitini de aktarayım bari: “Balık ne kadar çirkinse o kadar lezzetlidir.” Bundan emin değilim ama; lüfer çirkin değildir fakat lezzetine de diyecek yoktur. Neyse… Yemekten sonra kamp için alışverişi Ereğli’de yaptık. Ve işte sonra da Kovada’ya geldik. Havanın kararmasına yakın, hafiften yağmur başladı. Biz de bir yandan ateşi yakmaya koyulduk. O arada Bünyad’ın gürleyen sesi duyuldu: “Vitooo, arabanın kapısını aç. Şehirde değilsin artık, kitlemene gerek yok dağbaşında!” Yağmur şiddetini arttırınca, her zaman tedarikli olan David bir tente çıkardı ve ateşin yanındaki iki büyük ağacın arasına gerdik. Yaz ortasında polarlarımızı ve yağmurluklarımızı giyinip üç metrelik tentenin altına 8 kişi sığındık. Yağmur sert rüzgarla birleşip kırbaç olmuştu. Yine de yılmadan rakılarımızı içip (bira içen birkaç hain vardı), ateşi besleyip fırtınanın biraz […]

Likor Fabrikası’na 415 milyon YTL

Toplu Konut İdaresi (TOKİ) iştiraki Emlak Konut Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı A.Ş tarafından gelir paylaşımı yöntemiyle tekrar satışa çıkarılan Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisinin ihalesinde, 415 milyon 750 bin YTL ile idareye en yüksek payı, Aşçıoğlu İnşaat-Ofton İnşaat-Meydanbey İnşaat-Omak İnşaat Ortak Girişimi verdi. Mecidiyeköy’deki eski likör fabrikası arazisinin gelir paylaşımı yöntemiyle gerçekleştirilen ihalesinin ikinci etabını oluşturan açık artırmanın ilk aşamasının ardından kapalı teklife geçilerek, kapalı zarf usulüyle isteklilerin teklifi alındı. İhalenin ikinci oturumunda, Aşçıoğlu İnşaat-Ofton İnşaat-Meydanbey İnşaat-Omak İnşaat Ortak Girişimi, 831 milyon 500 bin YTL satış toplam geliri üzerinden yüzde 50 şirket payı gelir oranı ile 415 milyon 750 bin YTL ile en yüksek teklifi verdi. Emlak Konut GYO Yönetim Kurulu Üyesi Vedat Demiröz, daha önce yaptığı açıklamada, arazinin 3 emsalden oluştuğunu ve 95 bin metrekare inşaat alanı bulunduğunu belirterek, arazide iş merkezi, ofis, büro, çarşı, çok katlı mağaza, alışveriş merkezi, otel, motel, rezidans, konaklama tesisi, sinema, tiyatro, müze, kütüphane, sergi salonu, kültürel tesisler, yönetim binaları, banka ve finans kurumlarının yer alabileceğini bildirmişti.

Erman Hoca durumu fâş etti: “Tren çıplak!”

Alper Görmüş Reklamcıların arasından sık sık fazla açık sözlü üyelerin çıkması bence normal. O kadar “yaratıcı yalan”dan sonra bir tür arınma işlevi görüyor olmalı bu itirafçılık… “Reklamcılar mutlu insanları sevmez” demişti bunlardan biri, “çünkü mutlu insanlar çok az tüketirler…” Ben, gerçeğe yakın iddiaların tıfıl reklamcılar tarafından da gerçekmiş gibi savunulabileceğine; buna mukabil gerçekle uzaktan yakından alâkası olmayan büyük iddiaların tüketiciye yedirilebilmesinin ancak kurt reklamcılar aracılığıyla olabileceğine inanıyorum. Onlara zaten “yaratıcı” reklamcı diyorlar. Bu kadar lafı neden ettim? Tabii ki, Hürriyet‘in kuruluşuyla İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilan edilişinin aynı yılda gerçekleştiğine “uyanan”ve böylece Türkiye’nin en büyük gazetesine etkili bir 60. yıl tanıtımı yapma imkânı veren yaratıcı reklamcıları tebrik etmek için… Şimdi geliyorum asıl meseleye… Neyse ki treni reklamcılar anlatmıyor Hürriyet‘in insan hakları treninin maceraları her gün bir haber ve bir haber-yorumla sunuluyor okurlara. “Tren güncesi” başlığını taşıyan haber-yorum bölümü gazeteci Emel Armutçu’nun imzasını taşıyor. Tren güncesi, haliyle esas olarak trenin ne kadar “güzel” olduğunu, ne kadar işe yaradığını anlatıyor bize. Fakat Emel Armutçu’nun da hakkını yemeyelim. Günce’de, icabında trenin imajını zedeleyebilecek kimi hakikatleri de okuma imkânını yakalıyoruz ki, bu da az şey değil. Armutçu, 22 Temmuz tarihli Günce’de, bir gün önce trene binen Erman Toroğlu’nun “Aile içi şiddet” meselesine yaklaşımını öyle bir anlatıyordu ki, Hürriyet‘i hiç bilmeyen bir yabancı gazeteci kesinlikle şöyle düşünürdü: “Bu türden gazetecilerin görev yaptığı bir gazete ne cüretle böyle bir tren kaldırıyor ki?” O zavallı gazeteci kafasını kaşıyarak düşünürken önüne bir de “göbeğini kaşıyan adam”ın, “bidon kafa”nın müelliflerinin yazılarını sürsek?Konuyu dağıtmayalım, bakın Erman Hoca trene binince neler olmuş… Emel Armutçu anlatıyor (biraz uzun bir alıntı olacak, ama bilin ki hiç sıkılmayacaksınız): “Erman Hoca ile Maraton programı” “(…) Yani trenimiz giderek etkisi büyüyen gündemiyle yoluna devam ediyordu ki… Yeni bir konuğumuz geldi: Erman Toroğlu. İşte o andan itibaren her şey değişti. (…) “Demiryolcular, Toroğlu’nun gelişine o kadar sevinmişlerdi […]

Son ayıcı Cemal Gülas

Bir insanın bir ayıyla yaşamasının, gazeteciye haber konusu olması doğal. Ancak gazeteci o insanın, ayıyı doğal ortamından ve dolayısıyla ayılığından uzaklaştıran, onu ölüme götürebilecek cahilliğini göremiyorsa durum vahim bir hal alıyor.

Türk fotoğrafçısı dünya vitrinine çıkma konusunda neden başarısız?

Alman coğrafya dergisi GEO’nun fotoğrafçıları “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisinde dünyayı anlatıyor. Bu dünyada Türkiye yok. santralistanbul’da açılan fotoğraf sergisinin ortak küratörü Orhan Cem Çetin, bügüne kadar pek çok fotoğrafçı yetiştiren, fotoğraf konusunda Türkiye’nin önde gelen akademisyenlerinden. Çetin’le bu sergi ve Türkiye’deki belgesel fotoğrafçıların neden dünyaya açılamadığı üzerine konuştuk. Yelda Ülker santralistanbul, “Gezegenin Binbir Yüzü” başlıklı fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide Alman coğrafya dergisi GEO için çalışan 32 fotoğrafçısının 67 fotoğrafı yer alıyor. 9 Temmuz’da açılan sergi, 30 Temmuz’a kadar açık. “Gezegenin Binbir Yüzü”, 30 yılı aşkın süredir yayınlanan GEO’nun birçok ülkeyi dolaşan gezici sergisi. Serginin Türkiye küratörlüğünü, Bilgi Üniversitesi Görsel İletişim Tasarımı Öğretim Görevlisi Orhan Cem Çetin yaptı. Çetin, derginin Türkiye konularının fotoğraf editörlüğünü de yürütüyor. GEO Kasım 2005’ten beri Türkiye’de de yayınlanıyor. Ancak gerek bu sergide ve gerek GEO’nun da başarıyla temsil ettiği belgesel fotoğraf yayınlayan uluslararası dergilerde Türk fotoğrafçıların işlerine rastlayamıyoruz. Oysa pek yabancı fotoğrafçı, dünya basınının giderek daha çok ilgilendiği Türkiye’de çalışıyor. Ve ortaya koyduğu çalışmalar dünyanın önde gelen dergi ve gazatelerinde yayınlanıyor. Türk fotoğrafçıları dünya vitrinine çıkma konusunda başarısız mı? Çetin bu görüşe katılmıyor. Ona göre ülkemizde fotoğraf eğitimi, diğer pekçok ülkeye kıyasla daha geç yapılandığı için fotoğrafçıların uluslararası arenada kendini göstermesi biraz daha zaman alacak. Orhan Cem Çetin ile “Gezegenin Binbir Yüzü” sergisi örneğinde, Türk belgesel fotoğrafçılığı üzerine bir söyleşi yaptık. Sergide doğadan, teknolojiye, kent yaşamından, biyolojik çeşitliliğe uzanan çok geniş yelpazede fotoğrafları bir arada görüyoruz. Tüm bu fotoğraflar sizce ortak bir şey söylüyor mu? Evet, kesinlikle söylüyor. Serginin temel mesajı, dünya üzerinde tüm alanlardaki olağanüstü kültürel ve görsel çeşitlilik, farklılık ve dünyayı yaşanabilir bir yer olarak korumanın yolunun, bu farklılıkları törpülemek ve ortadan kaldırmak değil, tam tersine korumak ve bu zenginliğe sahip çıkılması gerekliliğidir. GEO’nun yayın politikası da bu temel önerme üzerine kurulmuştur. Seçki neye göre yapıldı? Daha önceden hazırlanan bir projede serginin […]

Bir toplumsal baskı aracı olarak 225. madde

Hülya GülbaharAvukat, Ka-Der (Kadın Adayları Destekleme ve Eğitme Derneği) Başkanıhulya.gulbahar@yahoo.com.tr Bir kadının Galata Köprüsü üzerinde balık tutmaya kalktığında başına neler geleceği, geçtiğimiz günlerde, İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi’nin verdiği bir kararla öğrenildi. İddiaya göre, Gülcan Köse, 12 Haziran günü “uygunsuz kıyafetlerle” balık tutarken, çevredeki erkek balıkçıların şikâyeti üzerine gözaltına alınıp hakkında açılan davada da 5 ay hapisle cezalandırıldı. Hapis cezasını erteleyen mahkeme; polisler tarafından taciz edildiğini, karakolda psikolojik ve fiziki işkence gördüğünü söyleyen Köse’nin iddialarıyla ilgili ise herhangi bir işlem başlatmadı. Türk Ceza Kanunu’nun, “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddesinden yargılanıp ceza alan Köse’nin “hayasız” kıyafeti ise tayt ve uzun bir tişörtten ibaretti.Haberlerin gazetelerde yer almasının ardından bir grup feminist kadın, Köse’ye destek için Galata Köprüsü üzerinde, “hayâsız” kıyafetlerle bir eylem düzenledi. Yapılan basın açıklamasında tek başına bir kadının tayt ve tişörtüyle balık tutmasının genel ahlakı rencide edip hapisle cezalandırma gerekçesi yapıldığı belirtilerek, “Biz kadınlar bu kararı protesto ediyoruz. Bizler kadınların bedenleri üzerinde erkeklerin, ailenin ve devletin denetimine karşı çıkıyoruz. Bedenimiz bizimdir” denildi. Basın açıklamasında, Taksim’deki kutlamalarda cinsel saldırı suçunu işleyen erkeklere yalnızca 50 YTL para cezası verildiğini vurgulayan kadınlar, “TCK 225. madde kadınlara karşı ayrımcılık içermektedir ve kaldırılmalıdır. Nerede ne giyeceğimizin yargı kararlarıyla belirlenmesine, kıyafetlerimiz üzerindeki sözlü ve yazılı her türlü kural ve denetime itirazımız var” dedi. “Topluma Deli Gömleği Giydirilmeye Çalışılıyor” Basın açıklamasında vurgulandığı gibi aynı nedenle suçlanan erkek ve kadın sanıklara verilen çifte standartlı cezalarla bir kez daha tartışma konusu olan TCK’nin 225. maddesi ve benzer yasal düzenlemeler yapılması topluma deli gömleği giydirmeye benziyor. TCK’deki “hayâsızca hareketler” suçunu düzenleyen 225. maddenin hukuki olarak son derece tartışmalı olması nedeniyle, Köse davası daha uzun süre tartışılacak. Çünkü hayâ, edep, genel ahlak gibi kavramlar hukuk metinlerinde olmamalıdır. Bu kavramlar başta bekâret baskısı ve kadınların kılık kıyafetleri olmak üzere her yaştan her toplumsal kesimden kadının hayatının erkeklerin kontrol altında tutmak amacıyla […]