Cem Özdemir eş başkanlığa yürüyor

Birlik 90 / Yeşiller partisinin eş başkanlığı için tek aday olan Cem Özdemir, 11 Ekim Cumartesi beklenmedik bir sonuçla milletvekili olma şansını kaybetti. Özdemir, önümüzdeki yıl yapılacak Federal Parlamento seçimleri için, parti listesinin seçilebilecek sıralarına giremedi. Eyalet listesindeki 6. sırasını partinin sol kanadından Winfried Hermann`a kaptıran Özdemir, bir kere de 8. sıra için aday olsa da, partililer bu sıraya Federal Milletvekili Alexander Bonde`yi seçti. Yeşiller’in Baden Württemberg eyaletindeki oy oranı dikkate alındığında en fazla 8 milletvekili çıkartması bekleniyor. Böylece Cem Özdemir seçilmesi muhtemel adaylar arasında yer almadı ve bu politik yenilgi sonrasında kurultaydan bir açıklama yapmadan ayrıldı.Parti içinde Özdemir’in milletvekili adaylığına muhalefet edenler ise, milletvekilliği ve eş başkanlık görevlerini beraber yürütmenin Yeşiller Partisi prensiplerine aykırı olduğunu, Özdemir’in seçilmemesinin dışlama veya protesto anlamına gelmediğini ifade ettiler. Ancak istisnai olarak Claudia Roth’un yıllardır hem eş başkanlık hem milletvekilliği yapıyor olması bu argüman ile çelişiyor. Spiegel: “Yeşiller Özdemir’i açıkça aşağıladı” Yeşiller’in aynı zamanda Avrupa Parlamentosu milletvekili olan Cem Özdemir’in kendi eyaletinde, parti tabandan böyle bir tepki alması geniş yankı uyandırdı. Almanya’nın çok satan haftalık haber dergilerinden Der Spiegel’in, internet sayfası “Spiegel-online”da yer alan yorumda, “Özdemir’in beklenmedik bir şekilde sözde dostlarının oylarıyla başarısızlığa uğradığı” belirtilerek, “Yeşiller Partisi, Cem Özdemir’i sebepsiz yere açıkça aşağıladı ve Alman Meclisi adaylığını reddetti” ifadesi kullanıldı. Özdemir’in seçimler öncesi yaptığı konuşma sonrasında ayakta alkışlanmasına rağmen son oylamada Alexander Bonde’nin Özdemir’in karşısına aday çıkartıldığı belirtilen yazıda, Özdemir’in, bu durumda eş başkanlık görevi için aday olmaktan vazgeçebileceği iddia edildi. Alman basını şaşkın Die Welt ve Berliner Morgenpost gazetelerinde “Yeşiller’in umudu için fiyasko” başlığıyla yer alan haberde, Özdemir’in milletvekili adaylığı için girdiği iki seçimi de kaybetmesinden sonra partideki arkadaşlarının kendisini yine de eş başkanlık görevi için teşvik ettikleri belirtildi. Frankfurter Allgemeine Zeitung gazetesi “Cem Özdemir için çifte aşağılama”,Bild “Yeşiller eş başkan adayını dağıttı”, Berliner Zeitung “Alman meclisinde Cem Özdemir’e yer yok”, Frankfurter Rundschau […]

Kantinde boykot var!

İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde öğrenci ve akademisyenler, perşembe günü gerçekleştirilecek yemek boykotuna hazırlanıyor.

Yanlış anlatılan gizemli bir halk: Ezidiler

Meltem Ürüt Ezidi halkı bugüne kadar birçok gazete haberine ve romana konu oldu. Kültürlerini, dinlerini, ibadetlerini içe kapalı yaşayan bu halkla ilgili yazılanların kimi doğru olsa da genelde anlatılanlar hep yanlıştı. Kimi zaman şeytana tapan kimi zaman da ateş etrafında dönen garip bir halk olarak tanıtıldılar. Haklarında, etraflarına çizilen çemberin dışına çıkamamaları, Yezid’in soyundan geldikleri gibi tuhaf rivayetler de anlatıldı, anlatılıyor. Bu rivayetler nedeniyle baskı gördüler, dışlandılar. Türkiye’den örnek vermek gerekirse 70’li yıllarda 80 bin kadar nüfusa sahip Ezidilerden geriye sadece birkaç yüz kişi kalmış durumda. Tüm anlatılanların gerçek dışılığı, çocukluğunda Ezidilerle Diyarbakır’da bir arada yaşamış bir Tarih öğrencisinin dikkatini çekti. Çünkü gerçek hayatta tanıdığı, evine girip çıkan Ezidi dostları, anlatılan tuhaf hikâyelerdekilerden çok farklıydı. İstanbul Bilgi Üniversitesi Tarih bölümü son sınıf öğrencisi Amed Gökçen, 4 yıldan bu yana dünyanın çeşitli yerlerindeki Ezidi köylerini gezerek bu halk üzerine akademik bir çalışma sürdürüyor. Çalışmaları sırasında Ezidiler hakkında yazılan kitapları okuduktan sonra, “Bu kitaplarda anlatılan Ezidilerle benim tanıdığım Ezidiler arasında neredeyse hiçbir benzerlik yok” diyerek yola çıkan Amed Gökçen’le bu çok “gizemli” olduğu düşünülen Ezidi halkını konuştuk. Yanlış isimden başlıyor Ezidilerle ilgili anlatılan yanlışlar daha bu halkın adında başlıyor. Yaygın olarak “Yezidi” olarak bilinen halkın isminin doğrusu “Ezidi”. Ezidiler kendilerini “Ezda” diye tanıtıyorlar. “Ez” Kürtçede “ben” demek, “Da” ise vermek, yapmak oluşturmak anlamda kullanılıyor. Böylece “Ezda” , “yaratılan, var edilen” anlamına geliyor. Halkın adının “Yezidi” olarak bilnmesiyle ilgili de birçok iddia ortaya atılmış, Emevi hükümdarı Muaviye’nin oğlu, Yezid Bin Muaviye’nin Ezidilerle olan ilişkisi veya Zerdüşt’ün İran’da kurduğu Yezd kenti ve Ezidiliğin ilk o kentte yayıldığı iddiaları gibi. Ancak bunun doğru olmadığını Amed Gökçen şöyle açıklıyor: “Din için bir terim kullanılıyorsa o kullanılan terimin dinin var oluş sebebiyle, kendi felsefesiyle mutlak bir ilişkisinin olması lazım. Ama Yezidi kelimesinin Ezidi felsefesi ve mitolojisinde hiçbir anlamı yok. Yezid kelimesi, Sünni Müslümanların Ezidi Kürtleri aşağılamak için […]

Daha önceleri neredeydiniz?

“Misyon gazeteciliği” diye bir laf duyardım da hep, ne menem bir şey olduğunu tam çıkartamazdım. Sağ olsun Fatih Altaylı sayesinde meseleyi tam olarak anladım. Haberturk.com’un kendisiyle yaptığı söyleşide demiş ki Altaylı: “Vakit’i, gazetecilik anlayışı açısından beğeniyorum. Çok akıllılar. Bir misyon gazeteciliği yapıyorlar ve bunu çok başarı ile yapıyorlar. Düşünün Deniz Feneri davası görülüyor, Deniz Feneri davasında bir sürü mahkûmiyet çıkmış, Vakit gazetesi başlık atıyor, ‘Deniz Feneri’nde 2 tahliye’ diye.” Okur okumaz “misyon gazeteciliği” nedir kavradım böylece. Söyleşinin üzerine, bir de o günün (15 Ekim) gazetelerine bakınca bu teorik bilgiyi pekiştirmek için, pratik ile sınama imkânımızın olduğunu fark ettim. Manşetler pek bir demokrattı Yeni Şafak Gazetesi mesela, “Devlet işkence için özür diledi” manşetini atmıştı sekiz sütuna. Başlık altı şöyle idi: “Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, Metris Cezaevi’nde işkence görerek ölen Engin Ceber’in yakınlarından devlet ve hükümet adına özür diledi” Hemen yanda ise Bakan Şahin’in büyük bir fotoğrafı ve “Bakan Şahin’den tarihi açıklama” yazılı bir kutucuk vardı. Ha keza, Zaman Gazetesi de “Devlet özür diledi” manşetinin altına, “Türkiye’de dün tarihî bir olay yaşandı. Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin, cezaevinde işkenceyi kabul ederek, ölen tutuklunun yakınlarından özür diledi. İhmali görülen 19 kişiyi görevden alan Adalet Bakanı’na, insan hakları örgütlerinden de destek geldi” diye yazmıştı.Star’ın manşeti ise “Devlet ilk kez özür diledi” idi. Manşetin sağında Şahin’in mütebessim bir fotoğrafı ve “işkenceye sıfır tolerans” damgası vardı Sizi geçen günkü sohbette görememiştik Buraya kadar tamam. Ortada gerçekten tarihi bir olay var ve manşete çıkması doğal. Peki bu gazeteler neden altı gün önce de işkenceye karşı böylesine duyarlılık göstermemişti? İddialar kesinleşmediği için mi yoksa hükümetin nasıl davranacağı kestirilemediği için mi? Bakın diğer gazeteler o günlerde ne yapmış: 9 Ekim’de “Engin’in tek suçu dergi dağıtmaktı” manşetini atan BirGün Gazetesi , “Yürüyüş dergisi dağıttığı için tutuklanan Engin Ceber, Emniyet’teki darp ve hapishanedeki dayak yüzünden ‘beyin ölümü gerçekleşince’ hastaneye kaldırıldı” […]

Acemi Prenses terfi etti

Melis Ozan Cnbc-e dizilerini yakından takip edenlerin de hatırlayacağı gibi 12 Kasım 1982 New York doğumlu Anne Hathaway henüz 17 yaşındayken komedi-drama dizisi Get Real ile 1999’da hayatımıza girdi. İlk oyunculuk deneyimi açısından vasat sayılabilecek bir performans sergilediği dizide, canlandırdığı Megan Green karakteriyle yine de seyircinin sempatisini kazanmayı başardı. İri gözleri ve dolgun dudaklarının kattığı güzellik sıkça kullandığı yağmurda ıslanmış yavru kedi bakışlarıyla bütünleşince Megan Green’in yaşadığı aile, arkadaş ve cinsellik üzerine sorunları bir bakıma daha izlenebilir kıldı. New York Gallatin Üniversitesi’nde sahne oyunculuğu eğitimi almasına karşın eleştirmenlerce 17 yaşındaki bu ilk deneyimi çok fazla gelecek vaat etmediği düşünülse de Hathaway aktris annesi Kate McCauley’in izinden gitmekten vazgeçmedi. 2001 yılında Garry Marshall’ın yönettiği Disney yapımı The Princess Dairies’de (Acemi Prenses) başrolde yer alması, Hathaway’in ismini duyurdu, yıldızını parlatan bu filmle yapımcılarının dikkatini çekti. Klasik “çirkin ördek yavrusu”nun prensese dönüşme hikâyesinde yer almak hayran kitlesine büyük katkı sağlasa da oyunculuk açısından fazla çaba gerektirmeyen bir karakteri canlandırması Hathaway’i eğlenceli ama boş filmlerin sıradan aktrisi kategorisine soktu. 2004’te oynadığı iki film, soprano özelliğini gösterip iki şarkı seslendirdiği Disney yapımı Ella Enchanted The PrincessDairies 2: Royal Engagement, kafalardaki bu karışık imajını pekiştirdi. Umutlar azalıyor On beş yaşına kadar, büyüdüğünde rahibe olmayı hayal eden romantik komedilerin masum kızı, 2005’te Havocve Brokeback Mountain filmlerinde sergilediği cesur sahnelerle büyüdüğünü ispatladı. Artık yetişkinlere yönelik filmlerde oyunculuğunu kanıtlamaya çalışan aktris “sanatın talep ettiği ölçüde” soyunmaktan çekinmeyeceğini de göstermiş oldu. “Oldukça sağlam değerlere” sahip olduğunu her röportajında dile getiren Hathaway, özellikle Brokeback Mountain’da eşcinsel kocasıyla arabada seviştiği sahneyle hafızalara kazındı. Sonunda işe yarar film seçmeyi öğrenmeye başladı ve film endüstrisinde Gwyneth Paltrow’u anımsatan bir şekilde vasattan “fena değil”e doğru ilerleyen yıldızlar arasına girdi. Derken 2006’da ticari kaygılarla yapılmış bir Hollywood filmi The Devil Wears Prada’da (Şeytan Marka Giyer) yer aldı. Lauren Weisberger’ın ne bir temeli, ne doğru dürüst sonucu […]

New Yorklu müzik “idarecileri” turnede

Melis Ozan “The Management” yani MGMT, Brooklyn New York’lu Andrew Van Wyngarden ve Ben Goldwasser’ın Connecticut’taki Wesleyan Üniversitesi’nin yöntembilim kokan kampusunda mistik paganizm etrafında yollarının kesişmesiyle oluşur. Ders aralarında sohbet ederken ilgi alanlarının benzerliklerini fark eden Andrew ve Ben dünya görüşleri ve akımların dışında müzikte de aynı grupları sevdiklerini keşfederler. “Grup kurmak gibi bir niyetimiz yoktu” diyen Ben’e göre tek amaçları birbirlerine beğendikleri müzik türlerini göstermektir. Daha da ileri giden Andrew, bilgisayarları ve turn table’ları eşliğinde kaydettikleri müziğin, her türün en kötü örneğini yaratmaya çalışmalarıyla oluştuğunu ve anlamadıkları bir şekilde beğenildiğini itiraf ediyor. “İnsanların bizi sevmeye başlaması şans eseri oldu” diye de ekliyor. 2008 Ocak’ta, Columbia Records’dan ilk albümleri Oracular Spectacular’ı piyasaya süren ve isimleri The Management and Homocity’den Homocity’yi çıkarmak zorunda kalan grup, İngiltere müzik listelerinde on ikinci sıraya kadar yükseldi.Bu albümden çıkan single’ları Time to Pretend, Electric Feel, Kidsve Time To Pretend parçasına ek olarak sınırlı sayıda çıkarılan single’ları Metanoiaile Amerika, Avustralya, Kanada, Japonya ve İngiltere’de çeşitli festivallerde sahne alıyor. 4th Dimension Transition parçasında gelecekle ilgili kehanetlerde bulunmayı ihmal etmeyen MGMT torunlarımıza miras bırakacağımız MP3’lerin şimdiki çizik plaklar gibi değerleneceğini iddia ediyor. Kalıplara sığmayan bir tür Kulağa hippi ritimleri fısıldayan Ween ve nostaljik bir tarzı olan Arcade Fire ile kıyaslanmaktan hoşlanmadıklarını belirten grup üyeleri Panda Bear ve Beach House’a olan hayranlıklarını da saklamıyor. Albümlerinde indie-rock, psychedelic pop ve elektronik müzik tarzlarını harmanlayan MGMT’ın, müzik tarzlarına ilişkin sorulara verdiği yanıt ise albümlerinin kendilerine özgü olduğu şeklinde. 1960’larda LSD kullanımıyla birlikte anılmaya başlanan ve uyuşturucu etkisi altında görülen sanrı özellikleri barındıran psychodelic müzik, albümün tamamında en yoğun hissedilen tür denilebilir. Halüsinasyon nedeniyle ortaya çıkan birbirinden kopuk imajlar, parlak renkler, sürrealist sözcükler ikilinin hem müziğine hem şarkı sözlerine yansıyor. Elektronik ritimleri Brezilyalı grup Cansei de Ser Sexy kadar keskin olmayan, popüler müziğin eğlenceli özelliklerini kullansa da punk ezgileri de yok sayılamayacak […]

Futbolun ırkçılık karnesi

Volkan Ağır Avrupa futbolununun kronikleşen sorunu bu kez Vicente Calderon’da kendini gösterdi. Atletico Madrid’le Marsilya arasında oynanan Şampiyonlar Ligi maçında Madridli taraftarların yaptığı tezahüratlar sonrası ırkçılık yine yeşil sahaların gündemine oturdu. Yaşananlardan sıkıntı duyan İspanyol Luis Garcia, “Artık herkes İspanyolların dünyadaki en kötü millet olduğunu düşünecek. Oturup düşünmek ve ülkenin imajını düzeltmekte yarar var” açıklamasını yapmak zorunda kaldı. Garcia endişelerinde oldukça haklı. Çünkü bu olay son birkaç yıldaki İspanyol tabanlı ırkçı sorunlardan sadece biri… Bknz İspanya Barcelona’nın Kamerunlu yıldızı Samuel Eto’o, Şubat 2006’daki Real Zaragoza maçında ırkçı tezahüratlar sonrası sahayı terk etmek istemişti. Ancak Ronaldinho ve Larsson tarafından ikna edilen futbolcu oyundan çıkmadı, bir golün asistini yaptı. Goller sonrası tüm futbolcuların Eto’o’ya gitmesi de ırkçılığa karşı omuz omuza verilmesi gerektiğine güzel bir örnekti. Birçok farklı etnik kökeni içinde barındıran İspanya’da Athletic Bilbao da Bask kökenli olmayan futbolcuları kadrosunda bulundurmayarak farklı ırklara kapalı bir tutum sergiliyor. Kökleri “Napolyon Savaşları” ve Darwinizm’e dek uzanan ırkçılık olgusunun spor ve futbolla tanışması faşist liderler Mussolini ve Hitler dönemlerine denk geliyor. Mussolini’nin desteklediği Lazio, “gestapo”ları anımsatan SS (aslında Societa Sportiva anlamına gelen) takısını değiştirmeyip kulüp politikasını açıkça gösterdi. Bu duruşunu devam ettirmekte olan kulüp, 2001’de kadrosuna babası İtalyan olan siyahi Liverani’yi katana dek siyah tenli oyuncu bulundurmuyordu. Bu tutumları da “Tüm Lazio taraftarları ırkçı değildir ama tüm ırkçılar Lazio taraftarıdır” sözünün oluşmasına yol açtı. Mussolini mirası İtalyan Paolo Di Canio da 2005’te Lazio’da oynarken bir maçta gol sevincini faşist selamıyla kutlayarak yeşil sahalarda politik görüşünü açıklamaktan çekinmedi. Aynı yıl Messina’da forma giyen Fildişi Sahilli Marco Zoro, ırkçı tezahüratlara dayanamayarak Eto’o’nunkine benzer bir tepki göstermişti. Hitler Almanya’sının “saf ırk” politikası ise günümüzde ütopik kaldı. Zira bugün Almanya Ulusal Futbol Takımı’nda “safkan” bir Almana rastlamak pek mümkün değil. Polonya, Brezilya, Gana asıllı oyuncular çoğunlukta… Bu futbolculardan Gana asıllı Asamoah, 2006’da oynanan Hansa Rostock (am.) sınavında ırkçı tezahüratlara […]

“Göstermeyeceksek niye koruyalım”

İşvecan Nur Özen Türkiye Radyo Televizyon Kurumu (TRT), geçtiğimiz günlerde, arşivinde bulunan tüm görüntülü ve ses kayıtlarını yayınlamak üzere Kalan Müzik’le bir anlaşma imzaladı. Bu gelişme sadece müzik severleri değil, sözlü kültürümüzün en önemli belgelerinin raflarda çürüdüğünü bilen insanları heyecanlandırdı. Kalan Müzik’in sahibi Hasan Saltık bu anlaşmayı “Bir devlet kurumunun (TRT), kendini korumak için tarihi boyunca yaptığı en iyi anlaşma” olarak niteliyordu. Haklıydı da. Çünkü TRT arşivinde bulunan on binlerce bant, her geçen gün, oksitlenme nedeniyle kullanılamaz hale geliyordu. Oysa Saltık’ın verdiği röportajlara göre TRT arşivinde, fotoğrafı dahi bulunmayan Anadolu âşık ve ozanlarının ve Klasik Türk Müziği üstatlarının görüntüleri bulunuyor. Arşiv nedir? Neden vardır? Belgelik, ya da daha yaygın ismiyle arşiv sözlüklerde şöyle tanımlanıyor: “Belgelerin ya da belge değeri taşıyan şeylerin saklandığı, korunduğu ve yararlanmaya sunulduğu yer.” Öyle görünüyor ki, bu tanım içerisinde üzerinde en çok durulması gereken, arşivin “yararlanmaya sunulmak” üzere var olan bir şey olduğu. Yukarıdaki TRT örneği de bunu gösteriyor. Arşiv, hayatımıza bir katkısı sunamadığı takdirde “oksitlenir” ve yok olur. Geçtiğimiz aylarda İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi’nin düzenlediği “Görsel-İşitsel Arşivcilik Konferansı”na katılan, Hollanda Film Müzesi (Nederlands Filmmuseum) uzmanlarından Elif Rongen Kaynakçı’nın sözleri, bir arşivin var olma nedenini son derece iyi özetliyor. “Arşivciler olarak bizim görevimiz zaman kapsülleri oluşturmak değil. Yani bundan 100 sene sonra insanlar bir kutuyu açacaklar ve birden orada eski filmleri mi bulacaklar? Amaç sadece görüntüleri tarihsel birer veri olarak saklamak olmamalı. Çünkü bu bir şekilde sağlanabilir. Ancak onları yeniden seyredilebilir kılmak, bu materyalin kültürel değerini anlatmak için çok önemli. İzleyicinin merakını da körüklemeliyiz” Müzede, her gün dört film Kaynakçı’ya göre Türkiye’deki arşivlerin sorunları dünyadaki benzerlerinden çok farklı değil. Arşivler çoğu kez, toplum tarafından bilinmeyen, herhangi bir beklenti duyulmayan kurumlar. Çünkü insanlar aramadıkları, ihtiyacını duymadıkları birşeyi bulmakla ilgilenmiyor. Ancak yine de, Türkiye’deki arşivler kendilerini hatırlatmak, kendi girişimleriyle ön plana çıkmak için gözle görülür bir çaba […]

Siyasal Kimliklerin Oluşumu

Siyasalın belli bir ideolojik formun mutlak hakimiyeti lehine toplumsal pratik sahasında çekilmesi meselesi günümüz siyaset felsefecilerinin en fazla üzerinde durdukları mesele haline geldi. İnsan toplumsal yaşamını ve dolayısıyla bireysel varoluşunu kurmada temel etkinliği olan siyasal faaliyet, artık belli bir formun ezel-ebed kendini cari kıldığı ve bireysel varoluşun temel unsurlarından biri olarak kimliklerin nihayi kapanımını sözde mümkün kılan bir tamlığı beraberinde getirdiği iddiasıyla karşımıza çıkan günümüz reel-politik anlayışın dümensuyunda neredeyse kendi kendini imha etti. Ernesto Laclau’nun derleyiciliğinde hazırlanan bu kitap da, tam da yukarıda iddia edilenin aksine bir konumdan, toplumsalın nihai kapanımsızlığı ve kimliklerin ilanihaye tamlığa direnen karar-verilemez yapısı üzerinden sonuşmaz bir siyasal etkinliğin mümkünlük koşulları üzerine odaklanıyor. Ayrıca kitap, sonsuzcasına çoğalmaya açık partikülarizmlerle, evrensel değerlerin gerilemesi arasındaki ilişkinin, kıymeti kendinden menkul bir evrensellik ideasından hareketle her türlü partikülarizme düşman olmak ya da tersine belli bir partikülarizmin tamlığı uğruna her türlü farklılığa düşman bir dışa kapalılık cenderesinden nasıl kurtarılabileceğine dair de çeşitli açılımlar içeriyor. Sonuç olarak bu derlemedeki makalelerin büyük bir kısmı, bölünmenin, sonsuzca parçalanmışlığın giderilmesi mi yoksa bunları mümkün kılan karar-verilemez zeminin korunup, bunların makul bir biçimde bir arada yaşamalarının ve dolayısıyla nihayi siyasal etkinliğin mümkünlüğü açısından belli bir aralık/yarık’tan beslenen bir tahayyülü tanzim etmeye çalışıyor.

Avrupamerkezcilik ve İslamcılığın Doğuşu

Din temelli siyasal kavrayışların yükselişi günümz dünyasının temel fenomenlerinden biri artık. Akıl almaz bir cevvallikle dini toplumsal yaşamın, “kamusal” sahanın dışına itip son derece sorunsuzca yaptığı kamusal-özel ayrımıyla özel alanın konusu olarak telakki edip baskılayarak iş gören modern zihniyet, bu yükselişteki payının pek de farkında değil. İktidarın ve gücün kaynağını yere indirmek çabası muazzam bir maneviyet boşluğu yaratmış, yeni din namzeti pozitif bilimler kafi ilgiyi görmemiştir. Böylelikle modern zihniyet, özellikle Batı’da cisimleşmiş şekliyle, kendi önkabullerinin enikonu dinsel göndergelerinin farkında olmaksızın kendi anlayışı tek cari anlayış olarak dayatmaktadır. Bunun sonucu bilhassa İslam’ın farklı bir medeniyet anlayışının temsilcisi olma iddiasının ciddi bir siyasal talep haline gelmesidir. S. Sayyid’in bu çalışması işte bu türden bir alternatif olarak İslamcılığın aslında üçüncü dünyanın kurtuluşçu hareketlerinin asri kılığı diyerek değerlendirmesi bakımından özgün bir yaklaşımı ifade etmektedir. Batının kahredici hegemonyasını tavsatmaya muktedir, bambaşka bir algı, muhakeme dünyası ve epistemolojik evreni ifade eden İslamcılığın, işte bu özellikleri nedeniyle irtica etiketiyle damgalandığını, ve Türkiye’deki Kemalist deneyimin işte bu türden bir İslamcılık karşıtlığının buna benzer hareketlere ilham veren bir genel örnek, onların feyz aldığı bir şemsiye ideolojik form olarak görülmesi gerektiğini belirtiyor Sayyid. Bütün bu teorik argümantasyonu kurarken söylem çözümlemesi ve post-yapısalcı teorik öncüllere gönderme yapan Sayyid, böylelikle bu teorik öncüllerin ham malzemenin işlenmesinde kilit bir rolünü de vurgulamış oluyor.

Trajik varoluşun buralı hâli: Osmanlı 19. Yüzyılı

Barış Aydın II. Meşrutiyet’in 100. yılını idrak ettiğimiz şu günlerde Osmanlı’nın son dönemine yönelik ilgi yeniden alevlendi. Bu ilgiyi hem genç Cumhuriyet’e giden yolun altyapısını oluşturan, hem de Osmanlı gibi kozmopolit bir ahir zaman imparatorluğunun, çağı yakalamak uğrundaki son hamlelerini kapsayan 19. yüzyıl üzerinden değerlendirmek daha makul görünüyor. Eric Hobsbawn’ın 1789 Fransız Devrimiyle başlatıp 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla nihayete erdirdiği uzun 19. yüzyıl, Avrupa’da köklü dönüşümlerin olduğu bir dönem olmasının yanısıra, Osmanlı İmparatorluğu için de her bakımdan ciddi sıkıntı ve dönüşümlerin birarada yaşandığı bir tarihsel kesitti. Düvel-i muazzamanın tek müslüman üyesi ve, artık siyasi, iktisadi ve teknik üstünlüğünü enikonu cari kılmış Batılı güçlerin nezdinde bir anomali olarak Osmanlı İmparatorluğu, Batı karşısındaki nisbi geriliğini tamir etmenin yolunu ilkin askeri reformlarda aradı. III. Selim’le başlayan bu süreç II. Mahmud’la kısmen devam etse de Tanzimat’la beraber yerini daha kapsamlı idari-siyasi reformlara bırakmıştı. Modern anlamda bir devletin tesisi, imparatorluğun klasik iktidar yaklaşımının yeniden yorumlanmasını, hatta çözülmesini kaçınılmaz kılıyordu. Bünyesindeki yetmiş iki milletin sultanın mutlak otoritesine hikmetinden sual olunmaz bir biçimde itaati için elde, çağın gereklerine uygun bir kavramsal alet çantasına ihtiyaç vardı. Eski usül yönetme ve hükmetme tekniklerinin işlevini yitirmesinin getirdiği meşruiyet bunalımı, Osmanlı İmparatorluğu’nun 19. yüzyıldaki bütün mesaisinin, sözkonusu meşruiyetin sağlanması ekseninde cereyan etmesinden anlaşılabilir. Osmanlı’nın sancılı ve biraz savruk bir biçimde modernleşmeye çabaladığı bu yüzyıla dair halen de referans kitabı olma özelliğini koruyan İlber Ortaylı’nın İmparatorluğun En Uzun Yüzyılı başlıklı çalışması en doyurucu ve derli toplu giriş niteliğindedir. İmparatorluğun bir yandan Batı’yla ilişkisini dönemin gereklerine uygun bir biçimde yeniden düzenlemek ve diğer yandan da içerideki yetmiş iki milleti belli bir düzen ve intizam içinde çekip çevirmek arasındaki gidiş gelişlerini, sıkıntılarını, travmalarını ve arada kalışlarını neredeyse bir edebiyatçı akıcılığında bir anlatıyla aktarmayı başarıyor İlber Ortaylı. Yıllardır biriktirdiği malzemeyi zaman zaman dipnotlara bile gerek duymaksızın yoğunlaşmış ve tek bir yersiz sözcüğü barındırmayan bir […]

İki Yakın Halk İki Uzak Komşu

“Bugün her iki tarafta, “Türk” ve “Ermeni” kelimelerinin yanyana gelmesinden rahatsız olan, sessiz çoğunlukların kaderini bloke eden marjinal milliyetçi kesimler var; ve ne yazık ki bugüne değin hep bu kesimler, sorunun seyrinde belirleyici rol aynadılar. Türk-Ermeni diyaloğundan bahseden ve bu yönde çaba harcayan birçok girişim, her iki tarafın bu uç kesimlerince sürekli baltalandı. Her biri diğerinden beslenen ve aslında ancak birbirlerinin varlığıyla ayakta kalabilen aşırı milliyetçi kesimlere gayrı maydan boş bırakılmamalı” (s. 33) TESEV’in Dış Politika Programı projelerinden birinde kullanılmak üzere Hrant Dink’ten yazılması istenen fakat sonrasında yayınlanmayan metin ailesi ve dostları tarafından kurulan Hrant Dink Vakfı tarafından yayınlandı. Kitabın içeriğine ilişkin söylenecek herşeyin Hrant’ın belirttiği şu cümle kadar anlamı yok; “Onlar ‘Türk’ ve ‘Ermeni’ sözcüklerini birlikte kullanmaktan kaçınsalar da, kader bu iki milleti aynı coğrafyada birbiriyle yan yana yaşamaya mecbur kıldı. Başka çıkar yol yok.”

Kürt tarihi ve kültürüne çapraz bakış

Barış Aydın Güncel, ekonomik ve siyasal sorunlarla birlikte Kürt sorununun/meselesinin ilk kez hangi tarihte ve sebeple Türkiye gündeminde yer edindiğini hatırlayamaz olduk. Devletin hakim ve değişmez söylemi bir yana, Kürt siyasetçilerinin kendi politik anlayışları doğrultusunda belirledikleri farklı sorunlar ve tarih/kültür anlayışı da bu hafıza kaybını güçlendiriyor. Ayrıca Türkiye’deki sol/sosyal demokrat grupların da Kürt sorununa ilişkin farklı politik savunuları/ yaklaşımları hem bu hafıza kaybında hem de sorunun bir bütün olarak adının konulamamasında önemli bir rol oynadığı görülüyor. “Kürtlerin Batı’daki imajı kimliklerini korumak için savaşmaları üzerine odaklanmaktadır. Ancak bu durum, Kürt kimliğinin belki de en hayati parçasını, yani Kürt kültürünü görmezden gelmektedir. Bu durum en çok da Kürtlerin zararınadır. Çünkü son kertede Kürtlerin kaderleri, üzerinde yaşadıkları devletlerin iddialarının aksine, tanınması gereken kendilerine ait geçerli ve köklü bir kimlikleri olduğuna dünyayı edebilmelerine bağlı olması muhtemeldir.” Philip Kreyenbroek ve Christine Allinson’un derlediği Kürt Kimliği ve Kültürü kitabının henüz ilk sayfalarına yansıyan bu alıntı Cumhuriyet tarihinin belkide en uzun ve içinden çıkılmaz hale gelen sorununa ilişkin gözden kaçırılan bir yanını aktarıyor. Joyce Blau, William Eagleton, Amir Hassanpour, Karin Kren, Philip G. Kreyenbroek, Ziba Mir-Hosseini, Kendal Nezan, Maria T. O’shea ve Christine Allinson’ın -birçoğu Londra’ki Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda (SOAS) gerçekleştrilen Kürtlerin Kültür Kimliği Konferansındaki tebliğlerini/metinlerini içeren Kürt Kimliği ve Kültürünü bir misyon çalışması olarak niteleyebiliriz. Kürtlerin bir şekilde içinde yer aldıkları fakat kendilerinin dışında gelişen sebeplerden dolayı kendi kültürlerini hakkıyla/yeterince tanıtamadıkları varsayımından yola çıkan kitabın yazarlarının temel savunusu Kürt kimliğinin kültürel cevherlerinin, Kürtlerin yaşadıkları coğrafyalarda, önemli yere sahip olmasına rağmen ortaya çıkarılamadığıdır. Bu durumun asıl itibariyle -Christine Allinson ve Philip G. Kreyenbroek’ün tabiriyle- “Kürtlerin hiçbir zaman kendilerine ait gerçek bir devletlerinin olmaması”, kültürel aktarımın sözlü olarak yapılması, Kürtlerin yaşadıkları ülkelerin dili ve alfabesiyle eğitim görüp bir süre sonrada bu dilin bir parçası olarak tanınmalarının bir sonucu olduğu söylenebilir. Asimilasyon yoluyla kendine bir yaşam alanı […]

ÖTV, fotoğrafıma dokunma!

Fatma Şişli adlı sitede, bu uygulamaya karşı imza toplamaya başlamıştı. Ağustos ayının son haftasına girilirken imzasıyla siteye destek verenlerin sayısı 12 bine ulaştı. Hali hazırda yüzde 18 Katma Değer Vergisi’ne (KDV) tabi olan fotoğraf makinelerine getirilen yüzde 20 ÖTV, bu ürünlere uygulanan vergi oranını yüzde 40 civarına taşıdı. Fotoğraf severler, bu özel vergiyle birlikte, dünyada birçok ülkesinden daha pahalıya kullandığımız ürünlere bir yenisinin daha ekleneceği, kullanıcıların garantisiz ürün almaya itileceği, bavul ticaretinin artacağı ve kayıt dışı alışverişe neden olarak vergi kaybı yaşanacağı uyarılarında bulunuyor. 6 Haziran 2008 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanan düzenlemeyle, Özel Tüketim Vergisi’ne tabi olan ürünlerin bulunduğu listeye dijital kameralar da eklendi. Ancak bu tarihteki “Amme Alacaklarının Tahsil Usulü Hakkında Kanunda ve Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun”da, ÖTV’nin, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’a gelir yaratmak için getirildiği yönünde bir bilgi bulunmuyor. Sektör temsilcileri, gazetelere verdikleri ilanlarla tüketicilere, vergi artışından etkilenmeden bir makine sahibi olmak için elinizi çabuk tutun uyarısında bulundu. Uygulama 1 Temmuz’da yürürlüğe girdi. Uygulamanın ikinci ayında, sektörde faaliyet gösteren firmalara piyasanın nasıl etkilendiği sorusunu yönelttik. Pazar daralıyor Olympus Türkiye Müdürü Ali Demirtel’e göre özellikle dijital makinelerin yaygınlaşması sonucunda satışların artması ve pazarın büyümesi, yetkilileri ek vergi koyma konusunda iştahlandırıyor. Demirtel, uygulamayla birlikte pazarın büyüme hızının kesildiği ve www.amazon.com gibi, internet üzerinden satış yapan uluslararası sitelerin satışının arttığını belirtiyor. Bu nedenle 1 Temmuz 2008 öncesinde, ellerindeki stokları mümkün mertebe eritmeye çalıştıklarını da ekliyor. Ek vergi, İstanbul Sirkeci’de yoğunlaşan fotoğraf makinesi mağazalarını da olumsuz etkiledi. Hayyam Çarşısı esnafı, yılbaşından beri durgun olan piyasanın son iki ayda daha da durgunlaştığı görüşünde. Klas Foto Market’ten Vedat Üstündağ “ÖTV piyasayı çok olumsuz etkiledi. Piyasanın olumsuz şartları belimizi bükerken bunun üzerine gelen bu vergiler esnafın tamamen belini kırdı. Özellikle fotoğraf makinesi gibi lüks alımlarda insanlar daha da zorlanıyor ” diyor. Satışlarının durma noktasına geldiğini ifade eden bir başka işletme de B&H […]

Burası Antalya, “damsız” girilmez!

Aliye Aral)Oteller bu uygulamalarından vazgeçmeyeceğini vurgularken, acenteler, zarara uğradıklarını dile getiriyor. Turizm İl Müdürlüğü ve dolayısıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı ise konudan tamamen habersiz. Bakalım Antalya’da “Damsız girilmez” uygulaması nereye ve ne zamana kadar devam edecek…

Hükümet deprem için vergi topluyor, başka yere harcıyor

Erhan ÜstündağBianet.org Dokuz yıl önce geçici “deprem vergisi” olarak konulan ve hükümetin 2003’te kalıcı hale getirdiği Özel İletişim Vergisi sayesinde bu yıl tahminen 4 milyar 635 milyon YTL toplanacak. Ancak uzmanlar deprem için toplanan paraların başka alanlara harcandığını, harcamaların Sayıştay denetimi dışında bırakıldığını söylüyor. 17 Ağustos’taki Marmara Depremi’nin ardından Bülent Ecevit’in başında olduğu koalisyon hükümeti bir dizi vergi içeren bir yasal düzenleme oluşturmuştu. Tasarı 25 Ağustos’ta Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda görüşüldü ve bazı maddeleri değiştirilerek kabul edildi. Fakat gelen tepkiler ve o tarihte insanların yaptığı bağışları engellememesi için tasarı askıya alındı. Uluslararası Para Fonu (IMF) heyetiyle yapılan görüşmelerin ardından kasımda tasarı Meclis gündemine tekrar getirildi ve yasalaştı. Bu sırada 12 Kasım Düzce Depremi de göz önüne alınarak yasanın kapsamı genişletildi. 26 Kasım 1999’da yürürlüğe giren yasada Özel İşlem Vergisi ve Faiz Vergisi adıyla iki vergi daha eklenmişti. Gerekçesinde, yeni vergilerin depremin yol açtığı zararın sürdürülen “ekonomik istikrar programını” aksatmamasını amaçladığı söyleniyordu:“Bölgede meydana gelen ciddi boyutlardaki tahribatın ve zararın giderilerek hayatın mümkün olan en kısa sürede normale dönüştürülmesi, hükümetin temel amacıdır.” Bütçe açığını kapamak için Yasa, o yıla mahsus olmak üzere gelir, kurumlar, motorlu taşıtlar ve emlak vergilerinin iki kez ödenmesini öngörüyordu. Depremden etkilenenler bunun dışında tutulmuştu. Özel İletişim ve Özel İşlem vergilerinin süresi ise Aralık 2000 olarak belirlenmişti. 1999-2001 arasında deprem için halktan 4 katrilyon 113 trilyon liralık vergi toplandı ve bunun 3 katrilyon 171 trilyon lirası belirtilen amaca uygun harcandı. Daha sonra bu vergilerin süresi her yıl yeniden uzatıldı. Anayasa Mahkemesi aldığı kararla bu durumu ortadan kaldırınca Aralık 2003’te Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) hükümeti bir kanun değişikliğiyle Özel İşlem Vergisi’ni kaldırdı fakat Özel İletişim Vergisi’ni kalıcı hale getirdi. Maliye Bakanlığı verilerine göre 2007’de 4 milyar 211 milyon YTL Özel İletişim Vergisi toplandı. Bu rakamın 2008’de 4 milyar 635 milyon YTL’ye çıkması hedefleniyor. Bütçenin yaklaşık yüzde 2,2’si buradan […]