Pamuk gibi aşk: Masumiyet Müzesi

İnsanoğlu aşkı anlamaya, tarif etmeye çalışmış. Bu konuda pek başarılı olamadığı gibi “aşk acısı”na da bir çare bulamamış. Böylesine soyut ve göreceli bir kavramı kelimelere dökmek, bu duyguyla yaşamak ya da unutmak bir hayli zor olsa gerek. Aşk unutulur mu, acısı geçer mi, yoksa mutlu sonla mı biter bilinmez. Ama o, anneanne ve annelerimizin anlattığı gibi masum değil artık. Tabii zaman içerisinde aşk da insanlar gibi değişime uğruyor. Belki de aşk hep aynı kalıyor da bize yansıma şekli farklılaşıyor. Çocukluğumuzda anlatılan o masum aşklar, şimdi birden canavara dönüşüyor. Peki, masallarda okuduğumuz, filmlerde izlediğimiz o romantik aşklara ne oldu? “Biz hiç gerçek aşkı yaşayamayacak mıyız? Yoksa gerçek aşklar masallarda mı kaldı?” derken Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nde gerçek aşkın yine kitap ve filmlerde kaldığına şahit olduk. Tarihin ünlü aşıkları Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Ferhat ile Şirin, Masumiyet Müzesi’nde karşımıza Kemal ile Füsun olarak çıkıyor. Kitap okuyuculara “böyle de aşık olunur mu kardeşim?” dedirtecek kadar saplantılı bir ilişkiyi anlatıyor. Ama bu saplantı, 21. yüzyılın o “canavar” aşkları gibi değil, tam aksine adı gibi, masum. Masumiyet Müzesi, 1975 baharında başlayan, zengin Basmacı ailesinin otuzlu yaşlardaki küçük oğlu Kemal ile uzaktan akraba, yoksul Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki kızları Füsun arasında geçen aşk hikâyesinin, 2008’e kadar etkisini yitirmeden gelişini anlatıyor. Aşıkların yasak ilişkisi, Kemal’in başka bir kadınla nişanlanmasıyla bitiyor gibi gözükse de daha da şiddetleniyor. Kemal, Füsun uğruna nişanlısından ayrılıyor, tüm engeller kalktı, kavuşacaklar derken bu sefer de ayrılık acısı Kemal’i sarsıyor. Yaklaşık bir sene Füsun’u arayan Kemal, en sonunda aşkına kavuşuyor ama bu sefer de başka bir engelle, Füsun’un kocasıyla karşılaşıyor. Bir türlü güzeline (Füsun’a) ulaşamayan Kemal, Füsun’un eli değen hemen her şeyi toplarken buluyor kendini. Füsun’un küpesi, sigara izmariti, bikinisi, onun su içtiği bardaklar ve daha birçok eşya, Kemal’in Nişantaşı’nda bulunan Merhamet Apartmanı’ndaki dairesinde birikmeye başlıyor. “Aşk kaçmaktan çok kovalamayı sever” […]

Bu ölümlerde bir “jean”lik var!

Değişmeyen bir kader halini almış yoksulluklarının değil ama en azından açlıklarının çaresiydi. İki göz odadan ibaret evlerinin kirasıydı. Ele geçen para üç otuz bir şeydi ama köyde bıraktıkları ailelerinin ekmek parasıydı. Yüzlerce kilometre ötedeki köylerden gelen binlerce işçi gelip geçti aynı tezgâhtan. Ne kadar işçisi olduysa o kadar da hastası oldu bu işin. Hemen hepimizin üzerinde duran kotlar daha şık dursun diye taşladılar, yıkadılar beyazlattılar. Kotlar beyazladıkça hayatlar karardı. Hayatlar karardıkça öğrendik, kotlarımızın üzerindeki beyazlığın aslında ne kadar kirli olduğunu. Üzerimize giydiğimiz ya da bir mağazanın vitrininde alıcısını bekleyen taşlanmış her kotun ardında süregiden bir dram ve ölümü bekleyen bir işçi olduğunu.Tıpkı benzer bir kaderi Tuzla’daki tersanelerde yaşayan işçiler gibi kot taşlama işinde çalışanlar da öle öle “seslerini duyurmaya” başladı. Tek farkları vardı tersanelerdeki yoldaşlarından, o da ölümün onları bir anda değil uzun ve acılı bir süreç sonunda yakalamasıydı. Ama hâl böyle olup ani bir ölümle dikkat çekemedikleri için de kot taşlama işçileri öldüklerinde hiç kimseyi doğrudan sorumlu tutamıyorlardı. Arkadaşlarının ölümüne tanık olan ya da kaçınılmaz sonlarını bekleyen henüz hayattaki işçiler bu uzun ve acılı süreci şöyle anlatıyorlardı: “Kot kumlamaya gelirsin, sonra askere gidersin, çürüğe çıkarılınca öğrenirsin hasta olduğunu. Önce, slikozis denen bizim kumlama dediğimiz hastalığın adını sonra da tedavisi olmadığını öğrenirsin. Sonra da köyüne döner, ölümü beklersin. Ama öyle kolay olmaz. Önce yürüyemez olursun. Bir süre sonra nefes alamazsın. Ciğerlerin küçülmüşlerdir sanki. Bu kez bir makineye bağlarlar nefes al diye. Sonra da içine çektiğin havayla artık şişmez olur ciğerlerin. Ölürsün.” Öldüren iş kolu: Kot taşlama Kot taşlama, Türkiye’deki tekstil sektörüne adını, çalışanların yarısından fazlasının tedavisi olmayan slikozis hastalığına yakalanması nedeniyle “öldüren iş kolu” olarak kazıdı. Avrupa’da yasaklanıp sonlandırıldığı için buralara taşınan kot taşlama işi nedeniyle slikozis hastalığı bildirilen ilk ülke olan Türkiye’de kot taşlama işinde çalışan yaklaşık 10 bin işçi var ancak bunlardan 550’sinin tanısı konulmuş ve hepsi de […]

Cumhuriyet ve kadın

Cumhuriyet’in kadın politikasından konu açılınca Türkiye’nin kadınlara seçme ve seçilme hakkını birçok Avrupa ülkesinden önce verildiği tekrar edilir, durur. Ancak, ülke nüfusunun yarısını oluşturan kadınların temsili bugün hala yüzde 10 oranının altında. 85 yılda kadın konusunda alınan yol bu kadar mıydı? Cumhuriyet kadın projesinde neleri gerçekleştirmeyi amaçlıyordu? İlk yıllarından bugüne Cumhuriyet’in kadın politikalarını Pınar Selek ve Nihal Bengisu Karaca’yla konuştuk. “Kadın, erkekten rol çalıp dışa açılsa da, anlayışta radikal bir dönüşüm olmadı”Pınar Selek Cumhuriyet, kendini “kadın projesi” üzeriden tanımladı. Bu proje, aynı zamanda yeni bir yaşam tarzını, yeni sosyal, ekonomik, siyasal örgütlenmeyi de ifade ediyordu. Yukardan aşağı inşa edilen kapitalizm, kendi kurallarını ve yaşama biçimini eski gelenekler üzerine kurdu. Bu alt üst oluş sürecinde, klasik ataerkilliğin maddi temelleri, uluslaşmanın, yeni piyasa güçlerinin, kırsal ve kentsel alanda kapitalistleşmenin etkisi altında sarsıldı. Toplumsal cinsiyetlere yüklenen anlamlar, yeni ihtiyaçlara göre yeniden kalıplara sokuldu. Söz konusu gelişme, geçmişten beri süren toplumsal cinsiyet inşa mekanizmalarına yenilerini ekledi. “Kadınlar, ev içi görevlerini ihmal etmeden, kamusal alanda etkin olmaya çağrıldılar” Yeni sistemdeki rolleri net olarak ortaya konulan kadınlar, ev içi görevlerini ihmal etmeden, kamusal alanda etkin olmaya çağrıldılar. Kısa bir süre içinde görünürlükleri artan kadınlar, ev geçindirme sorumluluğunu paylaştılar, yalnız yaşamaya, hatta çocuklarını tek başına büyütmeye başladılar. Bu durum kız çocuklarının ev içindeki konumlarını da görece değiştirdi. Dersleri daha iyi olan, saygın meslekler elde eden, babalarıyla özel ilişki kurup güvenirlik kepini giyen kız kardeşlerin sayısını arttırdı. “Bu değişim, kadınların özgürleştiği anlamına gelmiyor” Ama bu değişim, kadınların özgürleştiği anlamına gelmiyordu. Sadece yeni bağlama göre yeniden yapılanan ataerkil sistem içinde kadınlar ve erkekler için çeşitli konumlar söz konusuydu. Üstelik bu süreç, bir mühendislik müdahalesiyle, yukardan aşağı inşa edildiği için eski alışkanlıklar, refleksleşmiş değerler ve yeni kabuller, yaşamın dayattığı durumlar birbirine eklemlenerek, çoğu zaman iç içe geçerek şekilleniyordu.Yıllar geçtikçe, Türkiye’de nüfus açısından gözlemlenen önemli bir gelişme, ailenin daralması ve içyapıda […]

Yayıncının Frankfurt defteri

Frankfurt Kitap Fuarı’na Kültür ve Turizm Bakanlığı destiğiyle giden ve Türkiye standında yer bulan 102 yayınevi, kitaplarını ve yazarlarını görücüye çıkardı. Basına yansıyan haberler, Türk yayınevlerinin yabancı yayınevleriyle yaptığı görüşmelerin olumlu geçtiği yönündeydi. Ancak ülke tanıtımı dışında, fuara katılımın öncelikli amacının ne kadar gerçekleştiği yani hangi eserlerin yurt dışında yayınlanma imkanı bulabileceği konusunda bilgi sahibi olamadık. Bunun üzerine yayınevlerini arayarak, Frankfurt Kitap Fuarı’nda kurdukları bağlantıları ve fuar hakkındaki izlenimlerini sorduk. Aldığımız cevaplar şöyleydi: Aras YayıncılıkYayınevi editörlerinden Rober Koptaş, fuarın kendileri adına olumlu geçtiğini söyledi. Koptaş Alman, Yunan ve İspanyol yayıncıların Mıgırdiç Margosyan’ın Gavur Mahallesi, Söyle Margos Nerelisen?, Biletimiz İstanbul’a Kesildi, Tesbih Taneleri, Takuhi Tovmasyan’ın Sofranız Şen Olsun, Agop Arslanyan’ın Adım Agop Memleketim Tokat, Jaklin Çelik’in Kum Saatinde Kumkapı ve Yılanın Yoluna kitaplarıyla ilgilendiklerini söyledi. Koptaş Yunanistan’dan birkaç yazarın eserlerinin Türkiye’de yayımlanması için görüşmelerinin devam ettiğini söyledi. İletişim YayınlarıFuarı en verimli kullanan yayınevilerinden biri de İletişim. Editörler Bahar Siber, birçok yayıncının kitaplarıyla ilgilendiğini belirtti. Kurgu türünde, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar, Sevgi Soysal’ın Yenişehir’de Bir Öğle Vakti, Hasan Ali Toptaş’ın Uykuların Doğuşu ve Gölgesizler, Emrah Serbest’in Son Harfiyat ve Her Temas Bir İz Bırakır, Şebnem İşigüzel’in Hanene Ay Doğacak adlı eserleriyle Almanya, İtalya, Brezilya’dan çeşitli yayınevlerinin ilgilendiğini söyledi. Kurgu dışı eserlerden Rıfat Bali’nin Cumhuriyet Yıllarında Türkiye Yahudileriyle ilgili yazıları, Tanıl Bora ve Kemal Can’ın Türkiye’de aşırı milliyetçilik üzerine çalışmaları, Ahmet Yaşar Ocak’ın Türkler, Türkiye ve İslam, Baskın Oran’ın M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları’yla İngiltere’den yayınevlerinin ilgilendiğini belirtti. Siber, organizasyonda bazı sorunlar yaşansa da büyük fuarlarda bu tür aksaklıkların doğal karşılanması gerektiğini ve genel olarak başarı elde edildiğini dile getirdi. Literatür YayıncılıkGenel Yayın Yönetmeni Kenan Kocatürk, Fakir Baykurt’un kitaplarıyla ilgili görüşmeler olduğunu ancak henüz sonuçlanmadığını söyledi. Ayrıca Prof Dr Nur Akın’ın Balkanlar’da Osmanlı Dönemi Konutları kitabıyla Portekizli ve Yunan yayıncıların ilgilendiğini belirtti. Metis YayıncılıkFuarı “Filiz vermesi umuduyla çok sayıda tohum ektikleri bir yer” olarak […]

Kapitalizmin devrimci simgesi

santralistanbul, Küba devriminin önemli aktörlerinden Ernesto Che Guevara’nın Alberto Diaz Korda tarafından çekilen portre fotoğrafının, devrimsel içeriğinden çıkıp hızla üretilen ve çoğaltılan bir tüketim aracı haline gelmesini anlatan, kapsamlı bir sergiye ev sahipliği yapıyor. “Korda’nın Objektifinden Che” sergisi, devrimsel içeriğinden çıkıp bir tüketim aracı haline gelen bu portreden, 30’un üzerinde ülkede üretilmiş fotoğraf afiş, film, ses, giysi ve eşyaları bir araya getiriyor. Sergi 2 sene önce İngiltere’nin başkenti Londra’daki Victoria ve Albert Müzesi’nin yanı sıra ABD, İtalya, İspanya, Hollanda ve Portekiz’in önde gelen müzelerinde de ziyaretçilerle buluşmuştu.En çok kopyalanan fotoğrafKüratörlüğünü Trisha Ziff’in üstlendiği ve Riverside Kaliforniya Üniversitesi’ne bağlı UCR/Kaliforniya Fotoğraf Müzesi tarafından düzenlenen sergi, Alberto Korda’nın 1960 yılına ait “Guerrillero Heroico” (Kahraman Gerilla) isimli Che Guevara portresinden yola çıkıyor. Fotoğraf Ernesto Che Guevera’yı devrimci mücadelenin evrensel bir sembolü haline getirirken, aynı zamanda bir tüketim ikonuna da dönüştürdü. Fotoğraf tarihinin en çok kopyalanmış imgesi olarak kabul edilen bu ikon fotoğraf, on yıllardır düzen karşıtı düşünce ve eylemlerin de simgesi olarak kullanılırken bugün aynı zamanda kahve fincanından tişörte, anahtarlıktan kartpostala milyonlarca objeyi süsledi. Alttan çekilmiş, heykel izlenimi veren bir imge olan Guerrillero Heroico, Che’nin Küba hükümetinde tarım ekonomisinden endüstri ekonomisine geçişten sorumlu olduğu sırada, 5 Mart 1960 günü yapılan bir toplu cenaze töreninde çekilmişti. Küratör Trisha Ziff, eski bir moda fotoğrafçısı olan Alberto Korda’nın çektiği bu portreyi, “Korda, sosyalist gerçekçilik döneminde yaygın görülen, efsaneleştirilmiş kahramanlığın görsel dilini kullanmakla birlikte Che’nin klasik, hatta ‘İsavari’ duruşunu vurguluyor. Che’nin gizemli bakışında ise hem kararlılık hem de arzu bir arada izleniyor,” şeklinde tanımlıyor.31 Aralık’ta bitiyor Çok çeşitli öğelerden oluşan bu koleksiyon, fotoğrafın devrim sırasında ortaya çıkışından, hızla üremiş olan günümüzün ticari görünümlerine uzanan çizgisini izliyor. Sergi, Korda’nın Che’sinin, çok çeşitli uyarlamalarla hem en ince yorumlara bile direnen, hem de her tür değişime açık bir simgeye dönüşmesini ortaya koyuyor. Serginin ana fikrine tam da uygun şekilde, sergilenen […]

Nereye gitti o 6 milyon avro?

Meltem Ürüt Frankfurt Kitap Fuarı’nda Türkiye konuk ülkeliğini tamamladı. Peki Frankfurt’ta ne umduk ne bulduk. Bu sorunun yanıtını fuara katılan yazarlar Pınar Kür, Oya Baydar ve Ayfer Tunç’a sorduk.Fuara katılanlar, yayıncılar en çok Türkiye’nin ulusal standından memnun değildi. Sergilerde fotoğrafı yer almayan yazarlar, Türk bayrağının kullanılmaması, yayıncıların çeviri için yeterli anlaşmalar yapamaması gibi bir çok tartışmalı konu gündeme geldi. İlgi çekici stantlar mı sadelik mi? Stantlar, çok küçük, albenisiz ve tek tip oldukları için eleştirildi. Yazar Oya Baydar, Türkiye’ye ayrılan 500 metrekareyi iyi kullanamadığı görüşünde. Ama bu eleştiriyi süs püs eksikliğinden değil de stantların yayıncıların ilgisini çekecek biçimde hazırlanmamasına yapıyor: “İtalyan stantları ve benzerleri sadelik içinde nasıl görünür ve çekici olunabilirin iyi bir örneğiydi. Tabii ki rüküş bir gösterişten, panayır havasından kaçınmak gerekiyordu, ama oraya gelen onbinlerce yabancı yayıncının, okurun, kitapla ilgili insanın ilgisini çekebilecek, onları bizim stantların bulunduğu yere yönlendirecek ve asıl orada tutabilecek bir tasarım asla değildi.” “Nereye gitti o 6 milyon euro bilemiyorum” Yazar Pınar Kür de stantların çekici olmadığı görüşünde: “Türkiye için 6 milyon avro harcandı deniyor. Nereye gitti o 6 milyon avro bilemiyorum. Stantlar çok kötüydü. Onur konuğu olmayan ülkelerin yayınevlerinin yaptığı stantları gördüğünüzde sizi çekiyor. Oturacak yer var, bütün kitaplar görülebiliyor, o dili konuşan insan var. Türkiye ise çok zayıftı.” Ayfer Tunç ise çoğunluğun aksine Türkiye’nin stantlarını ve sunumunu beğenmiş: “Ben başkalarının aksine stantların sadeliğinden çok hoşlandım. Belki stant malzemeleri biraz daha kaliteli seçilebilirdi. Onun ötesinde kontrolsüz bir süs püs olmaması benim hoşuma gitti.” “Orası bir millliyetçilik arenası değil” Türkiye’ye ayrılan kısımda, logodan başka Türk kültürünü simgeleyen çok fazla figür yoktu. Türk bayrağının kullanılmayışı kimileri tarafından eleştirildi. Hatta bir grup fuarda bazı stantlara gelip küçük bayraklar dağıtarak bu durumu protesto etti. Ancak yazarlar Türk bayrağının kullanılmasının fuarın amacıyla ilgisinin olmadığını düşünüyor. Ayfer Tunç bayrak fetişizminden uzak kalmamız iyiydi diyor: “Bence bayrak yerine logonun kullanılması, […]

“Frankfurt’ta hamam mı kursaydık?”

Meltem Ürüt “Acısıyla tatlısıyla bir Frankfurt Kitap Fuarı’nı daha geride bıraktık” klişesi, geçtiğimiz hafta sona eren bu organizasyonun kendi adımıza en iyi özeti olsa gerek. 60. yılını dolduran fuarı, onur konuğu olmamız nedeniyle doğal olarak, daha çok önemsedik. Hatta bir “milli mesele” olarak algılandık, imkânlarımızı seferber ettik. Öyle ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi bütçesini de aşarak 6 milyon avro harcama yaptı. Fuar sonrasındaki genel hava, Türkiye’nin yıllardır beklediği bu şansı başarıyla değerlendirdiği yönünde. Gelgelelim her “milli mesele” gibi, bu fuarı da biraz kendimize benzettik. Ulusal yürütme komitesinin seçimlerine, hatta bizzat Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın aranarak müdahale edildiğini duyduk. Konuşmacı olarak davet edilen yazarların bırakın fuara, Almanya’ya bile gelemediğinin ancak konuşma saati geldiğinde fark edildiğini öğrendik. Stantların ve sunumların sıradanlığını, hatta “bir Türk bayrağı bile asılamadığını” tartıştık. Gerçekten, kaş yapalım derken göz mü çıkarmıştık? İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları Yönetmeni Fahri Aral, Türkiye’yi bu fuara hazırlayan ulusal komitenin danışmanları arasında yer alıyordu. Aral, aynı zamanda yaklaşık 500 yıldır yayınlanan Yunan, Ermeni, Arap ve Latin harfleriyle yazılmış Türkçe kitapları içeren bir serginin de Bilgi Üniversitesi adına düzenleyicisiydi. Deneyimli yayıncı, fuarın ve stantların gösterişsizliğine yönelik eleştirilere katılmıyor ve bu tartışmaları kitabın metalaştırılmasına bağlıyor. Fahri Aral, fuarın direktörü Juergen Boos’un da sonuçtan çok etkilendiğini dile getiriyor. Boos, kendisine “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” demiş. Aral başka ülkeleri örnek gösterip, onların stantlarda kültürlerini daha iyi tanıttıklarını savunanlara ise şu soruyu yöneltiyor: “Ne yapsaydık biz de hamam mı kursaydık?” Frankfurt Kitap Fuarı Türkiye adına nasıl geçti? Bu fırsat değerlendirilebildi mi?Aksamalar oldu ama olumlu bir tepkiyle döndük. Sonuçta hazırlıklara biraz geç başlandı, bakanlık bütçeyi geç onayladı ama yaratılan etki oldukça büyük oldu. Fuarın direktörü Juergen Boos “Biz kaç yıldır böyle bir şey görmedik. Türkiye kendini çok iyi tanıttı, çok iyi tanıdık” dedi. Bizimkilerse bir turizm etkinliği olarak […]

İstanbul’un suyu, Santral’ın otoparkı

Santralİstanbul yerleşkesi, İstanbul’un belki de en güzel otoparkına sahip. Tümü granit parke taşıyla döşeli bu alan, bahar ve yaz aylarında önemli kültür ve sanat faaliyetlerine, konserlere ev sahipliği yapabilecek kadar büyük. Otoparkın, 6 Ekim 2008’den itibaren para karşılığı kullanılması planlanıyordu. Ancak 2 Ekim günü, yerleşkenin Kazım Karabekir Caddesi’ne bakan ana girişinin altından geçen İSKİ’ye ait su isale hattının patlaması, bu girişi devre dışı bıraktığı gibi otoparkta paralı uygulanmanın da ertelenmesine neden oldu. İstanbul Bilgi Üniversitesi Teknik İşler Koordinatörü Akın Barlas, Alibeyköy ve Gaziosmanpaşa gibi büyük yerleşimlere içme suyu ulaştıran bu hattaki zaafiyeti iki yıl önce, Santralİstanbul’un altyapı çalışmaları sırasında fark ettiklerini ve İSKİ’ye bildirdiklerini söylüyor. Ancak konunun bürokrasiye takılması nedeniyle geçen süre zarfında bir gelişme kaydedilememiş. Barlas, gerçekte daha kısa sürebilecek yenileme çalışmasının yaklaşık bir aydır devam etmesini konunun birden fazla muhatabının olmasına bağlıyor: “Aynı alandan doğalgaz hattı ve yüksek gerilim kabloları da geçiyor. Bu nedenle sadece İSKİ adına çalışmaları yürüten müteahhit firma değil, İGDAŞ ve BEDAŞ gibi kurumlar da sürece dahil oldu. Bu kurumların hepsini bir araya getirmek ve koordinasyon içinde çalışmasını sağlamak zaman alıyor.” Herşeye rağmen çalışmaların dört gün içinde sona ermesi planlanıyor. Ancak bu, Santralİstanbul girişinin ve otoparkın hemen kullanılabileceği anlamına gelmiyor. Çünkü çalışmanın sürdüğü zeminin tamir edilmesi ve araç geçisine uygun hale gelmesi gerekiyor. Bu çalışmalar İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı kurumlar tarafından gerçekleştirileceği için kesin bir tarih verilemiyor. Barlas, zemin tamirinin gecikmesi durumunda sorunun üniversite yönetimi tarafından çözülmeye çalışılacağını belirtiyor.Haber: Erim Hüner Kurgu: Ertan Önsel 

“Kantinci amca, sana cacık yapayım 50 kuruşa”

İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde akademisyen ve öğrenci tarafından bugün başlatılan yemekhane boykotu, üniversite genelinde beklenen ilgiyi görmemekle birlikte Kuştepe ve Santral yerleşkelerinde bu hizmeti sağlayan So Cafe’de yemek yiyenlerin geçmiş günlere kıyasla seyreldiği görüldü. Boykot, yemeklerin kalitesiz, lezzetsiz, pahalı olduğu ve yemekhanede yeterli hijyenin sağlanmadığı gerekçeleriyle başlamıştı. Bu eylemi Santral yerleşkesinde So Cafe’nin önünde piknik yaparak destekleyen öğrencilerden biri katılımın azlığını, organizasyon eksikliğine bağlıyor. Bir başka öğrenci, fiyatların yüksek olmasının herkeste aynı etkiyi bırakmadığını “Otto’da bir makarnayı 20 YTL’ye yediği için, So Cafe’de bu makarnaya 6 YTL vermek rahatsız etmiyor” sözleriyle dile getiriyor. Boykota katılmayan Bilgi mensupları, örneğin Hilal Özdemir, So Cafe’yi tercih etme nedenini “Okulda başka yerde sulu yemek yeme şansı olmaması ve abur cuburla öğün geçiştirmek istemediğim için” sözleriyle açıklıyor. So Cafe önünde piknik yapan öğrenciler, katılımın gelecek günlerde artacağını umuyor. Ve tepkilerini davul ve ziller eşliğinde seslendiriyor: “Kantinci amca hadi gelsene buraya, sana cacık yapayım 50 kuruşa…”Haber: Erim Hüner Kurgu: Ertan Önsel

Türkiyeli’nin “başkanı” Obama

Haber: Mert ÇimenKameraman: Emre Sayacan Gezegenimizin kaderini etkileyecek seçimlere birkaç gün kaldı. Seçimlerle ilgili anketlerde Demokratların adayı Barack Obama şanslı görünse de, George W. Bush’u iki kez seçme “becerisini” gösteren ABD’lilerin ne yapacağı seçim ertesinde belirlenecek. Yani Cumhuriyetçi John McCain seçilirse sürpriz olmayacak. 4 Kasım günü yeniden çift kutuplu olmaya doğru yönelen dünyanın yeni “kabadayısı”nın kim olacağının belirleneceği seçimler, tüm ülkeleri olduğu gibi Türkiye’yi de yakından ilgilendiriyor. Siyasetçilerin, sermaye sahipleri ya da ekonomistler kimi desteklediğini ya da kimin başkan olmasının bizim için iyi olacağını her fırsatta dile getiriyor. Bu hengamede, yaşanan küresel ekonomik krizin en ağır faturasını ödeyen sokaktaki insanlar için de ABD’de kimin başkan olacağı önem taşıyor. Biz de kameralarımızı sokağa, mikrofonlarımızı halka tuttuk. Görünen o ki ABD’de ilk kez bir siyahın başkanlığa bu kadar yakın olması Türkiyelileri de heyecanlandırmışa benziyor.

Porno endüstrisinden feminizme uzanan bir yaşam

Polis bir baba ve aşırı dindar bir annenin kızı olarak katolik okulunda eğitim gördü. 20’sinde iken sonrasında evlatlık vereceği bir çocuğa ertesi yıl ise dayakçı bir kocaya sahipti. Kadın satıcılığı da yapan kocasının zorlamasıyla porno endüstrisinin metaları arasına adını yazdırdı. 23 yaşındayken, Amerikan halkının müstehcenlik anlayışını sonsuza dek değiştiren 1972 yapımı Derin Gırtlak (Deep Throat) filmiyle bir anda ülkesinin en ünlü porno yıldızına dönüştü. Mafyaya içki yasağından sonra, en kazançlı işi sağlayan filmin 600 milyon dolarlık hâsılatından payına tek kuruş bile düşmedi. Uyuşturucu bağımlılığından fahişeliğe uzanan hayatının son dönemini, “Pornografi yasallaştırılmış tecavüzdür” sloganıyla porno karşıtı bir feminist olarak geçirdi. Mutsuz, yalnız ve beş parasız halde bir trafik kazası sonucu öldüğünde henüz 53 yaşındaydı. Sinema tarihinin belki de en trajik öykülerinden biri olan Linda Lovelace’ın ya da gerçek adıyla Linda Boreman’ın yaşam öyküsü Inferno (Araf) adıyla filme çekiliyor.Bir kötü yola düşme hikayesi 53 yıllık yaşamının her ilmeği acıyla örülü Lovelace, sadece kendisini tüm dünyaya tanıtan bir porno yıldızı değil aynı zamanda kocası tarafından baskıya ve kötü muameleye uğramış, seks işçiliği ve uyuşturucu kullanımına zorlanmış kadınlardan yalnızca bir tanesiydi. Asıl adı Linda Boreman olan yıldız, 1949 yılında polis bir baba ve aşırı dindar bir annenin kızı olarak Yonkers’da doğdu. İlk cinsel deneyimini 19 yaşında, anneliği ise 20’sinde yaşadı. Bebeği, annesinin baskılarıyla neredeyse haberi ve izni olmaksızın bir aileye evlatlık verildi. Bu olay üzerine ailesini terk ederek New York’a gitti. Kocası porno sektörüne soktu 21 yaşında iken geçirdiği bir araba kazası sonrasında tanıştığı Chuck Traylor ile tanışıp sevgili olması artık Linda Lovelace olarak geçireceği günlerin de başlangıcı oldu. Kadın satıcısı olduğunu öğrendiği Traynor’ın dayak zoru ve ölüm tehditleri sonucunda seks işçiliğine başladı. Onu porno endüstrisine sokan yine Chuck’tı. 1972’de çekilen Derin Gırtlak (Deep Throat ) filminin ardından yaşadığı travmalar ve dönüşüm onu tüm zamanların en ünlü porno yıldızı haline getirdi. Pek çok erkek […]

Cumhuriyet ve kalkınma

Türkiye’nin ve dünyanın bugün en sıkıntılı meselelerinden biri ekonomi. Cumhuriyet’in kurucuları tarafından geliştirilen “kalkınma projesi”nin etkisiyle “kalkınma” terimini sadece ekonomik büyüme için kullanılır hale geldik. Peki, Cumhuriyet’in kalkınma projesi neydi? Ekonomik olarak ne kadar büyüdük ne kadar kalkındık? 1920’lerin Türkiye’sinden 80 sonrası gelişen küreselleşme hedeflerine, IMF ve Dünya Bankası’nın uygulamalarından günümüz hükümetinin ekonomi politikalarına Cumhuriyet’in “kalkınma” projesini Gülten Kazgan ve Fikret Başkaya yorumluyor. “Osmanlı’nın yaşadığı ekonomik açmazı Türkiye bugün yaşıyor gibi” Gülten Kazgan (Akademisyen):Cumhuriyet kurulduğunda nasıl bir anlayış içinde olacağı belliydi. Bağımsızlık bir hedefti. Bu bağımsızlık için ödenecek önemli bir fiyat, Osmanlı borçlarının ödenmesinin taahhüdüydü. Bununla birlikte Cumhuriyet daha ilan edilmeden önce, Şubat ayında İzmir İktisat Kongresi toplandı. Ekonomiye ne kadar önem verildiği de bu bağlamda ortaya çıktı.Cumhuriyetin ilanından sonra 1920’li yıllardan itibaren ne yazık ki dünya ekonomisinde tarım fiyatları giderek düşmeye başladı. Oysa Osmanlı’nın da Cumhuriyet’in de ihracatı tümüyle tarım ürünlerinden ibaretti. Nitekim 28’de başlaması gereken borç ödemeleri 32’ye ertelendi. Ama yapılan büyük ekonomi politikası dönüşmeleriyle Türkiye 32’den itibaren Osmanlı borçları ödenebildi düzenli olarak. Hem de aynı zamanda Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı sayesinde sanayileşmenin yoluna girildi. Bu olağanüstü bir başarı. “Bugünkü Türkiye, 80’li yılların ekonomi politikalarının ürünü” 70’li yılların sonuna kadar giden süreçte Türkiye, 78’de çok ciddi bir krize girdi. Ve ondan sonra küreselleşme programını IMF, Dünya Bankası dayatmalarıyla kabullenmek zorunda kaldı. Bugünkü Türkiye, 80’li yıllarda kabullenilen ekonomi politikaları programının ürünü oldu. Bu programın kime getirileri oldu? Özel sanayi gelişti. Özel kesim gelişti. Ama götürüleri de çok oldu. “290 milyar dolara yakın dış borç var” Bu 2000’li yıllar Türkiye’sinde o getirilerle götürüleri karşılaştırıp görebiliyorsunuz. Dış borçlar göklere tırmandı. 2008 yılı son ayları itibarıyla Türkiye’nin 290 milyar dolara yakın dış borcu var. Bu çok büyük bir rakam. Osmanlı’nın yaşadığı açmazı Türkiye geldiği noktada yaşıyor gibi. “IMF programlarında sanayi açısından büyük darbeler yedik” Ayrıca IMF programlarında sanayi açısından büyük darbeler […]

Cumhuriyet ve azınlıklar

Bazen lütfedip “hoşgörü” göstermenin sözde büyüklüğü, çoğu zaman insanların trajik hikâyeleri ve nadiren bir arada yaşamanın yarattığı güzellikler. Bu ülkenin hâkim unsurları ve azınlıkları arasındaki ilişki yürek burkuyor. Mübadiller, kendi ülkesinde de gurbette de horlananlar, ölüme zorlananlar. Cumhuriyet azınlıklara ne yaptı? Gerçekten hoşgörülü müyüz? Baskın Oran ve Toktamış Ateş’e kulak verelim. “Cumhuriyet’in azınlık projesi onları ortadan kaldırmaktı” Baskın Oran (Akademisyen): Cumhuriyet’in azınlıklarla ilgili projesi maalesef, azınlıkları ortadan kaldırmaktı ve amacında “başarılı” oldu. 1923’te zorunlu mübadeleyle Rumların sayısı 110 bin ‘e indirildi. Bugünse sayıları 2 bin. Anadolu’da nasılsa kalmış Ermeniler 1930’lar boyunca İstanbul’a göçmeye zorlandılar. 1934’te aynı akıbet Trakya’daki Yahudilerin başına geldi. Sonra da İstanbul’da toplanan bu insanlar 1940’lar boyunca Amele Taburları’na gönderilerek ve Varlık Vergisi uygulanarak, 6-7 Eylül 55 pogromuna uğratılarak, günümüzde de hâlâ süren 36 Beyannamesi uygulamasıyla bitirildi. Ulus devlet asimile eder Neden yaptı Cumhuriyet bunu? Çünkü Türkiye bir “ulus-devlet” olarak kuruldu. Bugünkü temel kavga, bu devlet türünün Demokratik Devlet’e dönüştürülmesi kavgasıdır. Çünkü ulus-devlet’in tanımı şudur: “Ulusunun tek bir etnik/dinsel bütünden oluştuğunu varsayan devlet türü”. Bu tür devlet asimile edebileceğini asimile eder (Balkan ve Kafkas göçmenleri, belli bir orana kadar Kürtler), edemeyeceğini ise etnik-dinsel temizliğe uğratır (gayrimüslimler) veya ötekileştirir (Kürtler). Hangi kategoriye gireceği asimilasyona direniş tarafından saptanır.Asimilasyonun başarısında en önemli unsur, dindir. Laik Türkiye’de biraz tuhaf kaçar ama, “Türk” dediğin zaman “Müslüman-Türk”ü kastediyorsundur. İnsanlar da bunu kasteder, devlet de bunu kasteder. “Osmanlı dönemindeki bir arada yaşama pratiği bitti ve tam bir ayrımcılığa dönüştü” Osmanlı döneminde azınlıklar ikinci sınıf, fakat özerkti. Cumhuriyet’le birlikte özerklik ortadan kaldırıldı çünkü ulus-devlet özerk etnik-dinsel gruplara izin vermezdi, fakat ikinci sınıf vatandaş olma niteliği devam etti. Üstelik bir de “hain ve tehlikeli” niteliği eklendi.Proje amacına ulaştı ama bu başarı Türkiye’yi perişan etti. Uluslararası alanda gördüğü muamele ortada. Sermayedar sınıf olan azınlıkların tasfiyesi Türkiye’nin sınaîleşmesini en azından 50 yıl geriye attı. Ermenilerin Anadolu’dan tasfiyesi Anadolu’daki medeniyeti […]

Cumhuriyet ve Kürtler

Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze kadar gelen bir sorun var: Kürt sorunu. Kimi zaman isyanlarla, kimi zaman terörle, kimi zaman kışkırtmayla, kimi zaman ise demokratik hak talepleriyle beraber anılan bu sorun, 85 yıllık Cumhuriyet tarihinin hemen her döneminde gündemdeki yerini korumuş. Acaba, 85 yıldır çözülemeyen Kürt sorunu çözülebilir mi? Bu sorun nereden çıktı? Cumhuriyet rejiminin her vatandaşı Türk sayması doğru muydu? Araştırmacı, yazar İsmail Beşikçi ve yazar Ümit Fırat görüşlerini belirtti. “Cumhuriyet, Kürtlere olumlu bir şey kazandırmadı”İsmail Beşikçi Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde Kürtçe dergiler, gazeteler yayımlanıyordu. Bunlar legal yayınlardı. Bu gazeteler ve dergiler çevresinde örgütlenmeler de vardı. Kürt çocukları için, İstanbul’da, Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı mahallerde okullar da açılmıştı. Kürtçe eğitim yapan okullar, bunlar resmi okullar değildi ama belirli bir ihtiyacı da karşılıyordu. Gençler, kadınlar, Kürt yayıncılar örgütlenmeye çalışıyordu. Dergiler, gazeteler, Bitlis, Muş, Diyarbakır, Süleymaniye, Hewler, Van, Hakkâri gibi Kürt şehirlerine de gönderiliyordu. Dinamik bir toplumsal hayat, dinamik bir basın hayatı vardı. Cumhuriyetle birlikte neler oldu? Cumhuriyetle birlikte, Kemalist devlet ve hükümet, Kütlerin milli varlığını, halk olarak varlığını, Kürtçenin dil olarak varlığını inkâr etmeye, reddetmeye başladı. Kürt dilinin konuşulması, yazılması yasaklandı. Kütçe köy ve mıntıka isimleri Türkçeleştirildi, Kürtçelerinin söylenmesi yasaklandı. Kürtlerin Türklüğe asimilasyonunu gerçekleştirmek için her türlü önlem alındı ve uygulamaya konuldu. Kürtlerin, Orta Asya’dan gelen bir Türk boyu olduğu iddia edildi. ‘Kürtçe denen dil’in bağımsız bir olmadığı, Türk dilinin ilkel bir ağzı olduğu söylendi. Üniversitede profesörler, basında gazeteciler, yazarlar, devletin ve hükümetin bu görüşlerini, bu düşüncelerini ispatlama gayreti içine girdiler. “Kürtlük iddiasında bulunanlar fiziki imhaya tabi tutuluyorlardı” Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Kürtçe dergiler, gazeteler yayımlandığını bilen, gören, duyan, öğrenen Türk yazarları, Türk gazetecileri, profesörleri vs. artık, Kürtçe diye bir dilin olmadığını, Kürtlerin aslının Türk olduğunu, ‘Kürtçe denen dil’in, Türkçenin ilkel bir ağzı olduğunu söylüyorlardı. Fiili olarak da Kürtçeye yasaklar getiriliyordu. Bu yeni görüşleri kabul etmeyenler, Kürtlük […]

85. yılda Cumhuriyet tartışmaları

Bu hafta, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun 85.yılı kutlanıyor. Ancak Cumhuriyet’in, ülkenin temel meselelerini ne kadar çözebildiği halen yeteri kadar tartışılmış değil. Bu vesileyle resmi ideolojiye aykırı görüşlere de yer veren bir yazı dizisi yapmayı düşündük. Bugünden itibaren her gün bir başlığı ele alacağımız bu yazı dizisinde, “Cumhuriyet ve Modernleşme”, “Cumhuriyet ve Kalkınma”, “Cumhuriyet ve Kürtler”, “Cumhuriyet ve Kadın”, “Cumhuriyet ve Azınlıklar”, “Cumhuriyet ve Laiklik” başlıkları altında akademisyenler, gazeteciler ve fikir insanları görüşlerini paylaşacaklar. Cumhuriyet ve modernleşme Cumhuriyet’in ilanı, aslında Osmanlı-Türk modernleşmesinin bir ara durağıydı. Tanzimat’tan beri varolan modernleşme hareketi, Cumhuriyet döneminde yeni bir evreye girdi. Peki, Cumhuriyet’in modernleşme projesi aslında neydi? Bu proje ne ölçüde başarılı oldu? Bugün yaşadığımız sorunlarda bu projenin etkisi olabilir mi? Murat Belge ve Mehmed Şevket Eygi yanıtlıyor. “Cumhuriyet, Türkiye’yi bir demokrasi yapamadı”Murat Belge (Akademisyen-Yazar): Ben modernleşme projesini, demokratizasyon olarak tanımlarım eğer o tanım geçerliyse Cumhuriyet bir modernizasyon olmadı. Biz gençliğimizde “modernleşmeyi” “Batılılaşma” diye bilirdik. Türkiye’de Kemalizm’de bu, Batılılaşma değilse hiçbir şey demek değildir. Ama özellikle 12 Eylül dönemi Batıcı Kemalizm’in o dönemdeki temsilcisi Kenan Evren, Batı’nın temelinin ancak demokrasi olduğunu anlayınca Batılılaşmadan vazgeçti. O zamandan beri Kemalizm’in bu Batıcı ideolijisi, bugün en temel Batı karşıtı düşünce haline geldi. Osmanlı’da Cumhuriyet öncesi modernleşme hareketleri, Meşrutiyet gibi bir hedefle yetiniyordu. Padişahlığı değiştirmeyi düşünmüyordu.O bakımdan aslında Cumhuriyet orada önemli sayılabilecek bir değişiklik getirir. “Cumhuriyetin modern olması için demokratik olması gerekir” Bizim Cumhuriyetimizin ilan edildiği dönemde Avrupa’da da çeşitli Cumhuriyetler kuruluyordu. Cumhuriyet, Birinci Dünya Savaşından sonra yeni kurulan bir takım ülkelerin modern bir şekilde kurulduklarının sinyali gibiydi. Ama bir dönem sonra bunların hiçbirinin Cumhuriyetinden hayır gelmedi. Avrupa’nın bildiğimiz eski krallıklarıysa herkesten daha modern olarak yaşamaya devam ettiler. Cumhuriyet’in sadece “cumhuriyet” olduğu için modern bir tarafı olmadığı anlaşıldı. Cumhuriyet’in modern olması için demokratik olması gerekir. Türkiye’de de Cumhuriyet, imparatorluğun yerini aldı. Ama bu imparatorluk bir Doğu ülkesindeki hanedandı. Krallıklar gibi değildi. […]

Milli halimizin bugünü ve yarını

Helsinki Yurttaşlar Derneği, Temmuz 2008’de “Yurttaşlık ve Milliyetçilik: Farkında mıyız?” başlığı altında gerçekleştirdiği yaz okulunun ardından, milliyetçilik meselesini daha geniş katılımcılarla tartışmak için İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde, “Milli Halimiz, Bugün ve Yarın” başlıklı bir panel düzenledi. İki oturum şeklinde gerçekleşen ve Murat Belge’nin açılış konuşmasını yaptığı konferansta Ümit Fırat, Orhan Gazi Ertekin, Ayşe Hür, Ali Bayramoğlu, Melek Göregenli, Levent Yılmaz, Alev Erkilet, Bülent Somay, Ferhat Kentel, Özlem Dalkıran, Mehmet Tarhan, Beyhan Sunal ve Cemil Ertem konuştu. Panelin ilk oturumunda “milli hallerimiz”, ikinci oturumunda ise “milli hallerimizin geleceği” tartışıldı. Açılış konuşması yapan Murat Belge, Temmuz 2008’de Kocaeli Üniversitesi, Derbent Uygulama Oteli’nde gerçekleştirilen yaz okulu hakkında bazı bilgiler verdi: “Önce Balkan Ülkeleri’nden özellikle üniversite öğrencilerini biraraya getirmek amaçlı yaz okulları düzenledik. Çatışma bölgelerinden yerler seçtik, önce Kafkasya, Orta Avrupa, sonra Girit’te yaz okulları yaptık. Birarada yaşıyor bu insanlar ve birbirlerini tanıyorlar. Yunan Makedonyalıyla, Türk Ermeniyle, Bulgar Sırpla bir hafta, on gün süresince beraber yaşıyor, derslere giriyor, yemek yiyip eğleniyorlar. Bu panel de, bu yaz yaptığımız yaz okulunun son aşaması. Okul, Doğu-Batı, Türk-Kürt öğrencileri biraraya getirdi. Bu okula gidecekleri seçerken çok milliyetçi, ulusal bir dünya görüşü olan insanlar seçmedik. Hayata üst düzeyden bakabilen öğrenciler seçtik. Bu panelde de yaz okulundan alınanları buraya taşıdık.” “Milli Adalet”Hakim Dr. Orhan Gazi Ertekin Panelin alt başlıklarından biri olan “milli adalet” üzerine konuşan Orhan Gazi Ertekin, milli adaletin bir itibar kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu belirtti: “Milli adalet, 19. yy.’da anlamlı kılınan bir ideal olarak değerlendirilebilir. 19. yy, milli adaletin insanlara çok şey kazandıracağı üzerine kuruldu. ‘Adalet, ancak milli sınırlar içerisinde nefes alabilir’ anlayışıyla hareket edildi. Pascal, milli adaleti şu sözüyle çok güzel eleştirmiştir: ‘Sınırlarını, bir derenin belirlediği bir adaletin adil olduğu söylenebilir mi?’ Milli adalet böyle bir şeydir. Sınırın bir tarafında türban takabiliyorken, diğer tarafında takamıyorsunuz.” Ertekin, milli adaletin aynı zamanda zararının da olabileceğini şu örnekle açıkladı: “Bir […]

Avrasya Maratonu

Itır ErhartGeçtiğimiz pazar günü dördüncü kez İstanbul Avrasya Maratonu’na katıldım. Bu seneki yarış benim için farklı bir anlam taşıyordu. Yaklaşık dört aydır birlikte hazırlık koşuları yaptığım, Adım Adım Oluşumu’nda (AAO) bir araya gelen 200 arkadaşımla birlikte 30 yıllık organizasyonun ilk yardımseverlik koşusunu gerçekleştirdik. Türkiye Omurilik Felçlileri Derneği’nin Akülü Tekerlekli Sandaye Kampanyası’na destek olmak için kaynak geliştirdik. Sağnak yağmurun altında, caddelerde biriken su birikintilerinin üzerinden atlayarak kimimiz 15, kimimiz 42 kilometre koştu. Amaç hem bitiş çizgisini geçmek hem de ihtiyacı olan omurilik felçlilerini harekete geçirmek, bir bakıma spor ve yardımseverlik kavramlarını bir araya getirmekti. Yardımseverlik koşuları dünyanın pek çok ülkesinde yapılıyor. Koşucular bir yandan seçtikleri bir uzun mesafe yarışına hazırlanırken bir ya da birden fazla sosyal sorumluluk projesi için kaynak geliştiriyorlar. Kanser, MS ya da AIDS araştırmalarına destek vermek, kadına karşı şiddeti, açlığı önlemek için maraton, yarı maratonlar koşuyorlar; triatlonlara, bisiklet yarışlarına katılıyorlar. Sosyal sorumluluk koşuya farklı bir anlam ve amaç katıyor. ABD, İngiltere gibi ülkelerde her maratonda toplanan bağış milyon dolarları buluyor. Biz Adım Adım olarak şu ana kadar 125 bin YTL topladık ve bu rakamın her yıl artacağına inanıyoruz. Tabii toplanan bağışın artması için öncelikle koşucuların sayısının artması lazım. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse, 26 Ekim’de koşulan 30. Avrasya Maratonu’nu ve 15 kilometre yarışını 2,141 kişi tamamladı; Londra, Chicago, New York gibi büyük maratonları tamamlayan koşucuların sayısı ise 40 binin üzerinde. Koşucuların sayısı nasıl artar? Koşu kültürü, sonrasında da yardımseverlik koşusu kavramları nasıl gelişir? Öncelikle daha iyi organizasyonlar yapılıp koşunun özendirilmesiyle. Avrasya Maratonu’nun bu seneki sloganı “Bu şehir koşar!” idi. 50-60 bin kişinin koşacağından söz ediliyordu her sene olduğu gibi. Oysa yarışı tamamlayanların sayısı 2 bin kişi civarindaydı. Peki neredeydi bu koşucular? Söz edilen on binlerce “koşucu” bu sene de köprünün üzerinde sigara içiyor, pankart açıyor ve slogan atıyordu. Ertesi gün gazetelere yansıyan da buydu. Maratonda derece yapan Kenyalı atletlerin […]

Metrobüs, kimine çile kimine mutluluk

Yağmurlar yüzünü göstermesine rağmen üstleri halen kapatılmamış duraklar, mesailerin başlayıp bittiği sabah ve akşam saatlerindeki yoğunluk ve bu yoğunluğu aratır bir insan kalabalığıyla hınca hınç dolu otobüsler… Eğer bu sayılan sorunları yaşamazsanız bir “devrim” gibi sunulan metrobüs hattı İstanbul’un trafik sorununa karşı bir çözüm olabiliyor. İstanbul’un, kâbus halini alan trafik yoğunluğuna çözüm olarak, geçmişin “tercihli yol” uygulaması allanıp pullanıp metrobüs adıyla 2007 Eylülünde yeniden halkın hizmetine sunuldu. İlkin Topkapı – Avcılar arasındaki mesafeyi 22 dakikaya indiren seferlerle başlayan uygulama bir yıl içinde Zincirlikuyu’ya dek uzatıldı. Tüm yaz boyunca çalışılmasına karşın duraklar ve çevre yolları bitirilmeden eğitim yılının başladığı 8 Eylül 2008’de apar topar açılışı yapıldı. İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın dediğine göre Avcılar-Zincirlikuyu arası artık 38 dakikada katedilebilecekti. Haksız bir iddia da değildi elbet. Ama sadece insan kalabalığını aşıp otobüse binebilen şanslılar için.Metrobüs kullanıcıları, bu hattı kullanarak trafiğe takılmadan, daha kısa sürede ulaşımlarını sağladıkları için memnun. Ancak, sabah ve akşam saatlerinde yaşanan yoğunluk sıkıntı yaratıyor. Metrobüs kullanımını cazip hale getirmek ve trafik yoğunluğunu azaltmak amacıyla iptal edilen otobüs hatları da bazı vatandaşları sıkıntıya soktu. E-5 üzerinden Mecidiyeköy’e çalışan bir çok hattın seferden kaldırılmasıyla vatandaşa tek seçenek olarak metrobüs kaldı. Bu nedenle metrobüs araçlarında sabah ve akşam saatlerinde aşırı yoğunluk yaşanıyor. İETT yetkilileri bu yoğunluğa çözüm olarak araç sayısını 50’den 170’e çıkardıklarını, yakın zamanda da 200’e çıkartacaklarını söyledi. İETT yetkilileri, metrobüs hattındaki otobüs duraklarındaki eksikliklerin de önümüzdeki haftalarda giderileceğini söyledi. Aşırı kalabalıkAli Özgür (Öğrenci) : “Ben de her gün metrobüsü kullananlardan biriyim ve aşırı kalabalıktan şikayetçiyim. Ayrıca tamamlanmadan açılmış olan bazı metrobüs durakları da, kötü hava koşullarına henüz hazır değil. Zaten kalabalık olan metrobüs duraklarında, yağmurlu havalarda insanların zor duruma düşeceğini düşünmekteyim. Buna ek olarak eğer metrobüs sayısı artarsa ve eksiklikler tamamlanırsa metrobüs insanlar için faydalı ve hızlı bir ulaşım aracı olacaktır.” Fazladan 40 dakikaGözde Şeker (muhabir): “Ben Mimar Sinan’da […]